Pixote: A Lei do Mais Fraco – Hector Babenco (1981)

“Burası Latin Amerika’nın endüstri merkezlerinden biri ve Brezilya’nın brüt millî hasılasının yaklaşık %60-70’inin üretildiği São Paulo’nun bir bölgesi. Brezilya’da yaklaşık 120 milyon kişi yaşıyor ve bunların da hemen hemen yarısı 21 yaşının altında ve onların da yaklaşık 28 milyonu Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen standartların altında yaşam süren çocuklardan oluşuyor. Yaklaşık 3 milyon çocuğun herhangi bir evi ve bir ailesi yok. Bir çocuğun durumu cezaî sorumluluğunun başladığı on sekiz yaşından sonra daha da kötüleşiyor ve ve henüz cezaî sorumluluğu olmayan on sekiz yaşın altındaki çocukların da yetişkinler tarafından, ceza almayacakları suçları işlemeleri için sömürülmelerine yol açıyor. Alacakları en büyük ceza, birkaç ay boyunca kalacakları ve yer sıkıntısı ile salıverilecekleri bir kuruma gönderilmeleri oluyor. Bu bölge ailelerin ve çevredeki fabrikalarda çalışan işçilerin yaşadığı bir yer. Burada aileler işe gittiklerinde çocuklarını evde bırakırlar ve onlara ya yaşı büyük olan başka bir çocuk ya da bu iş için para verdikleri komşuları bakar. “Pixote” filminin baş karakteri olan Fernando annesi ve dokuz çocukla birlikte bu evde yaşıyor örneğin. Bu film çok kısıtlı imkânlarla yaşayan çocuklar tarafından canlandırılmıştır ve onların eseridir”

Tüm hayatı suçla örülü bir sokak çocuğunun hikâyesi.

Brezilyalı romancı José Louzeiro’nun “A Infância dos Mortos” (Ölülerin Çocukluğu) adlı kitabından uyarlanan, senaryosunu Hector Babenco ve Jorge Durán’ın yazdığı bir Brezilya filmi. Darwin’in evrim teorisindeki “doğal seçilim”in işleyişini anlatan “en iyi (güçlü, sağlıklı) olanın hayatta kalması” ifadesinin Brezilya sokaklarına, ama güçlü olan değil, zayıf olan açısından uyarlanmış bir hali olarak görebileceğimiz adı ile bu film hem yaş hem sınıf olarak en zayıf olanların ayakta kalma mücadelesini anlatıyor bize ve bunu benzersiz bir şekilde yapıyor. Belgesele yakın bir anlatımı olan, sertlikten kaçınmayan ama bu arada özellikle çocukların içlerinde olduğu sahneleri ile rahatsız da eden film yoksulluğun ve işlemeyen bir toplum düzeninin en gerçekçi ve doğrudan örneklerinden biri sinema tarihindeki. Toplam üç sinema filmi ve bir TV dizisinden oluşan oyunculuk kariyerindeki bu ilk çalışmasında küçük oyuncu Fernando Ramos da Silva’nın etkileyici bir performans sergilediği filmde çoğunluğu amatör oyuncu olan çocuklardan oluşan kadronun gerçekçi çalışmaları da dikkat çekiyor. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının 1980’lere taşınmış bir hali olarak tanımlanabilecek olan film sinemanın gerçek insanları, gerçek mekanlarda ve gerçek hikâyeleri ile anlattığı zaman nasıl gerçek bir sanat eseri yaratabileceğinin de önemli kanıtlarından biri.

