Beau Travail – Claire Denis (1999)

“O gün yıkıcı bir güç yüreğimi ele geçirdi. Sonu düşündüm. Kendi sonumu. Forestier’in sonunu”

Cibuti’de görev yaptığı lejyonu bırakmak zorunda kalan bir eski çavuşun hikâyesi.

Amerikalı yazar Herman Melville’in yarım kalan ve ölümünden 33 yıl sonra yayımlanan romanından yola çıkılan senaryosunu Claire Denis ve onunla bugüne kadar 10 filmde iş birliği yapan Jean-Pol Fargeau’nun yazdığı, yönetmenliğini Denis’nin yaptığı bir Fransız filmi. Melville’in eserinin ruhunu koruyan ama ona kendi özgün ruhunu da ekleyen bir öykü ve bu öyküye çok uygun yaratıcı bir sinema dili ile Denis’nin kariyerinin en parlak örneklerinden biri olan yapıt, aradan geçen zamanla değeri daha da fazla takdir edilen bir çalışma oldu. Bugün bir kült olan kapanış sahnesi, Benjamin Britten’ın Melville’in romanına dayalı operasının müzikleri, erkek bedenine ve arzularına odaklanan içeriği ve görselliği, askerlerin eğitim sahnelerinin koreografisi, görüntü yönetmeni Agnès Godard’ın kamerasının zarif hareketlerinin daha da zenginleştirdiği kırılganlığı ve senaryo ile mizansenin yakaladıkları müthiş uyum ile tam bir başyapıt.

Melville’in yaşamının son beş yılında üzerinde çalıştığı novellası bugün onun eşsiz başyapıtı “Moby-Dick” ile birlikte en önemli iki eserinden biri kabul ediliyor. Bu yarım kalan kitap önce 1924’te, yazar için bir biyografi de hazırlayan Raymond M. Weaver tarafından, Melville’in eşinin yardımları ve bazıları hatalı yönlendirmeleri ile yayımlanmış. Daha sonra 1962 ve 2017’de yazarın geride bıraktığı ve “bir kaos” olarak tanımlanan taslaklardan daha doğru bir şekilde farklı kopyaları da hazırlanmış kitabın. Romanda kimi eleştirmenlere göre üzeri örtülü olan, kimilerinin ise varlığını kabul etmediği eşcinsellik unsurunu zaman içinde öne çıkaransa, İngiliz besteci Benjamin Britten’ın romana dayanan ve ilk kez 1951’de sahnelenen aynı isimli operası olmuş. Britten, Eric Crozier ile birlikte librettoyu yazan İngiliz yazar E. M. Forster ve ilk kadroda başrolde yer alan tenor Peter Pears’in eşcinsel olmalarının da tetiklediği ama operanın zaten Melville’in temalarını daha ileriye taşıması ile daha bariz olan bir temaydı eşcinsellik; daha doğrusu, cinsel olan da dahil arzuların ve diğer duyguların bastırılması. Roman ve opera, kraliyet donanmasına bağlı bir gemide geçen bir öykü anlatırken, mekânı Cibuti’deki bir lejyon olarak değiştiren ama gemideki gibi “erkekler ortamı”nı koruyan bu film ve Britten’ın eseri dışında başka uyarlamaları da olmuş kitabın: Louis O. Coxe ve Robert Chapman’ın ilk kez 1951’de sahnelenen ve 1949 tarihli ödüllü tiyatro oyunu; Salvatore Quasimodo’nun librettosundan İtalyan Giorgio Ghedini’nin bestelediği 1949 tarihli opera; Peter Ustinov’un yönettiği, 1962 İngiliz yapımı sinema filmi. Radyoya da uyarlanan Melville novellası, İngiliz şarkıcı Morissey’in 1994 tarihli albümü “Vauxhall and I “da yer alan ve kitapla aynı ismi taşıyan bir şarkıya da ilham kaynağı olmuş.

