Shao Lin San Shi Liu Fang – Chia-Liang Liu (1978)

“Keşke okumak yerine kungfu öğrenseydim”

Ülkesini işgal eden zalim bir yönetime karşı mücadele etmek için Shaolin tapınağı’nda kungfu sanatının tüm inceliklerini öğrenmeye çalışan bir genç adamın hikâyesi.

Senaryosunu Kuang Ni takma adı ile çalışan Cong Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chia-Liang Liu adını da kullanan Lau Kar-leung’un yaptığı bir Hong Kong filmi. Bizde özellikle 1970’li yıllarda bolca gösterilen ve ilgi gören, çoğu Hong Kong kökenli “dövüş filmleri”nin en önemli örneklerinden biri olan yapıt, bu türdeki pek çok eserde imzası olan Shaw Kardeşler Stüdyosu’nun prodüksiyonu olarak da ilgiyi hak eden bir çalışma. Klasik dövüş sahnelerini de elbette içermesine rağmen, iki saate yakın süresinin önemli bir kısmını Shaolin tapınağı’ndaki eğitim sürecine ayıran yapıt, bu seçimi ile de farklılaşan, türün başta intikam olmak üzere pek çok ortak temasını içeren, dövüşlerin koreografisinin başarılı olduğu ve bol ses efektli dövüş sahnelerinden hoşlananları kesinlikle tatmin edecek bir çalışma. “Dışarıda fırtına koparken, bir manastırda huzur içinde yaşama”nın anlamı üzerinden, içe kapanmakla mücadelenin doğrudan parçası olmak gibi iki zıt konum arasındaki çelişkiyi tartışmaya açarak düşünsek bir boyuta da sahip olmak gibi bir artısı da olan önemli bir film.

Üç Çinli kardeşin 1958’de kurduğu Shaw Kardeşler Stüdyosu 1960’ların başlarında Asya kıtasının en büyük yapımcı şirketi olmayı başarmıştı. Amerikan Stüdyo sisteminden yola çıkan şirket, pek çok oyuncu ve yönetmenle sadece kendileri ile çalışmalarını garanti edecek anlaşmalar imzalayarak ve oyuncularla yönetmenleri “eşleyerek” bölgedeki rakiplerinden farklı bir yola saparak öne çıkmıştı. Şirketin başarılarından biri de hem geniş kitlelerin sadece Asya’da değil, tüm dünyada ilgisini çekecek popüler yapımlar üretebilmesi hem de 1962’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve jüriden görüntüleri ile teknik ödül alan “Yang Kwei Fei” (Yönetmen: Li Han Hsiang) gibi sanatsal değeri olan örnekleri de sinemaseverlere sunabilmesiydi. Günümüzün önemli sinemacılarından olan ve gerek senaryoları gerekse yönetmenliği ile Shaw Kardeşler’in yapımlarından bolca ilham alan Quentin Tarantino o filmlere olan saygısını “Kill Bill” serisinde bu şirketin logosunu göstererek, “Shao Lin San Shi Liu Fang”in başrolündeki Chia-Hui Liu’ya rol vererek ve hatta “pirinç lapası yeme” sahnesini tekrarlayarak açık bir şekilde ifade etmişti.

Film, sert ve baskıcı bir yönetim kuran Manchu hükümetinin yaptıkları karşısında isyan etmeyi seçen ve bunun için Shaolin tapınağına katılıp, orada kungfu sanatını öğrenmeye soyunan San-Te adındaki bir genç adamın hikâyesi üzerine kurulu. On sekizinci yüzyıl başlarında yaşayan gerçek bir karakter Santa-Fe (Chia-Hui Liu) ama senaryo onun öyküsünü oldukça serbest bir biçimde anlatıyor bize. 1970’lerin yaygın sinemaskop anlayışı ile çekilen filmin açılış jeneriği ile birlikte hikâyenin kahramanı Santa-Fe’yi antrenman yaparken görüyoruz. Stüdyo içinde çekildiği açık olan ve değişen görsel atmosferlerin (tamamen boş bir alan, şiddetli yağmur, tepeden şelale benzeri dökülen su, kızıl bir güneş ve gökyüzü vs.) hâkim olduğu sahnelerde Santa-Fe tek başına kungfu hareketlerini sergilerken, Yung-Yu Chen imzalı ve türe yakışan müzik de eşlik ediyor ona. Babası balık ticareti yapan genç bir öğrencidir, o zamanki adı ile Liu Yude. Yaşadığı bölgede Mançu yönetimi vardır ve başta isyan edenler olmak üzere halka sert bir baskı uygulanmaktadır. İdamlar ve işkenceler sıradanlaşmıştır ama bu duruma boyun eğmemeye kararlı milliyetçi gruplar da vardır ve “İnsan ya galip gelir ya da o uğurda ölür” düsturu ile hareket etmektedir bu gruplar. Genç Liu-Yude zamanın okumak değil, dövüşmek zamanı olduğuna inanarak, kungfu öğrenmek için Shaolin manastırına girmeye çalışır ama işi o kadar da kolay değildir; başkeşiş onun isteğini “Bu tapınak sığınılacak bir yer değildir. Ruhun temiz değil, öfke dolu. Burada kalmaya uygun değilsin” sözleri ile ret eder ama kahramanımız onu ikna etmeyi başarır. Sonrası, uzun bir eğitim süreci ve -tahmin edileceği üzere- düşmana karşı, intikam boyutu da olan, bir mücadelenin hikâyesi olur.

