Hors la Vie – Maroun Bagdadi (1991)

“Ben ajan değilim, ben bir gazeteciyim!”

İç savaşın devam ettiği bir dönemde, Beyrut’ta kaçırılan bir Fransız savaş fotoğrafçısının hayatta kalma ve onurunu koruma mücadelesinin hikâyesi.

Fransa, İtalya ve Belçika ortak yapımı olarak çekilen, senaryosunu Maroun Bagdadi, Didier Decoin ve Elias Khoury’nin yazdığı ve yönetmenliğini Lübnanlı sinemacı Bagdadi’nin üstlendiği bir yapıt. 1987’de Hizbullah örgütü tarafından İsrail casusu olduğu gerekçesi ile tutuklanan ve yaklaşık 1 yıl boyunca onların elinde kalan, Fransa’nın fidye ödemesi ile serbest bırakılan gazeteci Roger Auque’nin hikâyesinden esinlenen film hem Lübnan’ın hiç çözülmeyecek gibi görünen sorunlarının yakıcı acılığını sergiliyor hem de savaş ortamında gazetecilik yapmanın doğasında yer alan tehlikeleri hatırlatıyor. 1991 yılında Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan yapıt başroldeki Hippolyte Girardot’nun fiziksel ve duygusal olarak kendisini vermiş göründüğü rolde parladığı, tutsak olmanın ve kötü muamelenin bir bireyi insanlıktan nasıl çıkarabileceğini gösteren ve Bagdadi’nin ülkesinin yazgısını net bir şekilde sergilediği filmografisindeki diğer filmler gibi ilgiyi hak eden bir çalışma. Her ne kadar Auque’den hiç söz edilmese de bu gazetecinin sonradan ortaya çıkan gizli gerçeği filme bir parça gölge düşürüyor ama yine de genç yaşta ölen Bagdadi’yi tanımak için önemli bir eser bu.

Göz altındaki yakınları için ellerinde onların fotoğrafları ile protesto gösterisi yapan kadınların görüntüsü ile başlıyor film. İç savaşta tarafların birbirine karıştığı ve o sıralarda farklı mezheplerden müslümanların birbiri ile çatıştığı zamanlarda geçiyor film ve gösteri serbest bırakılan 5 kişi için duyulan sevincin ölüm haberi alınan yakınlar için atılan yas çığlıklarına karışması ile sona eriyor. Beyrut’ta ve şehrin savaşın -silinmemiş ve bir şekilde hep kendisini göstermeye devam edecek olan- izlerini çok taze bir şekilde taşıdığı günlerde çekilen film bunun sağladığı doğallıktan epey yararlanmış ve Bagdadi’nin dış mekân çekimleri filme oldukça önemli bir güç katıyor. Bizi doğrudan savaşın içine sokuyor yönetmen ve o şehirde o anda yaşıyor olmanın ne demek olduğunu etkileyici bir şekilde aktarıyor. Hikâyenin asıl olarak gazeteciye ve yaşadıklarına odaklanması Lübnan’da olan biteni anlama konusunda pek bir ipucu vermiyor seyirciye ve fotoğrafçının “ Eskiden birlikte İsraillilere karşı savaşan Filistinlilerin ve Hizbullah’ın şimdi birbirleri ile savaşıyor olmasını anlamıyorum” sözlerini açıklamak için de bir çaba göstermiyor. Lübnan’ın karmaşık hikâyesini ve ezelî / ebedî kaosunu anlatmanın tek bir filmin boyunu aşacağını düşününce bu bir sorun değil kuşkusuz ama yine de gazeteci dışındakileri daha iyi anlayabilmemiz filmin de değerini artırırmış gibi görünüyor.

