Starting Over – Alan J. Pakula (1979)

“Aşkın asıl olayı, kendini rezil bir duruma düşürebilmenmiş”

Yeni kız arkadaşı ile boşandığı eşi arasında kalan bir adamın hikâyesi.

Dan Wakefield’ın 1973 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu James L. Brooks’un yazdığı ve yönetmenliğini Alan J. Pakula’nın yaptığı film 1970’lerin ilgi gören romantik komedilerinden biri. Başrollerinde Burt Reynolds, Jill Clayburgh ve Candice Bergen’in (son ikisi sırası ile Kadın Oyuncu ve Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar’a aday olmuşlardı) yer aldığı çalışma, zaman zaman seyircisini eğlendirmeyi başaran, romantizmi ile de ilgi çeken ama ikna edici olmayan gelişmeler ve arada bir sit-com havasına bürünmekten de kaçınamamak problemleri de olan bir yapıt. Marvin Hamlisch’in film için yazdığı üç orijinal şarkı (“Easy for You”, “Starting Over” ve “Better Than Ever”) ile de dikkat çeken çalışma, senaryosunun yeterince güçlü olmamasının neden olduğu sıkıntıları yaşıyor ama yine de komedi süslü romantizmden hoşlanananlar tarafından keyifle izlenebilir.

Flu bir yatak görüntüsü fonu üzerinde duyulan bir diyalogla açılıyor film: Bir erkeğin (Burt Reynolds) ve bir kadının (Candice Bergen) konuşmaları duyduğumuz ve ayrılmak üzere olduklarını anlıyoruz. Çift görüntüye geldiğinde, erkek bu veda sözlerinin onları -son bir kez de olsa- yatağa götüreceğini umut eder ama kadın ret eder onun girişimini. Kadın adamı aldatmıştır ve şimdi de şarkıcı olmaya çalışmaktadır. Erkek onun sesine ve şarkılarına katlanamamaktadır. Ayrılırlar. Adam erkek kardeşinin yaşadığı şehire taşınır, kilisedeki “boşanmış erkekler” terapi grubuna katılır ve abisinin tanıştırdığı bir kadınla da çıkmaya başlar. Bundan sonrası, onun yeni bir kadınla (Jill Clayburgh) yeni bir hayat kurma çabasının ama bu arada aslında tam olarak kopamadığı eski eşi ile yeni sevgili arasında kalmasının hikâyesidir ve Alan J. Pakula mizahı da olan bu hikâyeyi özel bir çekiciliği olmasa da öykünün gerektirdiği sadelik ile anlatıyor.

Filmin komediye gerçek anlamda göz kırptığı ilk sahnede, takip edildiğini düşünen bir kadının neden olduğu yanlış anlamaya ve mahcubiyete tanık oluyoruz. Benzer bir eğlenceye sahip, hatta bazıları kahkaha attıran birkaç eğlenceli sahnesi daha var filmin ama senaryo sanki bunları öyküye özellikle yerleştirmiş gibi duruyor ve doğallığın sağlayacağı güçten yoksun bırakıyor filmi; adeta romantik / dramatik bir hikâyenin ortasına düşmüş gibi görünüyor bu komedi anları. Bu probleme karşın, yine de filme renk katıyor bu komedi ve özellikle Clayburgh’un performansı ile oldukça keyif de veriyor seyirciye. Filmin zaman zaman bir sit-com havasına bürünmesinin ve bunun olumlu ve olumsuz sonuçlarının arkasında da yine bu mizah var. Her sit-com’da olduğu gibi burada da bir kanepe var ve her ne kadar işlevi farklı da olsa, yine de öyküde sembolik bir anlam da taşıyor üstelik. Senaryonun -aynı kadınla defalarca evlenen ama bir türlü yürümeyen bu ilişkiden bir türlü kopamayan adamda ve kilisedeki toplantılarda olduğu gibi- mizahtan yan hikâyelerde de yararlanması ise işlevini yerine getirebilen doğru bir seçim olmuş.

