Tinker Tailor Soldier Spy – Tomas Alfredson (2011)

“Birbirimizden pek de farkımız yok. İkimiz de hayatımızı birbirimizin sisteminin zayıf noktalarını bulmak için harcadık. Artık iki tarafta da buna değecek bir şey olmadığını kabul etmenin zamanı gelmedi mi sence?”

Soğuk Savaş döneminde, İngiliz istihbarat örgütü MI6’da Sovyetler hesabına çalışan bir köstebeği bulması için göreve geri çağrılan bir ajanın hikâyesi.

John le Carré’nin 1974 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir sinema filmi. Yazarın ünlü Smiley karakterinin baş kahramanı olduğu romanlarından biri olan eser, daha önce 1979 yılında dokuz bölümlük bir dizi olarak BBC tarafından uyarlanmış televizyon için. Yönetmenliğini “Låt Den Rätte Komma In – Gir Kanıma” adlı çok başarılı ve farklı vampir filmi ile uluslararası bir üne kavuşan İsveçli Tomas Alfredson’un üstlendiği film, senaristlerinden biri olan (diğer senarist Peter Straughan) ve film gösterime girmeden hayatını kaybeden Bridget O’Connor’a ithaf edilmiş. Sakin ve duru anlatımı, ilerledikçe katmanları birer birer açılan hikâyesi, başta Smiley rolündeki Gary Oldman’ınki olmak üzere çok güçlü bir kadronun sıkı oyunculukları, karmaşık görünümlü hikâyeyi seyirciyi yormadan ama hiç kolaya da kaçmadan gittikçe artan bir gerilim ile besleyen sinema dili ve John le Carré’nin dünyasının görsel karşılığını üretebilmiş olması ile kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

Adını bir tekerlemeden alan roman/film 1973 yılında ve Soğuk Savaş döneminde geçiyor ve bize temel olarak, İngiliz MI6 örgütüne sızmış bir köstebeğin kim olduğunu bulma görevi ile daha önce uzaklaştırıldığı işine geri çağrılan Smiley adlı bir karakterin hikâyesini anlatıyor. Aksiyonu kısıtlı olan eser, belki kaba bir sınıflama olacak ama, “düşünen adam” için bir casusluk filmi görünümünde; John le Carré’nin eserlerine aşina olanların muhtemelen kabul edeceği bir sınıflama bu aslında. Film karakterlerinin pisikolojisini ihmal etmeden istihbarat dünyasına tam anlamı ile içeriden bakıyor ve aksiyondan ziyade, adeta iki usta satranç oyuncusunun yaptıkları bir karşılaşmayı canlı izlermiş gibi bir tad veriyor seyredene. İlk bölümleri karakterlerin tanıtımı, bir başka deyişle neyin ne olduğunu anlatma telaşı ile bir parça gereğinden fazla yavaş ilerliyor gibi görünüyor ama sonra yavaş yavaş değişen bu durumu bir kusur olarak görmemek gerekiyor. Tıpkı Gary Oldman’ın müthiş oyunculuğu gibi sakin, her adımın düşünülerek atıldığı, soğukkanlılık ile zekânın birlikte ilerlediği bir anlatım bu. Oldman’ın Smiley karakterinin filmin ilk sahnelerinden itibaren görünmesine rağmen, ilk cümlesini nerede ise yirminci dakikada kurması gibi film de acele etmiyor hiç. Bu tercih silahlarla yapılan bir “sıcak savaş” döneminde değil, istihbarat örgütleri üzerinden kapışıldığı “soğuk savaş” döneminde geçen hikâye için kesinlikle doğru görünüyor.