Maroun Bagdadi çekmeyi planladığı yeni bir filmin hazırlıkları için, yerleştiği ve vatandaşlığını aldığı Fransa’dan döndüğü Lübnan’da ailesinin evinde asansör boşluğuna düşerek kaybetmiş hayatını 1993’te. Ülkesinin tarihini ve kaderini anlatan pek çok belgesel de çeken ve bir kaza sonucu henüz 43 yaşındayken ölen Bagdadi’nin anlattığı hikâyeye ve ülkesinin yaşadıklarına çok hâkim olduğunu her anında hissettiriyor film ve üstelik bunu ana karakteri bir yabancı olmasına rağmen yapabiliyor. 1982 ile 1992 arasında Lübnan’da çoğu Hizbullah tarafından olmak üzere 104 yabancı rehin almış ve onların sekizi de hayatını kaybetmiş. Bugün “Rehine Krizi” olarak adlandırılan bu dönemdeki olaylardan birini, Roger Auque’nin gerçek hikâyesinden yola çıkarak anlatmış Bagdadi; tıpkı Auque gibi hikâyenin kahramanı Patrick Perrault da Fransız bir gazeteci ve onun gibi evinin hemen önünden kaçırılıyor. Filmde nedense, kaçıranlar hiç sorgulamıyorlar onu ve her ne kadar kaçırma nedenlerine hiç değinilmese de bir Hizbullah gerillasının serbest bırakılması için pazarlık konusu yapılması asıl nedenin bu olabileceğini gösteriyor. Ne var ki böyle olsa bile, Hizbullah’ın gazeteciden hiç bilgi almaya çalışmaması pek inandırıcı değil senaryo adına; ama senaryoya asıl gölge düşüren şu: Roger Auque 2014’te hayatını kaybettikten hemen sonra yayımlanan ve Jean-Michel Verne ile birlikte hazırladığı kitabına (“Au Service Secret de la République”) İsrail adına para karşılığı casusluk yaptığını kabul etmiş. Bunu bilince hikâyeye doğal olarak farklı bir gözle bakıyor ve Patrick’in “Ben ajan değilim, ben bir gazeteciyim” çığlığına bir parça soğuk yaklaşıyorsunuz. Şunu da unutmamak gerek tabii: Film Roger Auque’nin hikâyesini anlattığını söylemiyor hiç ve gazetecinin casus kimliği de film çekildikten 24 yıl sonra ortaya çıkmış. Aslında bu durumu Lübnan’da olan biteni anlamanın imkânsızlığının bir işareti olarak da görebiliriz.

Tüm politik içerik bir yana bırakıldığında, filmin asıl başarısı rehin alınan bir kişinin akıl sağlığını ve onurunu korumak için verdiği mücadeleyi çekici bir şekilde anlatabilmesi. Yalnız olduğu zamanlar hariç sürekli gözleri bağlı olarak durmak zorunda olan, en mahrem ihtiyaçlarını göz önünde karşılamak zorunda kalan ve bu nedenle utanç verici durumlara düşen, kendisini tutsak alanların alayları ile karşılaşan ve akıbeti konusunda bir belirsizliğin içine atılıp arada sahte umutlar da verilen adamın trajedisi Hippolyte Girardot’nun güçlü performansı ile hikâye boyunca güçlü bir etkileyiciliğe sahip oluyor. Girardot’un karakterinin fiziksel olarak çöküşünü çok iyi yansıtabilmesi ile parladığı film, “ata binerek kaçma fırsatı” bölümünde olduğu gibi duygusal olarak da etkiliyor seyredeni. Hikâyenin diğer tarafını, kaçıranları da birer insan olarak anlatmaya soyunuyor film ve her ne kadar kaçırılanı anlattığı kadar yeterli ve güçlü olmasa da onları da Lübnan gerçeği ile birlikte karşımıza getirmeyi deniyor. Şimdi birbirine düşman olan farklı taraflar için savaşmış olan bir adamın “Evet, çok taraf değiştirdim ama savaş değişmiyor” cümlesi, köyü İsrail işgali altında olan Lübnanlının Fransa’ya gitme hayali, kahramanımıza en umutsuz anında verilen “kötü haber” (“Haberler kötü: Platini futbolu bırakmış”) veya gazeteciye sempati gösterenlerin varlığı gibi unsurlarla film tüm o trajedinin içinde insanlarla ilgili bir hikâye anlattığını hiç unutmuyor ve unutturmuyor.

İması ile etkileyici kapanış bölümü ve kamera önünde bildiri okuma sahnesi gibi etkileyici anları olan filmin adı kaçırılanın kapatıldığı yerde yaşamın dışına atılmış olmasına bir gönderme değil sadece; onu kaçıranların ve olayların yaşandığı Lübnan’ın da yaşamın dışına atılmış ve bulundukları yerde kıstırılmış olduğunu söylüyor. Maroun Bagdadi bu filmi çekerken, ülkesinin kaderi için nasıl bir tahmini vardı bilinmez ama bugünkü resim ülkenin içinde bulunduğu karanlığın hâlâ tüm koyuluğu ile sürdüğünü gösteriyor. Geçen Ağustos ayında Beyrut limanında meydan gelen ve en az 204 kişinin öldüğü, 7.500 kişinin yaralandığı, 300 bin kişinin evsiz kaldığı ve yaklaşık 15 milyar dolarlık maddi kayıba neden olduğu tahmin edilen patlama adeta Lübnan’ın uğursuz kaderinin sembolü olarak trajedinin o topraklarda kalıcı olduğunu söylemişti sanki dünyaya. İşte bu karanlığın içinden ve izlenmeyi hak eden bir hikâye anlatıyor Bagdadi.