Belki de senaryonun asıl problemi Reynolds’ın canlandırdığı Potter karakterinin iki kadın arasında neden kaldığını ikna edici bir şekilde anlatamaması seyirciye. “Daha önce hiçbir kadını bu kadar arzulamamıştım” sahnesi yeterince ikna edici bir söylem oluşturamıyor adamın yaşadığı ikilem için; eğer senaryo Potter’ın çocuksu karakterinin onun her şeye birden sahip olma (veya elindeki hiçbir şeyi kaybetmeme) hırsına neden olduğunu ima ediyorsa, bu mesajını yeterince geçiremiyor seyirciye. Aksine, “ayartılma”nın sorumlusunun onun karakterinden çok karşısındaki kadının becerisi olduğunu düşünmenize neden oluyor senaryo çoğunlukla. Finaldeki gelişmelerin bir sit-com hızında olup bitmesi de çok tatmin edici değil gerçekçilik açısından.

Marvin Hamlisch hikâyenin havasını çok iyi destekleyen bir müzik çalışmasının yanında üç de orijinal şarkı yazmış hikâye için. Filmde bunları Candice Bergen’in sesinden dinliyoruz ama plak kayıtlarını sonradan Grammy ödülü de kazanacak olan Stephanie Smith yapmış. Bu şarkıların renklendirdiği filmde mobilya mağazasında geçen ve “Yanında sakinleştirici olan var mı?” (Burt Reynolds’ın başından geçen gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bu sahne) sorusu ile eğlencesi doruğa çıkan sahne veya karlı bir caddedeki romantik anlar gibi ilgi çekebilecek bölümler de var. Reynolds ile Bergen arasındaki, tek çekimle gerçekleştirilen soyunma ve yatağa girme sahnesi ise ilişkideki mekanikliği göstermesi ile önemli ve keşke filmde bu tür biçimsel yaklaşımlar daha fazla olsaymış dedirtecek kadar başarılı. Partnerlerinin ikisi de Oscar’a aday gösterilirken kendisinin buna lâyık görülmemesinin üzdüğü ve kızdırdığı söylenen Reynolds’ın sadeliği ile etkileyici olan performansı karakterinin kararsızlığını ve çocuksuluğunu çok iyi yakalarken, Clayburgh onun tersine daha gösterişli ve eğlencesi bol bir oyunculuk sunuyor. Bergen ise senaryonun karakterini nasıl görmemiz (ciddi mi bir parodi mi?) gerektiği konusunda yarattığı kafa karışıklığına rağmen işini iyi yapmış ve ciddiyet ile parodi arasında bir ton yakalamış olması gerektiği gibi.

Kilisede geçen son sahne ile, kadınlar ve erkekler arasındaki ezelî ve ebedî kavgayı ve hayatın “ne onunla ne onsuz” olduğu gerçeğini bir romantik komedide olması gerektiği şekilde dile getiren film bir “patlama noktası”nın eksikliğini sık sık hissettirse de, eğlencesi ve romantizmi ile yine de görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“Yeniden Başlayalım”)

Rio Lobo – Howard Hawks (1970)

“Albay; o zaman sen beni kullanmıştın, şimdi de ben seni kullanacağım. Bu sefer sen önden gidip bizi buradan çıkaracaksın. Yankilere denk gelirsek, aramızda duracaksın. İlk vurulan sen olacaksın”

İç Savaş sırasında taşıdıkları altınları ve askerlerini kaybetmesine yol açan iki muhbirin savaştan sonra peşine düşen bir Kuzeyli subayın hikâyesi.

Senaryosunu Burton Wohl’un orijinal hikâyesinden Wohl ve Leigh Brackett’in yazdığı, yönetmenliğini Hollywood’un klasik döneminin usta yönetmenlerinden Howard Hawks’un yaptığı bir ABD ve Meksika ortak yapımı. Hawks’un son kez yönetmen olarak çalıştığı film onun en parlak çalışmalarından biri olmamış ve gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından pek beğenilmediği gibi, gişe geliri de bütçesinin altında kalmıştı. Büyük bir kısmı İç Savaş sonrasında geçen hikâye ülkenin savaş sırasındaki bölünmüşlüğünü unutup, gerçek kötülere odaklanılması gibi bir yaklaşımla seyirciyi çekmeye çalışmış ama Hawks’un eski klasikleri ile karşılaştırıldığında yorgun görünen sinema dili, senaryonun savrukluğu ve oyunculukların bazılarının aksaması ile ikna edici bir başarıya ulaşamamış. Yine de western türünden hoşlananların dikkatini çekebilecek ve kadın karakterlerin benzer hikâyelerde gördüklerimizden daha öne çıkan yapısı ile ilginç olabilecek bir çalışma bu.

