Flight – Robert Zemeckis (2012)

“Endişeli değilim; o uçağı hiç kimse benim gibi indiremezdi, hiç kimse!”

Arızalanan bir uçağı üstün bir beceri ile indirmeyi başararak yüze yakın insanın hayatını kurtaran pilotun kaza ile ilgili soruşturmada ortaya çıkan özel hayatındaki problemler nedeni ile başının derde girmesinin hikâyesi.

John Gatins’in orijinal senaryosundan Robert Zemeckis’in çektiği bir ABD yapımı. 2000’de yaşanan bir kazadan da esinlenen hikâyenin başrolünde Oscar’a aday gösterilen güçlü peformansı ile dikkat çeken Denzel Washington’un yer aldığı film kaza sahnesinin teknik başarısı ve Amerikan sinemasının hikâye anlatma becerisinin kendisini gösterdiği dram bölümleri ile öne çıkıyor. Finaldeki -senaryonun orijinalinde yer almayan- mesaj ve ders çıkarma sahnesinin belki bu tür mesellerden hoşlanan seyircilerin hoşuna gittiği ama zorlama göründüğü filmin önemli yanlarından biri seyircisini baş karakterinin kahramanlığı ile hataları (ve suçları) arasında ikilemde bırakması.

Kısa bir süre sonra kahramanlığına ve üstün becerisine tanık olacağımız pilotun “çılgın bir gece”nin sabahında geçtiğini anladığımız yatak görüntüsü ile açılıyor film. Bolca sigara ve içki tüketilmiştir ve kısa bir süre sonra uçacağı için de kendine gelebilmek amacı ile pilotun kokain çektiğine de tanık oluyoruz. Kendisi dahil toplam 102 kişinin hayatının emanet edildiği bir görevi üstlenen adamın bağımlılığı her türlü kurala aykırıdır ve bırakın bir uçağı, bir arabayı kullanması bile tehlikelidir. İşte bu adamın mekanik bir arıza nedeni ile düşmekte olan uçağı büyük bir başarı ile indirmesi ve sadece 6 kişinin hayatını kaybetmesi onun uçuş güvenliğini ciddi bir tehlikeye sokan bağımlılığının üzerini örtmeli mi ve bunun için soruşturmada yalan söylemeyi doğru bulmalı mı? Hikâye kazadan sonraki tüm bölümlerini temel olarak bu soru etrafında döndürüyor ve sık sık suç, günah, Tanrı’nın iradesi gibi kavramlar üzerinden de hayli dinsel bir içeriğe bürünebiliyor. Gatins’in senaryosu ilginç -ya da aslında belki de ilginç olmayan- bir şekilde dindar yardımcı pilot karakteri, kiliseye giden kabin amiri hostes ve uçağın indiği yerde ayin yapmakta olan ve kazazedelerin yardımına ilk koşan bir ayin grubu üzerinden sık sık baş karakterin kötü davranışlarını ve alışkanlıklarını ister istemez bir dinci bakış açısından sorgulamaya zorluyor seyirciyi. Kendisini Katolikliği terk etmiş biri olarak tanımlayan Gatis’in senaryosu tam olarak nerede durduğunu pek belli etmiyor bu konuda ve örneğin yardımcı pilot ve eşinin söylemlerinin (kazayı ve sonucunu bir yandan trajik olarak nitelerken, diğer yandan olan biteni Tanrı’nın varlığının kanıtı ve kutsanması olarak görmelerinin) tuhaflığını her türlü yoruma açık bırakıyor.

