La Telenovela Errante – Raul Rúiz / Valeria Sarmiento (2017)

“Hızlı hareket eden bir bulut görüyorum. Hayır, bu bir bulut değil, parçalanan bir duvak. Binlerce duvak rüzgâr tarafından şehre doğru sürükleniyor. Her bir duvak öfkeli ve acil bir diyalog, bitmemiş bir pembe dizi. Şimdi binlerce duvak ana meydana doğru kanat çırpıyor. Tekrar uçmaya başlamadan önce yere şöyle bir değiyorlar. Popüler bir uçuş. Şehri ele geçiriyorlar. Artık her evde bir duvak var. Her ev kadınının, her genç kızın bir duvağı var artık. Bundan sonra tüm Şilili kadınlar yüzünü bu duvakla örtecek. Tutkuların en kötüsü olan namus saf bir coşkuyla yakacak onları”

Şili’nin gerçeğinin farklı pembe dizilerden oluştuğunu, Şili gerçekliği diye bir şey olmadığını öne süren bir hikâye.

Raúl Ruiz ve Pia Rey’in yazdığı, Ruiz ve Valeria Sarmiento’nun yönettiği bir Şili filmi. Faşist diktatör Pinochet’nin 1973’teki askerî darbesinden sonra Fransa’ya kaçan Raúl Ruiz’in 1990’da döndüğü ülkesinde çekmeye başladığı ama yarım kalan bu filmi eşi olan ve senarist ve kurgucu olarak kendisi ile çalışan Valeria Sarmiento tamamlamış 2017 ‘de. Absürt ve fantastik tanımlamalarını hak eden bir içeriği olan filmde farklı pembe dizi karakterleri yedi ayrı bölümde çıkıyor karşımıza ve birbirlerinin dizilerine giriyorlar, konuşuyorlar, bir dizinin karakterleri olduklarının farkında olarak seyirciden bahsediyorlar ve tüm bunları yaparken de en temel özellikleri “sonsuz”a kadar sürmek olan pembe dizilerin klişelerini de birer birer sergiliyorlar. Ortalama bir sinema seyircisi için değil bu film kuşkusuz ama 2011’de hayatını kaybeden Ruiz’in sinemasını bilenlerin ve pembe dizilerin karakteristik özelliklerine hâkim olanların içine daha rahat girebilecekleri, kesinlikle eğlenecekleri ve bol bol da düşünecekleri bir sinema eseri.

Çok farklı bir sinemacı olan Raúl Ruiz genç yaşlarında Meksika ve Şili televizyonları için pembe dizi senaryoları yazmış bir sanatçı ve dolayısı ile burada Şili’yi anlatmak için yarattığı dünyayı içeriden tanıyan birisi. Filmlerine girmek kolay değil bu sinemacının ve burada da -herhalde pembe dizilerin her gün yayınlanmasına gönderme olarak- 1. gün, 2. Gün olarak yedi bölüme ayrılan filmde belli bir hikâye anlatmayarak seyircinin işini “zorlaştırıyor”. Oyuncuların birden fazla rolü (daha doğrusu pembe dizi karakterini) canlandırdığı bu “parçalı” filmde bizi pembe dizilerin dünyasına sokuyor Ruiz ama bunu elbette kendine özgü bir şekilde gerçekleştiriyor.

Filmin başında ve sonunda Ruiz’in çekimler sırasındaki siyah beyaz görüntülerini izliyoruz. Bu kısa sahnelerin ilkinde “action”, ikincisinde ise “Çekimler bitti” diyor Ruiz ve film ekibinin alkışları ile, seyrettiğimiz film de sona eriyor. Tüm Ruiz filmleri gibi bu da kendine özgü bir hava taşıyor: Mizahı; fantastik diyalogları, karakterleri ve atmosferi; absürt hikâyeleri ile kesinlikle sinemanın ilginç çalışmalarından biri çıkmış ortaya. Seyredildiklerinin farkında olan ve bir dizinin parçası olduklarını bilen karakterler bir pembe diziden diğerine geçiş yaparken, bu tür dizilerde karşımıza çıkan her türlü olayın da parçası oluyorlar: Aşk, tutku, ihanet, sonsuz ve boş konuşmalar, sadece o dünyada bir gerçekliği olan gerçeküstü olaylar, bir gerçekçilikten çok bir sürekli ilginçliğin peşinde olan senaryolar, tutarlılıktan çok özdeşleşmeyi umursayan yaklaşımlar, o kadar saçma ki gerçek olabilir dedirten hikayeler… Ruiz burada işte tüm bu öğeleri Şili toplumunun (buna bu tür dizilere düşkün tüm toplumları da ekleyebiliriz rahatlıkla ama “solculuk”, “komünizm” gibi kavramların da birer örneği olduğu gibi Şili’ye özgü yanlarının da epey yer aldığı bir film bu) bir panoramasını oluşturmak için kullanıyor.

