Gergedan Mevsimi – Bahman Ghobadi (2012)

gergedan-mevsimi“Eve sık sık bu yoldan giderim, bu ağacın yanından. Çok güzel, değil mi? İster inan ister inanma, bu ağaçla konuşuyorum ve o da bana cevap veriyor. Saatlerce yanında oturuyor ve yazıyorum. “Gergedan”ı birlikte yazdık. Benim esin kaynağımdı o”

Otuz yıl sonra cezaevinden çıkabilen İranlı bir şairin kendisini ölü zanneden karısını istanbul’da aramasının hikâyesi.

İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’den bir şiirsel politik sürgün filmi. 1979 devriminden sonra hapse atılan ve yirmi yedi yıl boyunca burada tutulan şair Sadegh Kamangar’ın hayatından esinlenen filmin senaryosunu da Ghobadi yazmış. Başroldeki Behrouz Vossoughi’nin devrimden hemen önce İran’dan kaçtığını ve yönetmenin de 2009 tarihli “Kasi Az Gorbehaye Irani Khabar Nadareh – Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok” filminin otoriterler tarafından eleştirilmesi üzerine ülkeyi terk ettiğini düşünürsek, filmi politik mahkum ve sürgünlerin yarattığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu durumun her karesine sindiği ve Turaj Aslani’nin parlak görüntü çalışmasının zenginleştirdiği film hep canlı tuttuğu trajik bir hüzün duygusu ile de dikkat çekiyor. Buna karşılık, filmin şiirselliğin ve sembolizmin/metaforların dozunu bir parça kaçırdığını ve hikâyeyi adeta sadece onu yaşayanına (şaire) özgü kılacak kadar içine kapandığını da söylemek gerekiyor. Çok az konuşan şairin içine kapanıklığını çarpıcı kareler ters yönde etkiliyor neyse ki. Bu kusuruna rağmen, tüm politik mahkumların, düşünce suçlularının ve iktidarların düşman bellediği tüm sanatçıların dramını yansıtmayı başaran film ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Âdil bir yargılama olmadan ve kişisel bir intikam duygusu ile de tetiklenen bir cezaya çarptırılıyor şair İran Devrimi’nden hemen sonra. Hikâye bize onu bu cezayı “hak edecek” bir politik faaliyet içinde göstermiyor ve sanki daha çok, babası Şah yönetimindeki isimlerden biri olan eşinin durumu nedeni ile bu cezaya çarptırılmış olduğu hissini uyandırıyor. Eşinin şoförlüğü yapan ve muhbirliği ve uyanıklığı sayesinde yeni yönetimde bir şekilde güç sahibi olan adamın kadına duyduğu aşkın reddedilmesi ve bu durumun hikâyede bu denli önem taşıması -gerçeklere uygunluğunu bilmiyorum ama- filmin politik yanını bir parça ve gereksiz yere törpülüyor aslında. Yine de iktidarların zalimleştiği, yozlaştığı dönemlerde bu ahlâksızlıkları yaratan veya en azından gönüllü olarak onun aracı olanların bireyler olduğunu hatırlatmak gibi bir katkısı olmuş bu öğenin hikâyeye. Ghobadi’nin senaryosu bu hikâyeyi sembollerle ve şiirsel anlarla zenginleştirmeye soyunması ile dikkat çekiyor öncelikle ve Aslani’nin başarılı görüntüleri ile bunu başarıyor da üstelik. Aslani’nin özenli çalışmasının başarısı, İran’da geçen sahnelere egemen olan elle renklendirilmiş eski fotoğraflar tarzı estetikten İstanbul’u kendi sinemamızda pek göremediğimiz bir farklı estetikle göstermesine kadar uzanıyor. Ek olarak, kimi gerçek görüntüleri (sayısı az olan bu görüntüler devrim zamanındaki olaylara ait) netliğini hayli azaltarak ve film için çekilen görüntülerle eş anlı olarak kullanmak ve bu şekilde hem çarpıcı bir estetik yakalamayı hem de bir tedirginliği seyirciye geçirmeyi başarmak gibi biçimsel doğru tercihler de var filmde.

