Ung Flukt – Edith Carlmar (1959)

“O kızda ne buluyor anlamıyorum; kaba ve şımarık bir kız”

Ailesinin büyük ümitler beslediği genç bir adam ve onlar tarafından hiç kabul görmeyen “serbest ruhlu” kız arkadaşının baş başa kalabilmek için ailelerinden gizlice kaçmalarının hikâyesi.

Norveçli yazar Nils Johan Ruds’un 1958 tarihli “Ettersøkte er atten år” adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Otto Carlmar’ın yazdığı ve yönetmenliğini Edith Carlmar’ın üstlendiği bir Norveç yapımı. Ülkesinin ilk kadın yönetmeni olan Carlmar’ın bu son konulu filminde başrollerden birini canlandıran Liv Ullmann yine Carlmar’ın yönettiği 1957 tarihli “Fjols til Fjells” adlı komedi filmindeki figüranlığı sayılmazsa ilk kez çıkıyor seyircinin karşısına ve uzun olduğu kadar da etkileyici bir kariyeri de başlatıyor. Bir “kaçak genç âşıklar” hikâyesi temelde seyrettiğimiz ama yaklaşan 1960’ların özgürlük havasını taşıyan, Ullmann ve ona eşlik eden Atle Merton’un taze ve serbest havalı oyunculuklarının öne çıktığı ve Carlman’ın sadeliğin egemen olduğu keyifli yönetmenlik çalışması ile ilgiyi hak eden bir eser bu.

Anders iyi halli bir ailenin tek çocuğudur ve ebeveynleri üniversiteyi bitirip mühendis olmasını beklemektedir. Gerd ise babasının kim olduğunu bilmeyen, annesi gezgin deterjan satıcılığı yapan ve sık sık evden kaçması yüzünden başı Sosyal Hizmetler ile dertte olan bir genç kızdır. Aralarında sınıf, kültür ve Anders’in ailesine göre ahlâk farkı vardır. İki genç, Anders’in önerisi üzerine genç adamın babasına ait olan arabayı alıp dağdaki bir kulübeye gider ve sonu belirsiz bir maceraya başlarlar. Oradaki mutluluk ve aşk günleri bir yabancının çıkıp gelmesi ve ailelerin peşlerine düşmesi ile tehlikeye girecektir.

Söylendiğine göre Liv Ullmann filmdeki rolü için seçmelere giderken uçak parasını cebinden ödemiş ve dönemine göre “cüretkâr” sahneleri olan filmin gösterime çıkmasını dindar yakınları engellemeye çalışmış. Oyuncunun bugüne kadar başta Ingmar Bergman filmlerindekiler olmak üzere sinemaya armağan ettiği muhteşem oyunculuk gösterilerini düşününce, iyi ki o parayı bulmuş Ullmann ve iyi ki bu film gösterime çıkabilmiş diyebiliriz rahatlıkla. Burada 21 yaşında (hikâyedeki karakteri ise henüz 18 yaşına girmek üzere) bir Ullmann var karşımızda ve filmin özgürlük ve gençlik havasına çok uygun bir performansla parlıyor oyuncu. Diğer başrol oyuncusu ve kariyeri Ullmann’ınkinin aksine hayli kısa süren ve sadece sekiz sinema filmi ile 1967’de sona eren Arle Melton’ın da ona benzer bir sıcaklığı ve sadeliği olan performansı ile ona eşlik etmesi ile ortaya tam bir genç âşıklar filmi çıkıyor. Bu siyah-beyaz film ailelerine rağmen aşklarını sürdürmekte kararlı bir genç çifti anlatması ile belki çok farklı hikâye getirmiyor önümüze ama filmlerinde sık sık dönemin sansürünü zorlayan konuları (evlilik dışı ilişkiler, kürtaj, uyuşturucu bağımlılığı vs.) ele alan Edith Carlmar’ın zarif ve uçarı havalı çalışması ile gençliğin özgürlük tutkusu ile toplumun beklentilerinin ve değerlerinin çatışmasını ilgiye değer bir şekilde anlatıyor kesinlikle.