“1. Gün – İnsanlar Bizi Seyrediyor” başlıklı bölüm sıkı bir giriş sağlıyor filme: Pembe dizinin pek çok klişesinin birlikte kullanıldığı bu bölüm en eğlenceli anların bir kısmını da içeriyor. Kendisine dokunmak isteyen adamı “İnsanlar Bizi Seyrediyor” diyerek uyaran kadının yine aynı adama sürekli olarak “Solcu musun?” diye sorduğu, kadının erkek kardeşi ile evli olduğu ve kendisi de evli olan adama “Seninle evlenmek istiyorum” demesi ve bu konuşmanın adamın üyesi olduğu sol partinin halkı katolik olan Şili’deki boşanma tartışmasına uzanması, dizilerin kaslı ve yakışıklı olmak dışında bir özellikleri olmayan ve buna gerek de duyulmayan erkek karakterleri ile alay edilmesi, zehirlemeler ve komploların gündeme gelmesi ve bir cinayetin işlenmesi bu bölümü yıllarca sürecek bir pembe dizinin mikro boyuttaki bir karşılığı yapıyor adeta.

Birden fazla bölümdeki “solculuk” konuşmalarının yanında politik açıdan öne çıkan 3. bölüm (“Risk Altındaki Bölgelerde İngilizce” gibi absürt bir isim taşıyor bu bölüm) tüm içeriği ile ülkenin politik kaosuna ve geçmişine eğlenceli referanslar içermesi ile ayrıca ilgi çekebilir. Birbirini temizleyen silahlı örgütler ve her birinin kendi eylemi ile ilgili bir bildiri yayınlama telaşı ile seyirciye hayli “eğlenceli bir saçmalık” sunan bu bölümde -diğer tümünde olduğu gibi- televizyon da bir obje olarak çıkıyor karşımıza. Bir başka bölümde, eskiden işkence yaptığı ortaya çıkan bir adamın “işkencenin etik prensipleri” açıklaması da bir politik karamizah örneği olarak filmin siyasî yanına katkı sağlıyor. Dizi karakterlerini başka dizileri seyrederken de görüyoruz televizyonda ekonomik ve politik konuşmalar yayınlanırken de; ya da bir dizinin karakterleri televizyonda yayınlanmakta olan bir programın parçası oluyorlar. Bu “iletişim” aracının toplumdaki yerini bu şekilde sık sık vurguluyor bize Ruiz.

Yedinci bölümün adının (“Bu hayatta kötü bir insan olursan, öteki hayatta Şilili olursun” – RR. kısaltmasından bu sözün yönetmenin kendisine ait olduğunu anlıyoruz) bir bakıma seyrettiğimizin Şili üzerine olduğunu hatırlattığı filmi yarıda kaldıktan yirmi yedi yıl sonra canlandıran Valeria Sarmiento’nun bir kurgucu olması da filmin ilginç yanlarından biri; çünkü burada yaptığı, eşi olan Ruiz’in yıllar önce çektiği kısa parçaları artık o hayatta yokken kelimenin tüm anlamları ile kurgulamak ve filmin doğumunu sağlamak olmuş. “Mantıklı” açıklamalar bulmaya çalışmayı değil, kendini bırakarak seyretmeyi ve eğlenmeyi gerektiren ve Jorge Arriagada’nın eğlenceli bir gerilim filmi havasını taşıyan -ve bir pembe diziye de oldukça yakışacak- müziğinin katkı sağladığı film ilginç bir çalışma kesinlikle ve sinema meraklılarının da görmesi gereken bir çalışma. Eşinin yarım kalan bir başka filmini de (“El Tango del Viudo”) tamamlayarak 2020’de gösterime sokmayı planlayan Sarmiento’nun ifadesi ile “Nerede olduğunuzu bilmediğiniz, sonra kendinizi bir pembe dizinin içinde veya dışında bulduğunuz ya da bir pembe diziyi seyretmekte olduğunuzu fark ettiğiniz bir film bu.

(“The Wandering Soap Opera” – “Pembe Dizi”)

Phantom Thread – Paul Thomas Anderson (2017)

“Sırtüstü yatmanı istiyorum; çaresiz, narin, sadece benim yardımıma açık. Sonra tekrar güçlenmeni istiyorum. Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyebilirsin ama ölmeyeceksin”

1950’lerde Londra’da ünlü bir modacı ve onun modeli, esin kaynağı ve sevgilisi olan bir genç kadının hikâyesi.