Hikâyenin kahramanı olan Pixote (Küçük çocuk anlamına gelen bir sözcük bu) adındaki çocuğu canlandıran Fernando Ramos da Silva’nın hayatı da canlandırdığı karakterinki kadar zorlu ve trajik. Kendisi de sokaklarda yaşayan bir suçlu olan ve bu filmdeki başarısını daha sonra aldığı rollerle sürdürmeye çalışan ama bunu başaramayan (bunda okuma yazmayı pek bilmemesinin de rolü olmuş) ve sokaklara geri dönen da Silva altı yıl sonra polisler tarafından -polisin iddiasına göre- bir çatışma sırasında- öldürülmüş ama bugün polislerin kesinlikle bir yargısız infazla on dokuz yaşındaki bu genci katlettikleri kabul ediliyor. Oynadığı filmdeki çocukların da başına gelen bu olayı oyuncunun kendi hayatında yaşamış olması, filmin -bu örnekte talihsiz bir biçimde- gerçeğe ne kadar yakın olduğunun da örneklerinden biri.

Hector Babenco’nun bu sert bir etkileyiciliği olan filmi yoksulluğun toplumu nasıl yozlaştırdığını ve bu yozlaşmanın en büyük kurbanlarının da ileride her biri kaçınılmaz bir sonuç olarak birer suçluya dönüşecek çocuklar olduğunu anlatıyor bize. Sokaklardan toplanılarak getirildikleri ıslahhanelerdeki yaşamların ıslah etmek bir yana hayatlarını daha da kararttığı ve onlara yaşamlarındaki tek alternatif olarak suç dünyasını sunduğu bu çocukların birbirine benzer hikâyelerini gerçekçi bir dil ile özellikle bazı sahnelerde (örneğin ailelerin ıslahhane ziyareti sahnesi) daha da öne çıkan bir belgesel yaklaşımı ile el alıyor Babenco. Uyuşturucudan fuhuşa hırsızlıktan cinayetlere uzanan suçların parçası olan çocukları izlerken sert bir yumruk yemiş gibi hissediyorsunuz sık sık. Etraftaki yetişkinlerin, başta polisler ve çocuklarla ilgilenme sorumlulukları olan devlet görevlilerinin, tavır ve eylemleri çocuklarının çıkışsızlığını daha da artırırken, filmin bu konuda hayli cesur davrandığını da kaydetmek gerek. Tüm bir toplumsal düzeni ve bu düzenden yararlananları sert bir biçimde eleştiriyor film ve bunu yaparken hiç de çekingen davranmıyor.

Yoksulluğun nelere yol açabileceğini, işlemeyen bir toplumsal düzenin ve adaletsizliğin sonuçlarını etkileyici bir biçimde anlatan ve öldürülen bir yargıcın katilini bulmak ya da en azından bir katil yaratmak için polisin saptığı yolları gösteren film sınıf farkını ve alt sınıfların trajedisini de sergilemekten kaçınmıyor hikâye boyunca ve gücü olanın zayıf olanı her durumda sömürmekten kaçınmayacağının da altını çiziyor. Bunu yaparken de sertlik ve gerçekçilik adına bazen gereğinden fazla ileri de gidiyor film ne var ki. Çocukların dahil ya da seyircisi olduğu cinsellik sahneleri başta olmak üzere filmin bu konuda ileri gittiğini kabul etmek ve eleştirmek gerekiyor açıkçası. Yine de şunu da eklemek gerekir ki filmin dürüstlüğü o denli açık ki bu ileri gitme durumunu affetmek gerekiyor. Babenco filmi ile toplumda yaşananları hiç saklamadan, olduğu gibi anlatarak seyircinin yüzüne sıkı bir tokat atıyor böylece.