Rolling Stone dergisinin 2017’de 1990’ların en iyi 12. filmi seçtiği, prestijli sinema dergisi Sight and Sound’un 2022’de eleştirmenlerle düzenlediği ankette tüm zamanların en iyi 7. filmi olan ve Variety dergisinin yine aynı yıl açıkladığı listede tüm zamanların en iyi 69. filmi olarak ilan ettiği yapıt için bu dergide kullanılan şu nitelemeler Denis’nin yapıtını kesinlikle çok iyi tanımlıyor: “Erkek güzelliği ve bedeninin hipnotize edici bir balesi; daha önce hiçbir sinemacı, askerler arasındaki eril krizi bu denli güçlü biçimde yansıtmadı”. Çok doğru tanımlamalar bunlar kesinlikle; örneğin, -Denis’nin ifadesine göre, başta planlanmamış olsa da- Fransız dansçı ve koreograf Bernardo Montet’nin tasarladığı sahnelerde askerlerin fiziksel eğitimleri adeta modern ve düşsel bir bale gibi resmediliyor; Britten’ın operasından bölümlerin eşlik ettiği bu sahnelerde erkek askerlerin üst kısımları çıplak olarak yaptıkları egzersizlerdeki modern bale, modern dans ve yogadakileri andıran hareketleri Afrika’nın sıcak ve çıplak düzlüklerinde daha da güçlenen bir büyülü hava yaratıyor. Claire Denis’nin başarısı bu sahneleri inanılmaz bir doğallık ile resmetmesi ve bizi gördüğümüzün gerçekliğine ve dürüstlüğüne ikna edebilmesi kolayca. Gerek bu sahnelerde gerekse askerler arasındaki bazen fiziksel temasa/çatışmaya kadar uzanan ikili gerilimlere tanık olduğumuz anlarda, gözlerinizi görüntüden alamayacağınız bir görsellikle, erkeklerin özellikle yarattıkları ve böylece başka arzularının üzerlerini örttükleri eril karakteri ifşa ediyor Denis.

Üç temel karakteri var öykünün: Çavuş Galoup (Denis Lavant), onun komutanı Bruno Forestier (Michel Subor) ve lejyona yeni katılan genç ve yakışıklı asker Gilles Sentain (Grégoire Colin). Lejyonu adeta yuvası olarak gören ve varlığının orada anlam ve değer kazandığına inanan Galoup askerleri titiz bir disiplinle yönetmektedir ve komutanını da kendi kahramanı olarak görmektedir. Yerli bir kadın sevgilisi olan Galoup’un yeni asker Sentain’in lejyona gelişinden itibaren “yüreğini ele geçiren yıkıcı güç”le ilgili bir neden koymuyor ortaya senaryo ama öykünün gelişimi, bu yeni genç adamın gördüğü ilgi ve özellikle de Forestier’in onu beğenmesi ve takdir etmesinin bir kıskançlık ve rekabet duygusu yarattığını ama bu duyguların arkasında sadece iktidarını koruma kaygısının değil, onun Sentain’in çekiciliğinden etkilenmesinin de yattığını düşündürüyor. Galoup’un finaldeki dansını bu bağlamda değerlendirmek ve bu sürpriz eylemi/sahneyi bir özgürlük hissinin dışavurumu olarak anlamak mümkün. Bugün bir kült sinema ânına dönüşmüş olan bu sahnedeki şarkının Corona’nın 1990’ların hayli popüler ve özellikle eşcinsel çevrelerde bir marşa dönüşen “The Rhythm of the Night” adlı parçası olması da destekliyor bu yorumu. Bu sahneyi anmışken, öykü boyunca sade ve hep üzeri örtülü bir sertlikle dolu performansla göz dolduran Denis Lavant’ın beklenmedik çılgın dansı ile öyküye damgasını vurduğunu da belirtmekte yarar var.

Filmin sondaki sürprizinin dışında, açılışta bizim için ayrı bir sürprizi var: Cibutili genç kadınlar ve onlara eşlik eden Fransız askerlerin dans ettiği bu sahnede Tarkan’ın “Şımarık” şarkısı kullanılmış. 1997 tarihli, Türk popunun tüm dünyada en çok ilgi gören örneklerinden biri olan ve Fransa’da da 3 numaraya kadar yükselen şarkının popülaritesi Tarkan’ı Cibuti’de geçen bir öyküye taşımış ve Fransız askerlerin şarkının nakaratının öpücük sesli kısmına eşlik ettiğini görmek kesinlikle çok hoş bir duygu yaratıyor. Bir diğer ilginç durum ise bir başka filme yapılan bir gönderme: Denis’nin filminde Michel Subor, Bruno Forestier adında bir askeri canlandırıyor ve bu oyuncu Jean-Luc Godard’ın 1963’te gösterime çıkan “Le Petit Soldat” filminde aynı ismi taşıyan bir genç askeri oynamıştı. Cezayir savaşı sırasında askerden kaçan ve bir sağ terörist örgüt (Fransız istihbaratı ile ilişkili olan örgüt Cezayir’in bağımsızlığı için çalışanları ortadan kaldırma hedefi ile hareket ediyordu) için çalışan bu askerin yıllar sonraki hâli olarak hayal etmiş Denis kendi filmindeki karakteri.

