Pickpocket – Robert Bresson (1959)

“Becerikli, zeki, çok yetenekli, hatta dâhi insanların, yani toplum için olmazsa olmaz kişilerin bütün hayatları boyunca ot gibi yaşayacaklarına, bazı hallerde kanuna karşı gelmelerine izin verilemez mi?”

Yankesiciliğe karşı zaafı olan genç bir adamın bir yandan polise yakalanmamaya çalışırken, öte yandan eylemlerinin ahlakî boyutunu sorgulamasının hikâyesi.

Robert Bresson’un senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı bir Fransız filmi. Tüm kariyeri boyunca biri kısa, toplam 14 film çeken ve her biri ile kendine has sinemasının parlak örneklerini veren Bresson’un bu yapıtı kimilerince onun en başarılı çalışmalarından biri olarak kabul edilen, özgün ve ilginç bir çalışma. Diğer filmlerinde olduğu gibi amatör, en azından rol aldıkları Bresson filmine kadar oyunculuk tecrübesi olmayanlarla çalışması ile bilinen yönetmenin ilginç bir karakter üzerinden sorguladığı ve sorgulattığı ahlaki meselesi ile ilgi çeken ve onun orijinal sinema dili ile yakalanan biçimsel başarının dikkat çektiği yapıt sadece Fransız sinemasının değil, tüm sinemanın da görülmesi gerekli klasiklerinden biri.

Sinemanın usta isimlerinden biriydi Bresson; gösterişten uzak sinema dili ile her biri özgün filmler çekti kariyeri boyunca ve sinema anlayışı kendisine uzak ya da yakın pek çok sinemacının da takdirini topladı. Örneğin Godard onu “Dostoyeski Rus romanıdır, Bresson da Fransız sineması” sözleri ile oldukça üst bir konuma yerleştirir sinema sanatında. François Truffaut’nun onun “auteur” (filmlerinin tüm aşamalarında ve unsurlarında kendi özgün tarzını hâkim kılan yönetmenler için kullanılan bir ifade) tanımını en çok ifade eden birkaç isimden biri olduğunu söyleyerek hakkını teslim ettiği Bresson’un hayranları arasında Ingmar Bergman’dan Theo Angelopoulos’a, Michael Haneke’den Dardenne kardeşlere ve Rainer Werner Fassbinder’den Martin Scorsese’ye pek çok farklı isim var. Yönetmenin 1959 tarihli “Pickpocket” adlı yapıtı da tüm bu sinemacıların en sevdiği filmler arasında yer alıyor. Örneğin Angelopoulos ve Richard Linklater kişisel listelerinde filmi tüm zamanların en iyi 10 yapıtı arasına koymuşlar.

İlk kez oyunculuk yapan Martin LaSalle’in canlandırdığı Michel karakteri, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sındaki Raskolnikov’u ve Albert Camus’nun “Yabancı”sındaki Meursault’yu çağrıştıran, hayli ilginç bir genç adam. Ağır hasta olan annesini çok sevmekte ama uzun süredir ziyaret dahi etmemektedir; tek arkadaşından sürekli çalışabileceği işler için adres ve isimler almakta ama görüşmelere dahi gitmemektedir ve açılış sahnesinde gördüğümüz üzere tedirginlik ve korku duysa da yankesiciliğe zaafı vardır; bu suç onun için adeta kendisini ifade etmenin tek yolu olmuştur. Açılışta şu “bilgilendirme”yi yapıyor Bresson: “Bu filmin türü polisiye değildir. Yönetmen sesler ve görüntülerle, kendisine uygun olmadığı halde zaafı yüzünden bir yankesicilik macerasına dahil olan bir gencin kâbusunu aktarmaya çalışmaktadır”. Evet, seyrettiğimiz bir bakıma bir kâbus ama hikâye boyunca anlatıcı olarak sesini duyduğumuz (günlüğüne yazdıklarının seslendirmesi aslında bu duyduğumuz) Michel, “Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu” dese de ve eyleminin yanlış/kötü olduğunu kabul etse de (“İnsan bir eylemin kötü olduğunu bilip onu yine de yapabilir”) neredeyse erotik bir heyecan duymaktadır yaptığından. Bresson’un filmini çekiciliğini yaratanlardan biri de bu karakterin ilginçliği kesinlikle ve film tüm sahnelerinde hep onu göstererek ve yanında durarak (sadece fiziksel değil, onun aklının işleyişini anlamamızı sağlayacak ruhsal bir yakınlık da bu aynı zamanda) Michel’in sorgulamalarını ahlak ve felsefeye uzanan farklı alanlar üzerinden yapabilmemizi sağlıyor güçlü bir şekilde.