Belli bir çizginin üzerindeki tüm kungfu, karate vs. filmlerinde hikâye hep bir felsefe boyutu da taşır; bu filmde de görüyoruz aynı tercihi ve öykünün önemli bir kısmında eğitim süreci anlatıldığı için bu boyut senaryonun temel unsurlarından biri olmuş. Shaolin tapınağında toplam 35 farklı oda var (filmde biz bunların 10’unu görüyoruz) ve her biri eğitimin farklı ruhsal (asıl olan bu) ve bedensel aşamalarını temsil ediyor. Zaman zaman hafif bir komedisi olan sahneler de içeren film bu odalardaki eğitimlerin hemen her birini özenle ve meraklısını kesinlikle mutlu edecek bir biçim ve içerik ile anlatıyor. Örneğin yemeğe erişebilmek için kütüklere basarak bir havuzu geçme çabası hayli eğlenceli ve başarılı görüntüler getiriyor karşımıza. Eğitimler temel olarak, tam da bu tür bir filmden beklenmesi gereken bir prensip üzerine kurulu: Hedefe önce zihinde ulaşmak (“Ruh ve zihin bir olursa, beden de bir olur”). Kahramanımızın bir “Shaolin rekoru” kırarak 5 yılda tamamladığı eğitimin sahneleri yaratıcılık dolu oyunların da sağladığı çekicilikle ve bir belgesele yakışacak uzunlukta sahnelenirken, öykü önemli bir meseleyi de karşımıza çıkarıyor: Zalim bir yönetime karşı aktif bir mücadele içinde olmak veya “ruhsal/fiziksel bir içe kapanma” ile pasif kalmayı seçmek. Shaolin tapınağındakiler elbette ikincisi, kahramanımız ise ilkinden taraf olacaktır; başkeşişin “Tapınağımız huzur dolu olsa da, dışarıda fırtınalar kopuyor” ifadesi ile saptadığı (ya da itiraf ettiği) üzere önemli bir etik meselenin işaretidir bu. Film bu meseleyi elbette bir derinlikle ele almıyor ama hem meraklısının ilgisini uyandıracak şekilde gündeme getiriyor konuyu hem de öykünün kahramanını ek bir mücadele içine sokarak, aksiyon / heyecan arayanlara da göz kırpıyor. Keşişlerin adam öldürememesi ile, direnişin fiziksel mücadele ve bunun sonucu olarak öldürmeyi de gerektirmesinin (“Keşiş öldüremez ama ben öldürebilirim!”) çatışması üzerinden çok farklı bir hikâye de anlatılabilirdi ama Lau Kar-leung’un yapıtı bir aksiyon filmi sonuçta ve anlattığı kadarı ile yetinmeyi terch ediyor film.

Filmin ağırlıklı olarak kungfu’nun kendisine ve eğitime ayrılması bazı aksiyon bölümlerinin veya intikam gibi popüler temaların işlenişinin bir parça geride kalmasına yol açmış doğal olarak ama bunların ilki pek de önemli değil açıkçası; sonuçta ister gerçek bir dövüşü göstersin ister eğitimleri sergilesin, kungfu’lu aksiyonu yeterince kullanıyor hikâye. Eğitimler ile bire bir kapışmaların veya bire çoklu dövüşlerin tümünün zaman zaman sert bir dansı çağrıştıran koreografileri yeterli bir çekicilik yaratıyor film için. Buna karşılık, bir düşmanla mezarlıktaki yüzleşme örneğin, intikam duygusunu yeterince güçlü kılamıyor ve “kötü adam”ın kişiliğinin sadece “kan dökmeye, paraya ve kadınlara” düşkün cümlesinden öteye geçmeyen bir anlatımla ifade edilmesi de doğal olarak yardımcı olamıyor bu duyguyu yaratmaya. Anlaşılan kungfu ustası olmanın aşamalarına odaklanan senaryo, kahramanımızın öğrencilerinin finalde “un dökmek” dışında hikâyede bir işleve sahip olmamaları gibi problemleri de pek dert etmemiş.

Kalabalık figüranlı sahneleri, 1970’lerin modası zumları (çok nadir başvurulan yavaşlatılmış gösterimler dışında yönetmenin tek teknik gösterisi zum tercihleri olmuş), başroldeki Chia-Hui Liu’nun öyküye, öykünün türüne ve karakterine yakışan performansı ve elbette kungfu sahneleri ile dikkat çeken film öncelikle türün meraklıları için elbette; ama diğerleri için de bu türe ısınmak adına doğru bir seçim. ABD’de hikâyenin ruhuna aykırı bir şekilde “The Master Killer” (gerçek bir Shaolin keşişinin birini öldürmesi mümkün değil çünkü ve finalde belirsiz bırakılan dışında, Santa-Fe hikâye boyunca kimseyi öldürmüyor zaten) adı ile gösterilen filmin daha sonra çok da ilgi görmeyen iki -tam anlamı ile olmasa da- devamı da çekilmiş: Bunların ilki olan ve yine Lau Kar-leung’un yönettiği, 1980 tarihli ve komedi türündeki “Shao Lin Ta Peng Hsiao Tzu”da hikâyede önemli bir yeri olmayan Santa-Fe karakterini başka bir oyuncu canlandırırken, Chia-Hui Liu sahte keşiş rolünde çıkmış seyircinin karşısına. Aynı yönetmenin imzasını taşıyan ve yine komedi türündeki üçüncü filmde (“Pi Li Shi Jie”, 1985) ise Chia-Hui Liu öyküde bir yan karakter olan Santa-Fe’yi canlandırmış tekrar. Sadece ülkesinde değil, bizde ve Batı’da da ilgi gören ve örneğin Amerikalı hip-hop grubu Wu-Tang Clan’a pek çok kez esin kaynağı olan film temposu, Yueh-Tai Huang ve Arthur Wong imzalı görüntüleri (özellikle sinemaskopun olanaklarından yararlanan geniş açılı kareler filme önemli bir katkı sağlıyor) ve filme sağlam bir ritm kazandıran kurgusu (Hsing-Lung Chiang ve Yen-Hai Li) ile görülmesi gerekli bir kungfu yapıtı, özetle söylemek gerekirse.

