Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) – Alejandro G. Iñárritu (2014)

Birdman“Kimin için anlamı var? Üçüncü çizgi roman uyarlamasından önce, kuş kostümünün içindekinin kim olduğunu insanlar unutmaya başlamadan önce vardı bir kariyerin. Tek dertleri oyun bittikten sonra kahve ve pasta için nereye gidecekleri olan bin zengin ve yaşlı beyaz için, 60 yıl önce yazılmış bir kitaptan uyarlanmış bir oyun sahneliyorsun. Yüzleş baba, bunun sanatla ilgisi yok! Bunu yeniden gündeme gelebilmek için yapıyorsun. Gündeme gelebilmek için insanların her gün savaştığı bir dünya var dışarıda ve sen böyle bir dünya yokmuş gibi davranıyorsun. Kasten görmezden geldiğin ve seni çoktan unutan bir dünyada olup bitiyor her şey. Gerçekten, kimsin sen? Blogger’lardan nefret ediyorsun. Twitter ile dalga geçiyorsun. Facebook sayfan bile yok. Var olmayan asıl sensin. Bunu yapmanın nedeni, tıpkı bizler gibi senin de önemsenmemekten korkuyor olman. Biliyor musun, haklısın. Önemsenmiyorsun. Önemli değilsin. Alış buna.”

Popüler fantastik filmlerde “KuşAdam” adındaki bir süper kahraman olarak ün kazanan ama sanatsal işleri ile önemsenmeye çalışan bir oyuncunun bir tiyatro oyununu sahnelemeye çalışırken yaşananların hikâyesi.

2015’in Oscar ödüllerine dokuz dalda aday olan ve aralarında en iyi filme verileninin de bulunduğu dördünü kazanan bir film. 2000 tarihli “Amores Perros – Paramparça Aşklar Köpekler” filminin gördüğü başarı üzerine Amerikan sinemasının “el koyduğu” Meksikalı sinemacı Alejandro G. Iñárritu’nun yönettiği ve üç başka isimle birlikte senaryosunu yazdığı film, bir aktörün Raymond Carver’ın “What We Talk About When We Talk About Love” adını taşıyan öyküsünü tiyatroya uyarlarken içine girdiği sorgulamaları anlatıyor temel olarak. Bol konuşmalı ve güçlü diyalogları olan bir senaryo, yönetmenin hareketli ve uzun tek çekimlerden oluşan ve filme adeta bir defada çekilmiş havası veren mizanseni, güçlü oyunculukları ve popüler bir filme pek uygun değil gibi görünen konusunu çekici kılmayı başarması ile dikkat çeken bir çalışma bu. Ne var ki güçlü diyalogların bir süre sonra filmin derdinin altını kalın çizgilerle çizen bir havaya bürünmesi, teknik başarının örttüğü bir içerik probleminin kendisini hissettirmesi ve başta Oscar olmak üzere aldığı onca ödülü izah eden ve kutsanan sanatçının kendisine narsist bakışı gibi hayli önemli unsurlar var ki filme ciddi zarar veriyor sinema değeri açısından.