Michel defterine şöyle yazıyor: “Bu şeyleri yapanların genelde sustuğunu biliyorum. Konuşanlar ise bunları yapmıyorlar aslında; ama ben yaptım”. Gerçekten de yapıyor ve konuşuyor genç adam; kendisinin peşinde olan polisle (Jean Pélégri) konuşurken, bu yazının girişinde yer alan ifadeleri kullanıyor örneğin; hikâye boyunca tek arkadaşı olarak görünen Jacques (Pierre Leymarie) ve annesinin komşusu genç kadın (Marika Green) ile olan konuşmaları ve hatta finale doğru olan bir sahnede yaptığı itiraf da onun, eylemini ahlakî açıdan yargılama/doğrulama ihtiyacının göstergesi olarak çıkıyor karşımıza. Senaryolarının içerdiği “katolik temalar” nedeni ile sinemanın “koruyucu aziz”i olarak da tanımlanan Bresson’un, kefaret temasını da bünyesinde bulunduran bu hikâyesi de uygun bu tanıma farklı karakterin “hırsızlık” kavramına karşı dile getirdikleri farklı düşünceler sayesinde. Yine de bu seçimler kesinlikle ne öykünün din odaklı olduğunu ne de yönetmenin böyle bir derdi olduğunu gösteriyor. Evet, “hesap günü” ve “hesap gününde hesabı kim ve neye göre soracak?” gibi ifadelere tanık oluyoruz ve Michel’den “Tanrı’ya inandım… sadece üç dakikalığına” gibi ifadeler duyuyoruz ama Bresson’un ahlakçılığı daha çok Éric Rohmer’inkine yakın duran ve ahlakı felsefedeki konumu ile değerlendiren bir yaklaşımın sonucu.

İtalyan asıllı Fransız besteci Jean-Baptiste Lully’nin “Suite de Symphonies d’Amadis” ve Alman besteci Johann Caspar Ferdinand Fischer’in “7 numaralı Orkestra Süiti”ni hikâyenin dramatik gerilimini artıracak şekilde kullanan Bresson tüm yankesicilik anlarını ve yöntemlerini bir “eğitim filmi” formatında, örneğin yankesicinin el hareketlerini olan biteni rahatlıkla algılayabileceğimiz netlikte, göstermeyi seçmiş. Öyle ki bu gerçekçi tavır filmin Finlandiya’da 1965’e kadar yasaklı kalmasına yol açmış. Hikâyenin önemli aksiyon anlarını genellikle göstermeyen Bresson’un, yankesicilik sahnelerinde tam tersi bir tutum takınması bizim Michel’in zihnine ve eylemleri sırasında duyduğu -ve heyecandan korkuya endişeden “orgazm”a uzanan- hislere onunla neredeyse özdeşleşecek kadar yakın olmamızı sağlıyor. Evet, neredeyse; çünkü filmlerini minimalist olarak tanımlamamızda bir sakınca olmayan yönetmenin böyle bir amacı yok ve bu minimalist dil de böyle bir yakınlaşmaya hizmet etmiyor zaten. Ayrıca profesyonel olmayan oyuncularla çalışma tercihi de bilindik anlamda bir özdeşleşmeye engel. Burada tüm oyuncular, senaryonun onun üzerine kurulması nedeni ile de özellikle Martin LaSalle, tam da yönetmenin talep ettiği şekilde, “oynamıyorlar”. Sahneleri oyuncuların, performans kaygısından ve “oynama çabası”ndan sıyrıldığına ikna olana kadar tekrar çekmesi ile bilinen Bresson’un onları duyguları yansıtmak için özel bir çaba göstermekten uzaklaştırması bir taraftan doğallığı sağlarken, bir taraftan da bu duyguları seyircinin üretmesini sağlıyor sanki ilginç bir şekilde.

Michel’i Camus’nun “L’Étranger” (Yabancı) adlı 1942 tarihli romanının baş karakteri Meursault ile bir bakıma benzer kılan iki farklı unsur öne çıkıyor: Birincisi annesi ile olan ilişkisi, diğeri ise -finalde bir dönüşüm geçirmiş olsa da ki bu dönüşüm katoliklerin kurtuluş/kefaret kavramlarını hatırlatıyor- hırsızlıkla ilgili olanlar başta olmak üzere düşüncelerini açıkça dile getirmesi ve en yakın arkadaşını bile umursamaz bir tavır içinde olması (“Gerçek yaşamın içinde değilsiniz. Başkalarını ilgilendiren hiçbir şeyle ilgilenmiyorsunuz”). Annesini görmemesinin nedeni olabilecek bir gerekçeyi daha sonra öğreniyoruz ama yine de, sevmesine ve onu ne kadar mutlu edeceğini bilmesine rağmen ziyaret etmemesi ve Meurseault’nun cinayetinin karşılığı olarak düşünebileceğimiz yankesicilikleri bu ruh benzerliklerinin örnekleri olarak gösterilebilir.