(“The 36th Chamber of Shaolin” – “Master Killer” – “Feleğin 36 Çemberinden Geçenler”)

Mies Vailla Menneisyyttä – Aki Kaurismäki (2002)

“Hafızanı kaybetmiş olsan da pes etme. Hayat ileriye doğru akar, geriye değil; yoksa işin daha zordu”

Uğradığı saldırı sonucu hafızasını kaybeden ve kim olduğunu bile hatırlamayan bir adamın sıfırdan yeni bir hayat kurmasının ve geçmişin kaçınılmaz olarak bir gün tekrar karşısına çıkmasının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Cannes’da Jüri Büyük Ödülü ve Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan yapıt yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi” başlığı altında toplanan filmlerinin kronolojik olarak ikincisi (Diğerleri 1996 tarihli “Kauas Pilvet Karkaavat” (Sürüklenen Bulutlar) ve 2006 yapımı “Laitakaupungin Valot” (Alacakaranlıktaki Işıklar)). Yönetmene özgü bir mizahla dramın bir arada olduğu film Kaurismäki’nin ülkesi Finlandiya’da seyirciden en çok ilgi gören eseri olması ile de bilinen; hüzün ve her türlü yoksunlukla örülü hikâyesine rağmen yaşam sevinci de taşıyan; yönetmenin her zaman olduğu gibii zengin bir soundtrack seçiminin dikkat çektiği ve yine onun her zamanki gibi toplumun alt kesimlerini öne çıkardığı ilginç bir yapıt.

Trende tanışıyoruz hikâyenin kahramanı ile; 2007’de 51 yaşında hayatını kaybeden Markku Peltola’nın canlandırdığı karakterin adı jenerikte M olarak geçiyor ve adını onun gibi biz de bilmiyoruz. Elinde bavulu ile iniyor, karanlık havada parkta bir banka oturuyor ve bir süre sonra uyuyakalıyor. Yanına gelen üç serseri onu soymakla yetinmiyor ve önce bir sopa ile başına sert bir darbe vurdukları adamı, daha sonra da tekmelerle epey hırpalıyorlar. Ardından onu bir hastane yatağında görüyoruz; başındaki doktor ve hemşire durumunun çok kötü olduğunu konuşurken, hastanın kalbi duruyor. Hemşire üzerine çarşafı örtüp odadan çıktıktan hemen sonra âni bir şekilde “diriliyor” adam ama hafızası tamamen kaybolmuştur ve yeni bir hayata başlayacaktır kimliği ve geçmişi olmadan.

Sol dünya görüşü olan bir sanatçı Aki Kaurismäki ve hikâyelerine güncel toplumsal sorunları da yansıtmaya çalışan bir isim. Günümüzün en önemli meselelerinden biri olan mülteciler hakkında Finlandiya toplumundaki düşmanca yaklaşıma cevap olarak 2017’de çektiği “Toivon Tuolla Puolen” (Umudun Öteki Yüzü) ile Fin toplumunun bu konudaki düşüncelerini etkilemeye çalıştığını söylemişti örneğin. Hikâyeleri hemen hep Helsinki odaklı olsa da, şehre asla romantik olmayan bir bakışla bakan yönetmen “Mies Vailla Menneisyyttä”da da bu yaklaşımını koruyor. “Finlandiya Üçlemesi”nin ilk filminde işsiz kalan bir karı koca üzerinden kapitalizmin insanları öğüten çarklarını öykünün teması yapan yönetmen bu ikinci filmde yine ağırlıklı olarak, toplumun kıyısında kalan insanlara eğiliyor ve sıcak, hümanist ve dayanışma övgülü bir hikâye anlatıyor bize. Doğrudan politik değil, ya da değilmiş gibi görünüyor bu yapıt da ama öykünün kendine özgü mizahı içinde (örneğin banka soygunu sahnesi) sosyal ve ekonomik düzeni eleştiriyi hiç ihmal etmiyor Kaurismäki.

Kendisi gibi sinemacı olan kardeşi Mika Kaurismäki ile ayrı ayrı çektikleri filmlerin son 40 yılda Finlandiya’da çekilenlerin beşte biri olduğu esprisi yapılır sinema dünyasında ikilinin çalışkanlıkları nedeni ile; ama kesinlikle saygı ve övünmeyi hak eden yapıtlar üretiyor iki sanatçı da. Küçük kardeş Aki kendine özgü mizahının da katkısı ile sinema dünyasında bir parça daha fazla popüler oldu ve işte o mizah burada da kendisini gösteriyor baştan itibaren. Hastanede mucizevi bir şekilde dirilen M’nin ayaklandıktan sonra ilk yaptığı, tamamen sarılı olan yüzüne elini atıp, dövülünce çarpılan burnunu yerine oturtmak oluyor örneğin. “Kurtuluş Ordusu” (Dünya çapında faaliyet gösteren Protestan yardım örgütü) bandosunun yer aldığı hemen tüm sahneler ve M’nin karşılaştığı tüm karakterlerle (örneğin “ev”ini kiraladığı adam) ilişkileri ve aralarındaki konuşmalar başta olmak üzere zaman zaman hafif saçma boyutu da olan bu mizah filme önemli bir katkı sağlıyor. Kaurismäki’nin oyuncularından aldığı çoğunlukla “duygusuz” performanslar da destekliyor bu tuhaf mizahı ve filme önemli bir renk katıyor. Senaryo özel bir çaba harcamıyor bu mizahı yaratmak için ki onu doğal kılan da bu; diyaloglara da yansıyan (“Çocukların önünde vurmaz bana”) mizah anlayışı karakterlerin eylem(sizlik)leri ya da düşüncelerine de sızıyor ve hikâye boyunca tutarlı bir şekilde, seyrettiğimizin önemli bir parçası oluyor. The Renegades grubunun enerjik rock şarkısı “Do The Shake”in çaldığı sahnede, Kurtuluş Ordusu’nda çalışan kadının (sade ama hayli etkileyici oyunu ile Cannes’da ödül alan Kati Outinen) yavaş hareketleri ve muhafazakâr görünümünün bu müzikle oluşturduğu zıtlık, filmin mizah anlayışının iyi bir örneği.