Evlilik dışı bir ilişki ile kendisini doğuran annesinin, yaşadığı hayat (daha sonra Anders’e “Erkekler için sadece dans ettim” diyecektir Gerd) nedeni ile kendisini fahişelikle suçlamasını “Onlar bu işi para karşılığı yapıyor, bense zevk için”) sözleri ile yanıtlayan, arayış içinde olan ama yaşının küçüklüğü ve toplumun kendisinden bekledikleri ile uyuşmayan arzuları nedeni ile bocalayan bir genç kız Gerd. Anders ile mutlu olduğu anlarda bile sık sık gitmekten söz açıyor ve bunun için çıkan fırsatları değerlendirmekten de geri durmuyor genç kız ve film de bunun nedeninin ilişkisinin sınıf farklılığı nedeni ile bir geleceği olması konusunda duyduğu kuşku mu yoksa genç adamın diğer tüm erkekler gibi kendisi ile sadece bedeni nedeni ile mi ilgilendiği konusundaki tereddüdü mü (ya da her ikisi birden) olduğu konusunu belirsiz bırakıyor. Aslında hikâyenin bir bakıma iki genç arasındaki aşkın test edilmesi olduğunu söylemenin de mümkün olduğunu düşünürsek, burada kızın aşk ile ilgili hissettiği şüphenin ağır bastığı düşünülebilir. Kızın annesinin bir fırsat olarak görüp sıcak baktığı ilişki oğlanın annesi için korkunç bir tehdittir ve film de bu farklılığı sık sık sergileyerek, ilişkinin zorluklar karşısında alacağı biçim konusunda seyirciyi merak içinde tutuyor.

Sverre Bergli’nin sıcak bir havası olan ve filmin “aşkın özgürlük ve kavuşma arzusu”nu hissettiren görüntüleri hikâyeye ciddi bir katkı sağlarken, yönetmen bugunün ölçüleri ile bakıldığında hiç var olmadığı söylenecek çıplaklık sahnelerini zarif bir şekilde hallediyor. İki gencin tamamen çıplak bir halde iki ebeveynle karşı kaldıkları anda olduğu gibi, bu çıplaklığı “göstermeden göstermeyi”, üzerinden bir mizah üretmeyi ve erotizmi çok doğal bir şekilde sergilemeyi başarıyor Carlmar. Ullmann’ın striptiz sahnesi ve “çiftleşme taklidi” bölümü yine bu “edepli erotizm”in hikâyeye ve karakterine çok yakışan diğer örnekleri olarak gösterilebilir.

Hikâyenin büyük bir kısmı iki aşığın yerleştiği terk edilmiş bir kulübede geçiyor. Buradaki yalnızlıkları, doğanın güzelliği ve aşk günleri bu mekânı adeta bir cennete çeviriyor bir bakıma. Seyrettiğimiz bir Adem ve Havva hikâyesi değil ama yine de diğer karakterlerin hayata tüm o hesaplı ve dikkatli bakışlarının karşısında, genç âşıkların dış dünyanın tümünden soyutlanmış görünen saf günleri bir cenneti ve daha sonra karşı karşıya kaldıkları zorluklar da o cennetten kovulmayı düşündürüyor açıkçası. Özetle söylemek gerekirse, özgürlük havası ve Ullmann’ın varlığı ile, hikâyesinin tanıdıklığını aşmayı başaran ilginç ve küçük bir film bu.