Oyunun hemen tamamı bir tiyatro binasının içinde geçiyor ve kamera dışarı çıktığı anlarda da ya binanın çevresinde dolanıyor ya da çatısından, anlattığı sanat ve sanatçı dünyasının dışında kalan bizlere bakıyor. Evet, Hollywood kendisine bakmayı sever ve bunu vasatın üzerine çıkarak yapmayı başaran her filmi de mutlaka ödüllendirir. Narsist bir dünyadır çünkü Hollywood ve oyunculuk da bir parça narsist olmayı gerektirir sonuçta. Burada bu narsizm doruk noktasına varıyor ve endişeleri, heyecanları, kavgaları, başarıları ve savaşları ile film bizi oyuncuların hikâyesinin tam ortasına bırakıyor ve onlara hayran hayran bakmamızı istiyor. Üstelik bunu filmin hikâyesini ilk duyduğunuzda hiç öngöremeyeceğiniz bir dinamizm ile yapıyor. Uzun planlar ile sahneler birbirine bağlanırken, hayli akıllı bir “koreografi” ve kurgu sanki tüm film bir defada çekilmiş havası veriyor ve seyirciden hayranlık çığlıklarını bekliyor sürekli olarak bu tercihleri ile. Hakkını vermek gerek aslında; Iñárritu’nun teknik becerisine ve göz alıcı sahneleme anlayışına diyecek yok. Tüm sahneler birbirine çarpıcı bir şekilde bağlanıyor, hayli zor bir oyunculuk ve koreografi becerisi gerektiren bu sahnelemede oyuncular hiç aksamıyor ve film zaman zaman adeta bir aksiyon filminin temposunu kazanıyor. Hareketli kamera tiyatro binasının içinde, çatısında ve sokağa çıkarak etrafında dolanırken hemen her zaman çekici bir görüntü getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de kimi gerçekten çarpıcı kareler de yakalıyor: Aktörün sinemada canlandırdığı süper kahraman “KuşAdam”ın bir iç ses olarak aktöre “sanatsal” denemeleri bırakıp tekrar popüler filmlere dönmesini söylediği sahnelerin bir kısmı oldukça etkileyici. Özellikle bu iç sesle ilk karşılaştığımız anlar hayli parlak ama gereğinden fazla kulanılan bu öğe bir süre sonra tekrara düşüp, senaryonun mesajlarını verme aracı olarak kullanılan kaba bir öğeye dönüşüyor. Sahnelenecek oyunun provaları ve öngösterimleri sanatçı egosu üzerine ima ettikleri ile hayli etkileyici ve filmin kendi hikâyesi ile akıllı bir şekilde ilişkilendirilmiş olması ile ayrıca önemli. Sürpriz bir patlama/aksiyon sahnesi de seyirciyi hazırlıksız yakalaması ile dikkat çeken bölümler arasında. Elbette, aktörü canlandıran Michael Keaton’ın talihsiz bir kaza sonucu üzerinde sadece iç çamaşırı olduğu halde New York sokaklarında koşmak zorunda kalması da hatırlanacak bir sahne olacak her zaman bu filmden.

Antonio Sanchez’in hayli etkileyici ve hikâyeye kattığı tedirginlik ile dikkat çeken ve kötü bir şeyler olacağını haber veren bir havası olan müziğinin çok başarılı olduğu filmde Hollywood, evet kendisine bakıyor. Diyaloglarda sık sık kulağımıza çalınan gerçek oyuncuların isimlerinden çeşitli filmlere göndermelere Hollywood’un bir endüstri olarak sanatçılara yaşattığı ticarî ve sanat filmleri ikileminden filmde önemli bir yardımcı rolde olan Edward Norton’un karakterinin tıpkı Norton’un kendisi gibi çalışması zor bir oyuncu olmasına kadar uzayıp gidiyor bu kendine bakma işlemi. Filmde adama söylenen “Hep böyle yapıyorsun; gerçekten sevilmekle hayran olunmayı karıştırıyorsun” sözünü filmin kendisi için de rahatça kullanabiliriz sanırım. Bu film de -farkında olduğu tüm kusurlarına rağmen- kendisine hayran olan ve bu hayranlığı seyircinin hayranlığı ile sürekli olarak beslemek isteyen bir kurumun bitmek bilmeyen sevgi ihtiyacını dile getiriyor bir bakıma.

Eleştirmenle konuşma/tartışma/lâf geçirme sahnesinde olduğu gibi hayli güçlü diyaloglar var filmde ve bunların bir kısmı özellikle o dünyanın parçası olan veya en azından o dünyaya aşina olanlar için ek bir etkileyiciliğe sahip olsa gerek. Alınan Oscar’ları açıklayan bir unsur da bu elbette. Zengin bir kadrosu olan filmde Michael Keaton ve Edward Norton senaryonun kendilerine sağladığı imkânları sonuna kadar ve çarpıcı bir performansla kullanıyorlar ve gerçekten döktürüyorlar. Diğer oyuncular da kesinlikle çok başarılılar ve içlerinden Zach Galifianakis ve Sam Stone özellikle öne çıkıyorlar rollerinin ağırlığının da katkısı ile. Emmanuel Lubezki’nin akışkanlığı yüksek bir sıvı gibi kayarak/akarak hareket eden kamerası bu oyuncuları ustalıkla takip ediyor ve tüm hareketliliğine rağmen varlığını hissettirmemeyi başarıyor.