Aki Kaurismäki romantik bir Helsinki görüntüsünden uzak durmakla yetinmeyip, hikâyesini işçi sınıfından karakterler, evsizler ve yoksullar üzerinden anlatmış temel olarak. Araya serpiştirilen evsiz insanların ve onların yemek kuyruğundaki görüntülerinin sık karşımıza çıktığı film bu problemlerin karşısına, bir çözüm olarak değil ama, dayanışmayı yerleştirmiş; sıcak bir dil ile anlatılan bu dayanışma, Kaurismäki’nin kendisinin de inandığını gösteren dürüstlüğü bu bağlamda filmin önemli meselelerinden biri oluyor. Resmî kurumların, devletin bir başka ifade ile, soğuk tavırları ve ilgisizliğinin karşısına halkın kendi içindeki dayanışmayı koyuyor ve M’nin kendisine yeni bir hayat inşa etme çabasının sonuca erişebilmesi için bu işbirliğinin ve desteğin önemini vurguluyor film. Emeğe ve emekçi sınıfa değerbilir bir anlayışla yaklaşıyor yönetmen ve banka soygununu bunu vurgulamak için esprili, dramatik ve hüzünlü bir şekilde kullanıyor. Bankaların halkı sömüren tutumunun tam karşısında, alınterinin bedelinin ödenmesine duyulan hassasiyet ve sadece bir silah sesi ile anlatılan onurlu bir inanç ve saygı var bu hikâyede.

Film yeni bir hayat kurma ihtimali üzerine de tatlı tatlı hayaller kurdurmaya yöneltiyor seyircisini. M’nin eski hayatı ile ilgili hiçbir şey hatırlamaması, dolayısı ile o hayatın iyi ya da kötü yönlerinin bundan sonrası için hiçbir önem taşımaması hayli ilginç ve sonlardaki “geçmiş ile yüzleşme”yi düşünürsek hayli eğlenceli bir potansiyel sunuyor kuşkusuz ve Kaurismäki bu potansiyeli akıllıca ve, keyif ve umut veren bir başarı ile kullanıyor. Filmin keyif ve eğlencesini sağlayan bir diğer unsur ise, yönetmenin her filminde olduğu gibi burada da bolca kullanılan şarkılar. Filmografisinin tüm örneklerinde, bazıları birden fazla yapıtta olmak üzere, oldukça fazla sayıda şarkı kullanması ile bilinen bir sinemacı Kaurismäki. Favorilerinden biri olan ve 1960’da kurulup 1971’de dağılan İngiliz rock grubu The Renegades burada da sık sık şarkıları ile hikâyenin bir parçası olmuşlar. Kendi ülkelerinde hiç popüler olamayan ama Finlandiya’da fanatik ve kalabalık bir hayran kitlesine sahip olan grup (Fin yönetmen Yrjö Tähtelä’nın 1966 tarihli ve “Topralli” adlı filminde kendi isimleri ile oynamışlıkları bile var) anlaşılan sadece yönetmenin değil, Fin toplumunun hafızasında da önemli bir yer tutmuş olsa gerek ki pek çok filminin soundtrack’inde yer almışlar yönetmenin. M’nin kiraladığı evdeki müzik kutusu ve Kurtuluş Ordusu bandosu da filmin bu işitsel olgusunu güçlü bir biçimde destekliyor sürekli olarak. Leningrad Cowboys adlı Fin müzik grubu ile olan sıkı ilişkilerinin de (grup için müzik videoları çeken yönetmen; onlarla kısa filmler, iki uzun metrajlı film ve bir konser filmi de yapmış) gösterdiği gibi Kaurismäki için müzik, sanatının önemli bir parçası oldu hep.

Bar sahnesinde duvarda asılı olan fotoğrafın, 1995’te ve henüz 44 yaşındayken kalp krizi ile hayatını kaybeden ve Kaurismäki kardeşlerin pek çok filminde rol almış olan Matti Pellonpää’ya ait olduğunu ve avukat rolünde karşımıza çıkan Matti Wuori’nin gerçek hayatta da avukatlık yaptığını, bu tür bilgilerin meraklıları için eklerken, filmi görülmesi gerekli yapıtlar arasına rahatlıkla yerleştirebiliriz. M’nin bir bakıma yeniden doğuşu ve yeni seçimler yapabilmesi ile umut vaat eden bir çalışma olan film, başta Markku Peltola ve Kati Outinen olmak üzere tüm kadronun “oynamadan oynayan” performansları ve zamandan bağımsız görünen set tasarımları ile de önemli ve ilginç bir yapıt.

(“The Man Without a Past” – “Geçmişi Olmayan Adam”)

I Am Not Your Negro – Raoul Peck (2016)

“Beyazların yapması gereken, bir zenci kavramı yaratmaya neden ihtiyaç duyduklarının vicdan muhasebesini yapmak; çünkü ben zenci değil, insanım. Beni zenci olarak görüyorsanız, zenci kavramına ihtiyaç duyuyorsunuzdur. Bunu sorgulamak beyazların boynunun borcudur… ve bu ülkenin geleceği de bu soruyu kendisine sorup sormamasına bağlı”

James Baldwin’in, cinayete kurban giden üç arkadaşının (Medgar Evers, Martin Luther King Jr. ve Malcolm X) yaşamları üzerinden ABD’yi anlatmak için başladığı ama tamamlayamadığı kitabından yola çıkan bir belgesel.