(“The Wayward Girl”)

Çin Hikâyeleri – Wolfram Eberhard

On yedi ve on dokuzuncu yüzyıllara ait on altı Çin hikâyesinin yer aldığı bir derleme. Nazilere katılması için yapılan baskı nedeni ile Almanya’yı terk etmek zorunda kalan, 1937 ile 1948 arasında Türkiye’de yaşayan ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders veren Alman sinolog ve etnolog Wolfram Eberhard’ın derleyip Almancaya, Hayrünnisa Boratav’ın da Almancadan Türkçeye çevirdiği kitap Doğu edebiyatının dilimize çok fazla tercüme edilmeyen örneklerinden biri olması ile ilgiyi hak eden bir eser. Eberhard’ın Çin edebiyatı ve hikâyelerinin yanında, derlemedeki eserlerle ilgili de doyurucu bir sunuş yazısının yer aldığı kitaptaki hikâyeler Çin’e özgü temaları ve masala yakın duran ve uzun bir romanın özeti olarak nitelendirilebilecek geniş kapsamları ile farklı bir okuma tecrübesi sunuyor okuyucuya.

Sinolog olarak hak edilmiş bir ünü olan Eberhard’ın kendisinin derlediği ve çevirdiği hikâyelerden oluşan kitap için hazırladığı sunuş yazısı oldukça kapsamlı. İlk kez 1944’te basılan kitaptaki bu giriş yazısını dört bölüme (“Çin edebiyatında hikâyenin yeri”, “Hikâyenin tarihî gelişmesi”, “Hikâyelerin temleri”, “Bu kitaptaki hikâyeler hakkında bazı notlar”) ayırmış Eberhard ve destan, hikâye ve roman gibi farklı türler üzerinden hem Çin edebiyatını hem de bu edebiyatın Batı’dakinden ne tür farklılıkları olduğunu ele almış. Klasik bir tanıtımdan çok daha zengin olan ve bir makale tadı taşıyan bu incelemede Çin kültüründe neden destan olmadığı, hikâyenin halk diline yakın bir dille yazılan romana göre daha üst bir tabakaya hitap etmesi ve farklı külliyatlar üzerinden derlenen bilgilerle hikâyelerdeki karakterlerin sosyolojik sınıfları gibi farklı ve ilginç alanlarda bilgi veriliyor okuyucuya. 1944 tarihi itibarıyla kitaptaki hikâyelerden ilki dışındaki hiçbirinin herhangi bir Avrupa diline çevrilmemiş olması da Eberhard’ın çalışmasının önemini kanıtlayan bir diğer unsuru eserin ve Nazi döneminde Türkiye’ye gelen bilim adamı ve sanatçıların ülkemize katkılarını ve onları buraya davet edenlerin aydınlanmacı bakışlarını hatırlamak için de bir araç bu derleme.

Hemen tümünde aşk ve doğaüstü ögeler bulunan hikâyeler çok geniş bir zaman aralığına yayılan ve her birinde bir romanda karşılaşacağımız kadar farklı olayları anlatıyor okuyucuya. Öyle ki bir romanın uzun bir özeti olarak da okunabilir bu hikâyeler. Eberhard’a göre 1917 – 1918’de yerini “Yeni Hikâye”ye bırakan bu eski tarz hikâyenin örnekleri bir kültürü ve onu oluşturan unsurları tanımak, bazılarının sonunda yazarın okuyucuya söyledikleri üzerinden ders çıkarmak, masalsı bir atmosferde geçen olaylar üzerinden Çin’i anlamak ve -temelde tüm dünya edebiyatında da olduğu gibi- insanların hep bir şeyleri aradığı ve bulmanın mutluluğunu (ya da bulamamanın mutsuzluğunu) yaşadığını bir kez daha hatırlamak için keyifle okunabilir.

The Hateful Eight – Quentin Tarantino (2015)

“Önünde sonunda ikisi arasındaki gerçek fark nedir? Gerçek fark cellat olarak benim. Benim için, ne yaptığının bir önemi yok. Seni astığımda, ölümünden özellikle tatmin olmayacağım, benim işim bu! Seni Red Rock’ta asar, bir sonraki kasabaya gider ve orada bir başkasını asarım. Boynunu kıracak kolu indiren adam tarafsız bir adam olacak ve bu tarafsızlık adaletin asıl özüdür. Tarafsızlık olmadan yerine getirilen adalet gerçek bir adalet olmama riskini taşır her zaman”

Kar fırtınasının olduğu bir günde tutsağını ödülünü alacağı kasabaya götürmeye çalışan bir adam, yolda karşılaştıkları ve sığındığı bir dükkandakilerin karıştığı bir hikâye.