Lejyon içindeki görüntüler dışında, yerel halkın veya askerlerin kasaba içinde görüntülendiği anlarda da hem belgesel gerçekçiliğini yakalamayı hem de bir büyülü havayı korumayı hep başaran filmde Galoup karakteri zaman zaman bir anlatıcı olarak düşüncelerini ve duygularını paylaşıyor ama seyrettiğimiz öyküyü, onu hemen her sahnede göstermesine rağmen, onun gözünden anlatmıyor Denis. “Hikâyem basit. Fransa’dan uzun bir süredir ayrı olan bir adamın, çavuşken orduyu bırakan bir adamın hikâyesi. Çavuş Galoup. Bu benim. Yaşamla uyumsuz. Sivil yaşamla uyumsuz” veya “Eğitim, nöbet, çamaşır, ütü, izin” gibi sözler duyuyoruz onun ağzından ve bu sözler onu ve lejyonu daha iyi anlamamızı sağlıyor ama senaryo olan biteni onun ya da bir başkasının bakış açısından deği, tarafsız birinin gözünden anlatıyor. Bunu yaparken, Galoup karakterini bir araç olarak kullanıyor film ve o eril dünyayı açıyor bize. Bu dünyayı anlatırken de düz bir öykü mantığı ile ilerlemiyor ve nostaljik bir hüzün tadı da veren (ki belki de öykünün Galoup’un hissettiklerini benimsediği tek unsuru bu) bir sinema dili ile kırılgan ve zarif bir dünya yaratıyor, sergilediği bu dünyanın tüm eril boyutuna rağmen.

Claire Denis ile birden fazla yapıtta iş birliği yapan görüntü yönetmeni Agnès Godard’ın çalışması, aldığı César ödülünün de bir kanıtı olduğu gibi, filme önemli bir çekicilik katıyor. Özellikle “aksiyonsuz” ve sessiz anlarda kameranın yumuşak kaydırmaları düşsel bir zarafetin yaratılmasının en önemli aracı olurken, çıplak Afrika toprağı üzerindeki genç erkek bedenlerinin koreografik hareketleri ile yaratılan ince erotizm de filme çok önemli bir güç ve çekicilik katıyor. Seyrettiğimiz öykünün içeriği ve meselesi ile o denli uyumlu ki bu görsel çalışma, ikisini de bir diğeri olmadan düşünmek mümkün değil; bu da Denis’in filmini neden rahatlıkla bir sinema başyapıtı olarak tanımlayabileceğimizi açıklıyor bize.

“Sentain’in bir zayıf noktası olmalıydı. Herkesin kendi içinde bir çöplüğü vardır. Benim teorim buydu” diyor bir sahnede anlatıcı sesi ile Galoup ama aslında bu sözler bir bakıma kendi zayıf noktasının farkında olmayan ya da görmezden gelen bir adam olarak, kendi acizliğini anlatıyor. İkili sahnelerinin birinde onunla Sentain arasındaki ve Britten’ın müziğinin eşlik ettiği “kavga” sahnesi işte bu acizliğin üzerinin örtülmüş olmasının önemli bir örneği olarak gösterilecek ve sembolizm yüklü bir bölüm. Bedenlerinin üst kısımları çıplak olan iki erkeğin dövüşmeye hazırlanan iki vahşi hayvanı andırırcasına birbirlerini önce belli bir mesafeden sert bakışlarla süzmeleri ve fiziksel olarak yakınlaştıkça gerilimin de artması ve sert bir dansı andıran beden hareketleri, -tek taraflı- bir homoerotizmi nerede is elle tutulacak kadar somutlaştırıyor; işte bu ve benzeri sahneler Galoup’un sondaki dansını, onun “Özgürlük pişmanlıkla başlar belki de” sözünü de doğrularcasına, bu acizliğin sonucu olan eylemlerin nedeni olan pişmanlıkla yüzleşilmesinin metaforu yapıyor. Danstaki o çılgın hareketlerin kavuşulan özgürlüğün sonucu olduğunu düşünebiliriz bu bağlamda.