Senaryosunu Paul Thomas Anderson’ın -başroldeki Daniel Day-Lewis’in de katkıları ile- yazdığı ve yönettiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Yönetmenin sekizinci ve şimdilik son uzun metrajlı konulu filmi olan çalışma onun önceki çalışmalarından daha farklı bir yerde duran, yavaş yavaş inşa ettiği geriliminin zenginleştirdiği ve dram ile romantizmi eş derecede keyifli bir yapıt. Artık sinema oyunculuğu yapmayacağını açıklayan Day-Lewis ve ona eşlik eden Vicky Krieps ve Lesley Manville’in oyunculukları ile devleştikleri film iki saati aşan süresinin büyük bir kısmını bir evin içinde geçirmesine ve bol diyaloglu olmasına rağmen ilginçliğini her anında koruyan, klasik görünen sinema dili ile çekici bir tazelik yakalamayı başarmış ve zarafetle oluşturulmuş görüntüleri, kostümleri ve mizanseni ile kesinlikle çekici bir bir sinema yapıtı.

“O benim tüm hayallerimi gerçek kıldı. Ben de ona karşılığında en çok istediği şeyi verdim: Her bir parçamı”. Kim olduklarını sonradan öğreneceğimiz bir kadının bir adama anlattıkları ile başlıyor film. Temel olarak bir ilişkinin, ama oldukça farklı bir ilişkinin başlaması, gelişmesi, önemli bir sorunla karşılaşması ve bit(me)mesinin hikâyesini anlatan bir film bu. Adam (Daniel Day-Lewis) Londra’nın en ünlü modacısıdır; çok başarılıdır ve kız kardeşinin (Lesley Manville) yönettiği tüm dünyası sadece onun yeteneği, beklentileri, talepleri ve arzuları üzerine kuruludur. Başlardaki bir sahnede anlayacağımız üzere bu dünyaya zaman zaman bir genç kadın girmekte, bu kadın onun modeli, ilham perisi ve sevgilisi olmakta ama sonra o dünyanın gerçekleri ile beklentileri uyuşmayınca kadın kibarca kapı dışarı edilmektedir. Hikâye yeni bir kadının, bir kır lokantasında garson olarak çalışan Alma’nın (Vicky Krieps) bu hep aynı rutini izleyen ilişki sürecine girmesini ama sürecin dışına çıkmamak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Bunu özellikle ikinci yarısında ortaya çıkan gerilimi ve zaman zaman hafif bir mizahı da katarak yapıyor bu hikâye ve ilginç bir şekilde seyircisini avucunun içine alıyor.

Psikolojik boyutları da olan hikâyenin adamın ölü annesi, kız kardeşi ve genç kadın ile olan ilişkisini yavaş yavaş açarken ilgiyi hep üzerinde tutabilmesinde oyuncuların da çok büyük bir rolü var. Sinemaya döner mi bilinmez ama Daniel Day Lewis, yine Paul Thomas Anderson’ın 2007 tarihli “There will Be Blood – Kan Dökülecek” filminde gösterişli ve nerede ise dışavurumcu bir oyunculukla yakaladığı zireveyi burada daha kontrollü bir şekilde tekrar ele geçiriyor ve sinemaya bir oyuncu olarak sağladığı katkılar nedeni ile övülmeyi ne kadar hak ettiğini bir kez daha kanıtlıyor. Genç kadını canlandıran Vicky Krieps bu güçlü oyuncunun karşısında hiç ezilmeden oldukça olgun ve çekici bir oyunculuk sunarken, Lesley Manville İngiliz ekolünün o zengin karakter oyunculuklarının bir örneğini verirken, bir yardımcı oyuncunun nasıl ve nerede ise bir ana karakter kadar ilgiyi üzerine toplayabileceğini ve göründüğü her kareye damgasını vurabileceğini kanıtlıyor bize. Kuşkusuz bu üst düzey oyunculuğa senaryo da önemli bir destek sağlamış; her bir diyalog özenle yazılmış ve karakterlerin her birine nefes alacak ve gelişecek bir alan yaratmış Anderson’ın metni.