Aralarında César ve BAFTA’nın da olduğu pek çok ödüle sahip olan ve Oscar’a aday gösterilen Fransa, ABD, Almanya, Belçika ve İsviçre ortak yapımı bir belgesel. Yönetmen Raoul Peck, James Baldwin gibi güçlü bir kalemden çıkan metnin sağladığı potansiyeli çok iyi değerlendirmiş ve sonuç, eleştirisi sağlam, sinema dili çekici ve Amerika’da siyahlara yönelik ırkçılığın güçlü bir resmi olmuş. Peck’in Hollywood’un farklı örneklerinden de yararlandığı ve Baldwin’in metninin günümüzdeki karşılıklarını da sergilediği belgesel dürüstlüğü ve dilini sakınmaması ile de önem taşıyan ve herhalde Baldwin’in de görebilseydi çok mutlu olacağı bir çalışma. Baldwin’i ve düşüncelerini öne çıkaran ama asla onun gücüne yaslanmakla yetimeyen film son dönemin en başarılı ve görülmesi gerekli belgesellerinden biri.

ABD’de siyah, eşcinsel ve sosyalist olarak, en zor sıfatlara sahip olduğunu ifade etmiş bir seferinde James Baldwin. 24 yaşında ABD’yi terk ederek, Paris’e yerleşen Baldwin bir yazar ve sivil halklar aktivisti olarak bugün adı hep takdirle hatırlanan bir isim ve bize bıraktığı yapıtları, eylemleri ve söylemleri ile sadece kendi dönemini değil, günümüzün dünyasını da aydınlatmaya devam ediyor. Baldwin 1979’da tümü de cinayete kurban giden üç arkadaşının hayatlarını ve kendi gözlem ve tecrübelerini birleştirerek ABD’nin ırkçılık tarihi ve bu insanlık sorununun ülkenin geleceğini de ipotek almasını anlatmayı planladığı bir eser üzerinde çalışmaya başlamış ama 1987’deki ölümüne kadar tamamlayamamış bu eseri. “Remember This House” adını taşıyan bu eserden yola çıkan Haitili sinemacı Raoul Peck, bir anlatıcı olarak Baldwin’i Samuel L. Jackson’ı seslendirdiği filmi ile bir bakıma hem bu eseri tamamlıyor hem de edebî metnin sinemadaki çok doğru bir karşılığını üretiyor. New York’tan tanıdığı Engin Cezzar’ın daveti ile geldiği Türkiye’de 1961 – 71 arasında aralıklarla ve uzun süre yaşayan ve 6 eserini burada üreten Baldwin’i -yeterince- tanımayanlar için ayrıca önem taşıyan, arşiv çalışmasının içerik ve kurgu olarak başarısı ile de dikkat çeken bir yapıt.

Baldwin hayatını kaybettiğinde geride kalan tamamlanmamış eserlerden biriydi “Remember This House”; Peck 30 sayfalık bu yapıttan yola çıkarak çektiği belgeseli farklı bölümlere ayırmış: Giriş, Elini Taşın Altına Koymak, Kahramanlar, Şahit, Saflık ve Zenciyi Pazarlamak. Her bir bölümü temel olarak Baldwin’in metni ve bu metinle ilgili arşiv çalışmaları oluştururken, Raoul Peck’in bir leitmotif işlevi gören görüntüleri bu bölümlerin hem iç kurgusunu hem de bölümler arası bağlantıyı zarif bir şekilde inşa ediyor. Açılış jeneriğinin filmin temel meselesine uygun olarak siyah-beyaz oluşturulduğu ve bu iki rengin zıtlığını (aralarındaki “duvar”ı) öne çıkaran bir biçime sahip olduğu yapıtta pek çok ünlü isim de görüntüleri ile karşımıza çıkıyor ve bunlar arasında sinemanın ünlü isimleri de var. Peck Hollywood’un farklı örneklerinden seçtiği bölümlerde bu ünlüleri karşımıza getirirken, Baldwin’in meselesine uygun sahnelerle onun metnine de önemli bir ek boyut katıyor. Örneğin Merian C. Cooper ve Ernest B. Schoedsack’in 1933 tarihli filmleri “King Kong”un, Hollywood’un klişelerinden birini, “siyah vahşilerin eline düşen beyaz kadın”ı tüm beyaz bakış arsızlığı ile nasıl kullandığını gösteriyor. Amerikan sinemasının liberal isimlerinden Stanley Kramer’in çok beğenilen 1958 tarihli “The Defiant Ones” (Kader Bağlayınca) adlı filmindeki bir sahne ise beyaz liberaller ile siyahların aynı sahneyi nasıl farklı algıladıklarını Baldwin’e dayanarak gösteriyor bize: Birbirlerine zincirle bağlı biri beyaz biri siyah iki adamın cezaevinden kaçtıktan sonra tüm anlaşmazlıklarını ve karşılıklı önyargılarını başta zorunlu olan dayanışma ile nasıl sorguladıklarını ve sonra da aştıklarını anlatan filmin bir sahnesinde hareket halindeki bir trenin peşinde koşar iki adam; siyah olan yakalar treni ama beyaz olan siyahın tüm yardım çabasına rağmen başaramaz bunu. Siyah, beyazın düştüğünü görünce atlar trenden ve arkadaşını yalnız bırakmaz. Samul Jackson’ın başarılı anlatıcılığı üzerinden Baldwin, siyah adamın bu eyleminin beyaz liberallerin derin bir nefes alarak rahatlamasını sağladığını ama siyah Amerikalıların bu sahneyi “Trene geri bin, ahmak” tepkileri ile seyrettiğini belirtiyor.