(“Out of Life” – “Yaşamın Dışında”)

Contratiempo – Oriol Paulo (2016)

“30 yıllık kariyerim boyunca iki tür müşteri ile çalıştım. Sonucun kötü olacağı belli olsa da durumu kabullenip yardımcı olanlar ve benden daha zeki olduklarını düşünüp belaya bulaşmadan kurtarılmayı bekleyenler. Siz ikinci gruptansınız ama şuna açıklık getireyim: Acı çekmeden kurtuluş olmayacak. Benden zeki değilsiniz”

Cinayetle suçlanan genç bir iş adamının ortaya çıkan yeni bir tanığa karşı avukat ile birlikte hazırlanması sırasında yaşananların hikâyesi.

Oriol Paulo’nun yazdığı ve yönettiği bir İspanya yapımı. Gerçeğin ne olduğu konusunda seyircide merak uyandırmak üzerine kurulu filmlerden biri olan çalışma eleştirmenler tarafından orta karar bulunmuşsa da bütçesinin yedi katı kadar bir gişe geliri elde etmesinin de gösterdiği gibi seyirciden epey ilgi görmüş. Öyle ki biri 2018’de İtalya’da (“Il Testimone Invisibile” – Stefano Mordini), diğer ikisi ise 2019’da Hindistan’da (“Badla” – Sujoy Ghosh ve “Evaru” – Venkat Ramji) olmak üzere üç kez yeniden çekilmiş. Bu ilginin nedeni çok açık: Önemli inandırıcılık problemleri olsa da Paulo’nun senaryosu kesinlikle seyircinin ilgisini ve merakını toplayacak bir içeriğe sahip ve ustaca kurgulanan bir intikam hikâyesini bu ilgi ve merakı hep diri tutacak şekilde anlatmayı biliyor. Sondaki sürpriz belki çok dikkatli seyirciler veya bu türden çok fazla film seyretmiş olanlar için o derece şaşırtıcı olmayabilir ama Paulo’nun yine de bu sürprizin hakkını verdiğini kabul etmek gerek.

Hikâye zengin ve genç bir iş adamı olan Adrián Dora’nın (Mario Callas) evine avukatının gönderdiği bir kadının gelmesi ile başlıyor. Kendisi gibi evli olan sevgilisini öldürmekle suçlanmaktadır Adrián ve kadın ortaya çıkan yeni bir tanığın davadaki durumlarını tehlilkeye sokabileceğini ve gerekli hazırlıkları yapmaları için sadece üç saatlik süreleri olduğunu söyler. Bunun için olan biten her şeyi kendisine tüm ayrıntıları ile anlatmalıdır genç adam. Zamana karşı bir yarıştır bu ve film geriye dönüşlerle, bu 3 saati kadın avukatın Adrián’a sorduğu “Merhum kişi ile neden oteldeydiniz?” sorusu ile başlayarak anlatıyor. “İfadenizde boşluklar var, benimse detayları bilmem gerekiyor. İnandırıcılık detaylara bağlıdır. Onları kullanarak dünyayı masum olduğunuza ikna edebilirim. Sizi temin ederim ki bunu yapabilirim” diye konuşan kadın yeni emekli olan tecrübeli ve başarılı bir avukattır ve adamın kurtuluşu da onun elinde görünmektedir. Onun ilk sorusuna 3 ay önceye dönerek cevap vermeye başlar genç adam ve daha sonra gerçeğin ne olduğu, kimin ne kadar doğru ne kadar yalan konuştuğu konusunda bu iki karakter arasında, seyirciyi de içine katan bir oyun başlar adeta. Filmin en önemli başarısı bu oyunu -sık sık gerçekçilik sorunları yaşasa da- seyirciyi de içine katarak anlatabilmesi. Seyircide başta oluşan tüm algıları ve doğruları birer birer bozan (bazen de bozar gibi görünen), bozduklarının yerine koydukları konusunda da şüphe yaratan senaryo seyirciyi de hoş bir aldatılmanın içine sokuyor böylece ve bu tür oyunlardan hoşlananlar için önemli bir çekicilik kazanıyor.