Radiohead üyesi Jonny Greenwood’un müziği oldukça geniş bir yelpazeye uzanan içeriği ile hikâyeye önemli bir katkı sağlıyor ama özellikle caza kaydığı anlarda (filmin başlarında bu anlar çoğunlukla) sanki hikâye ile zaman zaman az da olsa bir uyumsuzluk içindeymiş gibi görünüyor ve bazen de diğer müziklerle birlikte gereğinden fazla kullanılıyor. Tüm başarısının yanında, senaryonun belki bir parça daha gizeme ihtiyaç duyduğunu da ekleyebiliriz bir eleştiri olarak ama bunların filmin genel başarısı içinde pek de bir önemi yok kesinlikle. Adamın annesine düşkünlüğü veya onun etrafındaki tüm dünyanın kendisine göre biçimlendirilmesini beklemesi ve bu dünyanın “hükümdar”ı olduğunu her davranış ve sözü ile sürekli dile getirmesi veya ima etmesini (ruju silme sahnesindeki gibi) örneğin, hem diyaloglar hem de sahnelerin içerikleri ile başarılı bir şekilde anlatıyor bu senaryo. İdeal kadını ideal model üzerinden tanımlayan, kadınlığın modelliğin önüne geçtiği durumda rahatsız olan adamın sinemanın en ilginç karakterlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hikâye boyunca tasarımına, üretimine, sergilenmesine ve giyilmesine tanık olduğumuz kostümler kadar zarif ve narin bir film bu. Modanın bir sanat olduğunu, modacıların da hayal ederken ve tasarlarken bir sanatçı kadar acı çektiğine inanan bir hikâye aynı zamanda. “Elbiseyi hak etmiyor! O elbise senin eserin” gibi sözler veya o elbisenin hak etmeyenden geri alınması sahnesi gibi anlar filme bu “sanat” dalına bir saygı gösterisi niteliği de veriyor. Tüm o kostümlerin bile tek başına önemli bir cazibe kattığı eserde adam ile kadın arasındaki -ikinci yarının ana konusu olan- mücadele hikâyeyi güçlü kadın karakteri aracılığı ile bir kadın filmi de yapıyor. Kendisi için şu sözleri söyleyen bir adamla onun zayıf yanını keşfederek yapılan mücadele keyifli ve ilginç bir hak arama ve istediğini elde etme hikâyesi sunuyor bize: “Çalışamıyorum, odaklanamıyorum, güvenimi yitirdim. O kız bu eve yakışmıyor. Bu evi sen ve ben inşa ettik. O kızsa bu evin altını üstüne getiriyor, dengemi bozuyor. Bizi birbirimize düşürüyor. Bu eve adım atmasıyla birlikte üstümüze büyük bir gölge çöktü”

Paul Thomas Anderson’ın filmin görüntü yönetmenliğini de yapmasını (daha önce sadece bir kısa filminde bu rolü üstlenmiş yönetmen) onun, hayal ettiği görsel dünyanın incelik ve zarafetinin karşılığı olan görsel atmosferi de kendisinin kurmak istemesi ile açıklamak mümkün ve açıkçası sonuç oldukça başarılı. Filme farklı bir hava katan “araba ile seyahat sahnelerindeki farklı açılar ve görsel içerik dışında, Anderson klasik sinemanın havasını korumuş görsel olarak ve hikâyeye çok yakışan bir sonuç elde etmiş. Özellikle ikinci yarısındaki “gerilim” ile Hitchcok filmlerini de çağrıştıran hikâyede bu büyük İngiliz sinemacıya çeşitli göndermeler de var gibi: Örneğin modacının soyadı “Woodcock”, genç kadının adı ise Hithcock’un eşinin adı (Alma) ile aynı. Hatta genç kadının Hitchcock’un başyapıtlarından biri olan 1940 yapımı “Rebecca”nın aynı isimli karakterini çağrıştırdığını söylemek de mümkün. Özetlemek gerekirse, -modacının nefret ettiği kelime ile söylersek- “şık”, zarif, çekici, eğlenceli ve özenle yaratılmış bir film bu ve Paul Thomas Anderson’ın şimdilik son başarısı olarak görülmeyi kesinlikle hak eden bir sinema eseri.

El Greco ya da Toledo’nun Gizi – Maurice Barrès

Ressam El Greco (Doménikos Theotokópoulos) üzerine Fransız yazar Maurice Barrès’in hazırladığı bir kitap. Barrès’in bu incelemesi bir sanatçının gözü ile bir başka sanatçı ve onun ilham kaynakları üzerine hazırlanmış bir kitap olması açısından farklılaşan bir eser ve ressamın kendisi kadar, onun otuz altı yaşında geldiği ve ömrünün sonuna kadar kaldığı Toledo şehrini ve yörenin kültürünü de ele alan ilginç bir çalışma. Bir ressam, heykeltraş ve mimar olan bu Yunan sanatçı, İtalya’daki Rönesans’ın etkisi ile oluşan ve 15 ile 16. yüzyıllarda etkisini gösteren İspanya Rönesansı’nın en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir ve Barrès incelemesinde zamanında çağdaşlarından farklılığı ile dikkat çekse de sonraları unutulan bu büyük sanatçıyı bu kitabı ile tekrar sanat dünyasının ve sanatseverlerin gündemine sokmuş. Bir uzmandan çok bir sanatçının bakış açısı ile ele alınan ve ilk kez 1911’de yayımlanan kitap 1923’te yazarı tarafından gözden geçirilerek tekrar sunulmuş okuyucuya.