Beyaz liberallerin problemi göremediğini ve siyahları anlayamadığını farklı örneklerle de gösteriyor film. Örneğin açılışta ünlü televizyoncu Dick Cavett’ın programında görüyoruz Baldwin’i. Cavett kendisine siyahların artık ülkede pek çok hakka sahip olduğunu ve neden hâlâ iyimser olmadıklarını soruyor. Baldwin’in cevabı, onun eserinin ve filmin ortak bakışını özetliyor bize. Beyazların hâlâ bu dili kullanmasının sorunun kendisi olduğunu ve asıl sorunun Amerika’ya ne olacağı olması gerektiğini vurguluyor. ABD’nin kaderinin siyahların kaderi ile örtüştüğüne ve ikincisinin birincisinin ne olacağını belirlediğine inanıyor Baldwin ve filmde birden fazla sahnede farklı örneklerle dile getiriyor bunu. Liberal bakışın neyi kaçırdığının bir başka örneği daha var filmde. Yine Cavett’ın programında, Yale’den liberal felsefe profesörü Paul Weiss’e kelimenin tam anlamı ile entelektüel bir ders veriyor Baldwin.

Oxford Üniversitesi’nde öğrencilere yaptığı bir konuşmada şunları söylerken görüyoruz Baldwin’i: “Eskiden yerlileri öldürürken desteklediğin Garry Cooper’ın öldürdüklerinin aslında sen olduğunu anlarsın 6, 7 yaşına geldiğinde ve hayatının şokunu yaşarsın. Doğduğun ve hayatını, kimliğini borçlu olduğun ülkenin, düzeninde senin için bir yer açmadığını anlamaksa ayrı bir şok olur senin için”. Raoul Peck’in arşiv seçimleri, başta Amerikan sinemasından olanlar olmak üzere, siyahların hayatının doğal bir parçası olan bu şokları getiriyor karşımıza. Belki de filmin önemli başarılarından biri Baldwin’in metnini günümüze doğal bir şekilde taşıyabilmesi. “Black Lives Matter” gösterilerinden ABD’de polisin ırkçı yaklaşımlarla öldürdüğü tüm siyahlara, film yazarın endişelerinin ve deneyimlerinin günümüzde de geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Siyahlara tanınan hakları (örneğin beyazlarla aynı okullara gidebilmeleri) protesto eden beyazlarla ilgili arşiv görüntüleri bu bağlamda ayrıca önemli; “Irkların Birlikteliği Komünizmdir” veya “Beyaz Güç” yazılı pankartları ve Nazilerin Svastika sembolünü taşıyan beyazlar bugün de Amerika’nın özellikle güney eyaletlerinde “Alt-Right” hareketi ile birlikte nerede ise sıradan hâle geldi örneğin.

“Ülkemdeki ahlaki çöküş ve kalpsizlik karşısında dehşete düşmüş durumdayım. Bu insanlar o kadar uzun süredir kendilerini kandırmış ki beni insan olarak bile görmüyorlar artık… ahlaksız canavarlara dönüşmüşler kendi içlerinde” ile sadece kendi ülkesini değil, ayrımcılığın “normalleşmiş” bir toplumsal olgu olduğu ve sosyal açıdan yozlaşmış tüm toplumları tarif eden Baldwin’e hak ettiği saygıyı gösteren bir film çekmiş Peck. Yazarın eşcinselliğinin filmin öylesine geçtiği bir konu olmasını bir eksiklik olarak dile getirenler olmuş ama pek de hak edilen bir saptama değil bu. Baldwin’in cinsel yöneliminin, dönemin aktivistleri tarafından kabul gören bir durum olmadığından da hiç bahsedilmiyor ama filmin konusu ne bir Baldwin biyografisi ne de sivil haklar hareketlerinin özellikleri; böyle olunca, Peck’in seçimi kesinlikle bir problem değil. Yazarın sosyalistliği ise “Beyazlık bir iktidar metaforudur, Chase Manhattan Bank’in bir diğer adıdır ya da” söyleminde olduğu gibi zaman zaman ifadelere sızarken, onun özellikle liberalleri hırpaladığı bölümlerde kendisini gösteriyor ve filmin asıl kapsamı düşünüldüğünde, yeterince dikkate alınmış görünüyor.

Baldwin’i Paris’ten ülkesine dönüp, “elini taşın altına sokmaya” zorlayan fotoğraf (Beyaz gençlerin, kendileri ile aynı okula giden 15 yaşındaki bir siyah genç kız olan Dorothy Counts’a öfkelendiği, onunla alay ettiğini gösteren 1957 tarihli fotoğraf. O beyaz gençlerden biri olan Woody Cooper olaydan 49 yıl sonra Counts’dan özür dilemiş.) başta olmak üzere, geçmişle ilgili görsel malzemelerin içerikleri ve kullanılış şekilleri ile de başarı olan yapıtın soundtrack’i de oldukça güçlü ve iyi seçilmiş. “Ayrımcılığın bedeli budur: Duvarın öte yanında olanı bilmezsiniz, bilmek de istemezsiniz” gibi pek çok James Baldwin sözünü seyircinin karşısına getiren film, “canlandırmalar”ın doğru biçimi (örneğin Medgar Evers’in ölüm haberinin alınması) ile de dikkat çekiyor. ABD’nin refahının arkasındaki, unutturulmak istenen”köle emeği”ni ısrarla hatırlatan ve -Baldwin’in yazdıklarından yola çıkarsak- “Yüzleşilen her şey değiştirilemez belki ama hiçbir şey de yüzleşmeden değiştirilemez” söylemine sarılmamızı isteyen önemli bir yapıt bu. Çizdiği tüm o karanlık resme rağmen, umut ve ilham vermeyi de başaran bu film mutlaka görülmeli.