Filmin hemen bütün unsurlarında kendisini gösteren dağınıklığın örneklerinden biri olan açılış jeneriği ile başlıyor film. Bir gitarın tellerine, gövdesine ve onu çalan müzisyenin (pek çok filmde müzisyen olarak küçük rollerde yer alan Tommy Tedesco’nun ellerini görüyoruz burada) ellerine odaklanan kamera farklı açılardan (hatta gitarın içinden) karşımıza getiriyor bu görüntüleri ama ne duyduğumuz müzik hikâye ile uyumlu, ne senaryoda gitarın veya bir müzisyen karakterinin yeri var ve ne de modern havalı bu görsel tercih hikâyenin geçtiği yıllara denk düşüyor. Aslında bu zaman çelişkisi senaryoda da öne çıkıyor: Shasta karakterinin eylemleri ve konuşma şekli örneğin, dönemin gerçekleri ile çok da uyumlu değil gibi. Wohl ve Brackett’in senaryosu hikâyeye temel bir (veya birkaç) odak noktası sağlayamadığı gibi, karakterleri ve gelişmeleri de birbirlerine her zaman ikna edici bir şekilde bağlayamıyor. Hawks’un 1959 yapımı “Rio Bravo” (Kahramanlar Şehri) ve 1966 tarihli “El Dorado” adlı ve bu filmde olduğu gibi başrolünde yine John Wayne’in yer aldığı filmleri ile benzer bir teması (Öyle ki “El Dorado”nun “Rio Bravo”nun yeniden çekimi olduğu ve “Rio Libo”nun da her ikisinden esinlendiği söylenir) olan film, bir intikam hikâyesi gibi başlayıp klasik western’in “iyi birkaç adam kötülere karşı” öyküsüne dönüşürken seyirciyi beraberinde sürükleyemiyor doğal olarak.

Jerry Goldsmith’in başarılı müzik çalışması da hikâyenin döneminin ilerisinde bir havaya sahip. Buna neden olan sadece melodilerin -takas sahnesi dışında- klasik westernlerde duyduklarımızdan farklı olması değil, modern zamanlarda geçen bir hikâyeye çok faha fazla yakışacak bir çalışma yapmış Goldsmith. Onun melodilerinin eşlik ettiği hikâyenin başrolünde Amerikan muhafazakârlığının en bilinen isimlerinden John Wayne var. Dolayısı ile hikâyenin de Kuzey ve Güney arasında hiç taraf tutmadan ve bir iç savaşın bugüne de sarkmış olan travmaları hiç yaşanmamış gibi davranarak, bir zamanlar düşman olan karakterlerini ortak bir mücadelenin parçası yapması kolayca, anlaşılır ve beklenen bir tercih. Filme göz dolduran bir giriş yapmamızı sağlayan soygun sahnesi ince düşünülmüş planı ile eğlendirirken, soyan ve soyulanın çok çabuk bir şekilde dost olabilmeleri ve bunu muhbirlerin alçaklığının karşısına koydukları mertlik ile bir içki şişesi üzerinden yapabilmeleri yeterince inandırıcı değil elbette ama yine de onların arasındaki dostluk ve dayanışma hikâyenin de önemli dayanak noktalarından biri.

Filmin oyuncularla ilgili de sıkıntıları var: Çekimler sırasında 63 yaşında olan John Wayne fiziksel açıdan pek uygun değilmiş role ve hem o sıralarda rahatsız olması hem de bir önceki yıl “Undefeated” (Batının Devleri – Andrew V. McLaglen) filmin çekimleri sırasında omzundan sakatlanması da eklenince bu duruma, oldukça yorgun bir performans sunabilmiş filmde. Hawks, Christopher Mitchum ve Jennifer O’Neill’in oyunculuklarından memnun kalmadığını da dile getirmiş daha sonraları ve hatta O’Neill ile arasında çekimler sırasında epey anlaşmazlık da yaşanmış. O tarihlerde Meksika sinemasının yıldızlarından biri olan Jorge Rivero’dan (1969’da oynadığı Miguel Zacaras filmi “El Pecado de Adán y Eva”da ile Meksika sinemasının seks sembolü olmuştu Rivero) beklediği çekiciliği de alamadığını söylemiş Hawks. Ne var ki filmde hızla ortaya çıkan romantizmin seyirciyi ikna edememesinde Ribero’nun performansından çok senaryonun bu yan öyküyü iyi işleyememesinin rolü var.