Kitabı Türkçeye 2016’da hayatını kaybeden sanat tarihçisi, sanat eleştirmeni ve akademisyen Kaya Özsezgin çevirmiş. Çevirinin kendisi oldukça başarılı Türkçe kullanımı açısından; ama editörlük aşamasında giderilmesi gereken problemler varmış kitabın dili ile ilgili olarak. Kitabın orijinali Fransızca olduğu için yazar Barrès, El Greco’nun tüm eserlerinin isimlerini bu dilde yazmış doğal olarak ama Türkçe çeviride eserlerin isimleri olarak bunların tutulması hatalı olmuş çünkü sonuçta El Greco’nun bu eserlerinin orijinal isimleri dünya sanat literatüründe de yer aldığı şekilde İspanyolca. Bu nedenle, Türkçe çeviriyi okuyanlar orijinal isimlerini değil Fransızcasını okumak durumunda kalıyorlar. Ayrıca ilginç bir şekilde, metinde Fransızca olarak yer alırken bu tablo isimleri, tabolarla ilgili görsellerin altında Türkçeleri yazıyor. Editörün bu duruma müdahale etmesi ve orijinal isimlerin İspanyolca olarak kullanılmasını sağlaması gerekirdi.

Kitabın girişinde çevirmen Kaya Özsezgin’in oldukça bilgilendirici bir tanıtım yazısı yer alıyor. Bu yazı El Greco’nun sanatına ve ilham kaynaklarına ayrıntılı olarak değinirken, “Çok erken olgunlaşmış bir modernizmin tekil örneklerinden biri” olarak nitelendiriyor sanatçıy Özsezgin. Gerçekten de bugün kübizmin ve özellikle de dışavurumculuğun erken dönem habercisi olarak tanımlanıyor bu sanatçı ve dönemin eğilimlerinden oldukça farklı tabloları yüzünden “Delinin biriydi zaten” ifadesi sıklıkla kullanılmış hakkında. Barrès Fransız yazar, şair ve koleksiyoncu Kont Robert de Montesquiou’ya ithaf ettiği kitabında bu ilginç sanatçıyı hayat hikâyesi ile değil (zaten çok fazla bilgi yok bu konuda ve sanatçının gizemli olarak nitlendirilmesinin nedenlerinden biri de bu), eserleri ve onun bu eserlerin çoğunu yarattığı Toledo kenti üzerinden anlatıyor bize. Dolayısı ile kitap, alışılan türden bir sanatçı incelemesi değil; okuduğumuz daha çok bir seyahat kitabı gibi ve Barrès Toledo kenti içinde gezinirken, hem şehri hem de sanatçıyı keşfediyor ve izlerini sürüyor bir bakıma. Onu sanatçıya çeken ilk eser detaylı bir şekilde yorumladığı ve kitap boyunca da birkaç kez tekrar gündeme getirdiği 1586 tarihli “El Entierro del Conde de Orgaz” (Kont Orgaz’ın Toprağa Verilmesi) olmuş.

Barrès kitabı dört bölümde oluşturmuş: “Greco’nun Yapıtıyla İlk Karşılaşmam”, “Greco’nun Yaşamı”, “Toledo’da Geçirdiğim Günler” ve “El Greco bana Toledo’nun Gizini Açıyor”. “… geçen zaman onun kimliğini yansıtacak bilgiler üzerine bir bilinmezlik perdesi çekmiş bulunmaktadır” diyor yazar ve “Bu perdeyi kaldırmak ve Greco’nun gizemli kişiliği hakkında bilgi elde etmek için, Toledo şapelinin toz bulutu altında karanlığa gömülen tabloları karşısında bazı yorumlara girişmekten başka çözüm kalmıyor” cümleleri ile eserinin yöntemini açıklıyor. Yazar Greco ile Toledo’nun gizlerini birlikte ele alarak çözmeye soyunuyor ve kenti de katedraller, sokaklar, yapılar ve müzik üzerinden keşfederken Arapların (Müslümanların), Yahudilerin ve Katoliklerin birlikte yaşadığı kentin bu çokkültürlülüğünün sanatçıyı nasıl etkilemiş olabileceğini ele alıyor.