Yukarıdaki övgülerin daha fazlasını da hak eden filmin görselliğinin, öte yandan, tam da bu konuda eleştirilmeyi hak eden bir yanı da var ne yazık ki. Hüzünlü ve bunalımlı entelektüelin -ufka bakan, dalgalara karşı vs.- görüntüleri bir sonra tekrara düşüyor ve başrol oyuncusuna yeterli bir performans alanı sağlamıyor örneğin. Bundan daha önemli olan ise, arabanın camından içeri kafasını sokan at, gökten yağan kaplumbağa veya arabanın önüne çıkan gergedanlar gibi -belki Ghobadi için anlamlı olan ama bize pek öyle görünmeyen- metaforların filmde aldığı yerin fazlalılığı. Trajik ve gerçek bir hikâyenin, özellikle de bu hikâyenin bir şairin başından geçtiğini düşünürsek, şiirsel bir dil ile anlatılmasında hiçbir sakınca yok. Özellikle de görüntüleri şiirselliği bunu desteklediğinde, buna bir itiraz olamaz elbette ama burada sorun tüm bu metaforların fazlalığı ve hikâyeyi gerçeklikten uzaklaştırarak nerede ise sürrealist bir havaya sokması. İstanbul’un kenar mahallelerinde ve Garipçe köyünde çekilen sahnelerin karşımıza çıkardığı İstanbul gerçekçiliği destekliyor oysa ve şehri yapay estetikten uzak ve belki de oraya ait olmayan ama gidecek bir yeri de olmayan bir sürgünün algılayacağı şekilde aktarıyor bize. Zaman zaman okunan ve filme keyif katan Kamangar şiirlerinin de kimi sembolleri barındırdığını düşünürsek, şiirselliğin fazlalığı daha doğru bir tanım olarak görünecektir. Yüzleri bir torba ile örtülü ve elleri kelepçeli iki mahkum aşığın “sevişmeleri” sahnesi belki de filmin bu alandaki sıkıntısını en iyi özetleyen bölüm. Gerçekten yaşanmış mıdır bilmiyorum böyle bir an ama işte burada “her anlamda eli kolu bağlı olmayı” ve “kavuşamayan aşıkları” anlatan bu sahne fazla geliyor filme.

Bütün politik mahkumlara adanan filmde başroldeki Behrouz Vossoughi’nin ekonomik ve etkileyici oyunu ve aşkı karşılık bulmayan ve bunun intikamını alan adamı oynayan Yılmaz Erdoğan’ın nadiren yapabildiği bir şeyi yaparak kendisini oynamadığında başarılı olabildiğini gösteren iyi performansı dikkat çekiyor. Şairin eşi rolünde karşımıza çıkan İtalyan yıldız Monica Bellucci belli ki bir ticarî çekicilik sağlamak için eklenmiş kadroya ama senaryo kısıtlı diyalogların da etkisi ile ona oynayacak pek geniş bir alan sağla(ya)mamış. Buna rağmen sanatçı zaman zaman çarpıcı bir hüzün duygusu yaratıyor bakışları ile ve yüreklere dokunmayı başarıyor. Ghobadi’nin filmi kimilerine bir karşılık bulabilseniz de (kaplumbağaların evini sırtında taşıması ile evini kendisi ile birlikte taşıyan tüm sürgünlere bir gönderme olması gibi) metafor fazlalığının rahatsız ettiği film bu kusuruna rağmen izlenmeli. Aslında belki de tek bir sahne bile zaten filmi bu kategoriye sokmaya yeterli: Sahte olduğunu bilmedikleri bir mezarın başında ve yoğun bir karın ve şiddetli bir rüzgârın altında yas tutan aileyi izlediğimiz sahne, diyalogsuzluğu ile sinemanın her şeyden önce görsel bir sanat olduğunu çok güçlü bir biçimde kanıtlıyor bize. Karın sağladığı beyaz fonun önünde rüzgârda uçuşan kara çarşaflar devrim, acı, kayıp ve sanat konusunda o kadar çok şey söylüyor ki diğer tüm sembolleri gereksiz kılıyor.

(“Rhino Season” – “Fasle Kargadan”)

Holy Motors – Leos Carax (2012)

holy-motors“Devam etmemin nedeni başlama nedenim ile aynı: Rol yapmanın güzelliği”

Oscar adında bir adamın gün batımından gün doğumuna kadar gittiği “randevu”larda oynadığı “rol”lerin hikâyesi.

