Clear and Present Danger – Phillip Noyce (1994)

“Hatırlarsın, benim için çalışmaya ilk geldiğinde bir yemin etmiştin. Birleşik Devletlerin Ulusal Güvenlik Danışmanı’na değil onun patronuna; başkana değil, başkanın patronuna verdiğin sözden bahsediyorum: Birleşik Devletler halkına verdiğin söz. Sözün kişiliğindir”

Kendisini Amerikan hükümetinin Kolombiyalı uyuşturucu kartellerine karşı giriştiği ama yasal dayanağı olmayan savaşın içinde bulan CIA analisti Jack Ryan’ın hikâyesi.

Yazar Tom Clancy’nin yarattığı ve sinemada bugüne kadar beş kez hayat bulan Jack Ryan karakterinin bu üçüncü filminin senaryosunu Donald E. Stewart, Steven Zaillian ve John Milius yazarken, yönetmenliği Phillip Noyce üstlenmiş. Elbette sistemi değil, içindeki yozlaşmış bireyleri eleştiren bu film aksiyon kadar, Washington’daki politik oyunları da kapsamına alan ve Hollywood’un ustalığından yeterince nasiplenmiş bir çalışma. Amerikan usulü bir liberal yaklaşımın içine muhafazakâr ve milliyetçi bir yaklaşımı da yerleştirerek her kesime göz kırpan film aksiyonseverler kadar, aksiyonun düşünsel bir boyut içermesini bekleyenlerin de ilgisini çekebilir. Bu düşünsel boyutun empoze etmeye çalıştıklarına karşı ise uyanık olmak gerekiyor.

Bugüne kadar çekilen 5 Jack Ryan filminde dört farklı oyuncu canlandırmış bu karakteri: İlk filmde (“The Hunt for Red October – Kızıl Ekim” – 1990) Alec Baldwin, ikinci (“Patriot Games – Tehlikeli Oyunlar” – 1992) ve bu filmde Harrison Ford, dördüncü filmde (“The Sum of All Fears – En Büyük Korku” – 2002) Ben Affleck ve bir Tom Clancy romanından uyarlanmayan beşincisinde (“Jack Ryan: Shadow Recruit – Jack Ryan: Gölge Ajan” – 2014) Chris Pine hayat vermişler sinemada uzun bir ömrü olan bu karaktere.

Filmin adı ABD’deki Anayasa Mahkemesi’nin belirlediği bir terimden alıyor adını: Anayasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü tanımlayan birinci maddesinin ancak ülke “açık ve yakın bir tehdit”le karşı karşıya kalındığında kısıtlanabileceğini belirtmek için kullanılmış bu ifade temel olarak. Burada ise Amerikan askerinin ülke sınırları dışında bir operasyon yapabilmesi için gerekli olan koşulu tanımlıyor. Bir başka ifade ile söylersek, savaşın yasal olabilmesi için gerekli olan koşulların bir tanımı bu. Kuşkusuz hayli liberal ve süslü sözler bunlar ve ABD’nin doğrudan parçası olduğu ya da başkaları üzerinden yürüttüğü savaşların “yasal” olduğunu da ifade etmiş oluyor böylece. Bunun yalan olduğu tarihteki pek çok örnek ile rahatlıkla kanıtlanabilir kuşkusuz ama bir Hollywood filmi için pek de bir önemi yok bunun; Amerikan sineması için önemli olan seyirciyi içinde tutabileceği bir alan yaratmak ve onu kendisine göre tanımlamak, ardından da bu alanın sınırları içinde kalarak ve bu sınırların sorgulanmasına izin vermeyerek ustaca bir hikâye anlatmak. Yönetmen Phillip Noyce’un burada yaptığı da tam da bu işte. Senaristleri arasında John Milius’un yer aldığını düşünürsek, bu da “normal” bir durum. Hollywood’u solcu olmakla suçlayan ve muhafazakâr görüşleri nedeni ile dışlandığını iddia eden bir isim Milius ve burada da hikâyenin pek çok farklı yerinde onun elini hissediyorsunuz kolaylıkla.

Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçılarını takip eden sahil güvenliğin operasyonunu göstererek başlıyor film ve bu operasyon bir skandalı da açığa çıkarıyor: ABD başkanının yakın bir arkadaşı Kolombiyalı uyuşturucu kartelleri için kara para aklamaktadır. Bir taraftan Jack Ryan tüm liberal iyimserliği ile bu adamın yabancı bankalardaki 650 milyon dolarının peşine düşerken, diğer taraftan CIA ve Beyaz Saray içindeki yozlaşmış birileri gizli tutulan bir operasyonla karteli yok etmeye girişir. Bu yasa dışı operasyondan “Önereceğim hareket, öneremeyeceğim harekettir” diyen başkanın da haberi vardır. Noyce’un kamerası bu sahnede bir örneğini gördüğümüz gibi, kurumları ve onların -yozlaşmış bile olsa- temsilcilerini yüceltme fırsatını kaçırmıyor hiç. Örneğin burada kamera hafif alttan çekerek başkanı “yüksek” bir konuma yerleştiriyor ve hafifçe ona doğru kayarak bu vurguyu artırıyor. Benzer tutuma bir başka örnek olarak da senatodaki soruşturma sahnesini gösterebiliriz: Kamera açıları bize hep “kutsal” bir mekanda olduğumuz hatırlatacak şekilde kullanılıyor bu bölümde. Bu tutumun kendisi de sistemin ve kurumlarının doğruluğunu öne sürerken, Amerikalıları da onları yozlaştıran bireylere karşı uyarmış oluyor böylece. CIA ajanları da benzer şekilde kutsanıyor (kartelin adamlarının baskınına uğrayan ajanların birer birer vurulmalarının -Noyce’un başka hiçbir sahnede yapmadığı bir şekilde- yavaş gösterimle göstermesi örneğin) ve “iyi adam”lıklarının altı çiziliyor, organizasyonun tarihi baştan sona insanlık suçları doluyken üstelik.

Uyuşturucu karteli için çalışan danışmanın eskiden Küba istihbarat örgütünde albay olmasının Hollywood usulü bir politik ima olduğu filmde mafya liderinin hep ailesine düşkünlüğünün kanıtı olan sahnelerle gösterilmesinin de hayli klişe olduğunu söylemekte yarar var. Cenaze töreninde olduğu gibi milliyetçi bir atmosfer fırsatını da hiç kaçırmıyor film: Bayraklar, tabutlar, askerler, ağlayan çocuklar vs. gibi unsurlar bu sahneyi süslerken, Harison Ford’un filmin afişindeki, bayrağa sarılı pozunu da atlamamak gerekiyor. Yine de şu notu da düşmek gerek: Emir verenler törende hüzünlü rollerini oynarken, paralel kurgu ile gösterilen sahnede emir verilenlerin hayatlarını kaybetmelerinin gösterilmesini filmin lehine bir puan olarak ekleyebiliriz kesinlikle. Kartelin Amerikalıları sokakta baskına uğrattığı sahnede doruğuna çıkan heyecan ve aksiyonu başarı ile kotaran yönetmen Noyce’un “duygusal sahnenin ardından o ölümün haberinin geleceğini” en sıradan seyircinin bile hissedeceği bir mizansen kullanmak gibi önemli hatalar yaptığını da söylemek gerekiyor. Son bölümlerinde bir Rambo hikâyesi havasına da bürünen filmde “terk edilen” askerin tepkisinin klişe diyalogları, finalde elbette bire bir bir yumruk yumruğa kavganın ihmal edilmemesi gibi “daha önce görmüştüm” duygusu uyandıran bölümleri ve helikopter pilotunun arandığını duymamasının hiçbir yere bağlanmaması gibi hatalar da var. Filmin aksiyon sahnelerinde teknik başarısı yüksek olsa da, helikopterle kaçış gibi sahnelerde de tekrarlara düşülüyor: Böyle bir sahnede elbette kahramanımız kurtulacaktır, önemli olan bunu nasıl başaracağıdır (Bkz. Bond filmleri); burada ise bu açıdan da bir yaratıcılık içermiyor senaryo.

Filmin oyunculuk düzeyi de vasat genel olarak. Harrison Ford aksiyon kahramanı olmak ile analist olmak arasında bir yere oturtulan karakterini fazlası ile durgun ve çekingen oynamış görünüyor örneğin. James Earl Jones’un işini her zamanki kalitesinde yaptığı filmde, Willem Dafoe senaryonun kendisini klişelerle boğmuş olmasına rağmen aksamıyor. Özetlemek gerekirse, aksiyonu ile sınıfını geçen, zaman zaman fazlası ile önceden görülmüşlük havası veren, hikâyesinin gelişimi ile ilgi çekmeyi başaran bir Amerikalı kahraman hikâyesi bu. İlginç bir not olarak, filmin belki de en başarılı “aksiyon” sahnesinin bilgisayar korsanlığı ile ilgili bir masabaşı sahnesi olduğunu belirtelim ve meraklılarına önerelim bu çalışmayı.