Kaza soruşturması sırasında yapılan simülasyonlarda 10 ayrı pilotun yaptığı denemede uçak her zaman düşüyor ve içindeki herkes ölüyor. Bu denemelerin kanıtladığı şekilde bir mucizeyi başaran, kaza sırasında soğukkanlılığını koruyan ve müthiş bir liderlik yeteneği gösteren pilotun hikâyesinin yanına bir uyuşturucu bağımlısı kadınınkini de ekliyor film; bu yan hikâyenin tek işlevi kahramanımızın “arınma” gerekliliğini hatırlatmak ve seyirciyi de “bir doğru yol” olduğuna ikna etmek olsa gerek ama açıkçası olmasa da olur bir yan hikâye bu ve temel olarak filmin özellikle finalde rahatsız eden mesaj verme gayretinin de göstergesi oluyor temel olarak. Oscar’a aday gösterilen senaryonun bu mesaj gayretkeşliği kendisini seçilen şarkılar ve kullanıldıkları sahnelerde de gösteriyor: Uyuşturucunun göründüğü bir sahnede Red Hot Chili Peppers’ın “Under the Bridge” şarkısının (grubun solisti Anthony Kiedis’in bir köprü altında eroin kullanmasını anlatır bu şarkı) veya arkadaşının yardımı ile vücudundaki alkol ve uyuşturucunun etkisini atan pilot ifade vermeye giderken Beatles’ın “With a Little Help from My Friends” şarkısının kullanılması bu tercihin örnekleri olarak gösterilebilir. Mesajlara bir son örnek de olarak hastanedeki kanserli adamın uzun süren konuşmalarını (ölüm, kader, Tanrı vs.) ekleyebiliriz.

Robert Zemeckis’in kaza bölümünün tümünde ustalığını konuşturduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla; bunu büyük efektlere ve zorlama teknik oyunlara başvurmadan başarıyor üstelik. “Uçuştan önceki gece içtim. O sabah da içtim. Kendimi ayıltmak için kokain kullandım” itirafında bulunan ama bu durumun kaza anındaki performansını etkilemediği adamın bu sahnelerdeki mucizevî performansını doğal bir çekicilikle anlatmayı başarıyor Zemeckis. Denzel Washington’un bu sahnelerdeki başarısını tüm hikâyeye yayabilmiş olması da Zemeckis’e çok yardımcı oluyor bu başarının elde edilmesinde. Hayli ilginç ama hikâyenin genel havasında gereğinden fazla ayrıksı duran Harling Mays karakterinin (John Goodman eğlenceli bir performans gösteriyor bu rolde) ve kazadan sonraki bölümlerin sinema dilinin alışıldık sularda dolanmasının pek katkı sağlamadığı filmin hikâyesi de fazlası ile muhafazakâr bir yaklaşıma sahip açıkçası. Özetle söylemek gerekirse, kaza sahneleri ve Washington’un çarpıcı performansı ile ilgiyi hak eden, bunu dışında ise güvenli olanın dışına çıkmamaya özen gösteren ve risk almayan, aksamayan bir Hollywood filmi bu. Hikâyenin kişisel sorumluluklar veya kader üzerine gittiği kadar kazanın asıl sorumlularının üzerine gitmemesi ve hatta bir iki sahne dışında diyaloglarda bile bunu konu etmemesi ise elbette “anlaşılabilir” bir tercih.

(“Uçuş”)

The Thing – John Carpenter (1982)

“Karşımızda başka yaşam formlarını taklit eden bir organizma var, hem de mükemmel bir şekilde. Bu şey köpeklere saldırdığında onları sindirmeye ve soğurmaya çalışmış ama aynı zamanda onları taklit ederek kendi hücrelerini şekillendirmiş. Meselâ şu: Bu bir köpek değil, bir taklit”

Antarktika’da görev yapan bir araştırma ekibi ve uzaydan gelen, kurbanlarının bedenine bürünebilen bir yaratığın hikâyesi.

John W. Campbell Jr.’ın 1938 tarihli “Who Goes There?” adlı kısa romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Bil Lancaster’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim ise John Carpenter olmuş. Carpenter’ın en sevdiği filmlerinden biri olduğunu belirttiği çalışma zamanında seyirci ve eleştirmenler tarafından pek beğenilmemiş ama sonradan bilim kurgu sevenlerin favorilerinden biri olmayı başarmış. 1980’li yılların teknolojisi düşünüldüğünde hayli başarılı olan görsel efektleri (özellikle filmin en kritik ve sert anlarında karşımıza gelen, kurbanına dönüşme ve kurbanının bedeninden çıkma bölümleri hayli başarılı) ve gerilimi ile dikkat çeken filmin karakterlerin oldukça yüzeysel çizilmesi ve senaryonun olan biteni seyirciye gerçekçi ve doğal bir akışla anlatamaması gibi problemleri de var.