Bugüne kadar sadece beş uzun metrajlı film çeken, bir uzun metrajlı filmin de bir bölümünü yöneten Fransız Leos Carax’ın şimdilik son uzun konulu filmi. Seyrek aralıklarla çalışan bir isim Carax ve her yapıtı mutlaka belli bir ilgiyi üzerinde toplamayı başarmış bugüne kadar. Dokuz dalda aday olduğu César ödüllerinin hiçbirini kazanamayan, Altın Palmiye için de yarışan bu filminin içeriği ve ne anlattığı ile ilgili spekülasyonları özellikle teşvik eder görünen yapısı standart yapıtlara alışkın olanlar için filmi belki zorlayıcı kategorisine koyabilir ama görsel zenginliği bu seyirci için de filmi ilginç kılmaya aday. Bir rüya sahnesi ile açılan film sürrealist bir havada ilerliyor ve her bir randevusu için farklı bir kılığa giren Denis Lavant’in oyunu, kesinlikle çok etkileyici olan set tasarımları, görüntü ve makyaj çalışması ve kurgusu, merak ettirmeyi başaran ama cevaplamaktan kaçınan senaryosu ve Carax’ın yaratıcılığı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Son dönem sinemasının en ilginç ve farklı filmlerinden biri olan bu çalışmanın kadrosunda yer alan Kylie Minogue, Michel Piccoli ve Eva Mendes gibi isimler de ayrıca bir cazibe kaynağı kuşkusuz.

Kahramanımızı randevularına götüren limuzinin şoförünü Edith Scob oynuyor ve filmin Georges Franju’nun sinemasına ve özellikle onun “Les Yeux Sans Visage – Yüzü Olmayan Gözler” filmine kimi göndermelerinin de en temel araçlarından biri oluyor. Scob 1960 yapımı filmin büyük bir kısmında yüzünü tamamen kapatan bir maske ile oyunuyordu ve bu filmde de bir sahnede aynı maskeyi yüzüne geçiriyor örneğin. Peki, ne anlatıyor bu film? İşte bunun cevabı her seyredene göre değişecektir büyük ihtimalle. Bir kadın şoförün kullandığı bir limuzinle gün batımından şafak zamanına kadar farklı randevulara giden ve her bir randevusunda farklı bir role bürünen bir adam var karşımızda. Kendisine bu rolleri oynaması için para veren birileri var; bu bir iş dolayısı ile. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki bu işi yapan tek kişi de o değil ve başka kadın veya erkekler de onun randevularında karşımıza çıkıyor ve kendilerine düşen rolleri oynuyorlar. Kahramanız dilenen bir yaşlı kadından lateks kıyafetli tuhaf bir adama bir masal canavarından ölmekte olan yaşlı bir adama uzanan biribirinden hayli farklı roller üstleniyor ve Carax tüm bunları bize görsel oyunlar, göz alan renkler, bilgisayarla üretilmiş grafiksel çalışmalar vs . ile karşı konulmaz bir görsel çekicilik ile anlatıyor. Öyle ki zaman zaman gerçekten de filmin “ne anlattığı”nı çok da düşünmeyebilirsiniz bu görsel zenginlik karşısında kaldığınız için.

Her biri farklı bir “hikâye” anlatan randevular bize dramatik, trajik ve hatta erotik anlar (lateks kıyafetler içinde bir kadınla erkeğin seks sahnesi örneğin, sinemanın en erotik anlarından biri olsa gerek) sergilerken çarpıcı kimi sahneler getiriyorlar önümüze. Dekolte kıyafetli bir kadının bu kıyafetinin kara çarşafa çevrilmesi, Kylie Minoge’un bir klasik müzikal estetiği ile çeklimiş bir sahnede şarkı söylemesi ve kendine düşen “rolü” oynaması, katilin ve kurbanının fiziksel olarak aynılaşması veya sayıları gittikçe artan bir müzisyen grubunun enstrümanlarını çalması gibi bölümler Carax’ın yaratıcılığının sınırı olmadığını gösteriyor bize. Kameraların artık görülmeyecek kadar küçüldüğü, insanların mezar taşlarının üzerinde kişisel internet sayfalarının adreslerinin yer aldığı bir dünya bu ve film bize zamanla ilgili herhangi bir bilgi vermiyor. Mekanlar ve kıyafetler günümüzdekiler ile aynı görünse de “farklı” bir zamanda olduğumuzu anlıyoruz ve bu zamanın içeriği konusunda bir ipucu vermiyor bize film.

