Indiana Jones and the Temple of Doom – Steven Spielberg (1984)

“Damarlarını şeytanın kanı ile dolduracağım! Damarlarını şeytanın kanı ile dolduracağım!”

Kana susamış bir tarikatın kaçırdığı Hintli çocukların ve çaldığı değerli kutsal taşların peşine düşen Indiana Jones’un hikâyesi.

1981 tarihli ve ilk Indiana Jones filmi olan “Raiders of the Lost Ark – Kutsal Hazine Avcıları”nın gördüğü ilgi üzerine çekilen bu ikinci Indy filmi, George Lucas’ın yazdığı hikâyeye dayanan Willard Huyck ve Gloria Katz’ın senaryosu ve Steven Spielberg’in yönetmenliği ile oluşturulmuş. İlk filme göre daha karanlık bir havası olan film Indiana Jones’un arkeologluğu ile değil, aksiyon kahramanlığı ile ilgileniyor ve zaman zaman hayli yüzeyselleşen bir içerik ile seyircisini eğlendirmeyi hedefliyor. Yönetmenin kendisinin de diğer Indy filmleri kadar sevmediğini söylediği filmde baş kadın karakteri canlandıran Kate Capshaw da rolü için -oldukça doğru bir tanımlama ile- “çığlık atıp duran aptal bir sarışın” ifadesini kullanmış. Serinin en zayıf filmi bu ve arsızca kabalaşmaktan hiç çekinmeyen içeriğinden çok, Spielberg’in zanaatkârlığını konuşturduğu, dur durak bilmeyen temposu ve canlılığı ile ilgi çekiyor.

Bir önceki Indiana Jones filminin senaristi olan Amerikalı sinemacı Lawrence Kasdan bu filmin de senaryo çalışmasına katılması istendiğinde teklifi ret etmiş ve hikâyeyi “Korkunç, hoş tek bir yanı yok” gibi ifadelerle eleştirirken, filmi de “çok çirkin” olarak tanımlamış. Gerçekten de oldukça yüzeysel bir hikâyesi var filmin ve Spielberg’in bakışı da her zamanki “ergen” bakışının çok gerisinde bir kabalığa sahip. Haftalık bir çizgi romanda okuyacağınız türden bir hikâye bu ve üstelik onların da en vasat olanlarından. Bir yandan hayli karanlık olan, bir yandan da adeta bunu dengelemek istercesine derinliksiz bir mizah da yaratmaya çalışan film, hedeflediği bu dengeyi bulamadığı gibi iki zıt uçta kabalıkla karşı karşıya bırakıyor seyirciyi. Daha rafine, daha derin bir hikâye ve olay örgüsü ile içerik açısından en azından bu kadar vasat bir seviyede kalmazdı film ve ortaya sadece tekniği ile değil, anlattığı ile de ilgiyi hak eden bir sonuç çıkardı.

Film bir gece kulubündeki şov ile açılıyor. Bir Cole Porter eseri olan “Anything Goes” adlı şarkının tam bir klasik Amerikan müzikali sahnelemesi ile sergilendiği film bu açılış ile bir umut vaat ediyor. Daha sonra kulüpte yaşananlar ise bir James Bond filmine gönderme havasında çekilmiş. Indiana Jones’un görüntüye ilk girişi, mizah da içeren diyaloglar, kötü ve iyi karakterlerin fiziksel ve sözlü atışmaları, kadın karakterin hikâyeye girişine olanak sağlaması ve Indy’nin düştüğü tuzaktan kurtulabilmesi gibi ögelerin tümü rahatlıkla bir Bond filmine yakışacak içerik ve biçime sahipler. Ayrıca filmdeki tarikatın hedefinin sadece Hint köylüleri olmadığını; amaçlarının Musa, İsa ve Muhammed’e inananları da ortadan kaldırmak olduğunu düşünürsek tıpkı Bond filmlerindeki gibi yerel değil, evrensel bir kötülükle karşı karşıya olduğumuzu da söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu sahne filmin geneline hâkim olan karanlığın aksine hayli eğlenceli ve çekici; tüm karakterlerin ve hatta objelerin parçası olduğu, bir elmas ve bir panzehir şişesinin ayaklar altında dolaştığı bu sahne filmin en başarılı bölümlerinden de biri.