Sıradan bir hırsız değil Michel; eylemlerinin felsefe ve ahlak boyutlarını da düşünen entelektüel bir genç adam o. Richard S. Lambert’ın on sekizinci yüzyılın ünlü yankesicisi Georges Barrington’ı anlatan “The Prince of Pickpockets: A Study of George Barrington, Who Left His Country for His Country’s Good” adlı kitabını okuyor örneğin ve yaptığını tartışmaktan da çekinmiyor hiç. Yankesiciliğinin üç farklı gerekçesi var gibi Michel’in: Sağladığı heyecan (belki de cinsellik dahil pek çok başka heyecan kaynağının yerine geçmek üzere); Michel’in kendisini diğerlerinden farklı, hatta daha iyi görmesi ve tam tersi yönde, belki de diğerlerinden daha kötü olduğunu düşündüğü için cezalandırılmayı arzu etmesi. Bresson işte bu karakteri ve eylemlerini kendine özgü, gösterişten uzak ve kendine has sineması ile anlatırken, tüm filmografisinin en çok bilinen ve bazılarına göre de en güçlü örneklerinden birini yaratıyor beyazperdede.

(“Yankesici”)

Night of the Living Dead – George A. Romero (1968)

“Kimliği belirsiz katiller tarafından toplu cinayetler işlenmeye başlanmıştır. Ani olarak başlayan bu cinayetler hiçbir sebebe dayanmaksızın; köylerde, şehirlerde, kırsal kesimlerde ve yerleşim alanlarının dış kesimlerinde işlenmekte ve büyük bir alana yayılmaktadır. Görgü tanıklarının bir kısmı katillerin normal görünümlü insanlar olduklarını, bir kısmı da onların transa girmiş gibi davrandıklarını söylemektedir. Bu noktada halkın nasıl bir tehdit altında olduğunu, kime ya da neye karşı ve ne şekilde korunması gerektiğini saptamak oldukça zor görünüyor”

Canlanan cesetlerin saldırısına uğrayan bir grup insanın sığındıkları evde verdikleri mücadelenin hikâyesi.

Senaryosunu George A. Romero ve John Russo’nun yazdığı, yönetmenliğini Romero’nun yaptığı bir ABD filmi. Bu düşük bütçeli “off-Hollywood” filmi kazandığı yüksek gişe geliri ile 1968’in seyirciden epey ilgi gören filmlerinden biri olurken, içerdiği sert sahneleri ile oldukça olumsuz eleştiriler de almıştı; ne var ki bu eleştiriler filmin zamanla bir kült yapıta dönüşmesine engel olamadı ve devam filmleri ve yeniden yapımlar sayesinde bir markaya dönüştü Romero’nun çekici yaratıcılığının sonucu. İlk modern zombi (bu sözcük filmde hiç kullanılmıyor) filmlerinden biri oarak kabul edilen; basit hikâyesi, yıldız oyuncu bulunmayan kadrosu ve makyaj dışında hemen hiç efekt kullanılmamış olması ile de bilinen; alçak gönüllü bir yapıtın bugün nasıl hâlâ keyifle izlenen bir esere dönüştürüldüğüne tanık olmak açısından da izlenmesi gereken ve her sinemaseverin en az bir kez görmesi gereken bir korku klasiği.

En fazla 125 Bin Dolar’a mal olduğu söylenen film 18 Milyon’u ABD’de olmak üzere toplam 30 Milyon Dolar gişe geliri elde etmiş, özelllikle eleştirmenlerin pek de olumlu olmayan değerlendirmelerine rağmen. Filmin ortak senaristlerinden biri olan -ve bugün kayıp olan bir kısa film hariç tutulursa- Romero’nun ilk kez yönetmenliği de üstlendiği çalışmada onu kurgucu (Hugh C. Daly ile birlikte) ve görüntü yönetmeni olarak da görüyoruz bir düşük bütçeli filmde sıklıkla görüldüğü üzere. Bir mezarlıkta açılan hikâyenin önemli bir kısmı, biri çocuk olan yedi kişinin sığındıkları evin içinde geçiyor ve Romero gerçekten de büyük bir bütçeye ihtiyaç duymadan bu hikâyeyi etkileyici bir şekilde anlatabiliyor bize.

Kardeş olan ve babalarının mezarını ziyarete giden bir erkek ve bir kadınla açılıyor film. Yaşadıkları yerden hayli uzakta olan mezarlıkta yaşanan ilk saldırı ânına kadar, hayli vurgulu tonları olan müzik, Romero’nun tedirgin kamera açıları ve diyaloglar bir şeyler olacağını size sürekli hissettiriyor; yakaladığı bu hissi hikâyenin sonuna kadar da canlı tutuyor Romero. İzlediğimiz öyküyü oldukça basit tutmuş senarist ikili; dirilen ölüler ve onların saldırdıkları insanlar arasındaki mücadele izlediğimiz temelde. Bu küçük hikâyeye yan unsurlar katılmış elbette: Örneğin televizyonda yayınlanan bir haber programında gösterildiği üzere, yaşananlara karşı bilim adamları ile askerlerin farklı yaklaşımları bir militarizm eleştirisi içeriyor; Venüs’e gönderilen bir uydunun neden olduğu radyaoktivite ile ilgili gerçekler halka tam anlamı ile açıklanmıyor; belki daha da önemli olarak, hikâyenin kahramanı bir siyah ve onunla evdeki beyaz bir erkek arasındaki iktidar çatışması akla 1960’lı yıllarda Amerika’da çok sıcak olan ırkçılığın izlerini taşıyor (aslında bu karakter hikâye ilk yazıldığında beyazmış ama rol o tarihlerde tanınmamış bir tiyatro oyuncusu olan Duane Jones’a verilince bir parça değişiklik yapılmış senaryoda). Bu yan ögeler filmin asıl hikâyesi içinde belki çok önemli bir yer tutmuyor aslında ve sonuncusu da daha derin okumalara meraklı olanların dikkatini çekebilir sadece.