Görsel zenginliğin tüm görkemine karşın hikâyeyi ezmemesi önemli ve tam da bu noktada peki, hikâye ne diye sormak gerekiyor ama bunu sorarken tüm o tuhaflıkların, “anlamsızlıkların” ve soru işaretlerinin garip bir güzellik oluşturarak, adlandırması zor bir bütünlük yaratmayı başardığını hiç atlamamak gerekiyor. Açılış sahnesinde, Carax’ın kendisinin oynadığı bir adam uyanıyor, yatağından kalkıyor ve ağaç dallarından oluşmuş gibi görünen bir duvardaki kapıyı parmağından uzayan bir anahtarla açarak bir sinema salonuna giriyor. Bu sahneyi, sanatçının eserleri ile farklı dünyaların kapısını açması olarak yorumlamak mümkün veya sinema salonundakilerin hiç kıpırdamıyor olmasını günümüz insanının karşı karşıya kaldığı “imaj” (görüntü anlamında) bombardımanı altındaki pasifliğine bir gönderme olarak yorumlayabiliriz ki bu yorum randevuları ayarlayanların ve bu randevularda oynanacak rolleri içeren senaryoları üreterek oyunculara verenlerin -diyaloglarda adı geçen, görünmeyecek kadar küçülen kameraları da düşünerek- gözetlemeye, gizlice seyretmeye vs. düşkün (günümüzde hayatı video kanallarında görüntü izlemekle geçen insanları düşünerek) kişiler olma ihtimali ile de desteklenebilir. Bir başka bakış açısı ile, içinde bulunduğu gerçek hayattan kaçan, gerçek kişiliğinden mutlu olmayan ve hep daha farklı bir hayatın özlemi içinde olan günümüz insanına bir gönderme de olabilir kahramanımız. “Gerçek” gerçeğin yerini “sanal” gerçeğe bıraktığı bir dünyayı anlatıyor ve eleştiriyor belki de Carax senaryosunu da kendisi yazdığı bu film ile.

Denis Lavant’ın karakterden karaktere geçerken trajik, korkutucu, tuhaf vs. tüm sıfatları hak eden bir oyun verdiği ve özellikle limuzin içinde eski rolünün makyajından arınırken yeni rolünün makyajını yaptığı sahnelerde yarattığı nedeni ve adı belirsiz hüzün duygusu ile çok başarılı olduğu film, çağdaş sinemanın görülmesi gerekli örneklerinden biri. Derdi her ne ise bunu bu denli farklı hikâye (her bir randevuya bir hikâye dersek) ile anlatması gerekir miydi diye düşünebiliriz ve gerçekten uzun metrajlı bir filme uygun mu filmin senaryosu diye sorabiliriz ama bu hususların hiçbiri filmi görmeye ve farklılığını/tuhaflığını tatmaya engel değil kesinlikle.

(“Kutsal Motorlar”)

Berlin Mektupları – Haldun Taner

berlin mektuplariKendisi için “Almanya’yı en az Türkiye kadar tanır” denen Haldun Taner’in Milliyet gazetesi için yazdığı köşe yazıları ve bir yazı dizisinden derlenen bir kitap. İlk bölümde yazarın Almanya’nın tarihinden, toplumsal yaşamından ve kültüründen söz eden yazıları ve orada çalışan Türk işçilerinin iki arada bir derede kalmışlığı üzerine görüşleri var. Kitabın ikinci bölümünde, Taner’in Avusturya’nın özgür bir ülke oluşunun 25. yılında 1980’de yazdığı ve ülkenin 1918 – 1980 arasında yaşadıklarını hızlı bir özetle toparlayan, “Viyana’nın Atlattığı Vartalar” başlıklı bir inceleme yer alıyor.