Charles Henri de Pierrefeu imzalı orijinal müziklerin yanında, kullanılan diğer tüm müzikler de bu öykü için yazılmış düşüncesini uyandıracak kadar doğru seçilmiş görünüyor. Yukarıda anılanlar dışında, örneğin askerlerin toplu yürüyüş sahnesinde kullanılan, Neil Young ve Crazy Horse’un 1994 tarihli “Safeway Cart” şarkısı sanki Young tarafından özellikle bu film için yazılmış gibi bir uyum taşıyor görüntüler ile. Nelly Quettier’in filmin görsel ve içerik uyumunu daha da zenginleştiren ve duyguların temposunu yakalayan (ya da temposunu duygulardan alan) kurgusunu da başarıları arasına katmamız gereken film doğrudan bir politiklikten uzak dursa da, gerek askerler arasındaki etnik farklılıklarla gerekse yerel halk ile lejyon arasındaki ilişkilerde bastırılmış bir gerilimin varlığını sık sık hissettiriyor bize. Bunu yaparken de gerçekle düşsel olanı birbirlerini bütünleyecek şekilde bir araya getiriyor ve klasik bir öykü anlatımı yerine görüntü, ses ve ritmi ile kendine has bir bileşim yakalıyor.

Filmin görüntü yönetmeni Agnès Godard insan yüzünü ve bedenini “En tükenmez manzara” olarak tanımlamış bir konuşmasında; burada Claire Denis ile bu manzaranın hakkını veriyor kesinlikle ve bunu hemen hiç çıplaklığa başvurmadan yapıyor. Konuşmaların ortalama bir filme göre oldukça az olduğu film bu açıdan bir dans tiyatrosu ve bazı anları ile de balenin öykü anlatma aracı olarak kullanıldığı bir yapıt olarak tanımlananabilir; tüm bu tanımlamaların ötesinde söylenmesi gereken ise, filmin sinemanın en özgün başyapıtlarından biri olduğu.

Chocolat – Claire Denis (1988)

“Tepelere, evlerin ve ağaçların ötesine baktığında, yeryüzü ile gökyüzünün buluştuğunu görürsün, işte ufuk budur. Yarın gündüz sana bir şey göstereceğim. Ufuk çizgisine ne kadar yaklaşırsan, o senden o kadar uzaklaşır. Ona doğru yürürsen, o da uzaklaşır. Senden hep kaçar. Bunu sana açıklamam gerekiyor. Çizgiyi görürsün. Onu görürsün ama aslında yoktur o”

Çocukluğunun geçtiği Kamerun’a dönen bir Fransız kadının geçmiş günlerini, ailesinin Afrikalı uşağı ile olan bağını ve etrafında olan bitenlerin farkında olmayan çocuk masumiyetini hatırlamasının hikâyesi.

Senaryosunu Claire Denis ve Jean-Pol Fargeau’nun yazdığı, yönetmenliğini Denis’nin yaptığı bir Fransa, Almanya ve Kamerun ortak yapımı. Yönetmenin kendi hayatından esinlenen çalışma onun sinema okulunda okurken çektiği kısa filmi “Le 15 Mai”den sonraki ilk filmi ve kariyerini gerçek anlamda başlatan yapıtı. Fransa’nın tarihindeki önemli insanlık suçlarına imza attığı Afrika’daki sömürgeci yönetim döneminde, 1950’lerdeki yaşamı bir Fransız aile üzerinden ele alıyor hikâye ve sinemanın bağırmadan da sesini güçlü bir biçimde duyurabileceğini ve belki de olması gerekenin hemen hep bu olduğunu hatırlatan güçlü bir yapıta dönüşüyor. Havadaki gerilim duygusunu birkaç kısa diyaloga yansıyan sözler dışında, hikâyenin kahramanı sayabileceğimiz küçük kızın algılayamayacağı bir şekilde oluşturan ama işte tam da bu sayede o duyguyu güçlü bir biçimde hissettirebilen bir çalışma bu. Evin siyah uşağını oynayan Isaach De Bankolé’nin yönetmenin sinema diline çok uygun bir yalınlığı olan ama yine de içindeki her türlü duyguyu bize de geçirebilen güçlü oyunu ile de önemli bir yapıt.