(“Açık Tehlike”)

Spirala – Krzysztof Zanussi (1978)

“İki kez ölümün eşiğinden hayata döndürüldüm. Bir uçak kazasından sağ kurtuldum. Savaşta hayatta kaldım. Sevdiklerim öldüler ve benden kesinlikle daha iyi insanlardı onlar. Daha iyiydiler ama yaşamaya devam eden ben oldum. Neden? Bunun cevabını asla öğrenemeyeceğiz”

Kış vakti bir dağ oteline gelen ve oradaki herkese kaba davranan bir adamın ortadan kayboluşundaki gizemin hikâyesi.

Krzysztof Zanussi’nin yazdığı ve yönettiği bir Polonya yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve Ekümenik Jüri’nin ödülünü kazanan film Jan Nowicki’nin karakterini fiziksel ve ruhsal olarak içine sindirmiş göründüğü çarpıcı performansı ile de değerlenen, Zanussi’nin baş karakteri üzerinden ölüm ve onunla yüzleş(eme)me temasını ele alan ilginç bir çalışma. Baş karakterinin öfke ve korku sarmalında takılıp kalan ruh halini ve bunun neden olduğu sertliğini etkileyici bir biçimde ele alan film temasını çok iyi işleyen, bu temanın karşısında tarafsız bir dil tutmayı başaran ve çarpıcı finali ile görülmeyi hak eden bir sinema eseri.

Amerikalı entelektüel Susan Sontag’ın 1989 yılında yazdığı “AIDS ve Mecazları” makalesinde bu film için kullandığı ifade (“Ölümle yüzleşme isteksizliğinin neden olduğu öfkenin bildiğim en iyi anlatımı”) filmin ele aldığı meseleyi çok iyi özetliyor kesinlikle. Hikâyesinin tümüne korku ve öfkenin egemen olduğu bu film bunun doğal uzantısı olarak hayatın (ve ölümün) anlamı üzerine de düşündürüyor seyirciyi ve bunu yaparken Jan Nowicki’nin çarpıcı performansının da katkısı ile bizi de ortak ediyor yolculuğuna. Kar tatili için gidilen bir dağ oteline tek başına gelen bir adamın görüntüsü ile açılıyor film; adam arabasını kilitliyor, kapının kilitli olduğunu kontrol ediyor ve sonra da arabasının anahtarını nehire fırlatıyor. Wojciech Kilar’ın gizemli ve hüzünlü bir atmosferi olan ve hikâye boyunca pek öne geçirilmeyen müziğinin eşlik ettiği bu ilk sahne kahramanımızın bir sıkıntısı olduğunu çok açık bir şekilde söylüyor bize. Adamın ertesi gün kaybolana kadar oteldeki hemen tüm karakterlere bir şekilde sataştığına, onlarla tartıştığına ve hatta hakaret ettiğine tanık oluyoruz daha sonra. Tüm bu bölümlerde ancak çok büyük bir acısı olan bir insanın gidebileceği uçlara kadar katılaşmış bir insanın tavırlarına tanık oluyoruz: Herkese düşüncelerinin ve hayallerinin anlamsızlığını söyleyip duruyor, politik doğrucu olmayı hiç umursamıyor ve adeta inançları sarsma misyonunu edinmiş görünüyor kendisine. Ertesi gün kötü hava koşullarına rağmen karla kaplı dağa giden ve kaybolan adamın bu öfkesinin nedeni umutsuzluğun ve korkunun beslediği öfkedir.