Hiperaktif bir film bu ve oyunculuk denen canavarlık üzerine, birer canavar olan oyuncuların egoları üzerine bir çalışma. Bu egoyu tüm çıplaklığı ile ortaya koymaya soyunan filmin tüm gösterdiği olumsuzluklara rağmen bu egoya hayran olduğu da açık ve bu bağlamda pek de tarafsız olduğu söylenemez. Zaten film de sevilmeyi değil hayran olunmayı ve takdir edilmeyi bekliyor ki bunu fark ettiğiniz andan itibaren samimiyetini sorgulamaya ve hikâyeye daha mesafeli bakmaya başlıyorsunuz. Bu rahatsız edici duruma filmin karakterleri, yan hikâyeleri ve mesajları ile sürekli bir cazibe yaratmaya çabalamasının neden olduğu üstünüze gelme halini de eklemek gerekiyor. Elbette kesinlikle görülmeyi hak eden bir film bu, şımarıkça hayran olunmayı talep etmesine rağmen.

(“Birdman veya (Cahilliğin Umulmayan Erdemi”)

A Beautiful Mind – Ron Howard (2001)

a-beautiful-mind“Bir düşün; senin için onca önemi olan insanların, yerlerin, hatıraların yok olduğunu, daha kötüsü aslında zaten hiç var olmadıklarını. Nasıl bir cehennem olurdu bu!”

“Oyun Teorisi”nin de aralarında olduğu pek çok alandaki çalışmaları ile Nobel ödülü kazanan ünlü matematikçi John Nash’in hayat hikâyesi.

Aralarında en iyi film ve yönetmen ödülünün de olduğu dört dalda Oscar kazanan, toplam sekiz dalda ödüle aday gösterilen, Hollywood usulü bir biyografi filmi. Premiere adlı sinema dergisinin tüm zamanların en çok abartılan yirmi filminden biri ilan ettiği çalışmanın bu ünvanı “hak ettiği” tartışılabilir belki ama Hollywood standartlarından nerede ise milim sapmayan, çekici bir gerçek hayat hikâyesini anlatırken özel bir sinemasal hava yaratamayan bir film var karşımızda. Başroldeki Russell Crowe’un Oscar’a giden yolun en önemli yardımcılarından biri olan “özürlü” rolünün içini belki de gereğinden fazla doldurduğu ve alamasa da Oscar’a aday olduğu film, John Nash’in hayatını bilmeyenler için içerdiği sürpriz ile dikkat çekebilecek, eli yüzü düzgün anlatılmış ve Nash’in eşi rolündeki Jennifer Connelly’in yardımcı oyuncu dalında Oscar alan performansı ile göz doldurduğu bir çalışma olarak yine de ilgiyi hak ediyor. Sonuçta karşımızdaki Amerikan sinemasının tüm teknik ve artistik becerisini kullanarak çektiği bir film ve tam da onlardan bekleneceği bir şekilde hayatını anlattığı karakterin gerçek hikâyesini hayli önemli ekleme ve çıkarmalarla altüst etmiş olmasını bir kenara koyarsanız, hikâyesinin gerçekliği ile de çekiciliği olan bir çalışma.