John W. Campbell Jr.’ın hikâyesi 1951 yılında da uyarlanmış sinemaya; Christian Nyby ve Howard Hawks’ın yönettiği ve “The Thing from Another World” adını taşıyan bu uyarlama romana daha az sadık kalan ve tamamen erkekler arasında geçen hikâyeye romantizm adına bir kadın karakter de katan bir uyarlama olurken, Carpenter’ın filmi kaynağına daha fazla sadık kalması ile biliniyor. 2011 yılında ise Carpenter’ın anlattığı hikâyenin öncesini konu edinen ve yine “The Thing” adını taşıyan bir film daha çekilmiş. Matthijs van Heijningen Jr.’ın yönettiği film pek beğenilmezken, gişede elde ettiği sonuç Carpenter’ın filmininkinden de kötü olmuş. Carpenter filmlerinin müziklerini genellikle kendisinin hazırlaması ile bilinir ama burada ünlü müzisyen Ennio Morricone üstlenmiş bu işi. Ortaya çıkan çalışma ise Morricone’den çok, Carpenter havasını taşıyor ilginç bir şekilde. “En kötü”lere verilen ve Oscar’ın karşıtı konumundaki Razzie ödülüne de aday gösterilen bu müzik çalışması da başlarda pek beğenilmese de sonradan bir klasik olmuş ama açıkçası hikâyenin atmosferine diğer Morricone eserleri kadar sağlam bir destek veremiyor.

Film dünyaya doğru ilerleyen bir uzay gemisinin hızla geçtiği yıldızlı bir uzay görüntüsü ile başlıyor ve bu geminin dünyada bir yere düşmesinden kaynaklanan bir patlama ile sona eriyor bu açılış. Patlamadan çıkan alevler filmin adına dönüşüyor ve 1982 kışında Antarktika’da olduğumuzu belirten yazı ile hikâyemiz başlıyor. Norveçlilere ait bir helikopterin neden karda koşmakta olan bir köpeği takip etmekte olduğunu ve helikopter içindeki bir adamın neden köpeği öldürmek için ateş edip durduğunu anlamıyoruz ama çok kısa bir süre sonra keşfedeceğiz ki gördüğümüz canlılar gerçek değil, bir taklit olabilirler aslında. Köpekle birlikte Amerikalıların araştırma istasyonuna gelen şey sadece oradakiler için değil, tüm dünya için büyük bir tehlike arz etmektedir; hatta istasyondaki bir bilim adamının bilgisayarına yaptırdığı hesaplamaya göre Antarktika’nın izole edilmiş bölgesinden dışarı çıkıp uygarlık ile ilk temasından sonra yaklaşık 27 bin saat içinde tüm dünya “enfekte” olacaktır.