En eski tarihlisi 1976 ve en yenisi 1982 olan yazıların yer aldığı birinci bölümde, Taner bir yandan Almanya’yı bir yandan da iki toplum arasındaki sıkışmışlıkları ile o dönemde bugünkünden çok daha fazla gündem olan “Alamancılar”ı ele alıyor ve usta kalemi ile günümüzün köşe yazarlarının çoğunluğunun sığlığından ne kadar uzak yazabilen köşe yazarları olduğunu hatırlatıyor bize bir zamanlar. Yazıların anlık gözlemlere ve duyulanlara dayanmayıp, yazarın köklü Almanya bağlantılarının etkisini yansıtması daha da değerli kılıyor onları kuşkusuz. Kendi cümleleri ile, “Matbaa-yı Âmire müdürü olan büyükbabasının Almanya’dan getirdiği oyuncaklarla oynayan, onun Alman purosu kokan evini hatırlayan, lisede ikinci dil olarak Almanca’yı seçen, ilk üniversite tahsilini Almanya’da yapan, ikinci üniversite tahsilinde tez olarak Alman edebiyatını seçen, kitapları Almancaya çevrilen, aralıklarla Berlin’de yaşayan ve iki ülke arasındaki kimi kültür alışverişlerinde aracılık eden” yazarın konu hakkında söyleyecek çok sözünün olduğu açık ve o da yazılarına yansıtmış bu “uzman”lığını açıkçası. Bunun yanısıra Almanya’nın ve Avusturya’nın yaşadığı kimi tarihî dönemlerde oralarda yaşamak ve yaşananların birinci elden tanığı olmak gibi bir şansı da olmuş Haldun Taner’in ve bu sadece bu iki ülke ile de sınırlı değil bu şans. Fransa’da Halk Cephesi’nin kurulduğu sırada oradaymış ve Leon Blum’un kısa iktidar dönemini yakından izleme şansı olmuş örneğin. Elbette kaderi onu Almanya ile daha çok karşılaştırmış ve Hitler’in iktidarının ilk yıllarında Heidelberg’de bir üniversite öğrencisi olmaktan Almanya’nın Rhen bölgesini işgal ettiği gece orada olmaya veya Naziler’in Avusturya’yı ilhak ettikleri gün ve 1956’da Macar ihtilalinin kanlı bir biçimde bastırılması üzerine Macarlar’ın Avusturya’ya sığınması sırasında Viyana’da olmaya kadar uzanan pek çok tesadüf yazara epey tecrübe ve birikim kazandırmış kuşkusuz. Kısacası doğru yerde doğru zamanda olmuş tesadüfen de olsa Haldun Taner.

Taner’in Almanya ve Türkiye arasında adeta iki taraflı bir kültür elçisi olarak çalıştığını gösteren yazılarında Almanya’daki Türk işçilerinin sorunlarına da sık sık değindiğini ve çözüm önerileri ürettiğini görüyoruz ama ne yazık ki birkaç kuşağa yayılan bu sorunlar için hemen hiçbir şey yapılmadığını da üzülerek hatırlıyoruz. Büyük bir çoğunluğu Almanya ile ilgili olsa da yazıların, bu kapsam dışında kalanları da var içlerinde ve örneğin Mayıs 1982 tarihli “Kılık Kıyafet Üzerine” başlıklı olanında olduğu gibi Türkiye ve Avrupa halklarının giyim alışkanlıklarını karşılaştırırken doğrudan Almanya’ya hiç değinmiyor Taner. Kitabın “Berlin Mektupları” adını taşımasının nedeni yazıların Berlin’den gönderilen “mektup”lardan oluşması belki de asıl olarak. Yazıların nedense kronolojik olarak sıralanmadığı ve bu yapılmadığı gibi konuları benzer olanların da her zaman art arda dizilmediği kitapta sayıları az da olsa kimi yazılarda Taner’in hikâyeciliğinin havası da hissettiriyor kendisini, Temmuz 1981 tarihli “Topun Ağzı” başlıklı yazıda olduğu gibi.