Denizde ve kumsalda birlikte keyifle eğlenen bir baba ve oğlunu seyreden genç bir kadını (Mireille Perrier) göstererek açılıyor film. Sonra kadın onların otostop teklifini kabul ediyor ve kucağında, içinde çizimler olduğunu gördüğümüz kalın bir defter tutarken geçmişi hatırlıyor… Filmin günümüzde geçen açılış sahnesinde (oldukça zarif, genellikle sessiz ve dokunaklı çekimlerle oluşturulmuş bu sahne) olduğu gibi Kamerun’a, 1950’li yıllara dönüyoruz. Ülke “Fransız Kamerunu” ve “İngiliz Kamerunu” olarak ikiye bölünmüştür ve bu iki sömürgeci güç tarafından idare edilmektedir. France (Cécile Ducasse) adındaki küçük kız annesi (Giulia Boschi) ve bölge yöneticisi olan babası (François Cluzet) ile birlikte yaşamaktadır ve en yakın dostu da evlerindeki siyah uşaktır. Günler hep aynı geçmektedir; baba ve anne birbirlerini seven, yerli halkla araları iyi olan ve kızlarını da hep ilgi ile gözeten bir çifttir ve gerekmedikçe pek konuşmayan uşak da ailenin bir parçası gibidir. Bu sakin hava, arıza nedeni ile ailenin evinin yakınlarına zorunlu iniş bir yapan bir küçük uçak ve yolcularının gelişi ile değişir kaçınılmaz olarak; bastırılan arzular, saklanan ve belki de farkında bile olunmayan duygular ve çeşitli korku ve endişeler de ortaya çıkar. Bu özet filmin ve duygu patlamalarının yaşandığı olaylarla dolu olduğu ve bunun üzerinden bir çekicilik peşinde olduğu düşüncesini yaratmamalı; Denis bu ilk filminde çok olgun, kendine güvenen ve dizginlenmiş bir sinema dili ile anlatıyor hikâyeyi çünkü.

Denis kendisini ait olmadığı yerde bulan insanların hikâyesini anlatıyor ama bunu yaparken ne bir “eski güzel sömürgecilik günleri” nostaljisi hatasına düşüyor ne de mesaj kaygısının sinemasının önüne çıkmasına izin veriyor. Başlardaki bir sahnede küçük beyaz kızın ekmeğini paylaştığı siyah hizmetlinin bu ikramı “karıncalandırması”ndan sırtlanların sesini duyan annenin aynı adamı elinde tüfekle odasında nöbet tutması için çağırmasına veya uçakla gelen zoraki misafirlerden özellikle birinin ortamdaki rahatsızlığı veya annenin gelen bir beyaz misafirin kıyafetine göre kendisininkini belirlemesi gibi farklı örneklerle Denis beyaz insanların bu topraklara ait olmadığını bize sık sık gösteriyor. Sömürgecinin sömürülene ne kadar iyi davranırsa davransın önünde sonunda ortada bir “sahip ve köle” ilişkisinin hep olacağını da oldukça zarif ve sade sahnelerle benzer şekilde hep söylüyor film. Duşta dökülen gözyaşından bir odadaki sevgi anlarının dışında tutulmaya ya da hediye getiren yerlilere rüşvet teklifinden teninin rengi nedeni ile ret edilen bir doktora değişen örnekleri var bunun ama herhalde en çarpıcı olanı Protée adındaki siyah uşağın anne ve küçük kızı ile olan ilişkileri üzerinden çıkıyor karşımıza. Arzulanan kişinin, kendisine dilendiğinde sahip olunacak bir “meta” olarak bakıldığını hissettiğinde tüm o güçlü arzusuna rağmen ret edebilme gücünü gösterebilmesi hikâyenin en etkileyici anlarından birini oluşturuyor. Protée’nin küçük kıza oynadığı oyun ise -hedefi yanlış olsa da- biriken bir öfkenin dokunaklı bir patlaması olarak gösteriyor kendini.