El Greco’nun kitabın yazıldığı tarihte bilinen tüm tablolarının siyah-beyaz birer resimlerine yer verilen kitapta yazarın 1923’teki basım için hazırladığı ve bu basıma özel notlar, ortaya çıkan yeni görüşler ve başkalarının Greco hakkındaki görüşlerinden oluşan eki de yer alıyor. Aynı konu veya kişi üzerine farklı tarihlerde yaptığı tabloları (örneğin “Havari Saint Jean” tabloları) birlikte görme ve farkları üzerinde düşünme fırsatı da sağlayan kitap gizemli bir sanatçı ve onun eserlerini yarattığı gizemli kent üzerine yazılmış ilginç bir eser kesinlikle. 1915 tarihli kitabında İngiliz eleştirmen, yazar ve filozof John Cowper Powys, Barrès’in kitabını şu sözlerle eleştirmiş: “… aydınlatıcı bölümleriyle büyüleyici bir eser ancak fazlasıyla mantıksal, fazlasıyla ikna edici, İspanya’nın ve İspanya’nın bu büyük ressamının karanlık ve keyfe keder ruhlarına erişmek adına, itinalı biçimde yapılmış genellemelerin süslü anlatımlarıyla dolu”. Süslü bir anlatımı olduğu doğru kitabın ama yazarının da bir sanatçı olduğunu ve kendisini büyüleyen bir karakteri ve bir şehri anlattığını da unutmamak gerekiyor.

(“Greco ou le Secret de Tolède”)

Nattvardsgästerna – Ingmar Bergman (1963)

“Eğer Tanrı yoksa, bu gerçekten bir fark yaratır mı? Hayat anlaşılır hâle gelir, ne büyük rahatlık! Ve ölüm aniden hayatın sonu olur. Beden ve ruhun sona ermesi, zulüm, yalnızlık ve korku; bütün bunlar açık ve net bir hâle gelmeli. Izdırap akıl almaz bir şey, izaha gerek duymuyor. Bir yaratıcı yok, hayatı destekleyen birisi yok, şekillendiren yok”

Varoluşsal bir kriz yaşayan ve Tanrı’ya olan inancından kuşkuya düşen bir küçük kasaba rahibinin hikâyesi.

Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir İsveç yapımı ve sadece onun filmografisi için değil, sinema tarihi için de çok önemli bir yapıt; bir Bergman filmi için rahatlıkla kullanılabilecek bir ifade ile bir başyapıt. Sanatçının 1960 tarihli “Såsom i en Spegel – Aynadaki Gibi” ve 1963 yapımı “Tystnaden – Sessizlik” adlı eserleri ile birlikte bir üçlemenin (“Tanrı’nın Sessizliği” üçlemesi) parçası olarak kabul edilen bu filminde Bergman Tanrı’nın varlığını ve tanımını, inançlı olmayı ve genel olarak inanmayı ele alıyor ve kelimenin tam anlamı ile büyülüyor seyirciyi. İsveç sinemasının güçlü oyuncularının müthiş ve seyirciyi sarsan performanslar sunduğu bu filmde Bergman içerik ile görselliği çok uyumlu bir şekilde bir araya getirirken, birini diğerinin önüne geçirmeden seyirciyi kendi sorgulamasının ortağı yapmayı başarıyor. Mutlaka görülmesi gerekli bir sinema klasiği.

Pek çok filminde birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in ışığın olağanüstü bir biçimde kullanıldığı görüntüleri başarısındaki en önemli faktörlerden biri olan film babası bir Luther papazı olan Ingmar Bergman’ın çocukluğundan da izler taşıyan bir çalışma. Otobiyografisi “Laterna Magica – Büyülü Fener”de dürüst bir açıklıkla anlattığı hayatında bu izlere ve ailesine sık sık değinen Bergman evinde aldığı katı din eğitiminin etkisini hep üzerinde hissetmiş ve yukarıda anılan üçlemesinin de örnekleri olduğu gibi din, inanmak ve Tanrı kavramlarına sık sık yer vermişti eserlerinde. Bu film ana karakteri olarak bir papazı alarak bu kavramları hikâyenin tam göbeğine yerleştiriyor. Birkaç yıl önce kaybettiği karısının acısını yaşayan, ızdırap çeken, inancına olan güvenini yitirmiş ve çarmıha gerilen İsa’nın Tanrı’ya seslenişinde olduğu gibi “Tanrım, neden beni terk ettin?” diye haykıran bir zavallı adamdır bu papaz. “Tanrı’nın sessizliği” kavramı sık sık diyalogların konusu olurken, ana temalardan biri olarak da hep gösteriyor kendisini. Kasabadaki öğretmenle dedikodu konusu olan bir ilişki içindeki papaz Tanrı’nın ve dinin gerçekliği ile ulaşmayı umut ettiği açıklamalara ve netliğe ulaşamadığı gibi daha karmaşık bir dünyaya neden olduğunu düşünmektedir iman etmenin.