Yönetmenin en büyük başarılarından biri, bu derece yoğun bir hikâyede çocuklardan müthiş gerçekçi bir performans alabilmesi ve “amatör” bir görünümün filme verebileceği zararı tamamen sıfırlamış olması. Buna çok etkileyici final bölümlerini de eklemek gerek. Anne arayışı ve bunun ret edilmesi ile başlayan ve hangi yönde ilerleyeceği ve nasıl sonuçlanacağı belli bir hayata karışma ile sona eren bu final filme hayli yakışan sahneleri getiriyor karşımıza ve bir bakıma filmi ve onun baş karakteri olan Pixote’un bu filmdeki temsilcisi olduğu sokak çocuklarının hayatını özetliyor unutulmayacak bir şekilde. Bir çözüm umudu hissettirmeyen ve bir çözümün varlığını da mümkün görür bir havası olmayan ama yine de insanların içinde bulundukları koşullar ne olursa olsun mutluluğu aradıklarını hatırlatmayı ihmal etmeyen filmde Babenco’nun çocuklara bir hikâye yazmayı değil, onların gerçek hikâyelerini hiç müdahil olmadan anlatmayı tercih etmiş olması ayrıca değerli. Filmde bir fahişeyi canlandıran ve çok zor bir rolün altından ustalıkla kalkan Marília Pêra’nın başarısını da hatırlatarak bu sert ve hüzünlü hikâyeyi “mutlaka görülmeli” filmler arasına ekleyebiliriz gönül rahatlığı ile. Filmin başında -bu yazının girişinde de yer alan- konuşmayı gecekonduların önünde yapan ve hikâye boyunca teknik bir gösteriden özenle kaçınan yönetmen Hector Babenco’yu da sevgi ve saygı ile anmış olalım bu film vesilesi ile.

(“Pixote”)

The Little Shop of Horrors – Roger Corman / Charles B. Griffith / Mel Welles (1960)

“Besle beni!”

Saf bir genç adam ve onun ne olduğunu bilmeden yetiştirdiği etobur bir bitkinin hikâyesi.

Charles B. Grifith ve Roger Corman’ın senaryosundan Corman’ın çektiği bir ABD yapımı. Dış sahnelerinde Charles B. Griffith ve Mel Welles’in de yönetmenlik yaptığı film bugün -hemen tüm Corman filmleri gibi- bir kült olması ile ve Jack Nicholson’ın sinemadaki ilk rollerinden birinde karşımıza çıkması ile hatırlanıyor. Çok hızlı çalışan ve çok düşük bütçeli filmler çekmesi ile bilinen Corman’ın bu filmi de yönetmenin bu karakteristik özelliklerine uygun bir niteliği olan bir çalışma ve korku ve komedi karışımı olan içeriği ile seyircisini eğlendirmeyi başarıyor. Saçma bir hikâye, her biri absürt sıfatını hak eden karakterler ve pek de dert edilmeyen mizansen çalışması ile tipik bir Corman filmi bu ve başta yönetmenin filmografisine meraklı olanlar olmak üzere, sinema tarihinin tuhaf filmlerinden hoşlananların ilgisini çekmeye de aday bir eser.

Sonradan bazı çekimlerin tekrarlandığı söylense de filmin çekim sürecinin sadece iki buçuk gün sürdüğünü ve toplam bütçesinin de -bazı kaynaklar 35 bin dolara ulaştığını söylese de- sadece 22.500 dolar olduğunu ifade edersek nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlatabiliriz hehalde: Tipik bir Corman filmi. Zamanında çok ilgi görmese de -hemen tüm kült filmlerin akıbetlerinde olduğu gibi-, bu filmi tekrar sinemaseverlerin gündemine sokan iki farklı uyarlaması olmuş aslında. 1982 yılında bir müzikal olarak tiyatroya uyarlanan ve oldukça ilgi gören hikâye, 1986’da ise bu müzikalin uyarlaması olarak ve Frank Oz’un yönetmenliğinde sinema perdesinde tekrar hayat bulmuş. Bu iki başarılı uyarlama Corman’ın orijinaline yeni bir hayat sağlamış sonuç olarak.