(“Ben Senin Zencin Değilim”)

Diqiu Zuihou de Yewan – Bi Gan (2018)

“Filmlerle anılar arasındaki fark, filmlerin her zaman sahte olmasıdır. Filmlerde sahneler birbirini takip eder ama anılar gerçeklerle yalanları birbirine karıştırır, gözlerimizin önünde belirip kaybolurlar”

Babasının cenazesi için, yıllar önce terk ettiği memleketine dönen bir adamın geçmişin izlerinin peşine düşmesinin ve arkadaşını öldürmüş olan bir gangstere onun kız arkadaşı üzerinden ulaşmaya çalışmasının hikâyesi.

Bi Gan’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Çin ve Fransa ortak yapımı. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan ve kesintisiz tek bir planda çekilen, 3-boyutlu ve 59 dakikalık final sahnesi ile bilenen yapıt hikâyesini kronolojiye, zamana ve gerçeklere meydan okuyarak anlatan bir film. 2015’te çektiği ve kendisini uluslararası sinema dünyasına tanıtan “Lu Bian Ye Can” (“Kaili Blues”) gibi yine kendi memleketi Kaili’de geçen bir hikâye anlatan yönetmenin bu ilginç yapıtı ortalama seyirciyi zorlayabilecek sinema dili ve öyküsü ile çok farklı bir çalışma. Öyküsüne bir baş ve bir son bulma telaşına düşülmeden izlenmesi gereken, güçlü görsel atmosferi (Görüntülerde Hung-i Yao, Jingsong Dong ve David Chizallet’in imzası var) ile büyüleyen, anılar ile geçmişin gerçekliğini sorgulayan/sorgulatan, düşsel ve cesur bu film izlerken kendinizi eline bırakmanızı gerektiren türden bir sinema yapıtı.

Bir uyarı ile açılıyor film: “Bu 3 boyutlu bir film değildir ama kahramanımız gözlük taktığı anda ona eşlik edin lütfen”. Bi Gan filminin önemli bir kısmını 2 boyutlu, kesintisiz tek çekimden oluşan 59 dakikalık son bölümünü ise 3 boyutlu çekmiş ve seyirciye ne zaman 3-D gözlüğünü takması gerektiği bilgisini vermiş filmin başında. Gerçek mi rüya mı olduğu anlaşılmayan, bu belirsizliğe bizim de öykünün kahramanı Lou Hongwu (Jue Huang) gibi teslim olmamız gereken bu son bölüm, içerdiği sinema tadı ile tek başına bile filmi her sinemasever için, görülmesi gerekli kategoriye yerleştiriyor rahatlıkla.

Lou Hongwou karakterinin zaman zaman anlatıcı sesini duyduğumuz film görsel atmosferinin ve öyküsünün biçimsel niteliğinin özeti olabilecek bir sahne ile açılıyor. Lim Giong ve Hsu Point imzalı ve tedirgin, karamsar ve gizemli melodileri seslendiren bir gitar, gece kulübünü andıran bir yer, stand’ında duran bir mikrofon, uzanıp o mikrofonu alan bir kadın eli, dönen ve ışık kaynaklarına odaklanan bir kamera ve konuşan bir erkek sesi (“Onu her gördüğümde yine bir rüyada olduğumu biliyordum… ve rüyada olduğunuzu bildiğinizde beden dışı bir deneyim yaşarsınız. Bazen göklerde süzülürsünüz. Rüyalarımda hep vücudumun hidrojenden oluşup oluşmadığını merak ederim. Hidrojenden oluşmuşsa şayet, anılarım da taştan oluşmuş olmalı”). Sonra yataktaki bir adamı ve yanına gelen, duştan çıktığı anlaşılan bir kadını görüyoruz. Kadın bir fahişedir, adam ise sesini duyduğumuz Lou Hongwou. Rüyasında kayıp birini gördüğünü; gerçek adını, yaşını ya da geçmişini hiç öğrenemediği bu kadının -“sanırım”- sevgilisi olduğunu söylüyor adam kadının sorusu üzerine. Babasının ölümü nedeni ile Kaili’ye dönen Lou Hongwou ile bu ilk karşılaşmamız seyredeceğimiz filmi biçim ve içerik bağlamında çok iyi özetliyor. Gizemin, yumuşaklığın, hüznün, nostaljinin ve havada uçan bir tüyün hafifliğin egemen olduğu ve kameranın adeta karakterleri ve objeleri rahatsız etmek istemezcesine yumuşak, hafif ve sessiz kaydırmalarının bir düş, bir büyü havası kattığı yapıt bu giriş bölümünde göreceğinizi iki saati aşan süresi boyunca hep koruyor ve meraklı/sabırlı izleyicisini sıkı bir sinema duygusu ile ödüllendiriyor.

Film Çin’de 2018’in son haftasında vizyona sokulurken, yeni yılın havasından da yararlanmak için olsa gerek, bir romantik öykü olarak pazarlanmış ve bunun etkisi ile, ön satışlarda ciddi bir gelir elde edilmiş. 31 Aralık’taki ilk gösterimlerin de gişe geliri çok yüksek olmuş ama sonrası ciddi bir tepkiye dönüşmüş ve Çin’deki sosyal medya kullanıcıları “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk’u Anlayamadım” etiketi ile bol bol eleştirmişler bu öyküsünün başı sonu belli olmayan filmi. Kuşkusuz seyirciye oynanan “ahlaksız” bir oyun bu ve başta Bi Gan olmak üzere, filmin yaratıcılarına da büyük bir haksızlık; çünkü bu yapıt seyircisini -tüm o “kompleks” akışına rağmen- yanıltmaya veya onun gözünü teknik oyunlarla boyamaya çalışmayan, kendisini olduğu gibi ortaya koyan bir çalışma.