Quentin Tarantino’nun yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Yönetmeninin televizyonda yayınlanan uzun soluklu üç western dizisinden (“Bonanza”, “The Virginian” ve “The High Chaparral”) esinlendiğini belirttiği filmde tüm hikâye bir günden daha kısa bir süre içinde geçiyor ve sakin ilerleyen ilk yarısından sonra ikinci bölümde tam bir kan gölüne dönüşüyor. Büyük bir kısmı kapalı ve tek bir mekânda geçen filmde Tarantino yine epik bir hava yaratmaya soyunuyor ve mekân kısıtına rağmen kısmen başarıyor da bunu ama ABD’nin tarihsel ve bugününe de yansımış olan problemlerini temelde bir küçük hikaye olarak nitelendirebileceğimiz bir senaryoya yedirmesi ve şiddet ve sertlik konusunda kendisini tamamen serbest bırakmış görüntüsü bu başarıyı zedeliyor. “Gerçek ne?” havasında ve bir Agatha Christie romanını çağrıştıran atmosferi yeterince güçlüyken, hikâyeye gereksiz bir görkem katma çabasının yarattığı sıkıntıları olan film, Tarantino’nun hikâye anlatma becerisi ve Robert Richardson’ın görüntü yönetmenliğinin büyük katkısı ile daha da parlayan görselliği üzerinden ilgiyi hak eden bir çalışma ve her Tarantino eseri gibi beklentileri bakımından farklı olan olan her tür seyirciyi kendisine çekecek bir çalışma.

Tarantino görkemi, büyüklüğü, dışavurumcu bir tavrı ve kendisini hissettirmeyi seven bir yönetmen. Filmin tek bir yerinde ve gerekliliği tartışılır bir şekilde anlatıcı ses rolünü kendisinin üstlenmesinden çok daha önemli izleri var bu filmde de onun tarzının. 3 dakikadan fazla süren tek çekimli açılış sahnesi, karakterlerine -yakıştığını inkâr edemeyeceğimiz- büyük sözler söyletmesi, görselliği çarpıcı ve bir yönetmen olarak kendi varlığını duyuracak bir biçimde kullanması ve bir çizgi romana yakışacak (kesinlikle olumsuz bir anlamda değil) hikâyeye büyük olgular eklemesi bu film için verilebilecek örneklerden sadece birkaçı. “Bir … filmi” uzun bir süredir pek çok yönetmenin görmeyi sevdiği bir ifade açılışta; burada ise Tarantino bir adım daha ileri gidiyor ve “Tarantino’nun sekizinci filmi” ifadesini görüyoruz açılış jeneriğinde. Her ne kadar 10 farklı ana karakter içerse de (biri sürpriz olduğu, diğeri ise filmin adındaki nefretin parçası olmadığı için herhalde) adında sekiz olan filmin ismine bir gönderme mi bu bilmiyorum ama yönetmenin kişi olarak kendini ortaya koymasının -bilinçli ya da bilinçsiz- örneklerinden birini oluşturuyor.

2020’de hayatını kaybeden ve sinemaya ölümsüz melodiler armağan etmiş olan Ennio Morricone’nin sondan bir önceki sinema filmi olan çalışmada müzisyen bu kez -Tarantino’nun aksine- barok ögelere daha az başvuran, daha modern havalı bir çalışma koymuş ortaya. Oysa Tarantino’nun hikâyesi, Sergio Leone’nin yine Morricone imzalı görkemli müzikleri olan filmlerine, örneğin “Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo”ya (İyi, Kötü ve Çirkin) hayli yakın duran bir içeriğe sahip; yine de Morricone’nin seçimi doğru olmuş görünüyor çünkü hem daha az “gürültülü” bir havası olan müzik yine de etkileyici oluyor hem de Tarantino’nun dozunu fazlası ile artırmış olduğu büyüklüğü frenliyor bir parça.