Budapeşte, Londra ve İstanbul’da geçen (Liverpool ve Paris de var hikâyede ama tamamen iç mekanlarda geçen bu sahneler Londra’da çekilmiş) hikâye bu tür sinemanın olmazsa olmazlarından birini yerine getirerek Avrupa şehirleri arasında dolaştırıyor bizi ama neyse ki sık yapılan bir hatayı yapmıyor ve bizi turistik bir geziye çıkarmıyor. Belki İstanbul’daki görüntülerin bir parça egzotik olduğu iddia edilebilir ama yer aldığı sahnelerin havasına çoğunlukla birebir uyan görüntüler bunlar ve kesinlikle önemli bir rahatsızlık yaratmıyor. Zorlama zekâ oyunlarına girişmeden, seyircisini köstebeği arayış hikâyesinin parçası yapmayı başaran film başta Smiley olarak üzere, çeşitli karakterlerin psikolojisini de ustaca getiriyor karşımıza ve Smiley’nin eşi ile olan problemi öncelikle olmak üzere kimi “yan” hikâyeleri de akıllıca yerleştiriyor olay örgüsüne. Smiley’e yardımcı olan Peter Guillam karakterinin “sırrı” (romana göre bir değişiklik yapılmış burada ki bence kesinlikle doğru bir değişiklik bu) örneğin, hem istihbarat dünyasının acımasızlığına çarpıcı bir örnek olması açısından hem de hayli hüzünlü bir kısa sahnenin konusu olması bakımından çok etkileyici bir biçimde kullanılmış.

Ve kadro… Gary Oldman’ın herhalde “gerçek” Smiley tam da budur dedirten ve ekonomik, sakin ama çok etkileyici olan performansına John Hurt, Colin Firth, Benedict Cumberbatch, Toby Jones, Mark Strong, Ciarán Hinds, David Dencik ve Tom Hardy de aynı başarı ile eşlik ediyorlar ve tam bir takım oyunu örneği veriyorlar seyirciye. İki kadın dışında erkek karakterlerin egemen olduğu film bu cinsin egoları, hırsları, tutkuları ve şiddet duyguları ile örülü bir hikâyeyi bu oyuncuların performansının zenginleştirdiği bir biçimde anlatıyor bize. Alberto Iglesias’ın müziği ve Hoyte Van Hoytema’nın görüntülerine, 1970’lerin havasını başarı ile yansıtan filmin her karesinde hissettirdiği gerçekçilik duygusuna, kameranın adeta dinleme/gözetleme havasını hissettiren bir şekilde kullanımına ve neden altı ay sürdüğünü seyredince anlayacağınız (ve filmin etkileyici soğuk atmosferini oluşturan temel unsurlardan biri olan) kurgusuna (Dino Jonsäter) şapka çıkarılması gereken filmin romandaki kimi detayları (başta köstebek olduğundan şüphelenilen karakterlerin geçmişleri olmak üzere) dışarıda bırakmak zorunda kalması ise zayıflıklarından biri olarak görünüyor. Diğer “zayıf” noktası ise ilk yarım saatinin zaman zaman belki gereğinden fazla ve adeta yavaşlatılmış bir havada geçmesi ve seyirciden bir çaba istemesi ama bu beni pek rahatsız etmedi açıkçası.

James Bond’un gösterişli, abartılı ve masal görünümlü dünyasının bir alternatifini ve gerçek olanını sunan film John le Carré’nin ustalığını bir kez daha hatırlatacak ve onun romanlarını (belki de tekrar) okumayı özendirecek başarısı ile de önemli bir çalışma. Tüm mekan tasarımları ile soğuk, hesaplı ve tedirginlik bir dolu dünyayı karşımıza getiren bu film kesinlikle görülmeli.

(“Köstebek”)

Rock Ba-Casba – Yariv Horowitz (2012)

“Gazze’de ne aradığımızı anlamıyorum. Bırakalım, başlarına çalsınlar. Bu Ortadoğu denen çöplükte birbirlerini yesinler. Burası bize ancak arkamızdaki ikinci bir delik kadar lâzım”

1989 yılında, işgal altındaki Gazze’de bir İsrailli askerin öldürülmesi üzerine bölgede suçluyu bulmak üzere gözetleme görevi verilen genç askerlerin hikâyesi.

Ne yakın ne uzak bir gelecekte huzura kavuşacak gibi görünen Ortadoğu’da, benzer şekilde kalıcı bir çözümü olacak gibi görünmeyen İsrail – Filistin sorununa İsrailli genç askerlerin kişisel hikâyelerinden yola çıkarak bakan bir hikâye. İsrailli Yariv Horowitz bu ilk sinema filminin senaryosunu Guy Meirson ile birlikte yazmış. İşgalin ve savaşın “normal” hayatın bir parçası olduğu, askerlerin ve sivillerin birbirine karıştığı, ölümlerin, baskıların ve suikastlerin sıradanlaştığı bir hayatın ortasına istekleri dışında ve zorunlu askerlikleri gereği düşen askerlerin bu hikâyesinde Horowitz temel olarak etkileyici ve ilgiyi hak eden bir sonuç ortaya koymayı başarıyor. Genç oyuncularının doğal oyunları ile de önemli olan ve zorunlu bir görevi yapmaya çalışan ve savaşçı ruhları olmayan insanların dramını da gündeme getirebilmesi ile dikkat çeken filmin problemi ise bir hikâye anlatmıyor olması ve bu hikâyesizliği giderecek olgunlukta bir durum/atmosfer yaratmayı yeterince başaramamış olması.