Tümü erkek olan karakterlerle anlatılıyor hikâye ve sadece tek bir sahnede bilgisayarın bir kadın sesi ile konuştuğunu duyuyoruz. İstasyon içinde ve etrafında geçen hikâye onca karakteri ve onları dehşete düşüren uzaylı yaratığı ile çok yüksek bir gerilim ve korku potansiyeli taşıyor; bu potansiyelin ne ölçüde iyi değerlendirilebildiği ise bir tartışma konusu. Temel bir sıkıntısı var filmin bu konuda: Karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin ilginç ve sonradan doğan gerilimi daha da güçlü kılacak kadar derin işlenmemiş olması senaryo tarafından. Kurt Russell’ın canlandırdığı ve hikâyenin baş karakteri olan pilot da benzer aksiyon filmlerinde sıkça gördüklerimizden farklı kılınamamış; hatta fazlası ile klişe bir Amerikalı aksiyon kahramanı olarak çıkarılmış seyircinin karşısına. Başındaki kovboy şapkası, Norveçlilere sürekli olarak İsveçli diyerek Amerikalıların kendilerinden başkalarını pek umursamamasının sembolü olması ve satrançta kendisini yenen bilgisayara sinirlenip disk bölümüne viski boşaltması gibi öğelerle tipik aksiyon karakterlerinden birini yaratmış film. Karakterlerin birbirlerinden şüphe ettiği ve kimin gerçek kimin taklit olduğunu bilmedikleri bir hikâyede bu temanın yarattığı gerilim, eğer karakterleri daha iyi tanıyabilsek ve şüphenin oluşumu ve büyümesi daha doğal işlenebilmiş olsa çok daha etkileyici olurdu kuşkusuz.

Zamanında bir parça eleştirilmiş olan ve hatta gişe gelirinin düşüklüğünün nedenlerinden biri olarak gösterilmiş olan sert sahneleri hayli etkileyici filmin. Yaratığın her iki yöndeki (kurbanına veya kurbanından kendisine) dönüşümleri etkileyici, sert ve hatta zaman zaman mide bulandırıcı görüntülerle gösteriliyor ki kayıtsız kalmak çok zor tanık olduklarımıza. Günümüz CGI teknolojisinin henüz ortalıkta olmadığı bir zamanda elde edilen bu görsel efektler ve makyaj çalışması kesinlikle etkileyici bir düzeyde kullanılıyor ve Carpenter tarafından zaman zaman hayli doğrudan ve hatta kaba bir şekilde kullanılmalarına karşın filme ciddi bir katkı sağlıyorlar. Bir sahnede tanık olduğumuz bilgisayar animasyonu (yaratığın hücrelerinin bir köpeğin hücrelerine dönüşmesi) ise o kadar basit ki güldürebilir bugünün seyircisini.

Kimsenin bir diğerine güven(e)mediği hikâyede seyirci olarak bizim de kimin gerçek kimin taklit olduğu bilgisine sahip olmamamız karakterlerin “Peki, ya yanılıyorsak?” ikileminizi bizim de hissetmemizi sağlıyor ve hikâyeye ilgiyi ayakta tutuyor. Kalp krizi geçiren birine müdahale edenin başına gelenler veya “kan testi” ve sonrasında yaşananlar gibi bazı sahneleri hayli sert olan bir film çekmiş Carpenter ve daha güçlü olabilme fırsatını kaçırmış olsa da ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş ortaya. Karakterlerin -başlarına ne geleceğini bizim bile tahmin etmemize rağmen- tek başlarına etrafta dolanıp kurban olmaları gibi inandırıcılık problemleri olsa da, sonunu bir şekilde açık bırakarak cesur bir tercihte bulunan bu Carpenter filmini görmekte yarar var.

(“Şey”)

Gouttes D’eau Sur Pierres Brûlantes – François Ozon (2000)

“Herkes yatak odasına!’”

1970’lerde Almaya’da biri 50, diğeri 20 yaşındaki iki adamın içine eski sevgililerin de karıştığı aşklarının hikâyesi.

Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder’in 1966’da yazdığı “Tropfen auf Heisse Steine” adlı tiyaro oyunundan François Ozon’un uyarladığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Fassbinder’in henüz yirmi yaşındayken yazdığı oyundan uyarlanan filmin tamamı bir evin içinde ve toplam dört karakter arasında geçiyor. Cinselliğin, cinsel eğilimlerin, aşkın, sahiplen(il)menin, baştan çıkmanın ve çıkarmanın ve ilişkilerin hikâyesi olarak nitelendirebileceğimiz film komedi, dram ve romantizm arasında gidip gelirken, belki anlatılana uygun ama filmin atmosferi için sert olan finali dışında başarılı ve eğlenceli bir çalışma. İkisi erkek, ikisi kadın dört karakteri canlandıran oyunculardan özellikle Bernard Giraudeau ve Malik Zidi filmin uzun bir süre sadece ikisine yer vermesinin de avantajı ile öne çıkıyor ve hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Gülmek (daha çok, gülümsemek aslında), hüzünlenmek ve düşünmek için çekici bir film bu ve sinema dili açısından çok önemli olmasa da görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Filmin hemen tamamını Fransızca olarak çekse de karakterlerin isimlerini ve hikâyenin geçtiği yeri değiştirmemiş François Ozon ve hatta Franz adındaki genç adamı birkaç kez kendi kendine olsa da Almanca konuşturmuş. Seçtiği iki pop şarkısı da Almanca olmuş yönetmenin ve bu iki şarkı da harika sahnelerde kullanılmış. Alman şarkıcı Tony Holiday’den -orijinalini İtalyan Raffaella Carra’nın seslendirdiği- “Tanze Samba mit Mir” ve Fransız şarkıcı Françoise Hardy’nin Almanca olarak seslendirdiği “Träume”. Bu şarkıların ilkinde dört oyuncu çok eğlenceli ve kült olmuş bir sahnede toplu olarak dans ediyorlar ve sadece bu anlara tanık olmak için bile filmi görmeye değer kılıyorlar. Ozon’un şarkı seçimi, sahnenin mizanseni ve dansın koreografisi dört dörtlük tek kelime ile ve absürt denebilecek bir mizahın ve içeriğin nasıl doğal kılınabileceğini ve bir sahnenin filmin genel atmosferi ile nasıl mükemmel bir uyuma sahip olabileceğini kanıtlıyorlar bize. Hardy’in hüzünlü şarkısı da benzer bir biçimde, kullanıldığı sahnelerin içeriği ve Franz karakterinin kırlılganlığı ile çok uyumlu ve Ozon’un seçimlerinin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor bize. Sonuçta Fransızca çekse de filmini Ozon, Fassbinder’in ve oyununun Alman kültürünün parçası olmasına saygı gösterisini ihmal etmemiş bu seçimleri ile. Yönetmenin bu anılan şarkılar dışında Mahler, Handel ve Verdi’den seçtiği müziklerin de etkileyici olduğunu belirtelim bu arada.

Kaynak oyuna uygun olarak dört perdede anlatılmış hikâye ve ilk 3 perde gösterilen, son perde ise ima edilen bir sevişme ile bitirilmiş. İlk iki perde iki adamın ilişkisinin başlamasını ve ilerlemesini anlatırken; üçüncü perdede genç adamın eski kız arkadaşı, son perdede ise diğer erkeğin eski “kız” arkadaşı dahil oluyor hikâyeye. Ozon bu hikâyeyi dozunda bir eğlence ve dozunda bir dram (ve romantizm) ile anlatıyor ama finaldeki trajedi gereğinden sert bir hava veriyor filme. Gerçekçi olsa da bu finalde tanık olduğumuz, film karakterlerini tüm doğallıkları, eğlenceleri ve zayıflıkları ile bize sevdirdikten sonra bu final rahatsız ediyor açıkçası. Her ne kadar filmin büyük kısmı iki erkek arasında geçse de sadece onları değil, iki kadını da doyurucu bir biçimde tanıtabiliyor bize film ve onları da anlayabiliyor ve hislerini paylaşabiliyoruz. Filmin ve Ozon’un bir diğer başarısı da tümü tek ve kapalı bir mekanda geçen filminde saf tiyatronun değil, sinemanın da havasını taşıyan bir tiyatronun görüntüsünü getirebilmesi bize. Baştan çıkarmalar ve çıkarılmalar, tutkular ve unutulmalar, kararsızlıklar ve güçlü/zayıf egoların hikâyesini dozunda bir mizahla anlatan filmde Ozon’un alçak gönüllü stilizmi ve Jeanne Lapoirie’nin başarılı görüntü yönetmenliğinin eseri olan etkileyici çerçevelemeleri tek bir mekanda geçen eseri dinamik kılmaya yeterli oluyor. Kameranın nadiren dışarı çıktığı ve bunu yaptığında da sadece pencereden bakan karakterleri hoş bir kare içinde görüntülediği filmin sinema tadı ve havası yerinde kesinlikle.