Altı bölümde anlatıyor hikâyeyi Tarantino ve karakterleri peş peşe yerleştiriyor hikâyesine. Her biri bir şekilde en azından bir diğeri ile ilişkili olan (ya geçmişte bir karşılaşmaları olmuş, ya birbirlerinin adlarını duymuşlar ya da şu anda -başta bizim de diğer karakterler gibi bilmediğimiz- bir ilişkileri var) bu karakterler birbirlerine yine “güçlü” sözler söylüyorlar (Örneğin kanun kaçaklarının peşindeki bir ödül avcısından duyduğumuz, “Benim avladıklarım hiç asılmaz çünkü ben onları asla canlı götürmem”). Her biri yalanlar veya gizlenen gerçeklerle örülü oyunlar oynayan karakterlerin gerçeklerini hikâyeye hayli eğlence katan “Başkan Lincoln’un mektubu” örneğinde olduğu gibi bazen söylüyor bize Tarantino ama yeni şerif olduğunu iddia eden adamın bu iddiasının doğru olup olmadığını belirsiz bırakıyor. Tümünün geçmişinde suçlar, yalanlar olan bu insanların hikâyesinin kan dökülmeye başlamadan önce ve hatta bundan sonra da bir süre daha bir Agatha Christie romanı tadını verdiğini de eklemek gerekiyor ki Tarantino’nun dozu kaçmış şiddet gösterisi başlayana kadar filme çok özel bir hava katıyor bu tat. Karakterlerden birinin diğer tümünü tam da bir dedektif Hercule Poirot (aslında daha çok Miss Marple) edası ile karşısına alıp gerçekleri keşfetmeye ve onlara anlatmaya başladığı sahne örneğin bir Christie romanından fırlamış gibi ve tıpkı o eserlerde olduğu gibi seyircinin (okuyucu gibi) gerçeği bilmiyor olması bu sahneye ayrı bir renk katıyor. Burada Tarantino’nun sadece “katil kim” değil, “katil kim olacak” motifine de başvurarak hikâyesine bir özgünlük katması filmin lehine olmuş.

Tarantino tek bir mekanı (posta arabalarının yolu üzerindeki içki servisi de yapılan bir dükkan) ABD’nin sembolü olarak kullanarak ülkesinin tarihindeki çatışmalar ve suçları hikâyesinin ana motiflerinden biri yapıyor. İç savaştan kısa bir süre sonra geçen film kuzey – güney çatışmasından siyah- beyaz çatışmasına, Meksikalılara karşı ırkçılıktan kanun kuvvetleri ile yasadışı olanlar arasındaki savaşa kişisel çekişmeleri de katarak bir nefret hikâyesi anlatıyor. Nefret güçlü bir duygu kuşkusuz ve tümü bu duyguya sahip insanları bir odaya doldurup bir hikâye anlatınca, ortaya doğal olarak sert bir sonuç çıkıyor. Ne var ki bununla yetinmiyor Tarantino ve bizi bir şiddet ve kan gölünün ortasına da bırakıyor ikinci yarıda. Sınır tanımıyor bu konuda yönetmen ve bu sahneleri eğlenceli ve çekici kılmaya da özen gösteriyor hemen her zaman. Örneğin bir “adam asma” sahnesi var ki o ipi çekenlerden birinin Tarantino olduğuna yemin edebilirsiniz rahatlıkla. Herhalde sinema tarihinde bir kadının -suçlu da olsa- gördüğü şiddetin bu derece eğlenceli sergilendiği çok az örnek vardır diyelim son olarak.