Evet, hikâyenin akışına yeterince inanarak bakabilmeyi zorlaştıran yanları var senaryonun: Örneğin iş adamının beklediği kadın avukatın -sonradan öğreneceğimiz üzere- randevusuna en az 3 saat erken gelmesi ve adamın bunu hiç sorgulamaması başta olmak üzere çeşitli tesadüfler hassas seyircileri rahatsız edebilecek cinsten ama hikâyeye gerilimli bir akış katan iç kurgusu bunları rahatça görmezlikten gelmenize yardımcı olabilir. Paulo’nun dünya üzerinde adaletin ve adaleti kollayıp koruması gereken güçlerin hâlâ ve her zaman güçlünün (ve zenginin) yanında olduğunu sık sık ima ederek veya doğrudan dile söyleyerek hatırlatması da doğru bir tercih olmuş ve bu adalet düzeni içerisinde güçle birlikte doğal olarak var olan kurnaz ve becerikli avukatların gerekliliğini de bir kez daha göstermiş bize film. Avukat kadın ile iş adamı arasında bir oda içinde geçen diyaloglarla örülü film sık sık geriye dönüşler sayesinde dışarı çıkmasının da yardımı ile teatral bir havadan başarı ile hep uzak durabiliyor ki burada yönetmen olarak Oriol Paulo’nun becerisi kadar, özellikle tecrübeli oyuncu Ana Wagener’in önemli bir payı var.

Zaman zaman bir Agatha Christie romanı havasına da bürünüyor film. Avukat ile genç iş adamının konuşmaları karşılıklı sergilenen bir oyuna tanık yaparken bizi, avukatın sorgulamaları, soruları ve imaları gerçeğin açığa çıkmasına (aslında tüm hikâyeyi dikkate alırsak, yeni yalanlara da) olanak sağlıyor. Filmin, gerçekle ilgili bu “sorun”unu son saniyesine kadar koruyabilmesi ise elbette önemli bir başarı. Sinema için yaptığı çalışmalarla bolca ödül almış İspanyol besteci Fernando Velázquez’in çekici müziği ile birlikte kendimizi bir gerilimin içinde buluyoruz ve içine gittikçe artan bir dozda gizemi de alan bu gerilim son ana kadar bırakmıyor bizi. Kime neyi ne kadar anlatmamız gerektiği konusunda dikkatli olmamızı öğütleyen bu “adalet filmi” psikolojik derinlik açısından yeterince güçlü değil ve seyircisini heyecanlandırmak için çok çaba harcadığını da gizleyemiyor ama yine de keyifle seyredilebilir. Ana Wagener ve ona eşlik eden Mario Casas (Adrián Doria), Barbara Lennie (Laura) ve Jose Coronado’nun (Tomas Garrido) başarılı performansları ile geniş kitleler düşünülerek çekilmiş görünen film orkestrasyonu iyi yapılmış bir pop şarkısı havası taşıyan, ilgi çekebilecek bir yapıt.

(“The Invisible Guest”)

Il Segno di Venere – Dino Risi (1955)

“Hepinizin sadece gerektiğinde bahsettiğiniz bir annesi var!”

Güzelliği ile erkeklerin hemen ilgisini çeken Agnese ile onunla birlikte yaşayan ama erkekler konusunda pek şanslı olmayan kuzeni Cesira’nın aşk ve mutluluğu arayışlarının hikâyesi.