Filmin çekildiği tarihte hayatta olan -2015 yılında, eşi ile birlikte bir trafik kazasında ölen- ünlü bir kişinin hayatını anlatan bir çalışmanın gerçeklerden zorunluluklar dışında sapmamasını beklemek en doğal hakkımız olmalı, bu tür bir biyografi filmi için. Sylvia Nasar’ın aynı adlı biyografisinden sinemaya Akiva Goldsman’ın senaryosu ve Ron Howard’ın yönetmenliği ile uyarlanan film ise bu konuda oldukça pervasız bir tavır takınıyor. Gerçek hayatta tam bir sigara düşmanı olan Nash’i bunalım görüntüsü ile daha iyi uyuştuğunu düşündüklerinden olsa gerek sigara içerken göstermekten özel hayatında ciddi değişiklikler yapmaya kadar uzanıyor bu gerçeğe müdahale işi. Nash’in gerçekte evlilik dışı bir çocuğu olduğundan veya eşi ile evlenmeden önce de cinsel hayatı olduğundan hiç söz etmiyor hikâye. Herhalde bu da onun anti-sosyal yanını vurgulamak için yapılmış ama vahim bir saptırma. Eşinin kendisini boşadığını ve tekrar evlendiğine de hiç değinmiyor ve hiç yapılmamış bir Nobel konuşması uydurularak, bu konuşmadaki teşekkür cümleleri üzerinden kadının “kesintisiz” desteğine vurgu yapılıyor. Bir başka ifade ile, hem önemli bir gerçek gizleniyor hem de uydurulan yalanı desteklemek için yeni bir yalan daha yaratılıyor. Bunlara eklenebilecek başka çarpıtmalar da var ki birinin izahı daha da vahim. Nash’in sadece kadınlarla değil erkeklerle de ilişkisi olduğu ve hatta bu nedenle tutuklandığı gerçeğine hiç değinilmiyor ve filmin yaratıcıları bunun açıklaması olarak da 1950’lerde kimilerinin ileri sürdüğü üzere şizofreni ile eşcinsellik arasında yanlış bir bağlantı kurulmasını istemediklerini söylüyorlar. Evet, film 1950’lerde geçiyor ve o dönemde hastalık olarak kabul edilen eşcinsellik için bu safsataların uydurulduğu doğru ama 2001’de çekilen bir filmin elli yıl öncesinin seyircisine değil bugünün seyircisine hitap ettiğini unutuyor herhalde filmin yaratıcıları. Bir kişiyi -hele de Oscar hedefleyerek- anlatan bir filmin onu mümkün olduğunca “kabul edilebilir” ve olumlu kılma çabasının sonuçları bunlar ve ciddi bir eleştiriyi de hak ediyor kesinlikle.

Açılış jeneriğine eşlik eden bölümlerinde taşıdığı gerilim havası ile dikkat çeken James Horner imzalı müziği tam bir Hoolywood işi filme yakışır nitelikte. Ne zaman ne hissetmemiz gerektiğini bize hatırlatmayı hiç ihmal etmiyor ve gösterişten de hiç çekinmiyor: Bu durum da Oscar’a adaylığını izah ediyor bize! 1995 yılından bugüne tam on altı kez Oscar’a aday olup hiç kazanamayan Roger Deakins’in görüntü çalışmasının özellikle dış çekimlerdeki renk tonları ile hayli başarılı olduğu filmde doktorun “bir şizofrenin en büyük kâbusu neyin doğru olduğunu bilememesidir” cümlesi hikâyenin başarılı yanlarından birini de ortaya koyuyor. Bilmeyenler için hikâyenin sürprizi gerçekten önemli ve filme kesinlikle bir cazibe katıyor. Keşke senaryo gerçeği yitirme durumunu daha iyi işleyebilse ve nerede ise tüm yükü Russell Crowe’un oyunculuğuna bırakmasaymış. Kendi hastalığını üzerinde çalıştığı problemlerden biri gibi görüp çözmeye çalışan ünlü matematikçinin 1947’den 1994’e uzanan hikâyesinin sahip olduğu doğal çekicilik ile yetinmiş ve Oscar için ellerini oğuşturarak beklemeye karar vermiş görünüyor filmin yaratıcıları. Dönemin komünizm paranoyasını Nash’in paranoyası üzerinden okumaya da açık olan film bu yönü ile de ilgi çekebilir. Kapanış jeneriğine eşlik eden ve Charlotte Church tarafından seslendirilen “All Love Can Be” adlı şarkının filmin aşk, deha, trajedi ve hastalık gibi “büyük” temalar üzerine inşa edilen hikâyeye verilmek istenen havaya çok iyi uyduğunu ama işte tam da bu özellikleri ile filmin asıl sorununu da ortaya koyan iyi bir örnek olduğunu söylemek gerekiyor.