Herkesi kızdıran, alay eden ve onlara umursamazlıkla yaklaşan adamın bu tavırlarına tek bir sahne dışında genellikle hoşgörü ile yaklaşılması bir gerçekçilik sorunu gibi görünse de bu durum onun davranışlarını daha da ayrıksı kılması nedeni ile tercih edilmiş olsa gerek Zanussi tarafından. Kendi sorgulamasının ve sorguladıkça daha da artan çıkışsızlığının intikamını sanki diğerlerinden çıkarmak istiyor gibi kahramanımız ve Zanussi onu ille de “iyi” bir karakter olarak çizmeyerek, adamla özdeşleşmemizi engeliyor ve ona belli bir mesafeden ve tarafsız bakmamızı sağlıyor. Sık sık yakın planlarla yüzü görüntüye gelen ve her göründüğü anda duygu yüklü bir yüz ifadesine sahip bir karakteri canlandıran Jan Nowicki’nin başarılı oyunculuğunun elle tutulur hale getirdiği duygularını çok iyi anlamamızı ve hatta ürkmemizi sağlıyor film ve bu adamın hikâyedeki diğer karakterlere yaptığı gibi bizim de kabullendiğimiz gerçekleri ya da hayal ettiklerimizi sorgulamamızı sağlıyor.

Ölümün somut halini birkaç sahnede hem kahramanına hem bize gösteren film, iki doktorun bir cesetten çıkarılmış karaciğeri ellerinde tutmaları sahnesinde olduğu gibi “inasanın güzelliği” ile “ölümün çirkinliği”ni yan yana getiriyor. Zanussi el kamerası kullanarak hikâyesine bir dinamiz de katıyor ama asıl olarak kendisini öfkesinin ve korkusunun kontrolüne bırakmış olan baş karakterinin hareketli ruh halinin iyi bir sembolünü yaratıyor böylece. Onun aralıksız düşünen, tepki gösteren ve sorgulayan/sorgulatan beyni ve bedeninin görsel karşılığını üretmeyi başarıyor Zanussi bu tercihi ile. Yönetmenin mekanları da başarılı bir şekilde kullandığını görüyoruz hikâye boyunca. Temel olarak üç farklı mekanda geçiyor film: Dağ oteli, dağ ve hastane. Görüntü yönetmeni Edward Klosinski’nin özellikle dağ bölümünde yakaladığı “soğuk güzellikler”le kendisini gösteren görüntü çalışmasını “derin bir sessizlik”le destekliyor Kieslowski ve tüm filme egemen olan hüzün ve gerilimi hep canlı kılıyor. Ölüm gerçeği ile yüzleşebilmenin aracı olarak “kaderini kendin belirle”yolunu seçenin bir adamın bu hikâyesi görülmeyi hak eden, bir meselesi olan ve seyircisini de bu meselesine ortak eden ilginç bir film.

(“The Spiral”)

L’enfant d’en Haut – Ursula Meier (2012)

“Niçin yaptın bunu? Niçin yaptın? Bunu şimdi söylemek zorunda mıydın? Tam bir prangasın sen. 12 yıldır benim prangam oldun. Dediğimi duyuyor musun? Seninle hiçbir şey yapmam mümkün değil, hiçbir şey. Bir köpek gibi takip edip durma beni. Yeter!”

Bir kayak merkezine gelen ziyaretçilerin kıyafet ve kayak aksesurlarını çalarak satan küçük bir çocuk ve birlikte yaşadığı başıboş ablasının hikâyesi.

2013’te İsviçre’nin yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği filmin senaryosunu Ursula Meier, Antoine Jaccoud ve Gilles Taurand yazarken, yönetmenliğini Meier yapmış. Fransız sinemasının yıldızlarından Léa Seydoux’nun ablayı, İsviçreli genç oyuncu Kacey Mottet Klein’ın küçük çocuğu canlandırdığı film sürprizi ile seyirciyi şaşırtan ve etkileyen; bu sürprizin öncesinde, uyandırdğı sorular ile, sonrasında ise artan kırılganlığın da eklendiği merak duygusu ile ilgi toplayan önemli bir çalışma. Sürekli olarak kayak merkezinde yeni hırsızlıkların peşinde koşan çocuğun filmin orijinal adının da vurguladığı gibi “yukarıdaki” yerdeki hayatına tanık oluyoruz ve “aşağıda” yaşanamayanların yerine geçtiğine tanık oluyoruz bu hayatın. Bağırmayan, gerçekçi ve zarif bir anlatımı var Meier’in ve her biri sahici ve doğal olan karakterlerinin hikâyesine bizi ortak etmeyi başarıyor ve “aile” kurumu ve kavramı üzerine düşünmeye de çağırıyor bizi.