Edoardo Anton, Franca Valeri ve Luigi Comencini’nin orijinal hikâyesinden uyarlanan senaryosunu Anton, Valeri, Dino Risi ve Ennio Flaiano’nun -Cesare Zavattini’nin de katkısı ile- yazdığı ve yönetmenliğini Dino Risi’nin yaptığı bir İtalyan yapımı. Genellikle Mario Monicelli’nin 1958 yapımı “I Soliti Ignoti” (Toto Gangster) filmi ile başladığı kabul edilen ve “Commedia all’italiana” (İtalyan usulü komedi) olarak adlandırılan türün önemli isimlerinden Risi’nin bu filmi bu türe yakın duran bir romantik komedi. Kariyerinin henüz başlarındaki Sophia Loren’in parlayacağı kesin olan yıldız karizması ile sunulsa da kuzenini oynayan Franca Valeri’nin (2020’de 100 yaşında hayatını kaybetti) asıl yıldızı olduğu hikâyede bu iki usta oyuncunun yanında İtalyan sinemasının erkek yıldızlarının (Vittorio de Sica, Raf Vallone, Alberto Sordi, Peppino de Filippo) varlığı da hayli renk ve eğlence katıyor filme. Yaklaşık on yıl boyunca dünya sinemasına başyapıtlar armağan etmiş Yeni Gerçekçilik akımından sonra İtalyan sinemasına bu tür komediler egemen olmuştu ve bu film onların en parlak örneklerinden biri olmasa da oyuncularının performansları, yeterince güçlü olmasa da eğlencesi ve komedinin içinde kısıtlanmış olarak kalsa da İtalyan toplumuna Yeni Gerçekçilik’ten esinlenmiş bakışlar atması ile ilgiyi çekebilecek bir çalışma.

Renzo Rossellini’nin hikâyenin komedisi ve romantizmini çağrıştıran müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriğinde on iki burcun sembolünü görüyoruz. Hikâye burçlara değinmiyor aslında ama umutsuz aşk hayatı için gittiği falcıdan “Venüs’ün etkisi” altında olduğunu ve kısa sürede hayatının erkeğini bulacağını öğrenen Cesira astrolojinin bir başka yanından arıyor çözümü. Cesira (Franca Valeri) kuzeni Agnese (Sophia Loren) ile birlikte, Agnese’nin dul babası ve hiç evlenmemiş halası ile birlikte yaşamaktadır. Agnese en ufak bir çaba göstermediği halde tüm erkeklerin bakışlarının anında kendisine çevrilmesini sağlayan bir güzelliğe sahiptir, yaşı ondan büyük olan Cesira ise tüm arzu ve çabasına rağmen erkekler konusunda çok şanssızdır. Açılış sahnesinde, oturdukları apartmanda bir erkek doktorun düğünü için yaptığı hazırlığı izlerken başına gelen komik talihsizlik hikâyenin tonunu anlamamızı sağlarken, ne seyredeceğimiz konusunda iyi bir fikir de veriyor bize. Herkesin bağıra çağıra konuştuğu tipik bir İtalyan ailesi var karşımızda ve halanın genç kızlara sürekli akıl veren ve onları uyaran sözleri de (“Benim zamanımda kızlar evlendikten sonra şişmanlardı, evlenmeden önce değil” veya “Ben senin yaşındayken çocukların öpüşmekle olurduğunu sanırdım”) bir aşk, mutluluk ve elbette evlilik arayışı hikâyesi seyredeceğimizi söylüyor.

Cesira daktilograf olarak çalışmaktadır, Agnese ise hiçbir tecrübesi ve birikimi olmadan iş arayıp durmakta ama güzelliği başına hep sorun açmaktadır. Bu genç kadınlardan ilkinin hikâyenin başından sonuna kadar yaşayıp durduğu hayal kırıklıkları bir bakıma onun ait olduğu sınıfın (emekçi sınıfı diyebiriz buna) durumuna bir romantik komedinin kalıpları içinde yapılmış bir gönderme olarak düşünülebilir ama filmin bu tür bir okuma talep etmek gibi bir derdi yok görünüyor. Bunun yerine Dino Risi, Sophia Loren’in çekiciliği ve oyuncuların performanslarına dayanarak seyirciyi eğlendirmeyi tercih ediyor ve tüm hikâyeye yayamasa da aynı eğlence düzeyini, bunu başarıyor genel olarak. Yönetmenin elinde Loren’in güzelliği gibi çok önemli bir koz var ve o da hiç abartmadan ustalıkla kullanıyor bu avantajı; ikinci bir desteği de oyuncularından alıyor Risi. Özellikle iki oyuncu öne çıkıyor burada: Franca Valeri ve Alberto Sordi. Parasız şair rolündeki Vittorio de Sica, fotoğrafçıyı oynayan Peppino De Filippo ve yakışıklı itfaiyeciyi canlandıran Raf Vallone de sağlam komedi performansları ile hikâyeye önemli katkılar sunarken, parlayan isimler Valeri ve Sordi oluyor. Bu oyuncuların ilki dram ve trajikomedi ile dolu sahnelerinde filmin asıl başrol oyuncusu olduğunu göründüğü her karede kanıtlıyor bize. Senaryo da asıl olarak onun üzerinden ilerlese de filmin yapımcıları -anlaşılır nedenlerle- Loren’in ismini öne çıkarmışlar afişte ve jenerikte. Elindeki ruhsatsız arabayı tüm film boyunca fotoğrafçıya satmaya çalışan üçkağıtçı rolündeki Sordi ise müthiş bir oyunculuk gösterisinde bulunuyor ve bu sürekli konuşulan gürültülü filmde sadece vücut dili ile bile kahkaha attırmayı başarıyor. Bir ev partisinde dansa kalkış anından tüm dans bölümüne ve annesi ile karakolda karşılaştığı sahneye kadar filmin komedi açısından yıldızı o oluyor kesinlikle.