Her anı ölme/öldürme ihtimali ile geçen bir zorunlu askerlik görevini yerine getiren ve bu arada gün sayan gençlerin bu hikâyesinin asıl bıraktığı izlenim -her ne kadar film asıl olarak buna odaklanıyor olmasa da- savaşın iki ayrı halkın hayatının doğal bir parçası haline geldiği ve Filistin sorununun çözümünün belki de hiç bulunamayacak olması nedeni ile bu hayatın hep bu şekilde sürüp gideceği duygusu oldu. Senaryo odağına İsrailli askerleri aldığı ve o askerlerin neden orada oldukları, Filistin halkının acılı tarihi gibi konulara hiç girmediği için, hikâye onların gözünden anlatılmış oluyor ve Filistin halkı bir parça geride kalıyor, daha doğrusu işgalci konumundaki İsrailli gençlerin psikolojisi tüm bir Filistin halkının önüne geçmiş oluyor. Filistinli çocuk ve gençlerin “durup dururken” taş ve molotof ile saldırdıkları, ölüm korkusunu hiç içlerinden atamayan askerlerin bu hikâyesi, sorunun güncelliği ve İsrail’in suçlarının ağırlığı nedeni ile çok da tarafsız görünmüyor. Filmin yaratıcılarının bir propaganda peşinde olduğu veya İsrail’in haklılığını göstermek telâşına düştüğü anlaşılmamalı kesinlikle bu yorumdan. Söylemeye çalıştığım Filistin halkının uğradığı ve uğramaya da devam ettiği zulüm o denli canlı ki hâlâ, hikâyeyi bu durumdan mümkün olduğunca bağımsız izlemeye çalışmak gerekiyor filmin asıl derdini anlamak için.

İsrailli komutanların askerlerine Filistinliler’le ilgili talimatları gerçekten de hikâyedeki gibi savaş etiğine uygun mudur bilmiyorum ve bu konuda çok ciddi şüphelerim var açıkçası. İsrailli genç askerlerin ağırlıklı olarak, Filistin halkına yumuşak yaklaşan insanlar olduğu da hayli tartışma götürür. Yukarıda belirttiğim gibi tüm bunları bir kenara koymak gerekiyor filmi seyrederken. “Ölü bir çocuğun yükünü sırtında taşıyamam” cümlesini elbette gerçek hayatta da sarfeden, en azından düşünen İsrailli askerler olmuştur. Filmimiz içinde bulunduğu savaşı anlamayan, bu savaş olmasaydı yaşayacağı hayat ile şimdi içinde bulunduğunu karşılaştırarak ülkesini ve kendisini sorgulayan bir genç askeri ve arkadaşlarını getiriyor karşımıza. İsrailliler’e dokundurması daha çok, diğerleri kadar hümanist olmayan askerlerin de olduğunu vurgulaması (ki sürekli hissettikleri öldürülme korkusu bunu “anlaşılır” kılıyor bir yandan) ve ezan sesini bastırmak için radyodan yüksek sesle müzik dinlerken gösterilmeleri gibi nispeten yumuşak bir eleştiri boyutunda kalıyor açıkçası. Ayrıca Filisitinli çocukların hırpaladığı bir sokak köpeğini yanlarına alıp, onu gözeten ve eğlendiren İsrailli askerler resminden de bahsetmek gerekiyor. Gazze’de değil de başka herhangi bir yerde geçmesi durumunda, gerçekçi olabilecek bir durum bu ama filmi seyrederken köpeği hırpalayanların çocuklar değil, “Filistinli çocuklar” olduğunu düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Horowitz’in niyeti kötü değil ama yer ve tarihin vurgulandığı bir hikâyede bu düşünceden kendinizi alıkoymanız çok zor.