Filmin ilk yarısının tamamı kasabanın küçük kilisesi içinde geçiyor; küçük kasabanın daha da küçük cemaatinin katıldığı ayin ve birkaç karakterin ayin sonrası papaz ile konuşmaları bu ilk yarıya sıkı bir tiyatro oyununun ilk perdesi havasını veriyor sinema duygusunu en üst düzeylere taşıyarak. Sanatçılık kariyeri tiyatro ile başlayan ve bu sanat dalını hiçbir zaman terk etmeyen Bergman bu bölümü hem karakterleri tanıtmak hem de papazın varoluşsal sorununu açmak için kullanıyor etkileyici bir biçimde. Tüm hikâye varoluşçu Jean-Paul Sartre’ın şu sözünü hatırlatıyor: “Varoluşçuluk kendisini Tanrı’nın yokluğunun gösterisi ile ifade etmez. Aksine, Tanrı var olsaydı bile, bunun bir şeyi değiştirmeyeceğini öne sürer”. “Sessiz Tanrı”nın varlığı veya yokluğunun fark yaratmadığı bir hikâye anlatıyor Bergman. Cemaatinden biri intihar eden bir papazla konuştuktan sonra hikâyeyi oluşturan Bergman finali temel olarak iki farklı okumaya (Tanrı’nın varlığının ve tüm Hristiyanlar gibi O’nun sessizliği ile yaşamak zorunda olmanın kabulü veya Tanrı’nın yokluğuna boyun eğerek yaşamaya devam etmek) açık şekilde yazmış. Sevme yetisini yitiren papazın, kendisine umarsız bir tutku ile bağlı olan öğretmenle ilişkisine ve görevine devam edeceğini anladığımız bu sonun ikinci okumayı daha doğru kıldığını düşünüyorum. Varoluşun anlamını yitiren ve yerine başka bir anlam / neden koyamayan adamın belki de ikiyüzlü bir biçimde sürecek bir hayatını ima ediyor Bergman bu final ile.

Tarkovsky’nin favori 10 filminden biri olarak gösterdiği bu Bergman filmi Paul Schrader’in 2017 tarihli başarılı filmi “First Reformed” için de önemli bir esin kaynağı olmuştu. Elbette Schrader bir Bergman değil ve onun filmi için “başarılı” ifadesini kullanıyorsak, Bergman’ınki için “mükemmel” dememiz gerekiyor. Açılıştaki ayin bölümünün tümü örneğin, yönetmenin acı çeken yüzlere yakın planla yaklaştığı çerçevelemeleri, kilisedeki orgu esneyerek çalan ve ilahiler söyleyen adamın kayıtsızlığı, çektiği manevi acının somut bir sembolü olarak papazın hastalığının öne çıkarılması, kendi ızdırabı ile baş edemeyen bu adamın dünyanın bir nükleer savaşın eşiğinde olduğuna inandığı için insana ve Tanrı’ya inancını yitiren adamla konuş(ama)ması veya “Neden yaşamaya devam etmeliyiz?” sorusunun tüm açık sertliğine rağmen cevapsız kalması gibi farklı unsurlarla seyirciye içeriği çok sağlam bir metin sunuyor film ama bununla yetinmiyor Bergman; sinema dili ve Nykvist’in muhteşem kamerası ile de bizi ödüllendiriyor sürekli olarak. Papazın sık sık yanına gittiği pencerenin odadaki ışığın kaynağı olması ve bu kaynağın çoğunlukla adamın ızdırabının çözümü değil, sadece sessiz bir tanığı olması örneğinTanrı’nın sessizliğine gönderme olabilir. Aynı pencerenin bir başka sahnede birden çoğalan güneş ışığının aracı olması ama bu “aydınlanmanın” bir umut veya sonuç yarattığının kuşkulu olması da aynı duruma işaret ediyor olsa gerek. Bu sahnede adamın sırtının pencereye dönük olmasını ve ışığın arttığını fark etmemesini belki de -aslında sessiz olmayan- Tanrı’nın çağrısının duyulmaması olarak yorumlamak mümkün elbette.