“Anlaşılabilir” bir şekilde bir “Asyalılar arasında kahraman bir beyaz adam” hikâyesi anlatan ve egzotizme başvurmaktan elini hiç sakınmayan film, Spielberg’e özgü bir şekilde bir baba figürüne ve baba-oğul ilişkisine de sahip Indy ve yardımcısı rolündeki küçük Çinli çocuk üzerinden. Set tasarımının, efektlerin ve ses kurgusunun takdiri hak ettiği filmde İngilizlere de lâf atılıyor. Kötü karakterin Oxford’da okumuş olması ve İngiliz subayın girip çıktığı sarayda çevrilen dolaplar ve işlenen suçlardan hiç haberinin olmaması İngilizlere sataşılmasının örneklerinden en önemlileri olarak gösterilebilir. Indiana Jones’un başlattığı “köleler isyanı” ise bu Amerikalı karakteri adeta bir Spartaküs havasına sokuyor. Bir “fantezi” hikâyesi olarak bile, inandırıcılıktan oldukça uzak düşen yanları (büyünün panzehiri, kadının “cehennem kuyusu” havalı yere atılmadan önce diğerleri gibi kalbinin neden sökülmediğinin bir açıklamasının olmaması, kahramanımızın neden en başından bir çocuğu tüm bu tehlikenin içine attığı, amaca büyüklerin fiziksel gücü daha çok hizmet edecekken neden köle olarak sadece çocukların çalıştırıldığı vs.) olan film, hayli uzun tutulmuş olsa da yer altında ve tünellerde geçen sahnelerinin adrenali ile de aksiyon ve eğlence meraklılarının ilgisini çekecektir kesinlikle.

Hedeflerini yakalayan ama bu hedeflerin kabalığı ve yanlışlığı nedeni ile vasat sularda gezinen filmde başroldeki Harrison Ford aksiyon sahnelerinde parlarken, diğer sahnelerde hikâyeye ve karakterine pek de inanmış görünmeyen bir performans sunuyor. Ona eşlik eden Kate Capshaw ise kendisine biçilen rolü, sinir bozucu olmayı, başarı ile yerine getiriyor. Zaman zaman çılgınlaşan temponun meraklılarına ve müzikalden Bond filmlerine, egzotik maceralardan “slapstick” komedilere farklı türler arasında gezinmekten hoşlananlara önerilebilir.

(“Indiana Jones: Kamçılı Adam”)

Grzeli Nateli Dgeebi – Nana Ekvtimishvili / Simon Groß (2013)

“Bir eve gittik. İçeride kimse yoktu. Arkadaşları ateş yaktılar ve artık Kote’nin karısı olduğumu ilan ettiler. Sonra da patates soymamı istediler. Zaten nasıl terk edebilirdim orayı? Bana her şeyin yolunda olduğunu ve ileride Kote’ye âşık olacağımı söylediler. Ben de kaldım”

On dört yaşındaki iki kızın arkadaşlıklarının ve içlerinden birinin evlenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Gürcü sinemacı ve yazar Nana Ekvtimishvili’nin kendi orijinal senaryosundan çektiği ve yönetmenliğini Alman sinemacı Simon Groß ile birlikte üstlendiği bir Almanya, Gürcistan ve Fransa ortak yapımı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlığını ilan eden, savaş ve iç karışıklıklarla mücadele eden ülkenin başkenti Tiflis’te 1992 yılında geçiyor hikâye ve yönetmenin kendi çocukluğundan da esintiler taşıyor. Başrollerdeki iki ismin (Eka rolündeki Lika Babluani ve arkadaşı Natia’yı canlandıran Mariam Bokeria) çarpıcı birer performans sundukları ve diğer pek çok oyuncunun da onlar gibi ilk sinema tecrübelerini yaşadıkları film bir “büyüme hikâyesi” temel olarak ve Ekvtimishvili’nin senaryosu iki kızın yaşamlarının bu doğal süreçlerini gerek ailelerinden gerekse toplumun geleneklerinden kaynaklanan etkenlerle zor koşullar altında yaşamalarını anlatıyor bize.