Güney Afrikalı müzisyen Abdullah Ibrahim’e ait olan, modern caz havası ile yerel motifler arasında doğru bir denge kurmuş görünen ve hikâyeye katkı sağlayan müziklerin yanında, Robert Alazraki’nin görüntü çalışması da hayli önemli. Afrika sıcağını bize geçiren “sarı renkler”in baskın olduğu görüntüler yönetmenin sade ve doğrudan vurgulamaktan çok sergilemek ve dolaylı olarak ima etmek üzerine kurulu sinema dili ile hayli uyumlu. Afrika’yı egzotik değil, herhangi bir yerden farklı olmayacak bir şekilde görüntülemeye özen göstermiş filmin yaratıcıları ve bu sadelik içinde etkileyici bir çekicilik yakalayarak havada asılı gerilimi daha da gerçek kılmışlar. “Bir gün bizi buradan sepetleyecekler” diyor beyaz bölge yöneticisi bir sahnede (1960’da Fransa ve ertesi yıl da Birleşik Krallık’ın sömürgesi olmaktan kurtarmış topraklarını Kamerun) ve hikâyenin -bağımsızlığın birkaç yıl öncesinde geçtiği için- gerilim duygusunu bu konuda sepetleme cümlesi dışında tek söz etmemesine rağmen, yaratabilmiş olması hayli önemli. Karakterlerden birinin okuduğu bir kitaptan şu cümleyi duyuyoruz: “Afrikalı yüzlerin arasında beyazın teni ölüme benzer bir şeyi çağrıştırıyor”. İşte film de ait olmadığı bir yeri sahiplenenlerin nihayetinde mutlaka ölümlere yol açacağını, üstelik hiçbir ölüm göstermeden kanıtlıyor.

Yönetmen Claire Denis filmin adını (Türkçede çikolata anlamına geliyor) sözcüğün 1950’lerde yaygın olan argo anlamından (Sahiplenilmek (el koymak) ve aldatılmak anlamında kullanılıyormuş argoda ve beyazların siyahları sahiplenmesi ve aldatmasına bir gönderme olmuş bu) dolayı seçtiğini söylemiş. Ailesi ile birlikte bir bebek olarak geldiği Kamerun’da on beş yıl kalan Denis’nin özenli bir tarafsızlıkla anlattığı hikâyenin, bu yazının girişinde yer alan sözlerin özeti de olan, “göze görünen ama yaklaşmanın/geçmenin imkânsız olduğu çünkü aslında var olmayan çizgiler” teması bir parça karamsar görünebilir. Evet, bu çizgileri (burada olduğu gibi, siyahlarla beyazlar veya sahiplerle köleler arasındaki çizgileri örneğin) aşmayı imkânsız gösteren çok faktör var dünyamızda ama Denis’nin fanlattığı türden hikâyeler; bu çizgilere ulaşıp, onların aslında hiç olmadıklarını fark etmemiz gerektiği konusunda umut veren eserler. Görülmeli!

(“Çikolata”)

Un Beau Soleil Intérieur – Claire Denis (2017)

“Aşkı bulmak istiyorum ben, gerçek aşkı! Neden bir kez bile olmadı? Neden, neden, neden? Anlamıyorum”

Boşanmış ve bir çocuğu olan Parisli bir kadının gerçek aşkı aramasının hikâyesi.

Fransız yazar Roland Barthes’in 1977 tarihli “Fragments d’un Discours Amoureux – Bir Aşk Söyleminden Parçalar” adlı kitabından esinlenen, senaryosunu Claire Denis ve Christine Angot’nun yazdığı ve yönetmenliğini Claire Denis’nin üstlendiği, Fransa ve Belçika ortak yapımı bir film. Juliette Binoche’un canlandırdığı kadının gerçek aşkı ve onun getireceği mutluluğu arayışını anlatan, başlarda bir parça fazla “Fransız” görünen ve seyirciyi yanında tutmakta biraz sıkıntılı olan çalışması, hikâye ilerledikçe açılıyor ve muhteşem finali ile seyirciyi avucunun içine almayı başarıyor bir daha bırakmamacasına.