Bir Not:
Mart 1982 tarihli “Adama İş Değil, İşe Adam Arasak” başlıklı yazıda Berlin’de bir edebiyat toplantısında kendi eserlerini seslendiren üç Türk gencinden söz ediyor Taner. “Sarışın delikanlı” olarak bahsediyor ilkinden ve adını yazmıyor. Hikâyesini okuyan bir diğerinin ise Metin Eloğlu’nun kızı olduğunu yazıyor ismini vermeden. Bugün edebiyatçılığı ile değil ama Alman sinema ve televizyon filmlerindeki oyunculuğu ile tanınan Şiir Eloğlu olsa gerek bu kişi. Üçüncüsün adının ise Abdülkerim Abdülhalik Zeytunlu olduğunu söylüyor ve okuduğu “Ausländer – Yabancı” isimli şiirinin kendisini ne kadar çok etkilediğini yazıyor. Bugün Almanya’daki “göçmen edebiyatı“nın ilk örneklerinden biri olarak kabul edilen bu şiirin yazarının gerçekten bir Türk mü olduğu yoksa şiirin bu ismi kullanan bir Alman tarafından mı yazıldığı bilinmiyor ve dergilerde basıldığında telif hakkı için yapılan çağrıya hiçbir zaman cevap alınamadığı söyleniyor. Taner’in şahsen dinlediği kişi gerçekten şairin kendisi miydi ve o kişi şimdi nerededir, bir bilgi yok kısacası.

Sherlock Holmes – Guy Ritchie (2009)

sherlock_holmes“Dışarıdan gelen sesi dinleyin, korkunun sesini. Bunu önce onları kontrol etmek sonra da dünyayı değiştirmek için kullanacağız”

Sherlock Holmes ve yardımcısı Doktor Watson’ın önce İngiltere’yi sonra da tüm dünyayı ele geçirmeye kalkışan ve devletin üst düzeyinde yer alanların da parçası olduğu bir organizasyonla mücadelesinin hikâyesi.

Arthur Conan Doyle’un yarattığı ve sessiz sinema döneminden başlayarak defalarca beyazperdede görünmeyi başaran dedektif Sherlock Holmes ve birlikte ayrılmaz bir ikili oluşturduğu yardımcısı Watson’ın Guy Ritchie tarzı bir uyarlaması. Doyle’un kimi hikâyelerinden esinlense de ve onun romanlarındaki kimi karakterleri -başta Holmes’un en büyük düşmanı Profesör Moriarty olmak üzere- kullansa da özgün bir hikâye var karşımızda. Gözlem gücü ve mantık yürütmedeki eşsiz yeteneği ile bilinen Holmes’un bu uyarlaması tam da Guy Ritchie’den bekleneceği gibi aksiyonun, zıpır bir mizahın ve dinamizmin öne çıktığı bir çalışma ve böyle olunca da seyretttiğimiz sık sık Doyle’un dünyası olmaktan çıkıp Ritchie’nin dünyasına dönüşüyor. Bu nedenle, Holmes’u tanımak ve onun filmdeki aksiyonun içinde sık sık kaybolan zekâsının keyfini sürmekten çok, Ritchie’nin “erkeksi” atmosferinin keyfini sürmek için izlenmesi gereken bir çalışma bu. Finalinin de açıkça ifade ettiği gibi bir devamı da (2011 yapımı “Sherlock Holmes: A Game of Shadows – Sherlock Holmes: Gölge Oyunları) da çekilen bu modern (bir parça yüzeysel ve içi boşaltılmış ifadelerini de içine alan bir modernlik bu elbette) Holmes uyarlaması ilgiyi hak ediyor şüphesiz ama bu daha çok Ritchie’nin teknik becerisi için; yoksa pek de çekici öğeleri olmayan hikâyesi için değil.