Dozunda bir “edepsizlik” ile anlatıyor hikâyesini Ozon ve zaman zaman bir romantik seks komedisi havasına bürünen filmi hüzünlü bir cinsellik ile süslüyor. Açılış sahnesinin tümünde olgun erkeğin genç erkeği yavaş yavaş ısındırdığı ve baştan çıkardığı anları uçarı ve esprili ama aynı zamanda da tedirgin bir hüzünle çeken Ozon’un burada ürettiği erotik gerilimi hissetmemek mümkün değil. Bir düşün, bir fantezinin bir gerçeğe dönüşmesi ile sona eren bu bölüm filme çarpıcı bir açılış sağlıyor. Ozon kimi göndermelerle de filmin eğlencesini artırmış: Yukarıda bahsedilen dans sahnesinin Jean-Luc Godard’ın “Bande à Part” filmindeki ünlü dans sahnesine bir gönderme olduğu açık. Filmimizin genç adamı Franz’ın bir sahnede elinde gördüğümüz Heinz Konsalik kitabı da (“Liebe ist Starker als der Tod – Aşk Ölümden Güçlüdür”) baş karakterinin adı burada olduğu gibi Franz olan Fassbinder filmini (“Liebe ist Kälter als der Tod – Aşk Ölümden Soğuktur”) işaret ediyor olsa gerek.

Film finale doğru dört karakteri bir araya getirirken aşk, hayal kırıklığı, kıskançlık, erotizm, terk etme/edilme de bir araya geliyor ve bu hüzünlü ama kesinlikle yumuşak filme pek uymayan sertlikte bir trajediye doğru götürüyor karakterlerinden birini. Tek mekanda geçmenin yaratabileceği dezavantajının karşısına Pascaline Chavanne’ın kostüm tasarımları (1970’lerin havası siniyor filme bu kıyafetlerle) ve özellikle de Valérie Chemain’in etkileyici set tasarımlarını koyan filmi Ozon “Arzuları ile yüzleşemeyen” iki insanın hikâyesi olarak tanımlamış. Biz de filmi “yumuşak, erotik, kırılgan, eğlenceli ve trajik bir dans” olarak tanımlayalım ve Bernard Giraudeau, Malik Zidi, Ludivine Sagnier ve Anna Levine’in eğlenceli ve güçlü performanslar sundukları bu sinema eserini görülmesi gerekenler arasına yerleştirelim gönül rahatlığı ile.

(“Water Drops on Burning Rocks” – “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”)

Kasaba – Trevanian

Amerikalı yazar Trevanian’ın 1976 tarihli ve orijinal adı “The Main” olan romanı. Asıl adı Rodney William Whitaker olan ve gerçek adını 1998’e kadar gizleyen yazarın kitapları için seçtiği takma isimlerden biri Trevanian ve yazar bu ismi çalışmalarını çok beğendiği İngiliz tarihçi ve akademisyen G. M. Trevalyan’dan esinlenerek seçmiş. Bugün en çok 1979 tarihli kült romanı “Shibumi” ile hatırlanan yazarın “Kasaba” adlı bu romanı elli üç yaşındaki bir dedektifin bölgesinde işlenen bir cinayetin sırrını çözmeye çalışmasını anlatıyor gibi görünse de çok daha farklı alanlara da el atan ve karakterlerinin, özellikle de olayların geçtiği ve romana adını veren Montreal’in Main bölgesinin detaylı ve zengin portrelerini çizmesi ile dikkat çeken bir kitap.