Bunca kötü karakterden ortaya doğal olarak karanlık bir hikâye çıkıyor ve Tarantino bize adeta inancımızı yitirmemizi söylüyor eğlencesine rağmen karamsar atmosferli bu filminde. Zengin kadro içinde Jennifer Jason Leigh, Kurt Russell, Channing Tatum ve Samuel L. Jacskon öne çıkarken, tüm oyuncu ekibinin iyi bir takım oyunu sergilediğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz filmde sadece Michael Madsen rolüne pek ısınamamış görünüyor. Ülkenin tüm sorunlarının altında sanki sadece ırkçılık varmış gibi düşünen ve bunu empoze eden hikâyesi ile aslında, bu sorun dışında, ABD’nin kirli geçmişi ve bugününü temizleyen bir film bu ve buna karşı da uyanık olmak gerekiyor şüphesiz.

(“Nefret Sekizlisi”)

Üç Maymun – Nuri Bilge Ceylan (2008)

“Biraz önce avukatı da aradım, konuştum. Zaten şoförüm olduğun için şüphelenmezler diyor. En fazla altı ay, taş çatlasın bir sene. Çıktığında hiç olmazsa elinde toplu bir paran olur. Benim şu adaylık durumum olmasa, senden böyle bir şey istemezdim; biliyorsun. Ama şimdi seçim arifesinde bu kaza bir duyulursa, benim siyasî hayatım bu saat biter. Biliyorsun işte. Zaten fırsat kolluyor, ibneler. Maaşın da devam eder, senin oğlan her ay gelir alır. Toplu parayı da çıktığında elden nakit veririm sana. Olur mu? Bankayı falan bulaştırmayalım şimdi, ne olur ne olmaz. Tamam mı?”

Patronunun yaptığı trafik kazasını para karşılığında üstlenen bir şoförün ve ailesinin içine girdikleri tehlikeli oyun nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Senaryosunu Ebru Ceylan, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan’ın yazdığı, yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği bir Türkiye, Fransa ve İtalya ortak yapımı. Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film üç kişilik bir ailenin ayakta kalmak için içine girdiği oyun üzerinden bireysel ve toplumsal yozlaşmanın hikâyesini anlatıyor ve Gökhan Tiryaki’nin görüntüleri ile görsel açıdan büyülüyor seyirciyi. Ahlâk ve adalet duygusunu yitirmiş bir toplumun çarpıcı bir resmi anlatılan ve özellikle ailenin evindeki sahnelerdeki kıstırılmışlık duygusunu film etkileyici bir şekilde geçiriyor seyirciye. Yolunu kaybeden bir ülkenin profilini çıkaran ama bunu yaparken bireylerin değerlerini kaybetmelerinin arkasındakilere hiç değinmemeyi seçen hikâyesi ve zaman zaman “sanatsal” anların heyecanına gereğinden fazla kapılınmış görünen atmosferi ile eleştiriye açık olsa da, sinemamızın kuşkusuz en kayda değer eserlerinden biri bu.

2007 genel seçimlerinin arifesindeyiz. Karanlık bir orman yolunda araba kullanan ve gözlerini açık tutmakta çok zorlanan bir adamı izliyoruz. Ardından bir kaza olduğunu yerde yatan bir insan bedeninden ve adamın telaşından anlıyoruz. Kazanın faili politikaya atılan ve seçimde aday olan bir iş adamıdır ve gece yarısı buluştuğu şoförüne para karşılığında kendi suçunu üstlenmesini önerir. Aşçılık yapan bir kadınla evli, üniversite sınavlarına hazırlanan bir oğlu olan adam bu teklifi kabul eder ve ardından yaşananlar ailenin üç bireyi için de iş adamı için de beklenmedik sonuçlara neden olacaktır.