Erkek kardeşinin kadının korkusu ile dalga geçmesi, oğlanın mezarlık ziyaretinin yoruculuğundan şikâyeti ve kız kardeşinin duasına sabırsızlık göstermesi gibi “şimdi başlarına bir şeyler gelecek” duygusunu yaratan “klişe” anları var filmin ama Romero’nun yapıtının özgünlüğünü ve daha sonra kendisinin ve başkalarının defalarca tekrar kullanacağı numaraların etkileyiciliğini azaltmıyor bu. En temel efektlerin zaman zaman eğik açılara başvuran kamera kullanımı, yaşayan ölülere uygulanan makyaj çalışması ve ses efektleri olduğu film ölülerin dirilmesinin kaynağını bile ikinci plana atarak, zombiler ile kurbanları arasındaki mücadeleye odaklanıyor temel olarak ve gerilimini nedenden çok, ne/nasıl olacak üzerinden kurmayı tercih ediyor. Romero bunu yaparken de, mezarlıkta yaşananları karakterlerden birine baştan aşağı tekrar anlattırmak veya bir haber bültenini uzun uzun seyrettirmek gibi “ucuz” numaralara başvurmaktan da çekinmiyor hikâyeyi uzatabilmek için. Bir başka filmde rahatsız edebilecek bu tercihler burada ise aksine filme hayli yakışıyor ve ortaya tüm unsurlarının uyum içinde bir arada olduğu bir bütün çıkıyor. Duane Jones’un güçlü ve yalın bir performans sunduğu ve Amerikan sinemasında siyah bir karakterin hikâyenin kahramanı olduğu ilk örneklerden biri olan yapıta önemli bir katkı sunduğu filmin diğer oyuncuları onun gerisinde kalmış görünüyorlar ve esere bu açıdan çok sağlam bir değer katmıyorlar; ne var ki bu da filmin “ucuz”luğu ile uyumlu kesinlikle. Sonuçta film bir Roger Corman ucuzluğu ile ana akım arasında ve kendine özel bir yerde duruyor.

Duan Jones’un karakteri soğukkanlılığı, becerileri ve zekâsı ile bir siyah karakter için Amerikan sinemasında o tarihlerde benzeri çok az görünen bir örnek kuşkusuz. Evdeki beyaz aile babası karakterinin tipik bir Amerikan sağcılığının/muhafazakârlığının uzantısı olduğunu düşünebiliriz bireysel çıkarını öne çıkaran ve dayanışmadan uzak duran tavrını dikkate alırsak. Eşinin “Birlikte yaşamaktan hoşlanmayabiliriz ama birlikte ölmek hiçbir şeyi çözmez” cümlesi ise -eğer bir politik/toplumsal okuma arzusu duyuyorsak- beyaz ve siyahların birlikte yaşamalarının zorunluluğuna bir gönderme olarak görülebilir. Öykünün siyah kahramanının etkileyici finalde fotoğraf kareleri ile gösterilen akıbeti ise, ABD’de ırkçıların, örneğin Ku Klux Klan örgütünün siyahlara uyguladığı vahşeti hatırlatıyor; bu seçimle özellikle bu amaçlanmış olmasa da, zombilerin tümünün beyaz ve başına feci bir son gelenin siyah olması bunu çağrıştırıyor kesinlikle.

Birkaç dakika içinde yakılmayan tüm cesetlerin zombiye dönüştüğü filmde, evin üst katındaki cesedin bu akıbetten neden muaf olduğunun açıklanmadığı filmin esin kaynakları arasında, üç kez sinemaya uyarlanan 1954 tarihli Richard Matheson romanı “I am Legend” ve Herk Harvey’in 1962 tarihli filmi “Carnival of Souls” da var. Bütçesini defalarca katlayan gişe gelirinden, dağıtımcılarla yaptığı kötü anlaşmalar nedeni ile pek kazançlı çıkamayan ve, oyuncu ve teknik kadronun çoğunda arkadaşlarını, yakınlarını ve amatörleri kullanan Romero korku türüne yeni bir soluk kazandırdı bu yapıtı ile ve günümüzde hâlâ süren ve onun etkilerini taşıyan zombie filmlerinin de öncüsü oldu bir bakıma. Başta bir korku komedisi olarak yazmışlar hikâyeyi Russo ile birlikte ama son hâlinde daha çok Russo’nun imzası olan senaryo oyunculara bol bol doğaçlama imkânı vermiş söylenenlere göre ki diyalogların bir kısmının “ucuz”luğunu da açıklıyor bu durum. Gösterime ilk çıktığında The New York Times’ın ünlü yazarı Vincent Canby’nin “aptalca”, “çöp” gibi sözcüklerle sert bir biçimde eleştirmesi gibi oldukça olumsuz eleştiriler alan film bugün örneğin Total Film tarafından tüm zamanların en iyi 100 filminden biri olarak kabul edilirken, Canby’nin gazetesine göre de en iyi 1000 filmden biri.