Kendisini dokunarak taciz eden erkeğe tacizden neden rahatsız olduğunu geçmişte yaşadıkları ile anlatan kadının aynı erkekle hemen sarmaş dolaş olması gibi problemleri de olan senaryonun kadın karakterlere bir klasik western’e göre çok daha fazla yer vermesi ve üstelik onları eylemlerin tam ortasına yerleştirmesi gibi olumlu yönleri de var. Hawks gibi usta bir yönetmenin son filminin bu “eski çalışmalarının bir parça silik gölgesi” olarak tanımlanabilecek yapıt olması bir talihsizlik; ne var ki tüm bu sıralanan kusurlarına rağmen western meraklılarının -favorileri arasına girmesi pek olası olmasa da- yine de keyif alarak seyredebileceği bir çalışma bu. Şerifin ofisinde kıstırılmış durumda kalan kahramanlarımızın (tanıdık gelecektir bu tema) yaşadıkları, birbirlerinden keskin hatlarla ayrılmış iyi ile kötünün çatışmaları ve açılıştaki soygun bölümü ile bu yorgun görünümlü film ilgiyi hak ediyor yine de.

(“Son Darbe”)

Dr. Ecco’nun Şaşırtıcı Serüvenleri – Dennis Shasha

Amerikalı bilgisayarcı Dennis Shasha’nın ilk kez 1988’de yayımlanan ve Dr. Ecco adındaki bir kurgu karakterin karşılaştığı bilmeceleri ve onlara bulduğu çözümleri anlatan kitabı. Yale’den mezun olduktan sonra IBM’de bilgisayar devreleri ve mikroprogram tasarımında çalışan Shasha matematik, analitik düşünme ve algoritma tasarlama yetkinliklerinin bolca kullanıldığı kitabını okuyucuyu da yine bu yetkinliklerini değerlendirmeye teşvik edecek şekilde tasarlamış. Her bir bilmecenin -kitabın arkasında verilen- çözümünü okuyucunun da bulmasını isteyen Shasha mantık yürütme ve yapısal düşünme ile tüm bilmecelere bir çözüm bulunabileceğine bizi ikna ederken, bir yandan her bir bilmecedeki küçük hikâyeler sayesinde gizemli Ecco ve kitabın ağzından yazıldığı en iyi arkadaşı Profesör Scarlet karakteri üzerinden eğlendiriyor da okurunu.

Ecco ve Scarlet karakterlerini Conan Doyle’un Sherlock Holmes ve Watson ikilisine benzetmemek mümkün değil. Kitaptaki her bir bilmeceyi bir macera olarak düşünürsek, Ecco ve Scarlet tüm bu maceralarda bir şekilde birlikte çalışıyorlar, daha doğrusu düşünüyorlar; elbette asıl kahraman kıvrak zekâsı ve analitik düşünme yeteneği ile Ecco oluyor tıpkı Doyle’un kitaplarında Holmes’un olduğu gibi. Nasıl o hikâyelerin hemen tamamında Watson anlatıcı rolünde ise, burada aynı işi Scarlet yapıyor. Doyle’a nazire olarak, Shasha birden fazla bilmecede adı geçen Baskerhound karakterini yaratmış ve böylece Holmes’un düşmanı Moriarty’nin -hayli alçak gönüllü olsa da- bir benzerini oluşturmuş burada. Son bir benzerlik olarak da “ortadan kayboluş”daki ortaklıktan söz edilebilir: Holmes “The Final Problem” adındaki hikâyede Holmes’u “öldürür” ama okuyucudan aldığı tepkilerden sonra onu başka öykülerde hayata geri döndürür. Shasha da bu ilk Ecco kitabında kahramanının ortadan gizemli bir şekilde kaybolması ile bitiriyor eserini ama sonraki eserlerinde bizi kahramanı ile tekrar buluşturacaktır yeni bilmecelerle.