Filmin ucuzluğu daha açılış jeneriğinden başlayarak gösteriyor kendisini. Çok da parlak bir çalışma olmayan bir illüstrasyon üzerinde kayıyor kamera ve filmin tanıtım yazıları eşlik ediyor bu harekete. Ardından bir dış ses, daha sonra hikâyede karşımıza çıkacak olan dedektif Joe Fink karakteri, kendisini ve Los Angeles’ın bir semti olan Skid Row’u tanıtıyor bize. Oysa, dedektifin “Herkesin bildiği ama kimsenin görmek istemediği… trajedilerin daha büyük, kendinden geçmelerin daha çılgın ve suç oranının her zaman en yüksek olduğu” gibi iddialı sözlerle tanıttığı bu semtin hikâye içinde hiçbir belirleyici yanı olmadığı gibi, dedektifin kendisinin de bir iki sahnedeki komedinin kaynağı olmak dışında hikâye için hiçbir önemi yok. Girişteki bu sözler veya daha sonra iki dedektif arasında geçen “klişe polis muhabbeti” iki farklı işlev taşıyor Corman için anlaşılan. Bir yandan, benzer türdeki anaakım filmlerindeki klişeleri kullanarak seyircinin ilgisini çekmeyi amaçlıyor Corman; diğer taraftan da özelikle polis muhabbeti sahnesinde olduğu gibi bu klişeleri bir mizah unsuruna dönüştürüyor. Elbette şunu da söylemek gerekir ki bu sözü geçen problemler (ya da durumlar), Corman’ın hızlı ve ucuz üretiminin de bir doğal sonucu aynı zamanda.

Müzisyen Fred Katz daha önce Corman’a başka filmleri için de verdiği ve çeşitli bölümleri yedi ayrı filmde daha kullanılan müziklerini burada Corman’a yeni bir çalışma gibi tekrar sunmuş ve yönetmen de -bilerek veya bilmeyerek; ama muhtemelen hızlı çalışmanın sonucu olarak farkına bile varmadan- aynen kullanmış bu çalışmayı. Yine bir Corman “geleneği” olarak daha önce başka filmler için kullanılan dekorlar veya setlerden bu filmde de yeniden yararlanmış yönetmen ve bu kez bir yıl önce çektiği “A Bucket of Blood” filminin setleri burada tekrar değerlendirilmiş. Filmi ucuza çıkarmanın yolları bunlar elbette ve Corman da tuhaf karakterlerle dolu bu absürt hikâyeyi kendisinden beklendiği gibi anlatmayı başarmış. Çiçek yiyen adamdan mazoşist hastaya (bu rolde Jack Nicholson hayli eğlenceli bir performans sunuyor) sürekli bir yakını ölen yaşlı kadından alkol düşkünü ve hastalık hastası anneye ve sadist dişçiye hikâyenin üç ana karakterine (çiçekçi, etobur bitkiyi yetiştiren sarsak elemanı ve çiçekçide çalışan ve bu elemanın âşık olduğu genç kadın) eğlenceli bir biçimde eşlik ediyorlar bu saçma hikâyede. Üç ana karaktere, kuşkusuz bitkinin kendisini de eklemek gerek; beslendikçe dev gibi büyümeye devam eden ve daha fazla beslenmeyi talep eden bu bitki en az diğer üç ana karakter kadar önemli ve final dahil, hikâyenin tümüne de damgasını vuruyor kişiliği ile.

İlgi çekmeye çalışan sokak kadını, bitkinin sayesinde hayli komik olan ilk öpüşme, basitliği ve kötü çekilmesi ile eğlendirmeyi başaran kovalamaca gibi sahneleri ile bir eğlence yaratabilen film hayli amatör görünümüne karşın güldürmeyi ve ilgi çekmeyi başaran ve aynı zamanda karanlık yollara da sapmayı becerebilen bir Roger Corman çalışması. Mel Welles ve Jonathan Haze’in canlı performansları ile dikkat çektiği bu filmin ilham verdiği bir başka filmi de hatırlatmış olalım bu arada: Çek yönetmen Oldrich Lipský 1978’de çektiği “Adéla Jeste Nevecerela” adlı filminde Roger Corman’ın burada Audrey Jr. adını verdiği bitkinin adını Adéla olarak değiştirmiş ve Corman’ın filminin hikâyesine ünlü çizgi roman dedektifi Nick Carter’ı yerleştirerek eğlenceli bir başka film yapmıştı.