Politik gönderme örneklerine ek olarak, açılıştaki mezarlık sahnesinde özellikle görüntüye alınan Amerikan bayraklarını da anmak gerekiyor. Resmi bilgilere göre toplamda yaklaşık 60 Bin Amerikan askerinin hayatını kaybettiği Vietnam Savaşı’nın en kanlı günlerine denk gelen filmin orada ölenleri anmak ve savaşa eleştiri getirmek amacını güttüğünü düşünebiliriz bu görüntü ile. Eve sığınan bir beyaz kadının, eğer kendisi gibi beyaz olsaydı derhal bir kurtarıcı olarak göreceği siyah adama uzun süre kuşku ile yaklaşmasını, küçük kızın ailesine yaptıklarını ve siyah kahramanın sonunu getirenin tipik bir “redneck” olmasını da ekleyebiliriz bu örneklere.

Bu filmi ilk kez görecek seyircilere, özellikle de gençlere yeterince orijinal görünmeyebilir seyrettiği ama unutulmamalı ki onlara tanıdık gelen her ne varsa, hemen tümü sinema perdesinde ilk kez bu filmde hayat buldu en olgun halleri ile. Özetlemek gerekirse, sinemanın kült sözcüğünü en çok hak edenlerinden biri olan ve onlarca başka örneğe ilham veren bu yapıt her sinemaseverin, özellikle de korku türünün meraklılarının olmazsa olmazları arasına girecek önemde.

(“Yaşayan Ölülerin Gecesi”)

Les Demoiselles de Rochefort – Jacques Demy (1967)

“Seninki gibi büyük bir tutku için Paris çok küçük bir yer”

Yaşadıkları Rochefort’u terk ederek, şöhret ve aşkı bulmak üzere Paris’e gitmeyi düşleyen ikiz kız kardeşlerin şehirlerindeki son hafta sonunda bir karnavalda yaşananların hikâyesi.

Jacques Demy’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Yönetmenin “romantik üçleme” adı altında toplanan filmlerinin sonuncusu olan film (Diğerleri 1961 tarihli “Lola” ve 1964 yapımı “Les Parapluies de Cherbourg” (Şerburg Şemsiyeleri)) Michel Legrand’ın etkileyici şarkıları ile güçlenen, sağlam kadrosundan önemli bir destek alan bir çalışma ve Amerikan müzikallerinden esinlenen bölümleri olsa da bir Fransız yapımı olduğunu hep hatırlatması ile de dikkat çekiyor. Güneşli bir deniz kıyısında geçmesi ile uyumlu olarak, bir yaz aşkının hafifliğini taşıyan film bir müzikal için “kompleks” görünebilecek hikâyesinin kurgusunun ustalıkla halledilmesi ve üçlemenin diğer filmlerine ve başka sinemasal ögelere göndermeleri ile ayrıca ilgi çekebilir.

Demy’nin filmini sağlam ve eğlenceli bir müzikal ve bir klasik yapan birden fazla unsuru var; bunlardan belki de ilk anılması gerekeni zengin kadrosu: İkizleri canlandıran ve gerçek hayatta da -ikiz olmasalar da- kardeş olan Catherine Deneuve ve Françoise Dorléac’ın (25 yaşında bir trafik kazasında hayatını kaybetti Dorléac) yanında Amerikalı oyuncular George Chakiris ve Grover Dale (Panayır için kasabaya gelen Etienne ve Bill rolündeler), bir başka Amerikalı sanatçı Gene Kelly (müzisyen Andy Miller rolünde), Jacques Perrin (ressam ve şair olma heveslisi Maxence), Michel Piccoli (müzik dükkanı sahibi Simon Dame) ve Danielle Darrieux (kızların annesi). Darrieux dışındakiler şarkıları kendileri söylememişler ama filme kattıkları değeri -seyircinin gözü ile bakınca- azaltmıyor bu durum. Bu kadroyu çoğunlukla meydan, sokak ve köprü gibi dış mekânlarda bir araya getiren film stüdyolarda oluşturulan sahnelerin kısıtlarından kurtarmış karakterlerini ve onları daha gerçek kılmış böylece. Amerikalı yıldızların varlığı ise filme -gişe açısından Amerika’da beklenen sonuç elde edilememiş olsa da- uluslararası bir hava ve Amerikan müzikallerinin tadını kazandırmış. “West Side Story”deki (Batı Yakasının Hikâyesi) Köpek Balıkları çetesinin lideri olarak müzikallerin tarihinde kalıcı bir yer kazanan Chakiris ve Holyywood müzikallerinin usta ismi Gene Kelly Amerikan klasiklerindeki oyunculuklarını ve danslarını taşımışlar hikâyeye ve filme önemli bir keyif katmışlar. Kelly’nin adeta “Rochefort’da Bir Amerikalı”yı oynadığına tanık olmamızı sağlayan film sadece bu açıdan bile önem taşıyor.

