Le Lycéen – Christophe Honoré (2022)

“Bu benim utancımın hikayesi. Zihnime yerleşti, her şeyi yok etti ve hüküm sürmeye başladı. Beynimi ve kalbimi çürütüyor. Bir yargıç olarak konuşuyorum, suçlu olduğumu bilerek. Düşmekte olduğumu görüyorsun. İnkâr edemezsin baba, sürüklendiğim yeri görmedin. Affedilmeyi hak etmeyen biri gibi hissediyorum, en iyi ile en kötüyü birbirine karıştırdım. Ölümünle dünyanın bana gerçeği söylediğini sandım; ama öyle değilmiş. Gerçek şimdi öncekinden daha fazla değil. Kimse gerçeği söylemiyor. Sessiz kalmalıyız. Gerçek bana söylenene kadar sessiz kalacağım, ağzım kapalı kalacak. Sessizliğe adım atıyorum. Yemin ederim”

Eşcinsel bir liseli genç oğlanın, babasının ani ölümü ile baş etmeye çalışmasının hikâyesi.

Tiyatro için de çalışan ve özellikle gençler için yazdığı romanlarla da tanınan Christophe Honoré’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Bir delikanlının büyüme sürecinin, trajik bir olayın yol açtıkları ile daha artan sancılarını işleyen öyküyü içerdiği tüm karanlık unsurlara rağmen, yaşam sevgisini yücelten ve bunu seyirciye de geçirmeyi başararak anlatan film, Honoré’nin kahramanına duyduğu sevgiyi de özenle ele alıyor. Yönetmen zarif bir sinema dili ile ve kadronun tümünün sağlam ve yalın performanslarından aldığı destekle gerçek ve dürüst bir sonuç elde etmiş ve ortaya çekici bir yapıt çıkmış. Aile, aşk ve cinselliği genç bir oğlanın kendisini tanıma ve yaşamı anlamlandırma çabası üzerinden anlatan dokunaklı bir çalışma.

Lucas (Paul Kircher) yatılı bir lisede okuyan genç bir oğlan, ağabeyi Quentin (Vincent Lacoste) ise Paris’te yaşayan bir sanatçıdır ve özel günler dışında ailesi ile pek de görüşememektedir. Tıbbi malzemeler satıcısı olan babası (Honoré kendisi canlandırmış bu karakteri) ve öğretmen olan annesi (Juliette Binoche) ile iyi görünen bir yaşamı olan ve okuldaki arkadaşlarından biri olan Oscar (Adrien Casse) ile aşka değil, cinselliğe dayalı (“Bu aşk değil, biliyorsun. Belki bir gün ama benimle değil”) bir ilişki yaşayan Lucas babasının bir kazada ani ölümü ile etkisini yavaş yavaş gösteren bir şoka girer. Bundan sonrası, abisinin Paris’teki ev arkadaşı olan Lilio’nun da (Erwan Kepoa Falé) önemli bir parçası olacağı sancılı bir kendini ve yaşamın anlamını arayış hikâyesi olacaktır.

Öyküsünün otobiyografik unsurlar barındırdığını söyleyen ve filmi babasına ithaf eden Christophe Honoré, bu rolü de kendi üstlenerek yapıtının kişisel boyutlarını daha da artırmış. Filmin dürüst, samimi ve sıcak havasında bunun önemli bir katkısı olmuş görünüyor. Lucas karakterinin sık sık, annesinin de bir kez kameraya bakarak yaptığı konuşmalardaki doğrudanlığın oldukça doğal görünmesi, başka bir öyküde zorlama görünebilecek bu konuşmaların burada ise, aksine öyküyü zenginleştirmesi ve bizi Lucas’a daha da yaklaştırmasında işte bu sahici havanın önemli bir payı var. Kuşkusuz kadronun bu bağlamdaki katkısını da anmak gerek; genç oyuncu Paul Kirscher aldığı veya aday olduğu ödüllerin de birer kanıtı olduğu gibi, karakterini çarpıcı bir güçle canlandırmış. Filmin hemen tüm sahnelerinde yer alan Kirscher görünenin aksine aslında oldukça zor bir rolün altından ustalıkla kalkmış. Honoré’nin el kemarası ile çektiği yakın plan görüntülerin daha da zorlaştırdığı bir rol bu ve seyircinin bu genç adamın tüm duygularını, dile getirilenleri veya üzeri örtülenleri, bizim de hissetmemizi sağlıyor Kirscher. Anneyi canlandıran ve burada yardımcı bir rolde karşımıza çıkan Juliette Binoche ise usta oyunculuğunun yalınlık boyutunu daha da öne çıkaran bir performansla, en ufak bir mimik veya bir beden hareketiyle bile çok sey anlatılabileceğinin güçlü bir örneğini oluşturuyor. Erwan Kepoa Falé’nin de ilk uzun metrajlı filminde doğal oyunculuğu ile dikkat çektiği filmde, Honoré’nin favori oyuncularından Vincent Lacoste’un oyunculuğuysa, tıpkı Binoche’unki gibi sadeliği ile göz dolduruyor ve karakterini çok iyi anlamamızı sağlıyor.