Üç farklı görüntü yönetmeni var filmin ve o kadar güçlü bir görsel tutarlılık yakalanmiş ki bunu tahmin etmek mümkün değil bilmeyen biri için; Hung-i Yao’nun çekimlerine başladığı 2 boyutlu sahneleri Jingsong Dong tamamlamış, 3 boyutlu finali ise David Chizallet görüntülemiş. Onların önemli birer katkı sağladığı filmi 2 ve 3 boyutlu olarak farklı formatlarda çekme nedenini, “2 boyutluluk ile anıların parçalı hâlini, 3 boyutluluk ile ise gerçek-zamanlılık hissini yakalama istemesi” olarak dile getirmiş yönetmen. Bu izahatin sanatsal, boş bir söylem olmadığını, filmi seyredince anlıyor ve yönetmeni bu çabası için takdir ediyorsunuz gerçekten de. Hazırlıkları iki ay süren ve kesintisiz gerçekleştirilen çekimi ancak yedinci denemede başarılabilen 3-D finalde yakalanan “o anda ve orada olma” duygusu çok rastlanır türden bir başarı değil kuşkusuz. Bi Gan ve görüntü yönetmenleri, görsel atmosferi tüm filme yayılan bir tutarlılık ile inşa etmişler ve bunun için de farklı unsurlardan yararlanmışlar. Renk tercihleri bunlardan biri; sarı, kırmızı ve yeşili doymuş tonları ile filmin önemli objelerinin ortak rengi yapmışlar çoğunlukla. Renklerin canlılığı ve göz alıcılığı bazen bir kıyafeti, bazen mekândaki bir nesneyi vurguluyor ve bu düşsel hikâyenin diri kalmasını kolaylaştırıyor. Benzer bir şekilde, ışığın (ve kaynaklarının), suyun (farklı biçimlerde) ve demiryollarının (trenler, raylar, vagonlar) bu atmosferin ayrılmaz unsurları olarak değerlendirildiği görülüyor öykü boyunca. Sık sık yağmurun yağdığı, ışığın kelimenin her anlamı ile aydınlattığı (öykünün düşsel gerçekçiliğini düşününce, bu aydınlatma “sahte” elbette) ve trenlerin tüm yolculuk araçları içinde en düşsel olanı olarak hikâyeye çok yakıştığı film görsel açıdan hayli üst bir düzeye ulaşmış.

Estetik bir kaygının sonucu oluştuğu açık olan görsellik ile anlatılan öykü tıpkı kahramanımızın bir sahnede bir “labirent” içinde kaybolması gibi seyircisini de kronolojik bir labirentin içine bırakıveriyor. Buna “Ne zaman rüyada olduğumuzu anlayabilir miyiz?” ve “Çok iyi hikâye anlatırdı; neyin doğru neyin yalan olduğunu anlayamazdım” gibi ifadeleri de eklediğinizde filmin gerçeklerle değil, ya da asıl olarak gerçeklerle değil; anılar, geçmişin -takip etmesi zor- izleri ve düşlerle ilgilendiğini söylemek mümkün. Setlerin yıkılmış, terk edilmiş mekânlardan oluşması ve bu bağlamda zaman zaman distopik bir görünüm alması da gerçeğin yerini karamsar bir düşe bıraktığının işareti oluyor filmde. Kapanış jeneriğinde, ünlü Japon sanatçı Miyuki Nakajima’nın seslendirdiği, 1975 tarihli “Azami Jō No Lullaby” adlı şarkının seçilmiş olması da çok doğru bir tercih olmuş; çünkü şarkının “göz yaşlarını yalnız dökmenin sefaleti”ni dile getiren sözleri ve melankolik melodisi öyküye çok yakışan bir kapanış sağlıyor.

Bi Gan’ın farklı esin kaynakları olmuş bu “sanatsal” filmde. Tayvanlı Romancı Chang Ta-Chun’un danışmanlığını yaptığı senaryonun iki bölümde anlattığı hikâyenin bu iki parçasının adlarını, Rumen şair Paul Celan’ın 1952’de Almanca yazdığı “Mohn und Gedächtnis” (Türkçesi ile, “Gelincikler ve Hafıza”) adlı şiirden esinlenerek koymuş yönetmen. Daha önemli bir isimlendirme ilhamı ise elbette filmin adı belirlenirken tercih edilmiş. Film uluslararası piyasada Eugene O’Neill’in aynı adlı oyununun (“Long Day’s Journey into Night”) adı ile bilinirken, Çince adı (Türkçesi ile, “Yeryüzündeki Son Akşamlar”) Şilili yazar Roberto Bolaño’nun bir kısa hikâyesinden (“Últimos Atardeceres en la Tierra”) alınmış. Yönetmenin belirttiğine göre, Fransız ressam Marc Chagall’in başta “La Promenade” (Chagall bu tablosunda kendisini, elinden tuttuğu ve havada uçuyor bir şekilde görünen eşi Bella ile birlikte resmeder) olmak üzere tabloları ve Nobel ödüllü Fransız yazar Patrick Modiano’nun romanları da kendisine filminin biçim ve içeriği açısından esin kaynakları olmuş. Filmin esin kaynakları arasında elbette sinema eserleri de var; Kar-wai Wong, Hou Hsaio-hsien, Hitchcock (özellikle 1958 tarihli “Vertigo” (Ölüm Korkusu)) ve Tarkovksy’nin sinemalarına çok şey borçlu Bi Gan’ın bu başarılı çalışması.

“Sinema düşlerin emrindeki büyüdür” demişti Senegalli sinemacı Djibril Diop Mambety; Bi Gan’ın filmi -bu bağlamda değerlendirdiğimizde- işini çok iyi yapan bir hizmetkâr kesinlikle. 2015’teki “Lu Bian Ye Can” adlı filmini kendi şiirinden yola çıkarak oluşturan yönetmenin düşlerin gerçeklikle ilişkis(izliğ)ini, melankolik ve gizemli bir şiirsellikle anlattığı bu yapıtı da son dönemin önemli örneklerinden.

(“Long Day’s Journey Into Night” – “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk”)