Amerikalı yazar John Gray 1992 tarihli ve bizde de çok satan “Men are from Mars, Women are from Venus” (“Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten) adını taşıyan kitabında erkek ve kadınların “farklı gezegenler”den olmaları nedeni ile ilişkilerde sorunlar yaşandığını anlatır. Bu filmin hikâyesi de Venüs’e uğruyor ama böyle bir iddiada bulunmak veya bir sorunun arkasındaki gerçeği keşfetmek gibi bir amacı yok. Seyrettiğimiz, falcının kendisinin Venüs’ün etkisi altında olduğunu söylediği bir kadının bu fırsatı kaçırmamak için gösterdiği çabalar ve uğradığı başarısızlıklar. Bu aslında onun için büyük br hayal kırıklığı çünkü kuzeninin en ufak bir çaba göstermeden elde ettiğine (film eğlenceli bir şekilde bunu her fırsatta dile getiriyor) o bir türlü ulaşamıyor ve bir bakıma toplum içindeki avantajsız sınıfın da sembolü oluyor. Onu filmin başında ve sonunda aynı tramvaya aynı erkeklerin aynı muameleleri ile karşılaşarak bindiğini görmemiz de bu durumun bir örneği olsa gerek.

Karakol sahnesinde annenin oğluna davranışının (abartılı öfkeden abartılı sevgiye uzanan bir davranış bu) tam bir İtalyan hikâyesi seyrettiğimizin kanıtı olduğu ve yemek parasının ödenme(me)si gibi eğlenceli sahneleri de olan filmin aslında neden Franca Valeri’nin Cesira karakteri üzerine kurulu olduğunu açıklayan bir yapım hikâyesi var: Valeri bu karakteri daha önce radyo ve televizyonda çeşitli programlarda canlandırmış ve Luigi Comencini’nin çekeceği bir senaryo da hazırlanmış ama yapım şirketi daha zengin br kadrolu film yapma düşüncesine kapılınca devreye Risi, de Sica ve Loren girmiş ve senaryo Loren’in karakterine göre yeniden yazılarak ortaya bu film çıkmış. Tüm erkek karakterlerin bir şekilde oyunbaz olduğu ve özellikle Cesira’ya ihaneti veya yalanı tattırdığı film böylece bu cinse bir eleştiri gönderirken, Agnese’nin yaşadıkları üzerinden aynı cinsin kadınlara bakışını da deşifre ediyor. Daha güçlü bir hikâye ihtiyacını sık sık hissettirse de eğlenceli bir romantik komedi.

(“The Sign of Venus” – “Venüs’ün Damgası”)

Hostiles – Scott Cooper (2017)

“Evet, Tanrı’ya inanıyorum ama kendisi burada olanları uzun zamandır görmezlikten geliyor”

Uzun yıllar boyunca Amerikan yerlilerine karşı savaşmış ve onlardan nefret eden bir yüzbaşı, ölmekte olan bir yerli reisi ailesi ile birlikte, doğduğu yere götürmekle görevlendirilince yaşananların hikâyesi.

Oscarlı senaryo yazarı Donald E. Stewart’ın ölümünden sonra eşinin evde bulduğu bir taslaktan yola çıkılan senaryosunu Scott Cooper’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Sinemaya oyunculukla başlayan, 2009’da “Crazy Heart” (Çılgın Kalp) ile yönetmenlik kariyerini başlatan Cooper’ın bu dördüncü ve şimdilik gösterime giren son filmi olan çalışma uzun yıllar boyunca yerlileri vahşi düşmanlar olarak gösteren ve böylece ABD tarihini beyaz işgalciler üzerinden kutsayan Hollywood’un bu kez tarihe liberal olarak baktığı eserlerden biri. Sakin bir anlatımın içinde çok sert sahneler barındıran film ABD tarihin kanlı geçmişine hassas bakışı ile önemli ama bu bakışını “iki tarafta da kötüler vardı” gibi uzlaşmacı bir tavırla zedelemesi ile hedefine yeterince yaklaşamıyor olsa da kesinlikle kayda değer bir çalışma.