(“Küçük Korku Dükkânı”)

A Quiet Place – John Krasinski (2018)

“Onları koruyamıyorsak, kimiz biz? Onları korumalısın. Bana söz ver, onları koruyacaksın”

Sese karşı olağanüstü bir duyarlılıkları olan uzaylı yaratıklardan korunmak için tam bir sessizlik içinde yaşamak zorunda olan bir ailenin hikâyesi.

2018 yılında özellikle ABD’de eleştirmenler ve seyircilerin büyük bir ilgi gösterdiği, senaryosunu Bryan Woods, Scott Beck ve John Krasinski’nin yazdığı ve yönetmenliğini Krasinski’nin üstlendiği bir ABD yapımı. Bir meteorun düşmesi ile birlikte dünyaya geldiğini görüntüye gelen bir gazete kupüründen anladığımız korkunç yaratıkların en ufak bir sesi çıkaranları ortadan kaldırdığı bir dünyada bir bireyleri bu yaratıkların kurbanı olan dört kişilik bir ailenin macerasını izliyoruz filmde. Rahatsız edici düzeye çıkan sahneleri ile hem olumlu hem olumsuz puan alan film hikâyesini ilgi ve gerilim ile izletmeyi başaran, gerilmini temel olarak “ailenin akıbeti” üzerine kuran ve bu bağlamda bir “kutsal aile” hikâyesi olarak da nitelenebilecek bir çalışma. Konusu gereği bazı inandırıcılık problemleri de olan film kusurların rağmen son dönemin öne çıkan korku ve bilim kurgu örneklerinden biri olarak, izlenmeyi hak ediyor.

Karakterlerin hemen tamamında sadece işaret dili ile konuştuğu filmin senaryosunun ilk halinde seslendirilen sadece tek bir diyalog varmış ama sonradan filmin ortalama seyirci için fazla “sessiz” olabileceği gerekçesi ile yapılan değişiklikle 25’e çıkartılmış bu sayı. Dolayısı ile filmin başarısı oyuncularının performansına ve görsel düzeyine ortalama bir filme göre çok daha fazla bağımlı olmuş. Bu açıdan değerlendirildiğinde ise filmin ortalamanın üzerine çıktığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yönetmenliği üstlenen, senaryoya katılan ve babayı da canlandıran John Krasinski’nin rolünün hakkını verdiği filmde anneyi canlandıran Emily Blunt ile ailenin en büyük çocuğunu oynayan ve karakteri gibi gerçek hayatta da sağır olan Millicent Simmonds’ın performansları ise dört dörtlük. Blunt gerçek hayatta da eşi olan Krasinski’nin de payı olan senaryonunun onu içine attığı hayli zor sahnelerin (bu sahnelerin birinde oyuncu kendi kendine doğum yaparken aynı anda bir yaratıkla da mücadele etmek zorunda kalıyor örneğin!) altından çarpıcı bir başarı ile kalkıyor. Oyuncunun başarısı olmasa, bu zor sahnelerin rahatsız ediciliği çok daha üst bir boyuta ulaşabilirmiş açıkçası. Millicent Simmonds ise karakterinin kırılganlığını ve isyankârlığını oldukça etkileyici bir biçimde canlandırıyor ve filme önemli bir katkı sağlıyor.