Kayak merkezini kelimenin tam anlamı ile talan eden bir küçük hırsız Simon ve insanların “çalınmasını çok da umursamadığı ve yenilerini alacağı” eşyalarını çalıp, düşük fiyatlarla özellikle de küçük çocuklara satıyor. Küçüklüğünün ve masum görünüşünün de katkısı ile işinde tam bir uzman hırsızımız: Herkese istediği marka kızak çalmaktan satarken dikkat çekmemesi için yeni kızakların nasıl eskimiş gösterileceğine veya tam tersine yeni bir görünüme nasıl kavuşturulacağına her konuda işini çok iyi yapıyor. Birlikte yaşadığı ablası ise çocuğun tam aksine, hiçbir işte barınamayan, erkek arkadaşları ile sorunlu ilişkileri olan tam bir kayıp kadın. Abla kardeşinin eve nasıl para getirdiğinin farkındadır ve aralarındaki ilişki de iyi görünmektedir. Film asıl olarak çocuğu merkezine alıyor ve onun ablası, müşterileri ve kayak merkezindeki müşteri ve çalışanlar ile ilişkileri üzerinden -olmayan- bir ailenin hikâyesini anlatıyor bize. Çocuğun tecrübeli oyuncu Gillian Anderson’un canlandırdığı turist kadına yaklaşımı bir aile özleminin en somut örneklerinden biri olurken, süprizden sonraki sahnelerde bu özlem çok daha somut bir hal alıyor ve gerçekten yürek titreten anlar (“Bana biraz sarılabilir misin? Başımı oraya koyabilir miyim?”) yaşamasına neden oluyor onun. Özellikle mutlu ya da mutsuz bir son yaratmanın peşine düşmeyen final içerdiği umut duygusu ile çocuğa belirsiz de olsa bir gelecek çiziyor gibi.

Çocuğun genç kadından daha güçlü, daha aklı başında ve iradeli olarak çizildiği bir hikâye seyrediyoruz. Sadece tek bir sahnede çocuğun yaşının kaldırabileceğinden çok daha fazlasını yaşadığını, yorulduğunu ve hep sığınacak bir ailenin özlemi içinde tükendiğini gösteriyor bize Meier ve bunu yaparken de filmin genel havasına uygun olarak seyircinin duygularını kışkırtmaktan özellikle kaçınıyor ve diğer tüm bölümler gibi burada da sadeliği ve doğallığı koruyor yönetmen. Oğlanın genç kadına erkek arkadaşını kastederek ona kendisi hakkında ne anlattığını sorması ve “hiçbir şey” cevabını aldığında yaşadığı hayal kırıklığının nedeninin sürprizden önce ve sonra farklı okumalara açık olmasının gösterdiği gibi sadeliğin içinde zarif bir zenginlik yaratmayı da başarıyor Meier. Bunun yanında hikâyede problem yaratan bir gerçekçilik problemi de var: Oğlanın anlaşılan uzun bir zamandır sürdürdüğü hırsızlığında hiç yakalanmaması, misafirlerinin eşyaları sürekli olarak çalınan kayak merkezinin bu işin peşine düşmemesi ve insanların hırsızlığı pek de umursamaması iddiası ile eşyası çalınan bir turistin verdiği sert tepkinin çelişmesi bu problemlerin örnekleri arasında gösterilebilir.

Her ikisi de yaralı karakterler karşımızdaki ve ilişkilerindeki sırrı öğrendiğimizde hem bu yarayı daha derinden hissediyoruz hem de daha da anlamlandırıyoruz olan biteni. Biri hayatında aldığı erken bir darbenin travmasını üzerinden atamamış, diğeri yanındaki yaralı ve dağılmış karakterle bir arada yaşamanın travmasına karşı kendi ayakta kalma yolunu seçmiş iki karakter onlar ve Léa Seydoux ile Kacey Mottet Klein tarafından da çarpıcı bir sadelik ve gerçekçilikle canlandırılıyorlar. Özellikle Klein’ın performansı dört dörtlük gerçekten ve karakterinin tüm sertliğini ve aslında bir çocuk olduğu gerçeğini eşit başarılarla getiriyor karşımıza. Yavaş yavaş ilerleyen ve tüm o sade ve “sıradan” görünümüne rağmen sizi içine almayı başaran filmlerden biri bu ve sona erdiğinde bir şekilde ve hiç farkettirmeden sizi de yaraladığını fark ediyorsunuz. Agnès Godard’ın kırılgan bir güzellikle görüntülediği film hikâyenin önemli bir kısmının geçtiği dağların büyüklüğü ile çocuğun -tüm aksi yöndeki görünüme karşın- küçüklüğünü karşı karşıya getiriyor. Buna dağlardaki zenginlerin mutluluğu ile dağın eteklerindeki yoksulların acılarının hem bu kadar yan yana hem bu kadar birbirinden uzak olabilmelerinin de hikâyenin önemli bir unsuru olmasını eklemek de mümkün aslında ama film bu tür “maddî” eşitsizliklerden çok, “manevî” eşitsizliklerin peşinde asıl olarak.