“Profesyonel bilmece çözücü”lük yapan Ecco’nun çözdüğü hiçbir bilmecede özel bir matematik bilgisine veya herhangi bir konuda uzmanlığa gerek duyulmaması kitabı çekici kılan yanlarından biri. Tüm hikâyeler Ecco’ya gelen bir müşteri ile başlıyor ve bu müşterilerin hayatın içindeki farklı konularla (politik bir seçim, metro istasyonlarının tasarımı, yatırım piyasalarında spekülasyonlar, kurye yönetimi, yük taşımacılığı vs.) ilgili olan sorunları için ondan yardım istemeleri ile okuyucunun da çözmesi gereken bir bilmece olarak devam ediyor. Kitabın arkasında sadece çözümlere yer vermekle yetinilmemesi ve çözümler açıklandığı gibi, bazen konu ile ilgili kaynak bilim kitaplarının adının da verilmesi eseri zenginleştirmiş. Her bir bilmece eğlenceli ve eksantrik karakterler içerirken, maceraların yine her birinde Ecco’yu bize biraz daha tanıtıyor yazar. ”Her zaman bir problemin en basit ya da temel ögesini bulup oradan genel çözüme giderim… Özelden genele ulaşmak çoğunlukla kolaydır” sözleri ile tümevarım yöntemini kullandığını belirten Ecco’nun bulmacalarında zaman zaman bir tekrar hissi yok değil (sanki aynı bulmaca farklı konu ve karakterlerle tekrar anlatılıyor gibi, daha doğrusu bazı bilmeceler benzer çözümlere sahip) ama kitaptan keyif almaya engel oluşturmuyor bu durum.

Her birinin başında yazarın eşi Karen Shasha’nın çizimlerinin yer aldığı farklı bölümlere ayrılan kitap bilmece çözmeye meraklı, sabırlı analizlere ve algoritmalara düşkün tüm okuyucuların hayli keyifle okuyacağı bir yapıt. Yazarın kitabının esin kaynağı olarak “kendi kendini denetleyebilen ve olası bir arızaya kendiliğinden tanı koyabilen” devrelerin olacağı bir makine tasarımı ile uğraşırken yaşadıklarını göstermesinin de işaret ettiği gibi, farklı sistemlerin tasarımı ile uğraşanlara hayli keyifli ve bilmece dolu anlar vaat eden bir eser bu.

(“The Puzzling Adventures of Dr. Ecco”)

Snatch – Guy Ritchie (2000)

“Gömleklerinden daha ucuz bir arabada oturan silahlı iki siyah adama kim saldırır!”

Değerli bir çalıntı elmasın peşine düşen ve bu arada birbirleri ile de mücadele eden suçluların hikâyesi.

Guy Ritchie’nin yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. 1998’de çektiği ilk uzun metrajlı filmi “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” (Ateşden Kalbe, Akıldan Dumana) ile aksiyon, suç ve komediyi geniş kitlelerin ilgisini çekecek şekilde bir araya getirerek önemli bir başarı kazanan Ritchie bu ikinci filminde benzer bir formülle hareket etmiş yine ve tarzından hoşlananları kesinlikle tatmin edecek bir yapıt koymuş ortaya. Hikâye oldukça sert ve kanlı olsa da, bu tür görüntülerin -bir sahne dışında- genellikle kameranın kapsama alanının dışında bırakıldığı filmi, anlaşılan Guy Ritchie her bir sahnesini nasıl eğlenceli kılabilirim düşüncesi ile çekmiş. Çok karakterli olmasına rağmen her birini hikâyenin çerçevesinin içinde kalmayı başararak birbirlerine bağlayabilen Ritchie’nin bu yapıtı komedisi olan sert aksiyonları sevenler için çekici, bu tür filmlere çok da meraklı olmayanlar için ise en azından eğlencelik olarak seyredilip unutulacak bir çalışma.