Film 89. günde -yaratıkların dünyaya gelişinin 89. Günü- hayli trajik bir sahne ile başlıyor ve sorular sordurmayı ve merak uyandırmayı başaran bu girişten sonra 472. günden itibaren anlatmaya başlıyor asıl hikâyesini. Açılış sahnesindeki gerilimi ve gizemi hemen tüm hikâyesi boyunca koruduğunu söyleyebiliriz filmin ve tüm aksiyonunu karakterlerinin -insan olanlarının- sessizliğini kullanarak anlatmayı becermesini de ekleyebiliriz buna. Bu da kolay bir başarı olmasa gerek; evet, tam da bu sessizlikle ilgili bazı inandırıcılık problemleri var filmin ama yine de Kasinski bir yönetmen olarak ortaya kayıtsız kalınamayacak bir sonuç koymayı başarmış. 2020’de başlayıp, 2021’de devam eden bu yakın gelecek distopyası hikâyesinin, seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başarmasını da senaryo kadar Kasinski’nin görsel başarısına da bağlamak ve yönetmenlik kariyerine iki komedi ile başlayan oyuncunun o filmlerin hafif havasına tamamen zıt bir yönde duran bu korku ve bilim kurgu filminin gerilimini bize taşımakta aksamadığını söylemek gerekiyor.

2020’de gösterime girecek bir devam hikâyesi çekilmekte olan filmin “ailenin kutsallığı” üzerinden değerlendirebileceğimiz muhafazakârlığı üzerinde de biraz durmak gerekiyor. Yemek öncesi edilen dua, ailenin tüm bireylerinin sürekli olarak birbirlerini ve bir kurum olarak aileyi koruma çabaları, etrafta tek bir sahne dışında başka tek bir insan olmaması nedeni ile bu çekirdek ailenin nerede ise insanlığın geleceğinin tek umudu olması, babanın -hikâye doğal kılsa da- tam bir klasik baba figürü olması ve annenin -yine hikâye doğal kılsa da ve finalde kendisine farklı bir rol yüklese de- hamileliği ile nedeni ile nispeten zayıf olması gibi farklı unsurların desteklediği bir muhafazakârlık bu. Burada ailenin soyadı olan Abbott’a da dikkat çekmek gerekiyor. Hristiyanlıkta bazı manastırların başındaki erkek rahibe verilen bir isim bu ve tıpkı filmdeki gibi bu “Abbott”lar dış dünyadan soyutlanmış bir hayat süren, kendi kendilerine yeterli kapalı bir dünyaları ve manastırlarının bazılarında “sessiz” bir hayatları olan ve bu yüzden örneğin ses çıkarmaması için ayakkabı giymeyen kişiler. Bu ismin seçilmiş olması elbette hikâyenin içeriği açısından çok uygun bir tercih ama öte yandan bir dinsel gönderme içerdiğini de söylemek gerekiyor. Bu içeriğin tam karşı yönünde yorumlanabilecek bir bakışla da ele alınabilir film bir yandan da; hikâye aslında bir bakıma “sessizlik içinde yaşamaya zorlananların” mücadelesi olarak da görülebilir. Hikâyeyi yaşadıkları çevrede, toplumda ve ülkede baskı altında olan ve en ufak bir direniş hareketinde ezilen ve yok edilen bireylerin ve grupların hikâyesi olarak değerlendirip, seyrettiğimizi de onların bu baskının kaynağına karşı mücadelesi olarak görmeye uygun bu film ve açıkçası kişisel olarak bu bakışı tercih ediyorum, senaristlerin böyle bir niyetleri olup olmamasından bağımsız olarak. Sonuçta yaratıklarla baş etmek için keşfedilen yolun “ses çıkarmak” olduğunu düşünürsek, bu yönde bir okuma direnişçi içeriği ile oldukça ilerici çünkü.