Filme adını veren ve The Clash grubuna ait olan “Rock the Casbah” şarkısı müziğin yasaklandığı bir kasabada müziği ile kasabayı “sallayan” bir şarkıcıyı anlatır. İran’da 1979 İslâm Devrimi’nden sonraki müzik yasağından esinlenen şarkının adını İsrailli askerler gözetleme görevi için yerleştikleri Filistinli ailenin evinin çatısına yazıyorlar (evet, filmin niyeti iyi ya da kötü, burada yine bir İslâmiyet göndermesi var diye içinize kurt düşüyor elbette). Sıkı bir soundtrack ve Assaf Amdursky’in Doğu esintili müziğinden kaynaklanan çekiciliği olan filmin bir hikâye anlatmaktan çok askerlerin psikolojisine eğilmesi filme hem olumlu hem olumsuz yönde bir etkide bulunmuş. Sıradan bir hikâye yerine, askerlerin içinde bulundukları koşullara verdikleri farklı tepkilerin, geçirdikleri ve çoğunlukla olumsuz yönde olan değişikliklerin tanığı olmak etkileyici. Ne var ki belki karakterlerin biri dışında, diğerlerini yeterince tanıtamıyor bize film ve onların içinde bulunduğu havayı yaşadıkları ile özdeşleşecek kadar iyi hissettiremiyor. Böyle olunca da amaçladığının aksine, kurgusal bir hikâyesi olan bir belgesele yaklaşıyor zaman zaman.

Horowitz ve görüntü yönetmeni Amnon Zlayet’in kamera kullanımı filme çekicilik katmış kesinlikle. Zaman zaman karakterlerin arasında, özellikle çatıda nöbet tutan dört askerin arasında dolaşan kamera kendini ve dolayısıyla onun gözü ile dünyaya bakan bizi hikâyenin bir parçası yapıyor akıllıca. Çatıdaki tüm sahnelerin veya askerlerin halkın arasında gezdiği, kovaladığı veya kaçtığı sahnelerdeki renklerin parlaklığı, ışığın fazlalığı hem askerlerin gerçekle yüzleşmelerine gönderme olması anlamında hem de Filistinli ailenin evinde geçen sahnelerdeki nispeten karanlık hava ile yarattığı zıtlık açısından da dikkat çekici. Diyalogların ve yaşananların yarattığı gerçekçilik duygusundan etkilenmemek de mümkün değil kesinlikle. Genç insanların kendilerinin yaratmadığı vahşi koşulların kurbanı olduğunda ve bu koşulların belki de hiç değişmeyecek olduğunu bildiklerinde ne hissedeceklerini bire bir anlamanızı sağlayan diyaloglar bunlar ve askerlerin işgalci oldukları bu yerde yaşadıkları ve yaşattıkları da adeta gerçek hayattan alınmış gibi sahici duruyorlar. Son olarak Horowitz’in hayli olgun bir sinema dilini yakaladığını da söyleyelim görülmeyi hak eden bu film için ve savaşın acısını savaşı yaratanların değil, masum gençlerin çektiğini hatırlayalım bir kez daha.

(“Rock the Casbah”)

Dilek Evi – Rudyard Kipling

Dost Kitabevi Yayınları’nın “Babil Kitaplığı” adındaki seri altında yayımladığı ve yirmi iki farklı kitaptan oluşan serideki eserlerden biri olan kitap İngiliz yazar Rudyard Kipling’in beş ayrı hikâyesini içeriyor. Serideki tüm kitaplardaki hikâyeleri Arjantinli yazar Jorge Luis Borges seçmiş ve her bir kitap için önsöz yazmıştı. Bu keyif verici serideki hikâyelerin tümünün ortak noktası “fantastik” sınıfına sokulabilecek olmaları.