Nana Ekvtimishvili’nin senaryosu iki genç kızın hikâyesini Gürcistan’ın geçmekte olduğu kaos günlerini arka planda hep hissettirerek anlatıyor seyirciye. Televizyondan gelen milliyetçi söylemler, “Her Gürcü silahını eline almalı” gibi cümleler, savaşta olan erkeklerden bahseden karakterler ve ekmek kuyruğu gibi unsurlar yaşanmakta olan günlerle ilgili ipuçları sağlıyor bize ve özellikle ekmek kuyruğunda yaşananlar oldukça iyi bir gösterge oluyor bu konuda. Ekmek kıtlığı olduğu için insanların birbilerini ezerek kuyruklarda kapışmaları ve silahlı ve asker kıyafetli iki adamın kuyruktaki herkesin önüne geçmesi iki genç kızın yaşadıkları toplumla ilgili bir resim çizilmesine aracılık eden önemli sahneler örneğin. İki kızın da ailelerinin sorunlu olması, okullarındaki disiplinsizlik ve etraflarında onlara eziyet eden veya tehlike yaratan insanlar olması gibi unsurları da ekleyebiliriz bunlara. Evet, tüm bunlar önemli ve yönetmenler de etkileyici bir şekilde anlatmışlar bunları; ne var ki kızların yaşadıklarını bu olgular ile olması gerektiği kadar güçlü bir biçimde ilişkilendiremeyen senaryo aksıyor zaman zaman. Bu aksama filmin daha çekici olabilme potansiyelinin harcanmasına neden olmuş bir parça. Dolayısı ile tüm bu unsurlar daha çok “yönetmenin geçmişinden hatırladıkları” düzeyinde kalmış ve organik bir arkaplan oluşturamamış hikâyeye. Kızlardan özellikle Natia’nın başına gelenler ve bunların toplumun gelenekleri ve düzeni ile ilişkisi ise çok daha iyi anlatılmış ve yaşananlarla sağlam bir biçimde ilişkilendirilmiş.

Gürcistan’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği filmin hikâyesinin Sovyet-sonrası dönemde geçiyor olması da yukarıda belirtilen nedenlerle pek de önem taşımıyor aslında; çünkü iki kızın karşılaştığı güçlükler ideolojinin değil, geleneklerin toplumda kadına biçtiği konumun sonucu. Hatta Sovyet ideolojisinin kadını bu konumdan uzaklaştırma niyetini ve kısmen de olsa başarmış olmasını (ve başarısızlığını) düşünürsek, nerede ise zıt bir durum var burada; o ideolojinin yıkılmış olmasının da beslediği bir durum var ortada diyebiliriz rahatlıkla. “Bâkire çıkmayan” bir kadının kocası tarafından evinden atılmış olması ve Natia’nın peşindeki iki erkekten özellikle birinin kıza yaklaşımı kadınlara uygun görülen konumla ilgili bir fikir veriyor seyirciye ve hikâyeyi anlama ve yorumlamaya da imkân veriyor. “Tüm kadınları kutsayan” söylemleri olan erkeklerin ikiyüzlülüğünü de sağlam biçimde sergiliyor film. Bu da önemli çünkü -yine senaryodan kaynaklanan bir problemle- olayların akışını ve karakterlerin tepkilerini yeterince ikna edici kılamıyor film zaman zaman. Neyse ki bu anlarda Lika Babluani ve Mariam Bokeria’nın performansları ortaya çıkıyor ve sorunun büyümesini ve filme zarar vermesini önemli ölçüde engelliyor.