Doğrudan veya üstteki örnekler gibi dolaylı pek çok göndermesi var filmin meraklısının ilgisini çekecek; örneğin Deneuve ve Dorléac “Chanson d’un Jour d’été” adlı şarkıyı kırmızı kıyafetler içinde seslendirirken Marilyn Monroe ve Jane Russell’ın “Gentlemen Prefer Blondes” (Erkekler Sarışınları Sever) filminde “A Little Girl From Little Rock”ı seslendirdikleri sahneye açık bir selam gönderiyorlar. Kelly’nin Dorleac ile ilk karşılaştığı sahnedeki çekici dansı ise koreografisi ile yine kendisinin oynadığı bir başka başyapıt olan Vincente Minnelli filmi “An American in Paris”ten (Paris’te Bir Amerikalı) taşınmış filme. Böylece Demy hayranı olduğu iki filmi (Robert Wise ve Jerome Robbins başyapıtı “West Side Story” (özellikle koreografisi ile) ve “An American in Paris”) yeniden yaratmış bir bakıma ve ABD’de olmasa bile, Fransa’da seyirciden büyük bir ilgi gören bir sonuç elde etmiş. Karakterlerden birinin ünlü bestecilerin isimlerini sıralarken Legrand’ın adını da anması, bir karakterin Etienne ve Billy’e “Jules ve Jim” (Truffaut’nun bizde Unutulmayan Sevgili adı ile gösterilen başyapıtı) diye seslenmesi, yine aynı iki adamın ilk kez Cherbourg’da bir barın önünde tanışmış olmaları ve bir cinayete kurban giden kadın sanatçının adının “Lola” olması gibi diğer göndermelerin yanında, Demy’nin eşi ve ünlü sinemacı Agnès Varda da bir sahnede rahibe olarak çıkıyor karşımıza.

Demy’nin müzikali sadece Legrand’ın müzikleri ile değil, Norman Maen’in koreograsini yaptığı dansları ile de dikkat çekiyor. Açılışta yer alan ve bir “transporter köprü”nün mekânı olduğu sahneden başlayarak tıpkı “West Side Story” gibi çoğunlukla sokakları mekân edinen film Maen’in modern havalı korografisinden bolca yararlanıyor ve seyirci olarak bize epey keyif sağlıyor. Elbette Kelly ve Chakiris profesyonel tecrübeleri ile dans açısından öne çıkıyorlar ama Deneuve gibi bir yıldızın da aralarında olduğu ünlü isimlerin dansları da oldukça başarılı ve usta oyunculukları ile birleştirerek bu becerilerini, filmin önemli birer eğlence kaynağı oluyorlar. Legrand’ın Oscar’a aday gösterilen ve caz havaları da olan müzikleri ise rahatlıkla hak ediyor mükemmel tanımını. Bu usta müzisyenin sözlerini Jacques Demy’nin yazdığı şarkıları, başta “Chanson de Maxence” olmak üzere çok çekici ve enstrümantal bölümler de aynı derecede büyüleyici havalara sahipler. Bu görsel ve işitsel unsurlara, başta ikizlerin kıyafetleri olmak üzere, Marie-Claude Fouquet ve Jacqueline Moreau imzalı tüm kostümleri ve tıpkı kostümler gibi canlı renkleri ile 1960’ları güçlü bir nostalji ile karşımıza getiren set ve dekorlarını da eklememiz gerekiyor.

Bir hayaller ve hayal kırıklıkları hikâyesi seyrettiğimiz ve elbette bir (aslında birden fazla) aşk öyküsü de aynı zamanda. Hikâyede bir cinayetin, üstelik de vahşi bir cinayetin yer alması ve görüntüye sık sık askerlerin girmesi seyrettiğimize tedirgin bir hava da katıyor. Ne var ki bu tedirginliği zarif bir biçimde dengeleyen ve panayır bölümünde -gösterilerin güzelliğine rağmen- bir parça düşse de temposu gayet doğru ayarlanmış görünen film, kostümlerinin canlı ve parlak renklerinin sıcak enerjisini yakalıyor hemen hep. “Kısacası, sizinle yatmak istiyoruz” gibi diyalogların Fransız havasını desteklediği film hayatımızın tesadüflere ne kadar bağlı olduğunu da gösteriyor çok karakterli hikâyesi ile. Bu hikâyenin komedi ve dramı, lirizmi ve hatta küçük bir gerilimi birlikte ve doğallığını yitirmeden içerebilmesi ise Demy’nin başarısının bir başka göstergesi.