Kitaptaki beş Kipling hikâyesinden belki ikisi fantastik kelimesinin karşılığını tam anlamı ile veriyor okuyucuya ama diğer üçü Borges’in de belirttiği gibi “olayların gerekçi ancak anlatılan öykünün gerçekçi olmadığı” ifadesi ile özetlenebilecek bir içeriğe sahip. Britanya İmparatorluğu’nun savunucusu olarak görüldüğü için bugün belki hak ettiği kadar anılmadığını söylüyor Borges Kipling’in ve onun edebi gücüne övgüler düzüyor önsözde. Zengin bir dil, güçlü bir gözlemin izlerini taşıyan ve anlattığına hep doğru bir uzaklıkta, ne gereğinden fazla yakın ne de gereğinden fazla uzak duran bir üslup ile anlatılmış beş hikâye içinde, Borges en çok “The Gardener – Bahçıvan” adını taşıyanı sevdiğini söylemiş, benim favorim ise kitaba da adı verilen “The Wish House – Dilek Evi” oldu. İki yaşlı kadının sohbeti üzerinden, hem yazarın gerçeküstü bir olayı sıradan bir şeymiş gibi anlatması hem de hikâyedeki iki karakterin bu sohbeti adeta sıradan bir sohbetmiş gibi gerçekleştirmeleri gerçekten çok etkileyici. Trajik yanı olan bu aşk ve tutku hikâyesi anlattığı “fedakârlık” ile de ayrıca ilgi çekici.

Hikâyenin sağlam bir kalem tarafından yazıldığında nasıl güçlü olabileceğini ve kalıcı bir etki yaratabileceğini kanıtlayan bu beş hikâye “hardcore” bir fantastik hava taşımasalar da bu türün meraklılarının da kesinlikle çok beğeneceği bir içeriğe sahip.

(“The Wish House”)

Michael Kohlhaas – Arnaud des Pallières (2013)

“İncil düşmanlarımızı affetmemizi söyler. Tanrı beni asla affetmesin, eğer onu affedersem”

16. yüzyıl Fransa’sında haksızlığa uğrayan bir at tüccarının adalet arayışının hikâyesi.

16. yüzyılda Almanya’da yaşamış gerçek bir karakter olan Hans Kohlhase’nin hikâyesini anlatan ve Alman yazar Heinrich von Kleist’ın yazdığı aynı adlı kısa romanından (“novella”) uyarlanan film Fransa ve Almanya ortak yapımı olarak çekillmiş ve hikâye de Fransa’ya taşınmış. Daha önce 1969 yılında Volker Schlöndorff’un yönetmenliğinde ve “Michael Kohlhaas – Der Rebell” adı ile de çekilen öncülü gibi bu film de Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış. Sistemin çarklarının adaletin gerçekleşmesine izin vermediği bir durumda, kişisel adalet arayışına giren ve sonucunda yoksulların isyanına giden yolu açan bir adamın hikâyesi ne yazık ki bu özetin hayal ettirdiği kadar yüksek bir çekiciliğe sahip olamıyor. Fransız yönetmen Arnaud des Pallières sanki filmin seyircinin ilgisini çekecek tüm öğelerini özellikle frenlemiş ve çoğunlukla soğuk bir anlatım dili benimsemiş. Danimarkalı oyuncu Mads Mikkelsen’in özellikli yüz hatlarını da kullanarak başarılı (ve bir yandan da duyguları özellikle frenlenmiş görünen) bir oyunculuk sergilediği film, soğukluğuna rağmen ve zaman zaman tam da bu nedenle sıkı bir gerçekçilik havası yaratmayı ve sadece o dönem için değil, günümüz için de adaletin mekanizmaları yok edildiğinde (veya bizde olduğu gibi bu mekanizmalar tümü ile muktedirin eline geçtiğinde) bireylerin adalet arayışını her türlü yoldan gerçekleştirme “hakkı”nı sorgulatmayı başarıyor. Kostüm ve set tasarımlarının hayli başarılı olduğu ve hem Jeanne Lapoirie imzalı görüntüleri hem de Martin Wheeler ve The Witches imzalı ve dönemim esintilerini taşıyan müzikleri ile etkileyici olabilen film görülmeyi hak ediyor.