Filmin önemli bir başarısı on dört yaşın masumiyetinin toplumsal düzen içinde nasıl kaybolup gittiğini etkileyici biçimde göstermeyi başarması. Okulu kıran tüm bir sınıfın lunaparkta çarpışan arabalarla eğlendiği sahnedeki Natia’nın kısa bir süre sonra bir evliliğin taraflarından biri olması ile, kaybedilen (daha doğrusu, kaybettirilen) masumiyetin çarpıcı bir biçimde sergilendiği film toplumun kadınlara rollerini dikte ettiğinin sinemadaki samimi ve iyi örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Oldukça uzun tutulmuş görünse de işlevi açısından kesinlikle önemli olan ve çok iyi çekilmiş düğün sahnesi (Eka’nın isyanının sembolü olarak görebileceğimiz dans bölümü ayrıca önemli) ve yine çok başarılı bir cinayet sahnesi ile de seyirciyi etkilemeyi başaran film senaryosunun bir parça ham kalmış görüntüsüne rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Bir güç sembolü olarak kullanılmış olsa da elden ele gezen tabancanın bir parça yapay durduğu film, çok doğru bir tercihle belirlenmiş adının hakkını verirken, görüntü yönetmeni Rumen Oleg Mutu’nun “sosyal gerçekçi” bir hikâyeye uygun çalışması ile de takdiri hak ediyor.

(“In Bloom” – “Hayatın Baharı”)

Gündelik Bilmeceler – Partha Ghose / Dipankar Home

İki Hintli fizikçi, Partha Ghose ve Dipankar Home’nin birlikte yazdıkları bir popüler bilim kitabı. İlk kez 1990 yılında yayımlanan kitap bilimle amatör olarak ilgilenenler ile gençlere yönelik olarak yazılmış bir eser. Kitaba bir önsöz hazırlayan İngiliz fizikçi Paul Davies eserin en faydalı yönünü “… bizi dünya hakkında daha yaratıcı bir biçimde düşünmeye teşvik etmesi” olarak açıklıyor ve kitap yine Davies’in vurguladığı gibi bilimin günlük hayatımızdaki yerini (sıradan insanların çoğunlukla hiç de fark etmediği yerini) hatırlatıyor merak uyandırıcı ve eğlenceli içeriği ile. Hintli sanatçı Suparno Chaudhuri’in hemen her başlık için bir illüstrasyon hazırladığı kitap yazarlarının da önsözde belirttiği hedefe kesinlikle ulaşıyor ve günlük hayattaki belki de hiç sorgulamadığımız ve alıştığımız olgular ve tecrübelerin arkasındaki bilimsel “sır”ları aktarıyor bize.

Ünlü bilim adamlarının sözleri ile süslenen kitap üç ana bölümden oluşuyor: Birinci bölümde okuyucuya günlük hayatlarında kendilerin de deneyimledikleri veya deneyimleyebilecekleri çeşitli durumlarla ilgili sorular (bilimsel bilmeceler, yazarların tanımı ile söylersek) soruluyor ve cevaplarını düşünmeleri isteniyor. Bu soruların (bilmecelerin) cevaplarına üçüncü bölümde yer veriyor yazarlar ve bunu yaparken de amatör bilim meraklılarının anlayacağı bir dil kullanmaya özen gösteriyorlar. Tam da bu nedenle kitabın tümü rahatça okunabiliyor ve bilimsel terimlere hiç aşina olmayanları bile kendisine çekebilecek bir dile sahip oluyor eser. Birinci bölümdeki sorular ve üçüncü bölümdeki cevaplar çeşitli alt başlıklarda toplanmışlar: “Mutfaktaki Fizik”, “Günlük Hayatta”, “Oyun Zamanı”, “Ak Akışkan, Ak”, “Avucun Ortasındaki Delik”, “Gerçek ve Kurgu – Filmlerde ve Kitaplarda” ve “Doğanın Gizleri”. Bölüm adlarının da çağrıştıracağı gibi birbirinden farklı konularda eğlenceli sorular ve cevaplar yer alıyor bu bölümlerde. Uzak radyo istasyonlarının yayınlarının neden geceleri gündüzlere göre daha net bir şekilde dinlenebildiği, karatahtaya yazı yazarken tebeşirin hangi durumda ve neden sinir bozucu bir ses çıkardığı, bisikletçilerin ve kısa mesafe koşucularının neden çok dar kıyafetler giydikleri, kavanozdan yavaşça dökülmekte olan balın yolu bir bıçakla kesildiğinde neden balın bıçağın üst tarafında kalan kısmının yukarı doğru çekilip kavanoza geri döndüğü, televizyona “hım”ladığımızda (ağzımız kapalıyen “m” sesi çıkardığımızda) neden ekranda yatay çizgiler oluştuğu ve bu çizgileri de neden sadece hımlayan kişinin görebildiği, H.G. Wells’in ünlü eseri “The Invisible Man – Görünmez Adam”da karakterinin görünmezliğini açıklarken yaptığı bilimsel yanlış, yağmurun neden boşalmak yerine damla damla yağdığı gibi birbirinden farklı soruların açıklamaları var bu bölümlerde.