Zaman zaman alışıldık biçim ve içeriklere bürünse de etkileyici sahneleri (sessiz çığlık sahneleri gibi) olan filmde ailenin bir çocuk sahibi daha olmaya karar vermesi hikâyenin inandırıcılık açısından en problemli yanlarından biri. “Kaybettiklerinin yerine“ düşünmüş olabilirler bunu ama içinde bulundukları koşullarda, doğum anının ve doğacak bebeğin kaçınılmaz sesinin yaratacağı riski göze almaları pek gerçekçi değil ve ancak yine filmin aile güzellemesi olması üzerinden açıklanabilir. Ailenin onca zaman yaratıkların ses duyarlılığına takılmadan yaşayabilmesi gibi önemli bir soru işareti de barındıran bu “fedakârlık ve sevgi” filmi, baş karakterlerden birinin yüzündeki güçlü ve emin ifade ile sona erse de bir devam hikâyesine açık bir kapı bırakan bir finale sahip. “Alien – Yaratık” filmini çağrıştırsa da yaratığın tasarımının, çarpıcı ses kurgusunun ve Marco Beltrami’nin hikâyeye müthiş bir destek sağlayan ve kendisi de bir gerilim unsuru olmayı başaran müzik çalışmasının da takdiri hak ettiği film farklı okumalara ve bu nedenle eleştiri ve övgülere açık içeriği ile ilgi çekmeye aday, görmeye değer bir çalışma kesinlikle. Sonuçta aynı anda hem korumacılığı ve otoriteyi hem de bunlara isyanı iyi anlatan (ve öven), belki de yorumu seyirciye bırakan ilginç bir film bu.

(“Sessiz Bir Yer”)

Rok Spokojnego Slonca – Krzysztof Zanussi (1984)

“Mutluluk elemin içindeyken de bulunabilir”

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, savaşın yakıp yıktığı Polonya’da Amerikalı bir asker ile Polonyalı bir kadının aşk hikâyesi.

Leh yönetmen Krzysztof Zanussi’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Romantizmin ve bir aşkın doğması ve büyümesi için en elverişsiz koşullarda bir erkek ile bir kadının sevgisini ince bir dil ile anlatan, bunu yaparken de ucuz romantizmden özenle uzak duran bir çalışma bu. 1984 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kazanan film bir aşk hikâyesinin görsel ve içerik olarak çağrıştıracağı hemen her unsurdan sakınırken, konuşabildikleri diller nedeni ile önemli bir iletişim problemi de olan çiftin hikâyesini insan onurunun acı ve ölüme karşı durabileceğinin de kanıtı olarak kullanıyor. Sakin, güçlü ve dürüst bir film bu.

Wojciech Kilar’ın senfonik müziğinin duygu dolu bir dram duygusu kattığı hikâyede Zanussi bir aşk hikâyesinde pek rastlamayacağımız türden bir ortam içinde gösteriyor bize iki baş karakterini. Büyük savaş henüz bitmiştir, Polonya yoksulluk ve kıtlık içindedir, Amerikan askerleri ve Rus askerleri şehirde gezinmektedir, suç ve ölüm günlük hayatın önemli bir parçasıdır bu ortamda. Bacağında önemli bir yarası olan yaşlı annesi ile birlikte hayatta kalmaya çalışan orta yaşlı bir kadın ve savaş sırasında yaşadığı travmaların pençesinde hayatını sürdüren ve ülkesine dönme gücü bulamayan Amerikalı bir askerdir bu iki karakter. Erkeği mahçup eden bir tesadüfle karşılaşırlar ve sonrası etkileyici bir finale ulaşan bir aşk hikâyesi olur. Şehrin duvarlarında hâlâ Nazilerden kalan “Ein Volk… Tek Halk…” ve “Hitler” sloganları yazılıdır; Amerikan askerleri çocuklara sakız fırlatarak eğlenmektedir, evlerin tümü savaşın ağır izlerini taşımaktadırlar bu hikâyede. Adam kendi travmasının da dürtüsü ile kadına yardım etmeye çalışır hem küçük hediyeleri hem de bir Amerikan askeri olarak ona sağlayabileceği olanakları kullanarak.