Nuri Bilge Ceylan politik uzantıları çok olan ve bu açıdan değerlendirilmeye de çok uygun olan bir hikâyeyi olabildiğince apolitik kalarak anlatıyor yine. Üstelik burada ana karakterlerden biri politik faaliyetleri olan birisi ama müthiş final karesinde ima ettiğinin aksine Ceylan sık sık sadece bu dört karaktere odaklanmış görünmekle yetiniyor ve sinemasının doğrudan politik olandan özenle uzak duran ve “hijyenik” olarak tanımlanabilecek çerçevesi içinde kalıyor çoğunlukla. Bu seçim, tek başına bir eleştiri konusu olmak zorunda değil mutlaka ama sadece bir sonucu (burada yozlaşmayı) güçlü bir şekilde göstermekle yetinerek bu sonuca giden yolla ilgili bir ipucu vermemenin birkaç farklı nedeni olabilir (Bu nedenin çoğunluk tarafından bilindiği ve kabul edildiği varsayımı; ne olduğunun belirsizliği, umursanmaması ya da değinilmekten çekinilmesi…) ki burada hangisinin geçerli olduğu tartışmalı bir parça. Tartışmalı çünkü başlangıç sahnelerinden birinde 2007 seçimlerinin AKP’nin zaferi ile bittiğini gösteriyor bize film ve bu sahne belki hikâyedeki politikacı / iş adamı karakterinin bir sonraki sahnedeki kızgınlığını anlatmak için kullanılıyor ama bir ülkenin geleceğini belirleyen bir gelişmenin kapsamını sadece bununla sınırlı tutmak ve üstelik o adamın hangi taraftan (iktidar, muhalefet?) olduğunu belirtmekten özenle uzak durmak üzerinde durulması gereken bir “tarafsızlık” göstergesi. Partisi kazanıp kendisi kazanamasa bile iktidar partisi üyesi bir iş adamının ranttan yararlanmaya devam edeceğini varsayabiliriz rahatlıkla ki bu da bize kolay olanın seçildiğini ve adamın muhalefetten olduğunu gösteriyor olsa gerek.

Ceylan ilginç bir yöntem seçmiş filmde; pek çok olayın kendisini değil, o olaydan etkilenenlerin tepkisini gösteriyor film ve böylece bir yandan seyircinin merakı sürekli olarak uyandırılırken diğer yandan da film etkiden çok tepkiye ağırlık vererek (ve yukarıda anılan eleştiriye uygun davranarak) karakterlerin maruz kaldıklarına gösterdikleri reaksiyon üzerinden onları anlamamamızı sağlıyor ki bu reaksiyonlar -temel olarak kendini kurtarmak, savunmak ve direnmek- hep bir şekilde onları pasif eylemler içinde gösteriyor bize. Baştaki kaza sahnesinden patrondan avans istemeye sonlardaki cinayetten kadına yapılan teklife pek çok önemli olaya yaşanırken tanık yapmıyor bizi Ceylan ama yaşananların sonucunu izlemeye davet ediyor. Arada dozu kaçsa da ve her zaman gerekli tutarlılığa (annenin oğlunu ciddi bir biçimde hırpalanmış gördüğü sahne örneğin) sahip olmasa da sessizlik anlarını ve pasif bir mücadele içeren bakışları ustaca kullanan bir film için de doğru bir tercih bu ve yönetmenin kolay olana, “aksiyon”u göstermeye, saplanmadan ruh hallerine odaklanması filme önemli bir değer katıyor. “Artistik sessizlik” anları diyebiliriz hikâyedeki sessiz anlara ve evet, bir yandan filmin kendi değerine fazlası ile güvendiğini gösteriyor ama öte yandan oluşan sessiz kaosun ve karakterlerin içlerinde yaşadıkları karmaşanın da dışavurumu oluyorlar güçlü bir şekilde.