Geniş kitlelere uygun olması için sterilize edilmiş bir hikâye bu ve Hollywood’un zanaatkâr ustalığından epey nasiplenen havası ile ilgiyi hak ediyor kuşkusuz. Sonuçta ne olursa olsun, ortada gerçek bir deha, mücadele, tutku ve aşk hikâyesi var. Matematiğin güzelliğini gerektiği gibi karşımıza getirememiş olsa da, Crowe’un ve Connelly’in döktürdüğü film matematik düşkünlerinin ilgisini ayrıca çekecektir elbette.

(“Akıl Oyunları”)

Bir Göçmen Kuştu O – Ayla Kutlu

bir gocmen kustu oAyla Kutlu’nun 1986 yılında Madaralı Ödülü’nü kazanan ve hikâyesi 1877’de başlayıp 1968’de sona eren romanı kelimenin her anlamı ile bir kadın kitabı. Yazarının kadın olması ve kitabın yazarın annesine ithaf edilmiş olması değil bu nitelemeyi gerektiren sadece; roman dört ayrı kadın karakteri üzerinden -tam anlamı ile onların ağzından değil ama onların düşünceleri ve duyguları üzerinden- anlatıyor hikâyesini ve odağında bu dört kadının her biri ile bir ilişkisi olan (birinin oğlu, ikisinin kocası ve bir diğerinin de babası olarak) bir erkek olsa da bize yansıyan her zaman bir kadının duyarlılığı oluyor. Dokuz bölümden oluşan kitabın ilk iki bölümünde bu erkeğin annesi Cevahir, sonraki üç bölümde ikinci eşi Nevnihal, takip eden iki bölümde ilk eşi Gülhayat, sekizinci bölümde yine Nevnihal ve son bölümde kızı Leyla’nın hissettikleri üzerinden ilerliyor hikâye ve oldukça önemli bir tarihsel süreçte olan bitenlerin bu kadın karakterlere yansıyan yanlarına değiniyor çoğunlukla. Bir yandan hayli bireysel görünen bir hikâye gibi dursa da okuduğumuz, yazarın bu tercihi ile, öte yandan kesinlikle çok önemli toplumsal değinmelere de sahip oluyor roman.

Romanın edebî değer açısından önemli yanlarından biri, üç kadının (Cevahir, Nevnihal ve Gülhayat) her biri için kişisel tarihlerindeki önemli anları ustalıkla anlatan ve müthiş bir duygu tasviri ile okuyucuya onların hissettiklerini sonuna kadar geçiren bölümler. Cevahir’in bir dere kenarındaki ilk sevişmesi örneğin, kısa cümleler ve duygusal bir coşkunluk içeren bir “şiir” ile anlatılıyor. Benzer şekilde Nevnihal’in “ilk gece”si de detaylı ve etkileyici bir keşif serüveni olarak getiriliyor önümüze. Nevnihal’in doğum yapması, Gülhayat’ın yaşadıklarını sorgulaması ve evi terk etmeye karar vermesi ve sekizinci bölümdeki aile içi hesaplaşma bölümleri çok vurucu bir dil ile kaleme alınmışlar. 1919’un işgal altındaki İstanbul’unda yapılan ve Nevnihal’in annesi ile katıldığı Sultanahmet mitinglerinden biri de hayranlıkla okunacak bir şekilde anlatılıyor okuyucuya. Bu çarpıcı bölümlere Cevahir’in kendi başına bir “tecavüz bebeği”ni doğurmasını da eklemeli kuşkusuz. Ayla Kutlu’nun bu bölümlerde, kitabın tümüne de yayılmış olan bir şekilde, yazarın ağzından yapılan anlatım ile ilgili bölümün öne çıkan kadın karakterinin ağzından anlatımı ustalıkla iç içe geçirmesi ve hemen her zaman birinci şahıs ağzının yakınlığını ve kişiselliğini hissettirebilmesi çok önemli bir başarı ve romana karşı koyması zor bir çekicilik kazandırıyor.