Bir sevişme sahnesi ile açılıyor film ve Claire Denis’nin yakın planları ve kamera açıları ile bu sahne filmin hikâyesinin de özeti oluyor bir bakıma: Kendisinin ve yanındakinin mutluluğu için hassasiyet, bir uyuşmazlık, bir arayış ve tatminsizlik hikâyesi bu seyredeceğimiz. Film bu hikâyeyi anlatırken zaman zaman bir romantik komedi havasına da -ama kendi özgün tavrı ile elbette- bürünüyor ve önümüze “Parizyen” bir sanatçı kadınının hikâyesini koyuyor. Kadının evli bir bankacı, bir tiyatro oyuncusu, “farklı sınıf”tan taşralı bir adam, kendisi gibi sanatçı bir adam ve eski kocası ile olan ilişkileri onun arayışındaki uğrak noktaları olurken, film özellikle ilk yarısında çekiciliğini çoğunlukla Binoche’un varlığından ve onun yalın/gerçekçi performansından alıyor. Başarılı bir sanatçı ve zekî bir kadın olduğunu sürekli hissettiğimiz ve beraber olduğu erkeklerin zayıflıklarının ortaya çıkmasına neden olacak kadar güçlü bir kişiliğe sahip olan kadının bu arayışının sizi ne kadar ilgilendireceği filmden alacağınız keyfi de o derecede belirleyecektir. Bir romantik komedinin kalıplarına sıkı sıkıya bağlı kalmaması ve sık sık ağlasa da güçlü ve özgür olduğunu bildiğimiz bir kadını ana karakteri yapması hikâyeye bir güç getiriyor şüphesiz ama zaman zaman senaryo onun bu arayışını “fazlası ile kişisel” ve hatta bir parça “şımarıklık” olarak göstermenin kıyısına kadar geliyor. Neyse ki hem Binoche’un oyunculuğu hem de Claire Denis’nin sade ve özenli mizansen anlayışı kurtarıyor bu anları. Belki de bu anlardaki temel sıkıntı kadının “mükemmel” olanın peşine düştüğünü hissetmeniz ve bunun da kendinizi onun yanında konumlandırmanızı zorlaştırması.

Hikâyenin içeriği ile ilgili olarak kimilerinin hissedebileceği bu sıkıntıyı özenli anlatımı ile sık sık örtüyor Denis. Örneğin başlarda yer alan ve kadın ve evli sevgilisini bir barda gösteren sahne filmin doruk anlarından biri bu bakımdan. İki karakter ve onlara hizmet eden barmene odaklanan kamera özellikle ilk ikisi arasında yavaş kaydırmalarla hareket ederken, büyük bir kısmı tek planda çekilen bu sahne ile seyirciye tam bir sinema tadı sunuyor Denis. Sahne, içeriği ile adamın karakterini de bize çarpıcı ve eğlenceli bir şekilde anlatırken kadının sonradan dökeceği göz yaşının ve umutsuzluğunun da ikna edici bir açıklamasını sağlıyor. Gerek bu sahnede gerekse diğer birkaçında (örneğin baş karakter olan kadın ile çalışacağı galerici kadın arasındaki yine tek çekimle gerçekleştirilen sahne) oyuncuların doğaçlama yaptığı havasını da yaratmış film ki bu da lehine olmuş. Örneğin bu galeri sahnesinde özellikle Binoche o denli sahici bir tereddüt içinde canlandırıyor ki karakterini bir filmi seyretmekte olduğunuzu unutabilir ve kendinizi iki kadın arasındaki samimi bir konuşmanın gizli tanığı olarak bulabilirsiniz.

Görüntü yönetmeni Agnès Godard’ın parlak çalışması da filmin önemli kozlarından biri. Birkaç sahnede güneşin sarı rengini ustalıkta kullanmış (ya da yaratmış) sanatçı ve filmin adında dile getirilen “içimizdeki (veya içerideki) güneş”e göndermede bulunmuş. Kadının bunca ağladığı ve hayal kırıklığı yaşadığı bir hikâyenin -elbette asıl olarak o muhteşem finalinin katkısı ile- umutlu bir hava yaratmasına da olanak sağlamış onun bu görüntü çalışması. Daha önce de Claire Denis filmlerine katkı sağlamış olan Tindersticks grubundan Stuart A. Staples’ın caz esintili, saf müziğinin yanısıra iki şarkının daha (Etta James’in “At Last” ve Acid Arab ikilisine vokalde Cem Yıldız’ın eşlik ettiği “Stil” adlı şarkılar bunlar) zenginleştirdiği filmde, bu şarkıların ilkindeki dans sahnesini de sembolik anlamı üzerinden başarı ile kullanmış yönetmen. Kadının yalnız başına dans etmeye başlaması ama kısa sürede bir yabancının ona -üstelik samimi bir şekilde- eşlik etmesine izin vermesi kadının karakteri ve arayışı için hayli ipucu sağlıyor bize.