Birbirlerinin dillerini hemen hiç bilmeyen, konuşmalarını sadece kadının kısıtlı İngilizcesi ile yürütebilen ve bu nedenle en mahrem konuşmalarını gerçekleştirmek için bir tercümana ihtiyaç duyan adam ve kadının hikâyesini bir bakıma bir direniş hikâyesine dönüştürüyor Zanussi. Ölüme, yıkıma, acıya, otoriteye ve suça karşı bir direniş öyküsü bu film ve yönetmen tıpkı romantik filmlerin diğer tüm klişelerini yıktığı gibi iki baş karakterini de “genç ve güzel” göstermenin peşine düşmüyor. Her ikisi de acılı bu insanların ve erkek evine dönemezken, kadın da evini terk edemiyor. Zanussi aşkın nasıl başladığını veya ilk çekimi yaratanın ne olduğunu vurgulamak gibi oyunlardan hep kaçınıyor ve oldukça alın ve süssüz bir sinema dili ile özel ve etkileyici bir gerçeklik yaratıyor. Yaralı bir ülkedeki yaralı iki karakterin yaşadıklarını anlatırken başka karakterleri de -hikâyeleri özenle oluşturulmuş ve anlatılanın doğal bir parçası kılınmış bu karakterlerin- ihmal etmiyor hikâye. Özellikle, Alman toplama kampından sağ kurtulmak için katlanmak zorunda kaldıklarının travması içinde kendince bir kurtuluş yolu arayan komşu kadın karakterinin bir örneği olduğu şekilde herkesin hikâyesini dinlemeye değer kılan bir senaryo var karşımızda.

Savaştan hemen sonraki bir dünyayı anlattığı için çatışma vs. yok filmde ama bir toplu mezar sahnesinin de örneği olduğu gibi savaşın sonuçlarını doğrudan gösteren pek çok etkileyici ânı var filmin. Örneğin bu sahnede mezarın etrafında toplanmış olan halktan iki kişinin ayaklarının kayarak mezarın içine düşmeleri bir trajikomik an olmanın çok ötesine geçiyor ve seyredenin yüreğinde derin bir iz bırakacak sert bir trajediye dönüşüyor. Savaşta kazanan olmadığını ve doğası gereği de olamayacağını ve herkesin az ya da çok kaybedeceğini gösteren bu sahnelerde askerlerin çürüyen cesetleri gibi görsel açıdan korkunç ve vurucu kareler çıkıyor karşımıza zaman zaman. “Mutlu olmak bir insan hakkı mıdır? Herkesin mutlu olmaya hakkı var mıdır? Yoksa bazılarının vardır ama bazılarının yok mudur?” sorularının bir günah çıkarma sırasında sorulduğu film, insanın en doğal arayışının mutluluk üzerine olduğunu hatırlatıyor seyirciye. Tüm o acının içinde iyilik, fedakârlık ve sevginin yaşayabileceğini ve insanı insan kılanın da bu olduğunu anlatmayı etkileyici bir biçimde başaran bir film çekmiş kesinlikle Zanussi.

Slawomir Idziak’ın sepya tonlarındaki renklere ağırlık veren başarılı görüntü çalışması hikâyenin dramının kaynağını sürekli olarak hatırlatıyor bize ve etkileyici bir katkı sağlıyor filme. Sondaki, trajik bir etkiye sahip olan ve Utah’da (Filmde de sözü edilen, John Ford’un 1939 tarihli filmi “Stagecoach – Cehennemden Dönüş”ün çekildiği bölge burası) çekilen kavuşma ve dans” sahnesi dışında tüm bölümleri Polonya’da geçen filmde başrolleri paylaşan Maja Komorowska ve Scott Wilson karakterlerinin acılarını, umutlarını ve direnişlerini çok iyi yansıtan gerçekçi performansları ile etkileyici birer hüzün portresi oluşturuyorlar. Idziak’ın kamerası bu oyuncuların yüzlerindeki ve gözlerindeki kederi filmin anlattığı “kırık bir aşk hikâyesi”ne uygun bir şekilde yakalarken, oyuncuların yalın performansları bir tercüman eşliğinde konuştukları sahnede olduğu gibi göz yaşartacak bir etkileyiciliğe sahip olmayı başarıyor. Görülmeli.

(“A Year of the Quiet Sun” – “Sakin Güneş Yılı”)