Britanyalı yazar D.H. Lawrence’ın “Studies in Classic American Literature” adlı eserinde yer alan bir cümle ile açılıyor film: “Gerçek Amerikan ruhu sert ve izoledir, sevinç veya kederden kolaylıkla etkilenmez ve katildir. Hiçbir zaman yumuşamamıştır”. Bu karanlık değerlendirmeyi öncesinde yer alan bir başka cümle ile daha da pekiştirmiş Lawrence: “Geri kalan diğer her şey; aşk, demokrasi, arzuya sürüklenip gitmek bir çeşit yan hikâyedir”. Bu sözleri 1923’te ve ABD’de 1 yıldan daha kısa bir süredir yaşarken söylemiş ünlü yazar. Scott Cooper, Lawrence’ın bu yargıyı dile getirdiği tarihten 31 yıl önce (1892’de) geçen filmi için çok doğru bir seçim yapmış bu alıntı ile ve belki de o ruhun neden sert ve katil olduğunu anlamamıza yardımcı olacak bir hikâye anlatmış. Avrupalıların Amerika kıtasını istila etmeleri bir katliam ve soykırım tarihi olarak anlatılmalı ve anlaşılmalı kuşkusuz ve bu açıdan ABD’nin tarihi kıtadaki diğerlerinininkinden çok daha kanlı tartışmasız bir şekilde. Hollywood’un yıllarca sadece vahşiler olarak resimlediği halklara -öncesinde istisnalar olsa da- 1950’lerin ikinci yarısı ve özellikle 60’lı yıllarda daha yumuşak bakmaya başlaması yıllar içinde özellikle western türünde liberal bir bakışın yerleşmesine ve bu türde “revizyonist” olarak tanımlanan bir değişime yol açmıştı. Örneğin yıllarca yerlilere en tipik Hollywood bakışlarından birinin temsilcisi olan ünlü sinemacı John Ford 1956’da “The Searchers” (Çöl Aslanı) filminde, üstelik John Wayne gibi ABD’nin en “beyaz muhafazakâr”larından biri olan favori oyuncusu John Wayne’e başrolü vererek farklı bir anlayışa adım atmıştı. Cooper’ın kesinlikle ilgiyi hak eden bu filmini de western’in revizyonist örnekleri arasına koymak mümkün.

Türkiye’de “Vahşiler” adı ile gösterilmiş film ve pek çok karakterin geçmişte ve / veya hikâyenin geçtiği zamanda vahşi davranışları da var gerçekten ama yine de orijinal adındaki özel bir vurgunun (düşmanlık gösteren, düşmanca davrananlar) kaybolduğunu kabul etmek gerekiyor Türkçe olarak seçilen isimle. Orijinal afişte “Hepimiz düşmanca davranıyoruz” yazıyor (Türkçe afişte “Bizim Adımız Vahşiler” gibi anlamı iyice kaydıran bir ifade yer almış) ki gerçekten de karakterlerin ABD’nin kurulış sürecinin “doğal” sonucu olan bir düşmanlıkları var diğerlerine karşı ve bu tutumları tam da vahşet kelimesi ile tanımlanabilecek sonuçlar ve bugün ABD’de yerlilerin “rezervasyon” denen bölgelere sıkıştırılmış yaşamlarını düşünürsek, devam eden bir trajedi doğurmuş. Film hikâyenin tam anlamı ile kötü karakterleri olan Komançilerin, atlarını çalmalarına engel olmak isteyen bir aileyi katletmeleri ile başlıyor. Acımasız, amaçsız ve vahşi bir katliam bu ama Komançileri bu derece saf bir kötülük içinde gösteren film, öte yandan Çeyenleri tam tersi bir konuma yerleştirerek adeta iyisi de kötüsü de var diyor yerliler için. Onların vahşetinin benzerlerinin daha önce de sadece yerliler değil, beyazlar tarafından da yaşatıldığını -bu derece sert bir biçimde olmasa da- gösteren ve dile getiren filmin bu seçimi gerçekçilik adına doğru bir davranış ama ABD’nin yerlilerin soykırıma uğratılması üzerine kurulduğu gibi çok sert bir gerçeğin de arka plana düşmesine neden oluyor. Çok temel bir soru, “Beyazların yerlilere ait topraklarda ne işi var?” bir şekilde her revizyonist western’in barındırması gereken bir tema olmalı oysa.