Biçimsel oyunlara da başvuruyor yönetmen: Papaz kendisine gelen bir mektubu yüksek sesle okumaya başlıyor ama kısa bir süre sonra kamera mektubu yazanı getiriyor görüntüye ve onun bize bakarak mektupta yazılanları bir monolog olarak seslendirmesini izliyoruz. Tanrı ve İsa, kendisi ve ailesi için “müphem varlıklar” olan, papazın imanını “belirsiz ve nevrotik” bulan ve Tanrı’nın sessiz kalmasını “Tanrı yok, bu kadar basit” ifadesi ile açıklayan kadını Bergman bu sahnede bir geriye dönüşle de gösteriyor. Böylece aynı sahne içinde hem bugünü ve geçmişi izliyor hem de “dördüncü duvar”ın yıkılmasına tanık oluyoruz. İnancı olmayan kadının bu sahnedeki şu sözleri Bergman’ın güçlü dilinin bir örneğini oluştururken, filmin meselesi hakkında çok iyi bir açıklama da oluyor: “Tanrım, neden beni ebedî hoşnutsuzluk içinde yarattın? Böyle ürkek, böyle acılı? Niçin böylesine perişan olduğumu fark ettim? Neden önemsizliğimle böyle bir azabı yaşamak zorundayım? Eğer acılarımın bir nedeni varsa, bana söyle. Böylece şikâyet etmeden onlara katlanabileyim. Hem madden hem manen çok güçlüyüm ama bana gücüme lâyık bir vazife vermedin. Hayatıma anlam kat ve senin uysal bir kölen olayım”. Kendisine sevme görevi verdiğini düşündüğü Tanrı’dan bu görevi yerine getirebilmek (ve belki de böylece ona inanabilmek) için yardım istemesi, kadının çaresizliğinin sert bir dışavurumu olarak hayli etkileyici kesinlikle.

Bergman “Büyülü Fener” kitabının sonunda annesinin güncesinden Temmuz 1918 tarihli bir yazıya yer vermiş. Bu yazının son iki cümlesinde şöyle diyor yönetmenin annesi Karin Bergman: “Hiç inanç duymadan Tanrı’ya dua ediyorum. Kişinin tek başına elinden geldiğince yaşamını düzenlemesi gerekiyor”. Belki de bu cümlelerin de izini bulabileceğimiz bir film bu. İnanç sahibi olmanın ve bunu sürdürmenin zorluğunu hayatının her alanında yaşayan papazın (bu bağlamda onun 10 yaşındaki bir çocukla din dersine katılıp katılmayacağı üzerine yaptığı kısa konuşma hayli sembolik bir öneme sahip) çarmıhtaki İsa’nın sözlerini tekrarlayıp, tıpkı onun ölümünden önce hissettiği gibi -Tanrı’nın sessizliği nedeni ile- şüphe içinde olmasını anlatan bu hikâye Bergman’ın sinema sanatına sunduğu katkının ve kalıcı izlerinin en iyi örneklerinden biri. Filmde rol alan tüm sanatçılar yakın plan çekimlerde müthiş bir çarpıcılığa ulaşan performansları ile bu filmi daha da çekici kılıyorlar. Papaz rolündeki Gunnar Björnstrand manevî ve maddî bir ızdırap içindeki adamın tüm çaresizliğini, öfkesini ve umutsuzca çabalamasını olağanüstü bir performansla karşımıza getirirken, öğretmen rolündeki Ingrid Thulin seven ama sevilmeyi umut bile edemeyen karakterini yüreğe dokunan bir sadelik ve güçle canlandırıyor. Diğer rollerdeki Max von Sydow (dünyanın gidişatı nedeni ile varoluşsal bir depresyona giren adam), Gunnel Lindblom (bu adamın güçlü ama çaresiz durumdaki eşi), Allan Edwall (papaz gibi kendisi de varoluşsal sorgulamaları olan zangoç) ve Olof Thundberg (kayıtsız ve rasyonel orgçu) göründükleri her sahnede görüntüyü müthiş bir şekilde dolduruyorlar ve von Sydow’un özellikle çarpıcı bir örneğini yarattığı şekilde sessizlikleri içinde bile çok şey söyleyen küçük yüz ifadeleri ile filme olağanüstü bir zenginlik katıyorlar. Nykvist’in zarif ve yavaş kaydırmalar dışında kamera oyunlarına hemen hiç başvurmadan yarattığı görsel atmosferin zenginliği ve Bergman’ın “İnsan yüzünün sinemanın en önemli konusu (ve aracı)” olduğu sözünü doğrulayan kareleri ile sinemanın görsel bir sanat olduğunu hatırlatan başarısının bile tek başına filmin neden bir başyapıt olduğunu açıklamaya yeteceği bu film sadece Tanrı’nın değil, insanların sessizliğinin de neden olduğu acıları ve manevî yoksulluğu güçlü bir dil ile anlatan bir başyapıt. Mutlaka görülmeli.

(“Winter Light” – “İbadet Edenler” – “Kış Işığı”)