Bir intikam ve onun sağlayacağı adaletin arayışının hikâyesi olarak başlayan olaylar zamanla kalabalık bir grubun baskılara ve yoksulluğa karşı isyanına dönüşüyor temel olarak ve bu adaleti yerine getirme çabasının daha sonra “amacının dışına çıkması” söz konusu oluyor. Filmimiz bu olayları anlatırken bilinçli ama sonuç olarak pek de doğru görünmeyen bir tercihle, bu kadar içinde olduğu hikâyeye sürekli olarak uzak bir mesafeden bakıyor gibi. Yönetmenin anlattığının, gösterdiğinin altını çizmemesi kimi zamanlarda filmin lehine işlerken (örneğin isyan eden grubun gittikçe büyümesi bunun hiç sözü edilmeden, bir sahneden ötekine geçerken karşımıza çıkan insan sayısının her defasında bir parça daha artması ile ifade ediliyor), ne olursa olsun sonuçta aynı zamanda bir isyanın hikâyesini seyrettiğimizi unutturacak bir sonuç ile karşımıza çıkıyor film. Karısına, kızına ve atlarına düşkün adam peşine düştüğü şeyin intikam değil adalet olduğunu söylüyor ve tavize yanaşmıyor bu arayışında ve Mads Mikkelsen de çok doğru bir tonu olan oyunculuğu ile bu arayışı çekici kılıyor çoğunlukla ama filmin yaratıcılarının ticari kalıplara başvurmadan da elde edebilecekleri zenginliklerden neden uzak durduğunu anlamak zor açıkçası. Bir parça daha gerilim, heyecan filmi kesinlikle çok daha başarılı yapabilirmiş gibi duruyor kesinlikle.

Baş karakteri dışında onca farklı karakteri olan hikâyede, filmin bunları yeterince ilginç yapmaması ve ne istedikleri/hissettikleri/düşündükleri konusunda bir merak uyandırmaya çabalamaması hayli ilginç; öyle ki zaman zaman ya tek boyutlu olarak sergileniyor bu karakterler ya da ilginç olamıyorlar bir türlü. Senaryonun burada nerede ise sadece Mikkelsen’in karakterine yaslanır bir hava takınması kesinlikle yanlış olmuş. Bu ve diğer kusurları yanında filmin ilgiyi hak etmesini sağlayan öğeleri de var neyse ki. Mikkelsen’in performansı dışında sayısı da az değil bu öğelerin üstelik. İç mekanlarda tercih edilmiş görünen doğal ışık belki bazı sahnelerin biraz karanlık olmasına neden olmuş ama filme adeta o dönemde çekilmiş bir belgeselin gerçekçiliğini katmış ki bu belgeselci tavır bir yandan da yukarıda bahsettiğim “soğukluğun” açıklayıcısı olabilir, bu kez olumlu bir anlamda. Kameranın Mikkelsen’in belirgin hatları olan yüzüne odaklandığı veya tam tersi yönde olarak geniş açı ile çalıştığı zamanlarda önümüze getirdiği görüntüler de oldukça başarılı. Bu çekici görüntülere, filmin özellikle ortam sesleri konusundaki başarısını ve müziklerin hikâyeye gerçekten tam oturmuş olmasını da ekleyebiliriz gönül rahatlığı ile.

Adalet isteyen kahramanımızın, peşinde sürükledikleri ile yarattığı “isyan”ın hemen hiç farkında değilmiş gibi gösterilmesinin de -olumsuz anlamda- şaşırtıcı olduğu filmde dinin ve en tepedeki egemen gücü temsil eden prensesin -gerçek hikâye nasıldı bilmiyorum ama- olumlu resmedilmesi dikkat çekiyor. Dini temsil eden karakter kahramanımıza gerçek bir hıristiyanın “kılıcı ile değil, inancı ile” savaşması gerektiğini öğütlerken (ve isyanı da pasifleştirirken elbette), prenses yapılan adaletsizliklerle ilgisi olmayan ve tek derdi gerçek adaletin yerine gelmesi gibi görünen “iyi” bir insan (o mezar ziyareti sahnesi örneğin) olarak gösteriliyor. Keşke kahramanımız ve adamlarının baronun kalesine saldırdığı sahnenin çekiciliği (görselliği, kamera kullanımı ve mizansen anlayışı ile çok başarılı bir bölüm bu) tüm filme yayılabilseymiş dememiz gereken film, yine de dönemin havasını tam anlamı ile hissettiren ve ilgiyi hak eden bir film. Atmosferine yoğunlaşırken neyi eleştirdiğini (örneğin feodal yapıyı) ve sonuçta bir hikâye anlattığını zaman zaman unutsa da, yine de görmekte yarar var bu filmi.

(“Age of Uprising: The Legend of Michael Kohlhaas” – “Adalet İçin”)