Hakkını yememek gerekiyor filmin ama; kafeslerde esir olarak tutulan yerli aileler, “görev gereği” ya da nefretlerinin sonucu olarak yerlileri vahşice katleden beyazlar ve ana karakterin yerlilerden nefret eden ve kadın ve çocuk ayırmadan pek çok yerliyi öldürmüş bir subay olması gibi pek çok unsuru ile denge kurmaya ve iki taraftaki vahşiliği ve düşmanlığı eşitlemeye çalışan bir hikâye anlatılıyor temel olarak. Dolaylı ve dolaysız iki özür sahnesini de katabiliriz bu örneklerin arasına. Yaptığının askerlik görevinin sonucu olduğunu söyleyen yüzbaşının -bir parça sesini alçaltarak da olsa yaptığı- bu savunması ise filmin bu sözlerin ne kadar yanında durduğu konusunun belirsiz bırakılması ile bir parça havada kalıyor ama; sonuçta subay da yolculukta yanına almak zorunda kaldığı tutuklu da aynı amaca, ABD’yi beyaz bir devlet olarak kurmak amacına, farklı yollarla da olsa hizmet ediyorlar ve bu bağlamda pek de bir farkları yok aslında. Hikâyede tek doğru duruşa sahip olduğunu ve doğru sorgulamalarda bulunduğunu söyleyebileceğimiz (bir parça fazla mesaj koksa da sözleri) karakter olan kadının sesi ise tıpkı subay olan kocası tarafından kısılması gibi kaybolup gidiyor ne yazık ki.

Scott Cooper’ın Lawrence’ın sözlerini doğrulayan filmi bize Amerikan ruhunun böylesine karanlık olmak dışında bir seçeneği olmadığını açıklayan bir hikâye anlatıyor bize. İstila ederek, yağmalayarak ve katlederek kurulan bir devletin ruhuna sinen bu kötülüklerden kurtulamayacağını anlatıyor ve bugün dünya üzerinde yaptıklarının da bu ruhun doğal sonucu olduğunu söylüyor belki de. Yüzbaşının yanındaki askerlerden birinin siyah olmasının yarattığı çelişkinin sağladığı düşünme alanları, insanın kötülüğe kolayca alışabildiğini vurgulaması (“Yürüyen ya da sürünen her şeyi öldürdüm. Eğer yeterince yaparsan, alışıyorsun”) ve kapanış jeneriğinde hikâyenin geçtiği ve yerlilere ait olan topraklarının haritasının gösterilmesi gibi incelikleri olan filmde yüzbaşıyı oynayan Christian Bale sakin ve duru oyunu ile sorgulaması arttıkça yumuşayan karakterini doğru bir biçimde canlandırırken, Rosamund Pike zor sahnelerin altından inandırıcılığını yitirmeden kalkıyor.

Oldukça sert sahneleri olmasına rağmen tecavüz ve intihar girişimi gibi dramatik sahneleri görüntünün dışında tutmayı tercih etmiş ve doğru bir tercihte bulunmuş Cooper. Karşımıza çıkan sert görüntülerin sessiz ve sakin mizanseni genellikle zedelememesi ve Max Richter’in hikâyenin sert dramını ve gerilimini iyi yansıtan müziğini de başarıları arasına katmamamız gereken filmde tanığı olduğumuz tüm o ölümlerin finalde tipik bir liberal uzlaşmanın göstergesi olan bir aileye yol açmasını ise görmezden gelmek gerekiyor. Tecrübeli oyuncu Wes Studi’nin canlandırdığı yerli şef karakterinin hikâyede hayli pasif çizilmesi, senaryonun tahmin edilebilir şekilde ilerlemesi ve sonuçlanması gibi problemleri olan film başta açılış bölümü ve tüm çatışma sahneleri olmak üzere iyi çekilmiş, Masanobu Takayanagi’nin yakın planlarda da geniş planlarda da benzer bir başarıyı yakalayan görüntüleri ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Vahşiler”)