Klasik müzikallerin “konuşmalar – şarkı (ve dans) – konuşmalar – şarkı (ve dans)…” sırasında bir küçük ama önemli farklılık da yaratmış Demy. Konuşmalı bölümlerin pek çoğunda ilgili sahnenin ana karakterleri değil ama, örneğin o sırada sokaktan geçenleri bir müzikalin lirizmini hatırlatacak şekilde dans ederken gösteriyor film bize; bu da filmin hemen her sahnesinin bir müzikal havasında olmasını sağlamış ve klasik dizilimi kırmış farklılık yaratacak şekilde. Gayriresmi üçlemenin bir önceki filmine hüzün hâkimdi bir bakıma, burada ise finalinin de altını çizdiği gibi, tüm o parlak renklerin ve güneşli sahnelerin yarattığı bir sıcaklık ve coşku öne çıkıyor ve ortaya mutlaka görülmesi gerekli bir film çıkıyor.

(“The Young Girls of Rochefort” – “Tatlı Günler”)

Slaughterhouse-Five – George Roy Hill (1972)

“Zamandan koptum. Yaşamımın farklı dönemleri arasında ileri geri sıçrıyorum ve kontrol bende değil”

Zamanda kontrolsüz bir şekilde seyahat ederek yaşamının farklı dönemleri arasında gidip gelen bir adamın hikâyesi.

Kurt Vonnegut Jr.’ın 1969 tarihli “Slaughterhouse-Five” (Mezbaha 5) adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Stephen Geller’ın yazdığı ve yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı bir ABD filmi. Yarı-otobiyografik bir bilim kurgu romanı olan ve savaş karşıtı edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen kitaptan yapılan uyarlama Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanıp, Vonnegut’un da takdirlerini almış ama gişede hayal kırıklığı yaratmıştı. Seyirciden beklenen ilgiyi görmemesi, herhalde ortalama bir Amerikan seyircisi için bir parça fazla sembolik ve karmaşık olması ile açıklanabilecek olan yapıt, açıkçası romanın edebî gücünün hak ettiği sinemasal karşılığını yaratamamış ve zamanlar arasında gidip gelmesinin hikâyeyi bir yerinden yakalamayı zorlaştırmasına tam anlamı ile engel olamamış ama da yine de kesinlikle ilginç bir çalışma. İlk sinema filminde başroldeki Michael Sacks’ın duygularını yansıtmaktan özellikle uzak duran ilginç oyunculuğu ile zenginleşen film, romandan beyazperdeye taşıdığı temaları ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Dresden’de neden olduğu yıkımlar ve sivil kayıplar yüzünden bugün hâlâ tartışılan hava saldırılarını ana konularından biri yapması ile önemli bir sinema eseri.

Yönetmen George Roy Hill 1969’da “Butch Cassidy and the Sundance Kid” (Sonsuz Ölüm) ve 1973’te “The Sting” (Belalılar) ile hem eleştirmenlerin hem seyircilerin beğenisini toplamış ve bu filmlerin ilki 4, ikincisi ise aralarında En İyi Film’in de olduğu 7 dalda Oscar kazanmıştı. Hill’in bu iki popüler yapıt arasında çektiği “Slaughterhouse-Five” ise Oscar’da görmezden gelinse de Cannes’da ödül aldı. Usta görüntü yönetmeni Miroslav Ondříček’in başarılı görüntü çalışmasının sağladığı avantaja rağmen Hill burada bir başyapıt veya bir klasik ortaya koyamamış açıkçası; öyle ki romanın bir kült olmasını izah edemiyor bu görsel sonuç. Bu durum filmin ilgiyi hak etmediği ya da vasat olduğu anlamına gelmemeli ama.

Aslında tüm uyarlamalar gibi, bir başka sanat eserinden yola çıkan tüm filmlere kaynağından bağımsız da bakmak gerekiyor, hatta asıl bakış belki de bu yönde olmalı. George Roy Hill’in filmi bu bakışı (da) hak eden bir öneme sahip kesinlikle. Hikâyenin kahramanı Billy Pilgrim’in (Michael Sacks) savaş sırasında yaşadıkları Vonnegut’un kişisel tecrübeleri aslında; yazar 1943’te Amerikan Ordusu’na katılmış ve 1944 sonlarında Alman güçlerine esir düşmüş. Bu esaret sırasında tıpkı Billy gibi mezbahadan bozma bir yerde yaşamış ve savaşın en tartışmalı saldırılarından biri olan ve Dresden’de yaklaşık 25 Bin kişinin ölümü ile sonuçlanan bombardımanların neden olduğu katliama tanık olmuş. Bu bombardımanın gereksiz olduğu bugün savaşın taraflarının kimler olduğundan bağımsız bakabilen tarihçilerin çoğunluğu tarafından kabul gören bir görüş. Almanya’nın en güzel şehirlerinden biri olan ve Alman güçlerinin ciddi bir şekilde savunmadığı şehrin yoğun bombardımana tabi tutulması Vonnegut’un savaş karşıtı romanının bu tanımlamayı en tartışılmaz şekilde hak eden eserlerden biri olmasını sağlayan bir içeriğe yol açmış. Hill’in filmi bir şehrin acımasızca yok edilmesini (şehir merkezinin %90’ı yok olmuş) yalın ama güçlü sahnelerle karşımıza getiriyor, yaşananların insanî boyutunu öne çıkararak. Billy Pilgrim’in hayatının farklı dönemleri arasında gidip gelen hikâyesinin önemli bir kısmı da savaş sırasında geçiyor ve farklı karakterler üzerinden militarizmi, faşizmi (bu açıdan Nazilerden çok, komünizme karşı onları bir müttefik olarak gören ve özellikle bir karikatür gibi çizilmiş Amerikalı subay dikkat çekiyor) ve savaşın neden olduğu travmaları ince bir şekilde ele alıyor film. “… çünkü savaş gereksiz bir aşağılanmadan ibarettir” sözünü duyduğumuz hikâye bu aşağılanmaya karşı onurunu korumanın güçlüğünü gösteriyor bize.