Soruların bazıları ise kitabın yazıldığı tarihe kadar çeşitli açıklamalar getirilmiş olsa da bu açıklamaların henüz kesin olarak kanıtlanamadığı konular hakkında. Örneğin “çayın tadının, sütün çaya eklenmesi veya sütün üzerine çay koyulması durumlarında neden farklı olduğu” sorusuna çeşitli cevaplar veriliyor ama hangi cevabın doğru olduğunun henüz bilinmediğini belirtiyor yazarlar. Kitabın ikinci bölümünde (“Biraz Kafa Patlatın”) yine sorular yer alıyor ama bu kez açıklama okurdan bekleniyor ve yazarlar sadece açıklamaya yardımcı olarak noktaları belirtiyorlar. Bahçe sulamak için kullanılan hortumların su tazyikli olduğunda neden bir sağa bir sola doğru kıvrandıkları ve bunu yaparken neden ırmaklar gibi hareket ettikleri gibi sorular var okuyucunun kafa patlatması istenen bu bölümde.

TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisinden çıkan kitap, eğlenceli içeriği ile gündelik hayatımızda tanık olduklarımıza ve etrafımıza daha meraklı gözlerle bakmamızı sağlayan bir eser ve daha aydınlık bir dünya ve hayat anlayışına ve buna ulaşmada bilimin önemine inanan herkesin zevkle okuyacağı bir çalışma. Bilimin gözlem ve soruların ürünü olduğunu da hatırlamak için okunması gereken bir kitap bu.

(“Riddles in Your Teacup: 100 Science Puzzles from Everyday Life”)

Christine – John Carpenter (1983)

“Bunun gibi arabası olan birini tanıyordum; kendini arabasının içinde öldürmüştü”

Arkadaşları tarafından ezilen ve özgüveni olmayan genç bir adamın ilk görüşte tutulduğu ve kötü bir ruhu olan araba ile birlikte değişen hayatının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan bu ABD yapımı filmin senaryosunu Bill Phillips yazarken yönetmenliğini John Carpenter üstlenmiş. King’in eserlerinin hayli popüler olduğu bir döneme ait olan filmin çekimleri romanın ilk kez yayımlanmasından da önce başlamış. Arabanın kötücül ve saplantılı ruhunun kaynağı gibi temel bir konuda romandan farklılaşan film korku ve gerilim türlerinden hoşlananların zevk alacağı; hikâyenin ana kötü karakterinin bir araba olmasından çok, diğer karakterlerin resmedilme şeklinden kaynaklanan bir gerçekçilik problemi olan ve bu nedenle zaman zaman saçma da görünen ama eğlendirmeyi de kesinlikle başaran bir çalışma.

Film 1957 yılında bir otomotiv fabrikasının üretim hattından görüntülerle başlıyor. Hattaki diğer tüm arabaların aynı olan renginden farklı bir renk taşıyan kırmızı arabayı ilk kez orada görüyoruz. Araba ilk cinayet teşebbüsünü gerçekleştiriyor ve ilk cinayetini de bu açılış sahnesinde işliyor. Romanda arabanın kötü ruhunu şeytan ruhlu bir sahibinden aldığını söylenirken, film bu konuda ayrışıyor romandan ve arabanın kötü ruhu ile birlikte doğduğunu öne sürüyor. Bu değişiklik açıkçası pek de doğru olmamış gibi görünüyor ve romandaki “mantıklı” açıklama burada yerini gerçekçilik sıkıntısı olan bir izaha bırakıyor. ABD’de 1982 ile 1986 arasında yayımlanan “Knight Rider” (bizde gösterildiği adıyla “Kara Şimşek”) dizisindeki araç, sürücüsünün (ve sahibinin) dostu olurken; burada Christine adındaki araba, sürücüsünün aşığı, hem de epey tutkulu ve sahiplenici bir aşığı oluyor. Çift taraflı bu aşk genç adama özgüven kazandırırken, onu bir yandan da kibirli ve öfkeli birisine dönüştürüyor. Bu hikâye elbette gerçekçilik açısından bir iddia taşımıyor ama sonuç bu alandaki asgarî beklentiyi de karşılayamıyor.