İlgili dönemde Türk kökenli Osmanlı halkının taşıdığı ihanete uğramışlık hissi de fazlası ile yerini bulmuş kitapta. 93 Harbi’nde Rus, İstanbul’un işgalinde Rum, Yahudi ve Ermeni komşuların “ihanet”leri dönemin gerçeklerinden biri olsa da, kitaptaki sert ifadelerin ne kadarının karakterlerin hissettikleri ne kadarının yazarın düşünceleri olduğu pek net değil açıkçası ve bir Rum doktor dışında tüm gayrimüslimlerin korkunç bir ihanetin parçası olarak gösterilmesi bir edebî eser için bir parça gereğinden fazla taraflı bir tutum olmuş. Romanın bu tutumu “Ermeni tehciri”nin söz konusu edildiği bölümde de gösteriyor kendisini.

’93 harbi sırasında babası Hristiyan komşuları tarafından öldürülen ve annesi ile birlikte Anadolu’ya doğru kaçan Çerkez kökenli bir çocuk romanın odağındaki Emir karakteri ve onun önce son Osmanlı meclisinde sonra da birinci ve ikinci millet meclisindeki mebuslukları, Mustafa Kemal’in yakın çevresi ile arasının bozulması, Urfa’da toprak sahibi olarak devam eden ve İstanbul’da yoksul bir şekilde ölümü ile sona eren hayatı bize bir dönemin toplumsal ve siyasî olaylarını takip etme imkânı sağlarken, bu toprakların ne büyük acılar geçirdiğini de bir kez daha hatırlama fırsatı veriyor. Kutlu’nun okuyucuya bu imkânı verirken edebî olarak da hayli yüksek bir düzeyi tutturması, romanı okunması gerekenler arasına sokuyor kesinlikle. Son bir not olarak, Kutlu’nun bu kitabın devamı niteliğinde ve “Emir Bey’in Kızları” adını taşıyan bir roman yazmış olduğunu da belirtelim.

Futatsume No Mado – Naomi Kawase (2014)

Futatsume no mado“İnsanlar neden doğup ölürler ki?”

Bir adanın sahilinde bulunan bir cesedin ve iki gencin hayatın döngülerini öğrenerek büyümelerinin hikâyesi.

Japon yönetmen Naomi Kawase’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Japonya, İspanya ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen film, sakin bir sinema dili ile ve zaman zaman da şiirsel bir anlatımla iki gencin öğrenerek büyümelerini anlatıyor bize. Gelenekler, doğa, aile, hayat ve ölüm üzerine ilerleyen hikâye tıpkı anlatmaya çalıştığı gibi hayatın aslında değişmezliğini ve bireylerin hayatın/doğanın döngüsü içinde gelip geçiciliğini ama öte yandan da aslında her bir bireyin bir diğerinin sonrası ve bir başkasının öncesi olduğunu öne sürüyor. Yalın ve samimi performanslar eşliğinde anlatılan ve tüm temalarının ağırlığını yeterince taşıyabildiği tartışmalı hikâyenin zaman zaman bir güç eksikliği taşıdığını da söylemek gerekiyor açıkçası.

Çıplak ve sırtı baştan aşağıya dövmeli bir ceset, annesini terk eden ve büyük şehirde kalan babasından uzakta annesi ile bir adada yaşayan on altı yaşında bir genç adam, onun büyük şehirin enerjisinden vazgeçemeyen ve dövme stüdyosu sahibi olan babası, gençle arasında duygusal bir yakınlık olan genç bir kız, onun ölümcül bir hastalığı olan annesi ve birlikte mükemmel bir aile resmi çizdikleri babası, ve yaşlı bir adam. Hikâyenin yedi temel karakteri var ve Kawase’nin senaryosu tüm bu karakterleri hayatın ezelden beri ve ebediyete kadar sürecek döngüsü içinde birkaç günlüğüne yakalıyor ve karşımıza getiriyor. Bunu yaparken de -özellikle adadaki yaşamın gelenekleri açısından- zaman zaman bir belgeselin yalınlığı ve gerçekçiliği içinde hareket etmeye özen gösteriyor. Tüm kadronun doğal ve takdiri hak eden sade oyunları da onun bu seçimine ayak uyduruyor ve ortaya “sahiciliği” tartışılmaz bir sonuç çıkıyor. Kawase’nin özellikle vurgulamadan kullandığı “şiirsel dokunuşlar” da bu gerçekçiliği -alkışlanması gereken bir şekilde- hiç bozmuyor. Ne var ki tam bir başarı değil bu: Hikâyenin bir dram eksikliği çekmesi ve bazı bölümlerinin gereğinden fazla düz oluşu filme zarar veriyor bir ölçüde. Oysa Kawase’nin yeteneği hikâyesini daha güçlü ve çekici kılmaya, filmin albenisini artırmaya ve toplamda filmin başarı düzeyini yükseltmeye uygun ama yönetmen bu anlamdaki katkısını özellikle daha düşük tutmayı tercih etmiş görünüyor.