(“Sister” – “Yukarıdaki Çocuk”)

The Road – John Hillcoat (2009)

“Saatler 01.17’de durdu. Uzun süre parlak bir ışık göründü, ardından bir dizi hafif sallantı oldu. Sanırım ekim ayındayız ama emin değilim. Yıllardır takvimi takip ettiğim yok. Her gün bir öncekinden daha gri. Hava soğuk ve dünya yavaşça ölürken daha da soğuyor. Hiçbir hayvan kurtulamadı ve tüm ekinler uzun zaman önce yok oldu. Önünde sonunda dünyadaki tüm ağaçlar devrilecek. Yollar alışveriş arabası çeken mülteciler ve yakıt ile yiyecek arayan silahlı çetelerle dolu. Bir yılın sonunda tepelerde ateşler yakıldı ve detone ilahiler yükseldi. Yamyamlık baş gösterdi. En çok korkulan şey yamyamlık. En büyük sıkıntım yiyecek, her zaman yiyecek; yiyecek, soğuk ve ayakkabılarımız. Bazen çocuğa cesaret ve adalete dair eski hikâyeler anlatıyorum, her ne kadar hatırlaması güç olsa da. Tek bildiğim, çocuğun yaşama nedenim olduğu ve eğer o Tanrı kelamı değilse, Tanrı hiç konuşmamış demektir”

Büyük bir felakete uğrayan dünyada hayatta kalabilecekleri bir yere doğru yolculuk eden bir baba ile oğlunun hikâyesi.

Romanları (“No Country for Old Men”, “Child of God”, “All the Pretty Horses vs.) sinemacılar için çekici bir kaynak olmuş Amerikalı yazar Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Joe Penhall’ın yazdığı filmin yönetmenliğini John Hillcoat üstlenmiş. “Mad Max”tekine benzer distopik bir dünyada geçen bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor film ve güneye, deniz kenarına ulaşmaya çalışan bir baba ve oğlunun bu yolculukta yaşadıklarına tanıklık etmemizi sağlıyor. Yakın bir gelecekte geçen hikâye tasvir ettiği dünya aynı olsa da “Mad Max” serisinden çok farklı bir içerik ve biçime sahip: Aksiyona hemen hiç yanaşmıyor bu film ve çılgın bir dilden ve karakterlerden de uzak duruyor. Bir hayatta kalma, ama aynı zamanda hayatta kalmanın anlamı ve gerekliliğini sorgulama hikâyesi içeren film başrollerdeki Viggo Mortensen ve genç oyuncu Kodi Smit-McPhee’nin uyumlu, sağlam ve gerçekçi oyunları ile de değer kazanan önemli bir çalışma. Zaman zaman daha güçlü bir film için daha fazlası gerekiyor gibi görünse de bundan özellikle kaçınıldığı açık bu hikâyede.

Dünyanın sonunu getiren felaketin ne olduğunu roman gibi film de açıklamıyor bize. Uzun süren bir ışıktan, takip eden küçük sarsıntılardan bahsediliyor ama bu unsurların kaynağını dile getirmiyor film ve gezegeni gri ve karanlık bir yere dönüştüren bu felaketin arada tanık olduğumuz yangınlar ve çatlayan yeryüzü nedeni ile devrilen ağaçlarla devam ettiğini de söylüyor bize. Öne sürüldüğü gibi bir nükleer felaket de olabilir neden, dünyaya çarpan bir uzay cismi de; bunun çok da bir önemi yok aslında. Küresel ısınma gibi adım adım yaklaşan ve insanın hırsının ve akılsızlığının sonucu olan felaketler varken bir dış kaynağa çok da gerek yok sonuçta.