Lucas’ın konuşmalarının, oyuncunun yakın plan yüzü ve söylediklerinde yardımı ile dozunda bir hüzün kattığı filminde Honoré, İngiliz grup Orchestral Manoeuvres in the Dark’ın 1979 tarihli “Electricity” şarkısını öykünün ana parçalarından biri yapmış. Lucas’ın anne ve babasının her Noel’de çaldıkları bu şarkı, Lucas’ın kendi hikâyesinin bazı kritik sahnelerinde, özellikle de onun kendisi hakkındaki farklı keşiflerine tanık olduğumuz anlarda çıkıyor karşımıza ve bir bakıma genç adam ile yitirdiği babası arasındaki bağın izinin sembolü oluyor. Başka şarkıların da (Lucas’ın karaoke yaparken söylediği Toto Cutugno şarkısı ve yine 1979 tarihli “Donna, Donna Mia”; iki farklı karakterden farklı sahnelerde dinlediğimiz ve Lucas’ın kişisel arayışının sonucunu ifade ettiğini söyleyebileceğimiz, sözleri ile de dikkat çeken, Andrea Laszlo De Simone’nin 2019 tarihli şarkısı “Conchiglie”; Sylvie Vartan’ın 1968 tarihli hit şarkısı “Irrésistiblement” vs.) öyküde çekici ve doğru bir şekilde kullanıldığı film için Yoshihiro Hanno’nun hazırladığı orijinal müzik çalışması da hikâyenin kahramanının hüznü, enerjisi ve sorgulamalarına uyumlu olarak değişen notaları ile dikkat çekiyor.

Senaryo Lucas’ın, babasının kaybıyla ilgili hislerini, onun genel hikâyesi içinde bir parça geride tutmayı seçmiş ama başlardaki kaza sahnesi bile tek başına yeterli bu “eksikliği” gidermek için. Lucas’ın ağzından “Senin kollarında öleceğimi düşündüm. Hatırlıyorum da, düşündüğüm şey o kollarda ölmeyi yeğlediğimdi” sözlerinden, kaza olacağını anlayan babanın oğlunu korumak için yaptığı harekete, bu sahne pek çok duygunun ifade edilmesini sağlamaya yetiyor. Babanın kendi yaşamı ile ilgili pişmanlıklarını ima eden birkaç küçük söz ve Lucas’ın, eşcinsel olmasının babasında hayal kırıklığı yarattığını düşünmesi aralarındaki ilişkiyi anlatan diğer unsurlar. Bu delikanlının büyüme hikâyesini, bu tür öykülerin gerçek hayattaki karşılıklarında olduğu gibi, “doğal” hüznünü bize zarif bir biçimde geçirerek anlatıyor Honoré. Lucas’ın “ilk aşk”ını ve bu aşk için yapmaya soyunduğu fedakârlığı, aşkının karşılık bulmamasını vs. melankoliye de kayan bir hüznün ve kırılganlığın hâkim olduğu sahnelerle ele alıyor film ve oğlanın hislerinin -yakın planların ve Kircher’in kırılgan performansının da katkısıyla- bize de yansımasını sağlıyor. Evet, hüzün özellikle bazı bölümlerde hayli ağır basıyor ama kesinlikle bir yandan da yaşamı, sevginin her türlüsünü, kendin olmayı yücelten bir çalışma bu. “Conchiglie” adlı şarkının sözleri (“Deniz kabuklarıyız biz / Kumsalın dört bir tarafına dağılmış / Dönme şansımız yok / Denizin sakin olduğu zamanlara”) yitip gidenleri geri getirmenin imkânsızlığını söylüyor ama öykü o kaybettiklerimizle bağımızı koruyarak ileriye bakabileceğimizi de dile getiriyor.

Öyküsünün kahramanı gibi, babasını bir trafik kazasında ve 15 yaşındayken kaybeden Christophe Honoré yaşamının o dönemlerinden esinlenen bu filmini çekmeyi kendisini hazır hissedene kadar ertelediğini söylemiş bir röportajında. Kuşkusuz anlaşılabilir bir çekince bu ve Lucas’ın kırılganlıkla gücün, çocuklukla yetişkinliğin ve hüzünle coşkunun çekici bir şekilde bir araya geldiği hikâyesinin neden baştan sona hep dürüst kaldığını da çok iyi açıklıyor. Görüntü yönetmeni Rémy Chevrin’in geniş ekran görüntülerini karşımıza getiren zarif çalışmasının, genç bir erkeğin bir kaybın arkasından gelen duygusal, cinsel ve psikolojik bir “eğitim” sürecini anlatan bu büyüme hikâyesini güçlü bir biçimde desteklediği film görülmeyi hak eden ilginç bir yapıt.

(“Winter Boy” – “Liseli”)