Bir aksiyon filminin temposu ve kurgusunun damgasını vurduğu sahne ile açılıyor film ve bu sahne bir bakıma bundan sonra iki saat boyunca izleyeceğimizin biçim ve içerik olarak da bir özetini yapıyor bize: Holmes’un fiziksel gücünü ve zekâsını, ve Watson’ın nasıl yetenekli bir yardımcı olduğunu, aksiyonu öne çıkaran, teknik oyunlara ve etkileyici kamera kullanımına başvuran, bol efektli ve dublörlü, hızlı kurgulanmış bir biçimde anlatan bir film seyredeceğiz. Filmden zevk almak istiyorsak da hikâyesine ve zaten yeterli olmayan hikâyenin aksiyonun altında kalmasına da aldırış etmeyeceğiz. Evet, Guy Ritchie tam kendi tarzında bir Sherlock Holmes filmi çıkarmış ortaya. Bol kavgalı ve gürültülü, modern çağlarda geçen filmlerindeki kadar -doğal olarak- olmasa da patlamalı ve silah sesleri ile dolu, kadın karakterlerin elbette erkeklerin gerisinde kaldığı, erkekler arası dayanışma veya çatışmanın öne çıktığı bir film bir başka ifade ile. Tüm bunlar kuşkusuz parlak bir teknik beceri ile çekilmiş sahnelerle geliyor karşımıza ve yavaşlatılmış (bazen de çok yavaşlatılmış) sahnelerle seyircinin gözünü boyamayı da başarıyor. Örneğin patlama sahnesi çok etkileyici kesinlikle. Peki tüm bunlardan geriye ne kalıyor derseniz, belki de bunu şöyle cevaplayabiliriz: Sherlock Holmes’ü değil, Sherlock “Bruce” Holmes’ü veya Sherlock “Bond” Holmes’ü seyrediyoruz iki saat boyunca. Bir Bruce Willis aksiyon filminde ne varsa burada da o var ve Holmes’ü Holmes yapan tüm fizik dışı becerileri, Willis’i Willis yapan tüm fizik becerilerinin altında kaybolup gidiyor çoğunlukla.

Senaryo pek de dert etmiyor ne anlattığını: Örneğin Holmes’ün neden iki haftadır odasından çıkmadığını ve pejmürde bir halde oturduğunu doğru dürüst anlatmaya uğraşmıyor bile hikâye. Kahramanımızın bu halini sonraki sahnelerdeki enerjikliği ile bir zıtlaşma aracı olarak kullanmakla yetiniyor sadece. Aslında hikâyede Holmes’ü ve onun kıvrak zekasını, gözlem gücünü ve analiz yeteneğini kanıtlayan pek çok öğe var ama nedense tüm bunları çok hızlı bir kurgu içinde sergiliyor Ritchie ve belki de dedektifin düşünme hızını vurgulamaya çalışırken, o hızın içinde onun zekâsının kaybolmasına neden oluyor. Bu hızlı kurgunun işlediği yerler de var ama; bir dövüş sahnesinde hasmını nasıl alt edeceğini planlayan Holmes çok etkileyici bir görüntü oluşturuyor örneğin. Watson ile Holmes arasındaki kimi ikili sahneler de (nişanlanan ve evlilik hazırlığı içinde olan, birlikte yaşadıkları evi terk etmek için toparlanan Watson’ın kendisine sitemkâr davranan Holmes ile olan ilişkisi “bir şey” ima etmiyor ama aralarında romanlarda hissettirilenden daha güçlü bir bağın olduğunu keşfetmemek mümkün değil) esprili diyalogları ve atışmaları ile keyif veriyor zaman zaman.

Guy Ritchie zaman zaman aksiyonun keyfine o kadar kaptırıyor ki kendini Holmes’ün devasa Fransızla dövüşünde olduğu gibi gereksiz uzatıyor bu sahneleri. Bir başka kusuru da filmin, kötü adamının yeterince karizmatik olmaması. Belki de finalde de vurgulandığı gibi, devam filminde karşımıza çıkacak olan Moriarty asıl kötü karakter ama bu filmin “kötü”sü o değil ve bu akıcı, eğlenceli, popüler havalı ve hatta komik filmin çekiciliğinin artmasına engel oluyor bu durum. Tüm kavga sahnelerini uzamış olmasına rağmen akıllı ve eğlenceli oyunlarla düzenleyen, finaldeki “açıklama” sahnesini sıkıcı ve klişe olmaktan çıkaran usta mizanseni ile de ilgiyi hak eden bir film bu. Özetlersek, ne Conan Doyle ne de Sherlock Holmes’i bize anlatabilen ama bu bir kenara bırakılırsa, eğlencelik olarak izlenebilecek ve bundan da pişman olunmayacak bir film bu. Watson rolündeki Jude Law’ın her zaman tanık olamadığımız keyifli performansı ama özellikle de Robert Downey Jr.’ın kesinlikle çok etkileyici Holmes’ü, etkileyici set tasarımları ve müzikleri bu bazı anlarında “Bond filmi” havası takınan çalışmayı seyre değer kılan diğer unsurlar olarak anılmayı hak ediyor.