1978’de geçen hikâyede, aracın sahibi olan Arnie (Keith Gordon) ile en yakın arkadaşı ve onu geçmişte hep korumuş olan Dennis (John Stockwell) arasındaki ilişkinin, araç ilkinin hayatına girdikten sonra anlamını ve gerekçesini ytirmesine ve bu ilişkiyi besleyecek hiçbir kaynak kalmamasına rağmen sürmesini anlamak pek mümkün değil açıkçası. Arnie’nin -izah edilemez bir şekilde birdenbire hayatına giren- kız arkadaşı Leigh (Alexandra Paul) ile olan ilişkisi de benzer şekilde pek inandırıcı değil. Hikâye boyunca bu karakterlerin gerek kendisi gerekse davranış ve düşünce biçimleri açıklama gerektirecek tutarsızlıkta. Senaryodan kaynaklanan tüm bu problemler, “kötü ruhlu araba” gibi cüretkâr bir tercihi olan hikâyede bu tercihin dengelenmesi gerekirken, tam aksi yönde ilerlenmesinin sonucu ve filme önemli ölçüde zarar veriyor.

Stephen King’in romanı Amerikan toplumundaki mülkiyetçi yaklaşımı ve genel olarak da tüketim toplumunu eleştiren bir eser. Arabanın kutsal bir değere sahip olduğu bu toplumun bireylerinin eleştirisi olan romanda arabanın bir kadın adı taşıması da, reklâm sektörünün satış ve pazarlamada cinselliğe sık sık başvurmasının (ürüne sahip olmak ile kadına sahip olmayı özdeşleştirmesinin örneğin) ve erkeklere arabaları pazarlarken kadın cinselliğini kullanmasının (otomotiv fuarlarında araçların üzerinde şuh bir şekilde poz veren kadın mankenleri düşünün) bir sembolü oarak değerlendirilebilir. Filmde Arnie’nin düşmanlarının ona güç ve özgüven kaynağı olan arabaya saldırmalarını da bu kapsamda bir tecavüz sahnesi olarak görmek mümkün; adamların aldıkları zevki yüzlerinde rahatça görebileceğimiz bu sahne nerede ise bir karı-koca ilişkisinin taraflarından birine (otomobile, ailenin taraflarından biri olan kadına, bir başka ifade ile söylersek) saldırı olarak yerleştirilmiş hikâyeye.

Öldürülemeyen, yok edilemeyen bir araba ve ona sahip olarak kibirli bir güce ulaşan bir karakter var karşımızda. Film, yukarıda belirtilen önemli problemlere sahip olsa da bu iki karakterin yaşadıklarını ve yaşattıklarını eğlenceli bir biçimde anlatmayı başarıyor. Bu eğlence zaman zaman istemeden bir komik havaya da bürünüyor olsa da, kendisini seyrettirmeyi başarıyor film. Elbette Steven Spielberg’in 1971 tarihlli TV filmi “Duel”deki kamyon kadar sağlam bir karakter değil Christine ve Carpenter’ın buradaki yönetmenliği Spielberg’in ustalığının epey gerisinde. Yine de ilginç hikâyesi, Christine’in kendi kendini onarması ve adeta yeniden yaratması başta olmak üzere etkileyici ve başarılı sahneleri, heyecan ve gerilimini tamamen efektlere dayandırmayan doğallığı, “1957 doğumlu” Christine’in favorisi rock’n roll şarkıları ve belki de en önemli unsur olarak hikâyenin satın aldığımız/tükettiğimiz metaların tutsağı olduğumuzu hatırlatması ile ilgiyi hak ediyor bu film.

(“Katil Otomobil”)