Zengin kadrosu ve bu kadronun her bir üyesinin eğlenceli performansı ile dikkat çekiyor film öncelikle. Yıldızlardan biri olan Brad Pitt’in de kolayca karikatüre dönüşebilecek bir karakteri, örneğin “Burn After Reading” (Aramızda Casus Var – 2008) filmindekinin aksine dozunda bir eğlence ile canlandırdığı filmde tüm karakterlere neredeyse eşit şans veren senaryonun sağladığı olanakları çok iyi değerlendirmiş tüm oyuncular. Her bir karakterin kendi hikâyesi ve eğlenceli yanını çekici bir şekilde yaratmış Guy Ritchie ve oldukça fazla sayıda ana karakterin varlığına karşın, seyircinin olan bitene ilgisini hep canlı tutacak bir biçimde anlatmayı başarmış hikâyesini. Ritchie öyküsünü zaman zaman anlatıcı bir rolde olan “Türk” karakteri ile başlatıyor ve sonra tüm diğerlerini birer birer katıyor hikâyeye. Karakterlerin tümü suç dünyasının irili ufaklı üyeleri ve Ritchie her birini hırsları, kendi planları ve acizlikleri içinde getiriyor karşımıza. Tüm o sertliğin içine mizahı da eklemeyi hiç atlamıyor yönetmen ve en sert sahnelerde bile güldürüyor bir şekilde. Haham kılığına girmiş adamların Antwerp’teki bir elmas tüccarını soymaları ile başlayan film, bu sahne ile filmin biçimsel yanının da bir özetini yapıyor adeta: Hareketli bir kamera, hızlı bir kurgu, görsel oyunlar (bu sahne örneğin, uzun bir süre farklı güvenlik kamerası görüntüleri üzerinden anlatılıyor), sıkı bir müzik ve eğlenceli diyaloglar. Zaman zaman görüntüyü donduran ve sinemada bir zamanlar moda olan bir şekilde görüntüyü ikiye bölmek gibi oyunlara da başvuran yönetmen sonuçta hınzır denebilecek bir sinema dili oluşturmuş.

86 karatlık bir elmasın (Topkapı Saray’ındaki Kaşıkçı Elması da aynı değerde) peşinde dönen hikâyesinde oldukça zengin bir soundtrack kullanmış Ritchie. Madonna’dan Massive Attack’a Oasis’ten The Johnston Brothers’a müziğin farklı isimlerinin çalışmaları filmin başından sonra hikâyeye renk katacak şekilde kullanılmış. Bir boks maçında bütçe kısıtının sonucu olan figüran azlığı yüzünden kamera çalışması ile bu açığı kapattığı söylenen Ritchie’nin -kısa bir süre sonra evleneceği- Madonna’nın “Lucky Star” adlı şarkısının kullanım hakkı için epey yüklü bir ödeme yaptığını da ilginç bir nokta olarak belirtelim bu arada. Tavşanın peşindeki tazılar ile küçük bir suçluyu kovalayan daha büyük suçluların sahnelerini paralel olarak anlattığı sahnede olduğu gibi, dinamik bir eğlence yaratmayı hiç unutmayan Guy Ritchie diyaloglara da yansıtıyor mizahını (“Ben cesedi yaratmam, ortadan kaldırırım”) ve bu mizahı karakterlerin beceriksizliklerinin neden olduğu aksaklıklarla da zenginleştiriyor. Örneğin arabadan dışarı fırlatılan bir süt kutusunun neden olduğu zincirleme olaylara tanık olduğumuz sahne üzerinden epey kahkaha alıyor film seyircisinden.

Hikâye boyunca karakterlerin farklı kombinasyonlar hâlinde sürekli olarak birbirleri ile karşılaştığı ve mücadele ettiği film Ritchie’nin bir önceki yapıtının tekrarı gibi görünebilir ve ilki kadar orijinal durmayabilir. Ayrıca her ne kadar şiddeti çoğunlukla hiç göstermese de çekiciliğini bunun üzerine kurduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor filmin. Richard Attenborough’un yönetmeni “şiddet pornografisi” ile suçlaması bir parça abartılı bir eleştiri olsa da (bu nitelemeyi çok daha fazlası ile hak eden sinemacılar var), Ritchie’nin şiddetten beslendiğini ve onu kullandığını inkâr etmek mümkün değil. Tüm o enerjik sinema dili ile zaman zaman bir çizgi romanı “hızlı okuma” teknikleri ile okur gibi hissetmenize neden olduğunu da söylemek gerekiyor filmin. Karakterler kadar, karakterlerin karşılaşması ile ortaya çıkan sonuçların da önem taşıdığı yapıt, Türkçe adının da vurguladığı gibi bir “kapışmalar” filmi ve türünün meraklılarını kesinlikle eğlendirecektir.

(“Kapışma”)