Finalde hikâyenin önemli bir noktasına bağlansa da, deniz kenarında bulunan cesedin aslında bir önem taşımadığı hikâyesinde Kawase hayatı/ölümü anlatmayı deniyor ve “büyümek ve yetişkin olmak” için bu kavramların içselleştirilmesi gerektiğini söylüyor bize iki genç karakteri üzerinden. Erkeği oynayan Nijirô Murakami kariyerindeki ilk rolünde çok başarılı ve karakterinin bir parça öfkeli ve içedönük yanını başarı ile yansıtıyor ve filmi dokunaklı kılan unsurlardan biri oluyor oyunculuğu. Oyuncunun performansı özellikle gerçek hayatta da babası olan Jun Murakami ile olan ikili sahnelerinde hayli parlak. Genç kızı oynayan Jun Yoshinaga ise erkeğin aksine daha dışa dönük olan ve annesinin yakında öleceğini bilmesi nedeni ile hayli hüzünlü olan karakterini benzer bir dozunda duygusallıkla getiriyor karşımıza. İkilinin birlikte yer aldığı sahneler hikâyenin saf romantizmini etkileyici kılıyor zaman zaman. Kawase’nin oyuncularının katkısı ile desteklenen, kimi sahnelerdeki başarısını da anmadan geçmemek gerekiyor. Ölmekte olan kadının yatağının başucunda geçen -ve bir parça fazla uzamış da görünen- yaşamı kutsama sahnesi çok başarılı örneğin. 400 – 500 yıllık banyan ağacının karşısına yerleştirilen hasta yatağı, “hayat ağacı” sembolünün kullanımı açısından hikâyeye çok yakışıyor ve görsel bir estetiğin de kaynağı oluyor. Bir başka sahnede, genç kızın annesinin, annenin de babanın kucağına uzanarak konuştukları anlar “gerçek bir aile” olmanın güzelliği üzerine oldukça şiirsel kareler getiriyor önümüze.

Hasiken imzalı ve piyano ağırlıklı müziğin zaman zaman geleneksel Japon şarkıları ile desteklendiği filmde Yutanaka Yamazaki’nin adanın doğal güzelliklerini yansıtan ama asla yapay bir şıklığın peşine düşmeyen görüntüleri de dikkat çekiyor. Genç delikanlının yüzmek için denizi değil, havuzu tercih etmesi ve denizi “yapış yapış ve içinde ne olduğunu bilemezsin” sözleri ile tanımlaması, onun hayata karşı duyduğu korkunun sembolü ve hikâyede buna benzer başka semboller de var. Finalde onu denizde yüzerken görmemiz gibi, bu sembollerin en azından bir kısmı hikâyeyi zenginleştiriyor da. Keşke bu zenginlik filmin tümü için de geçerli olsaymış demek de gerekiyor ne var ki. Keşke daha güçlü bir hikâye ve şiirin bir parça daha öne çıktığı bir anlatım ve görsellikle senaryonun birbirini daha iyi desteklediği bir sonuç olsaymış karşımızda ama bu kusurlarına rağmen Kawase’nin filmi ilgiyi hak eden bir Japon sineması örneği.

(“Still the Water” – “Dingin Sular”)