Güçlü bir kurgusu ve dili olan roman bir polisiye ama gizemini uzun süre koruyabilen olay örgüsünden daha fazla belki de, başta Lapointe adlı dedektifimiz olmak üzere tüm karakterlerini özenle oluşturması ve tümünü sahici kılabilmesi ile öne çıkıyor. Yayıncı Tony Godwin’e ithaf ettiği romanının girişinde yazar Main’i ve onun birbirinden farklı karakterlerini ayrıntılı ve çekici bir dil ile tanıtırken, Montreal’in kozmopolit yapısı ve çok kültürlülüğünü de romanın ana öğelerinden biri yapıyor. Temel olarak İngilizce ve Fransızca ile birbirinden ayrılan farklı kültürlerin kaynaşarak veya çatışarak bir arada yer aldıkları şehrin ve romana adını veren semtin çok iyi bir resmini çiziyor Trevanian. Bu başarı da sadece kendi başına bir çekicilik kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda otoritesini bölgesindeki herkesin üzerinde hissettiren, görevini sokakta yapan ve bölgesindeki herkesi tanıyan, bürokrasiden nefret eden ve politik doğrucukla ve liberal yaklaşımlarla hiç arası olmayan baş karakterini anlayabilmek için gerekli olan atmosferi bizim de yaşamamızı sağlıyor. “Main’de olan herşeyin Lapointe’a ait olduğu” gerçeğinin herkes tarafından bilindiği bölgesinde başvurduğu yöntemler amirleri tarafından şiddetle kınansa da Lapointe bildiği yoldan hiç sapmıyor.

Lapointe karakterinin “eski”liği ile bir süre için onun yanına verilen genç ve akademi mezunu polisin “yeni”liğinin çatışması üzerinden de ilerleyen romanda yazar Trevanian’ın baş karakterinin yanında durduğu ve hatta onu sevdiğini hissediyorsunuz hemen her satırda. Şehrin ranta dayalı dönüşümü ile birlikte kaybolmaya başlayan geçmişinin bir parçası belki de Lapointe ve onun da yeni dünyada yeri ol(a)mayacağının hüznünü sürekli hissettiriyor okuyucuya. “Yeni” olanın da yardımı ile çözülen gizem, birden fazla karakterinin hüzünlü geçmişini ve bir saldırıda aldığı yaranın sonucu olan anevrizması ile sağlığı gittikçe kötüleşen kahramanımızın ruh durumunu çok iyi yansıtıyor ve Trevanian Main’i belki de kaçınılmaz bir biçimde gittikçe kötüleşen bir dünyanın alegorisini yaratmak için kullanıyor.

Çevrisinde kimi problemler var kitabın: Be My Guest” ifadesinin “Rahatına Bak” gibi çok daha uygun bir karşılığı varken, birebir çevrilerek “Misafirim Ol” denmesi; Lapointe’in ünvanı olarak teğmen kelimesi kullanılırken, bir başkasının İngilizcede “Captain” olan ünvanının yüzbaşı yerine kaptan olarak çevrilmesi; bir skandaldan olumsuz olarak etkilenmeden çıkmayı ve masum olarak görülmeyi ifade eden “come out smelling like a rose” deyiminin Türkçe karşılığının hiçbir anlamı olmayan “Bu işten gül kokuları ile çıkmak” olarak yazılması; pek çok okuyucu için sorun yaratacak ve başta Fransızca olmak üzere farklı dillerdeki kelime veya ifadelerin dipnotlarla açıklanmaması vs. Bu sorunlara rağmen Trevanian’ın güçlü dili ve onun neden popüler romanların yazarı olarak Zola (Lapointe da Zola okuyan bir karakter bu arada), Poe ve Chaucer ile karşılaştırıldığını çok iyi açıklayan zengin karakter analizi ile kesinlikle çok sıkı bir roman bu. Elinize aldığınızda bırakmak istemeyeceğiniz ve kitap bittiğinde kahramanını özleyeceğiniz türden bir roman ve okuyucuya kesinlikle keyifli satırlar sunuyor.

(“The Main”)