Ve final: Gérard Depardieu’nun sürpriz bir şekilde bir falcı/medyum olarak yer aldığı bu sahne özellikle uzun tutulmuş (bir süre sonra kapanış jeneriğindeki yazılar da eşlik ediyor sahneye) ve Godard’ın hafif aralık kalın perdeden içeri giren güneşin sarı rengini egemen kıldığı bu bölüm -Binoche’un umudu ve yaşam sevincini elle tutulur kılan muhteşem dokunaklı gülümsemesinin sağladığı olağanüstü destek ile- o denli etkileyici ki kadının hikâye boyunca mutsuzluktan döktüğü göz yaşlarını bu kez siz mutluluktan dökebilirsiniz. Böylesine sade bir filmin böylesine çarpıcı bir final ile seyircisine veda etmesi ve bunu bu kadar doğal kılabilmesi pek rastlanan bir durum olmasa gerek sinema tarihinde. Sadece bu sahne bile tek başına Claire Denis’in “sinema duygusu” denilen o yeteneğe ne kadar çok sahip olduğunu kanıtlıyor ve filmi izlenmeye değer kılıyor. Artık aşkı hiç tadamayacağından korkan ve yaşlanmaya doğru ilerleyen bir kadının kahramanı olduğu bu filmden özellikle Fransız sineması hayranlarının tat alacağını da belirtelim son olarak.

(“Let the Sunshine In” – “İçimdeki Güneş”)

2011 Festival Notları 3

35 Rhums – Claire Denis : Bir baba kızın artık ayrılma vakti geldiğini keşfetme hikâyesi. İnanılmaz bir sıcaklık taşıyan ilişkiye başkalarını da katma çabasının ve bu çabaya direnme inadının hüzünlü ama sıcak bir anlatımı. Tindersticks eşliğinde anlatılan bir hikâyeden çok bir durum aslında. Reddedilme üzerine sinemadaki en çarpıcı anları gürültü etmeden gösteren film Alex Descas’ın muhteşem oyunu ile de ilgi çekecek bir çalışma. Sevdiklerimiz ne kadar bizimdir, sonradan gelenler boş bir yeri mi alır yoksa bize ait olan bir yeri mi çalarlar soruları üzerine bir Fransız filmi.
(“35 Shots of Rum” – “35 Tek Rom”)

Essential Killing – Jerzy Skolimowski : Özgürlük ve hayatta kalmak için insanın hangi noktaya kadar gidebileceğini gösteren bir film. Yönetmeninin de dediği gibi önyargıların bir kenara bırakılıp seyredilmesi gereken filmlerden. Çarpıcı bir görsel çalışma ile ait olduğu yerden koparılan bir insanın yalnızlığı ve dünyanın liderlerinin dünyaya ettikleri üzerine soluksuz anlatılan bir hikâye. Doğru tek midir, doğru olanı kim belirler sorularını da sorduran film isimleri ve yerleri belirsiz bırakarak evrensel bir hikâye anlatmaya çalışıyor ve bir adamın kaçış hikâyesi olarak seyretme tuzağına düşmeden ele alınmayı hak ediyor.
(“Ölümüne Kaçış”)

Sandcastle – Boo Junfeng : Bir ailenin ve bir ülkenin geçmişinin keşfinin paralel anlatımı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinin ortak sorunları: geçmişle yüzleşmek, çekilen acıları ve nedenlerini anlamak, bireysel ve toplumsal geçmiş ile uzlaşmak. Yeterince olgun olmayan ve biraz düz bir anlatımın etkisini azalttığı ama yine de sakin ve zaman zaman şiirsel tarzı ile derdini aktarmayı başaran bir film.
(“Kumdan Kale”)