Renkli ama neredeyse siyah-beyaz bir film bu ve özellikle hikâyenin karanlık havasına çok uygun bir “karanlık görsellik”le seyirciyi hemen etkisi altına alıveriyor. Finaldeki müthiş fotoğraf ailenin üzerine çöken kara bulutların aslında sadece onların değil, tüm bir şehrin üzerinde asılı olduğunu gösteriyor örneğin. Ailenin yaşadığı dünyanın çıkışsızlığına ve örneğin oğlanın suça bulaşmak dışında bir alternatifinin olmamasına denk düşen bu görsellik Gökhan Tiryaki ve Ceylan adına çok büyük bir başarı. Karanlığını aydınlık sahnelerde bile korumayı başaran görsellik ve mizansen anlayışı Ceylan’ın Cannes’da aldığı yönetmenlik ödülünün de sonuna kadar hak edildiğinin bir göstergesi. İş adamı ve evin oğlu başta olmak üzere karakterlerini hep yakıcı bir sıcağın etkisi altında terlerken gösteren ve hem fiziksel hem ruhsal bir darlığın pençesindeki bireylerin hissettiği klostrofobiyi bize de geçiren filmde oyunculardan özellikle ikisi işlerini çok iyi yaparak Ceylan’a çok önemli bir destek sağlıyorlar. Anne rolündeki Hatice Aslan karakterini o denli iyi işliyor ki senaryonun da gerektirdiği gibi filmi kendisine ait kılıyor her ne kadar jenerikte ve afişte baba rolündeki Yavuz Bingöl’ün adı öncelikli olarak yazıyor olsa da. Eski yıllarda gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan türden haberlerde hikâyesini yüzeysel olarak okuyacağımız, bugün gündüz kuşağındaki reality programlarında bolca karşımıza çıkan kadınların bu ülkenin gerçeği olduğunu yüzümüze çarpıyor güçlü kelimesinin az kalacağı bir oyunculuk ile. Evin oğlunu oynayan Ahmet Rifat Sungar da yine güçlü bir havası olan ama asla abartıya kaçmayan performansı ile işini çok iyi yapıyor. İş adamı rolündeki Ercan Kesal işini aksamadan yaparken, filmin ilk yarısında çok az görünen Bingöl’ün performansı açıkçası üçünün de gerisinde kalıyor. Onun suskunlukları filmin en az doğal görünen sessizlik anları örneğin ve “yataktaki küçük çocuk” sahnesinde ağlaması epey bir zorlama içeriyor ve belki bu nedenle âni bir şekilde kesiliyor bu sahne.

Tam bir “sınıf hikâyesi” olan ama bunu sınıf kavramına hiç değinmeden anlatan filmde “ölü küçük kardeş”in işlevini anlamak pek mümkün değil. Ailenin üç bireyi için de bir travmadır bu elbette ama seyrettiğimiz hikâyede yaşananlar üzerinde bunun ne gibi etkisi olabileceğini veya karakterlerin eylemlerini nasıl etkilediğini anlayamıyoruz. Dolayısı ile kapıdan bir siluet şeklinde odaya girdiği sahnede olduğu gibi etkileyici bir görselliğin aracı olmaktan ileriye geçemiyor bu ölü kardeş. Yaşadığı çevreyi göz önüne aldığımızda kadının kocasının dışında bir erkeği evine alması, polisin bir parça sert bir şekilde kapıya vurup cevap beklemesi ve ne eve zorla girmeyi ne de içeridekileri azarlamayı / aşağılamayı düşünmesi gibi bu ülkenin gerçeğine hiç uymayan davranışlar içeren hikâyede seçim sonuçlarını veren televizyon kanalı açıkken uyuya kalan kadının uyandığında hâla açık olan ve seçim sonucunu veren televizyonla ilgilenmemesi gibi sorunlar olduğunu da ekleyebiliriz.

Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilmiş bir Zeki Demirkubuz hikâyesi diyebiliriz film için ve herkesin kendisinden daha zayıf olanı kullanmayı gerekli ve doğru gördüğü bir toplumda dört bireyin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Bir başka ifade ile söylersek, hikâye ne kadar yerelse (Demirkubuz) filmin biçimsel yanı o denli Batılı (Ceylan). Ceylan’ın, bu derece başarılı ve güçlü bir sinemacının, politik olarak alıgılanabilecek her unsurdan ve olgudan uzak durması ise bizim adımıza bir şanssızlık olurken, onun adına da yanlış bir seçimi işaret ediyor ne yazık ki.