Javier Aguirresarobe’nin etkileyici görüntü çalışması kelimenin her anlamı ile gri bir dünyayı getiriyor perdeye. Yiyecek bulmanın nerede ise imkânsız olduğu bir dünya bu ve hayatta kalabilmek için yamyamlık sıradan bir çare olmuştur. Annenin bir sahnede babaya çarpıcı bir biçimde vurguladığı gibi (“Bizi yakalayacaklar ve öldürecekler. Bana tecavüz edecekler, oğluna tecavüz edecekler ve sonra bizi öldürecek ve yiyecekler”) bir kurtuluş umudu yok gibi görünmektedir ve anne diğer pek çok insanın yaptığı gibi “gitmeyi” tercih etmiştir. Baba ise “içindeki ateş”i korumakta ve direnmeye devam etmektedir; ama bu direnme gerçekçi bir bakışı da korumakta ve adam oğluna, mecbur kaldığında içinde sadece iki kurşan kalan silahı “gitmek için” nasıl kullanması gerektiğini de öğretmektedir. Belki de hikâyenin temel derdi olarak bu ifadeyi, “içindeki ateş”i seçebiliriz. Korkunç bir distopyanın içinde kendini bulduğunda insan umudunu ısrarla korumaya devam etmeli mi, ne zaman pes etmeli ve ne için direnmeyi sürdürmeli? Koşullar ne olursa olsun, hep iyi kalmak mümkün mü? Annenin ısrarla söylediği gibi sadece hayatta kalmış olmak adına hayatta kalmanın ne anlamı var? Bu sorulara hikâye belki finali ile bir cevap veriyor ama filmin çekici yanı soruları seyirciye de sık sık sordurmayı başarması.

Zaman zaman kısa geriye dönüşlerle ve arada babanın anlatıcı sesi ile karşımıza getirilen hikâye bir Mad Max çılgınlığından çok farklı bir havaya sahip. Silahlı çetelerin arabasının bir örneği olduğu çok benzer bir dünyada olsak da bu hikâye aksiyona çok az başvuruyor ve bir fantezinin değil, gerçekçiliğin peşine düşüyor. Yavaş ilerleyen ve bu nedenle geniş kitlelerin çok severek izleyeceği bir film değil bu ve gişe gelirinin düşüklüğü de doğruluyor bu düşünceyi. Filmin yaratıcılarının derdi de bu değil zaten; onlar hüzün, dram ve sorular içeren bir baba-oğul ve hayatta kalma hikâyesi anlatmayı seçmişler ve başarmışlar da bunu temel olarak. Kadının “gitme” ısrarı ve babanın yalvarmaları, adamın oğlunu korumak ve yetiştirmek için harcadığı göz yaşartıcı çaba, içinde bulunulan dünyanın tüm renklerini yitirmiş ve sert havası, soğuk ve açlığın neden olduğu korkunç zorluklar ve herkesten kuşkulanmak zorunluluğu paranın artık hiçbir şey ifade etmediği bir dünyayı anlatırken filmin seyirciyi etkilemeyi başardığı anlardan sadece birkaçı. Bunlara finalde çocuğun karşılaştığı bir yabancının “iyi adam” olup olmadığını anlama çabasının trajik hüznünü ve bir mahzene kapatılmış çıplak esirlerin korkunçluğunu da ekleyebiliriz rahatlıkla.

Viggo Mortensen ve Kodi Smit-McPhee’ye kısa rollerde Charlize Theron, Robert Duvall ve Guy Pearce gibi güçlü isimlerin eşlik ettiği filmin müziklerinde daha önce de yönetmen Hillcoat ile çalışmış Nick Cave ve Warren Ellis’in imzaları var. Bir sığınakta yiyecek bulunulan sahnenin bir parça uzatılmış olması, son bölümlerin beklenen vurucu etkiyi yeterince yaratamaması ve belki de en önemlisi hikâyenin sanki bir parça daha içeriden bir bakışla anlatılması gerekirmiş hiisni vermesi gibi problemlerinin olduğu söylenebilir filmin ama kaynak romanın karanlık şiirselliğini onun kadar etkileyici olmasa da sinemada yaratmayı başaran bu film kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Büyük bir felaket sonrası dünyanın haline iki farklı uçta durarak bakan Mad Max serisini ve bu filmi art arda izlemek ilginç bir seyir tercübesi olabilir diyerek ve “içindeki ateş”i ne olursa olsun hep korumak gerektiğini hatırlatarak önerebiliriz bu ilginç filmi.