Farklı zamanlar arasında ani bir şekilde ileri geri atlayan filmin sahnelerinin kurgusu da hayli başarılı; Hollywood’un pek çok klasiğinde imzası bulunan Dede Allen’ın çalışması filme önemli bir katkı sağlamış kesinlikle. Ünlü piyanist Bach’ın farklı konçertolarını yorumlayan Glenn Gould’un müzik çalışması da benzer bir önem sahip. Bach’ın klasiklerinin gücü hikâyeye özellikle savaşın ezelî ve galiba ebedî varlığını hissettiren bir kalıcılık sağlıyor ve seyir zevkini artırıyor. İşte bu etkileyici kurgu ve müziklerin desteklediği hikâye Vonnegut’un farklı romanlarında karşımıza çıkan Tralfamadore adındaki gezegendeki sahneler üzerinden felsefeye de uzanıyor. Tüm zamanlarda aynı anda var olabilen ve bu nedenle geleceğe de hâkim olan varlıkların yer aldığı gezegendeki anlayış (hayatın rastgele ve güzel bir şekilde sıralanmış anlardan oluşması; gelecek ve geçmiş diye bir şeyin olmadığı ve hayatın sadece anlardan ibaret olması; iyi anlara odaklanıp, kötü olanları görmezden gelmek gerektiği) Billy’in işleneceğini bildiği cinayeti umursamamasını sağlıyor. Komediye de göz kırpan hikâyeye hâkim olan duygunun kötümserlik olmasının bir nedeni de bu felsefe aslında; kader karşısında bir nevî pasifizme işaret eden felsefe gezegendeki bir sesin dile getirdiği gibi “özgür irade tüm evrende sadece dünyada adı geçen bir şey”dir düşüncesine de sahip. Özgür iradenin dünyayı getirdiği nokta ise filmde önemli bir yer tutan savaşın da gösterdiği gibi hiç de savunulabilir değildir. Burada hikâye özgür iradeye karşı bir tutum almıyor; aksine özgür iradenin önemini, insanların onu yanlış ve kötücül bir biçimde kullanmasının sonuçları üzerinden gösteriyor.

Billy’i Almanlara esir düştüğü andan itibaren hep yakası kürklü bir kadın paltosu ve bir süre sonra da gümüş renkli çizmeler içinde gösteren ve o ortamın erilliğine aykırı bir görüntü yaratan filmin ABD dışındaki çekimleri Prag’da gerçekleştirilmiş. Bu savaş sahneleri bir militarizm eleştirisinin aracı olurken, Billy’nin Amerika’da geçen savaş sonrası sahneleri Amerikan usulü yaşamla dalga geçiyor sık sık ve bir düzen eleştirisi içeriyor bir bakıma. Bu bölümler filmin kara komediye yaklaşan mizahının da en etkileyici anlarını oluşturuyor. Örneğin kocasının içinde olduğu uçağın düştüğünü öğrenen kadının arabası ile trafikte neden oldukları ve kendi akıbeti oldukça çekici anları seyircinin karşısına peş peşe çıkarıyor. Travmalar, elektroşok tedavi gibi unsurlar üzerinden ruhsal rahatsızlıkları da sık sık gündemine alan hikâyenin kahramanı Billy’i canlandıran Michael Sacks bu ilk oyunculuğunda kariyerinin tek başrolünü oynamış ve toplam yedi sinema film ve yedi televizyon yapımından sonra 1984’te oyunculuğu bırakarak üniversitede aldığı bilgi işlem eğitimi üzerine kurmuş kariyerini. Burada zor bir rolün altından, özellikle de karakterinin orta ve ileri yaşlarında daha da etkileyici olan bir performansla başarı ile kalkmış. Henry Bumstead’in set tasarımlarının da dikkat çektiği film kaynak romanın ruhunu tam anlamı ile beyazperdeye taşıyamasa da, ilginç bir çalışma olarak görülmeyi hak ediyor son bir söz söylemek gerekirse.