Ve Stínu – David Ondrícek (2012)

“Görevinizin ne zaman biteceğine biz karar veririz. Tek bir kelimemizle kendinizi Moskova’ya giden bir trende bulursunuz”

1950’lerin Çekoslavakya’sında bir mücevher soygununu araştırırken olayın çok farklı boyutları olduğunu keşfeden bir polisin hikâyesi.

Çek yönetmen David Ondrícek’in Çekoslavakya’nın komünizm ile yönetildiği günlerde geçen bu siyasi polisiyesi ülkesinde Çek Aslanları adı ile verilen ödüllerin en iyi film de dahil olmak üzere nerede ise tümünü almış ve 2013 Oscar’larına da ülkesi tarafından En İyi Yabancı Film dalında aday gösterilmiş bir çalışma. Demir Perde’nin açılmasından sonra pek çok sinema yönetmeni ülkelerinin o dönemi ile hesaplaşan filmler çekti ardı ardına ve bunların bazıları propaganda sığlığı içinde kalıp dönemi kötülemeyi asıl ve bazen tek hedef olarak belirlerken, kimileri de objektif bir hesaplaşmanın ışığında çıktılar karşımıza. Ondricek’in senaryosunu yazanların arasında da olduğu bu film kesinlikle bir kara propaganda eseri olmaktan uzak, sinemasal bir tadın kendisini hissettirdiği bir çalışma ama temel derdinin o dönemin adaletsizliklerini tavizsiz bir şekilde eleştirmek olduğu da açık. Sovyetler’in ülke üzerindeki açık etkisinin varlığı, Yahudi toplumunu günah keçisi yapmaya niyetli ve halkına yalan söyleyen bir iktidar gibi unsurlar filmin odağında yer alıyor ve tek derdi adaleti sağlamak olan bir polisin yaşadıklarını dönemin atmosferini başarılı bir biçimde aktararak yanısıtıyor filmimiz. Polisi canlandıran Ivan Trojan’ın ekonomik ve usta oyunu, özelliklerde başlarda sahip olduğu ama sonra bir parça unutmuş göründüğü 50’lerin kara film havası ve Jan P. Muchow ve Michal Novinski’nin havadaki gerilimi ve kötücüllüğü hissettiren müziği ile de dikkati çeken bir çalışma.

David Ondrícek kapanış jeneriklerinden hemen önce filmini “komünist dönemin göstermelik davalarında adalet için savaşanlara” adadığını belirtmiş. Seyrettiğimiz hikâye de bu ithafı doğrular nitelikte. Polisimiz uyarılmasına ve hatta tehdit edilmesine rağmen, çözmeye çalıştığı bir suç eyleminin politik oyunlar nedeni ile Yahudiler’in üzerine atılmasına engel olmaya çalışarak adaletin yerini bulması için savaş veriyor hikâye boyunca. Senaryo eleştiri merceği altına aldığı komünist dönemi hem adaletin nasıl çarpıtıldığını anlatarak hem de ekonomik reform (kastedilen devalüasyon burada) söylentilerini sürekli yalanlayarak halkına yalan söyleyen bir iktidarı resmederek getiriyor karşımıza. Sovyetler’in ülkenin ikinci ve belki de asıl yöneticisi olduğu bu dönemin hikâyesini karanlık bir dil ile anlatmayı tercih etmiş yönetmen Ondrícek; ve bu karanlık ifadeyi hem filmin görsel tercihleri için hem de kara filmleri hatırlatan havası için benimsemiş. Adam Sikora’nın görüntü çalışması kimi iç sahnelerde, örneğin açılıştaki soygun sahnesinde, gerçekten karanlık ve dış çekimlerde de güneşli veya ışıklı bir sahne hemen hiç yok. Benzer şekilde film özellikle ilk yarısında kara filmlerin öğelerini barındıran bir yapıda ilerliyor ve hayli de başarılı yapıyor bunu. Tüm bunlar anlatılan dönemin “politik ve sosyal karanlığını” yansıtmak için benimsenmiş olsa gerek ve genellikle işe yarıyorlar da. Ne var ki bu karanlığı dengeleyecek şekilde karakterler yeterince geliştirilmiş görünmüyor ve yavaş ilerleyen filmin ihtiyacı olduğu çekiciliği karşılamakta zaman zaman sıkıntı doğmasına neden oluyor bu durum.

Adaletin yerine bulması için savaşan polisimiz işine düşkün ve bu nedenle karısını da ihmal ediyor ama filmin bu ihmali sonucu gibi görünen bir sahnesinde karısının bir yabancı ile yakınlaşması bir parça zorlama olmuş gibi görünüyor. Benzer şekilde polisimizin herkesin atladığı detayları yakalaması (filmde birden fazla sahnede oluyor bu) ve bir yeri ararken tavandan yüzüne damlayan kanla aradığını bulması gibi tesadüfler de hikâyenin asıl derdine ters düşen zorlama anlar. Komünist yöneticilerin hırsızlığı haksız bir şekilde yahudilerin üzerine atması, çalınan servetin İsrail devletini desteklemek ve ABD yandaşlığı için ülke dışına kaçırıldığı yalanını uydurması ve Rusların eski bir SS subayı olan bir Alman ile şantajla da olsa kendi çıkarları için işbirliği yapması filmin Batı ülkelerinde ilgi görmesi için iyi bir malzeme olarak kullanılmış yönetmen tarafından.

Ivan Trojan’ın polisimizi kara filmlere yakışan bir performans ile oynadığı ve soğuk ama kararlı bir savaşçı profilini başarı ile çizmesi filme ciddi katkı sağlamış. Alman adamı oynayan bir başka usta isim Sebastian Koch ve polisin eşini oynayan ve ne yazık ki karakteri hayli yüzeysel bırakılmış olan Sona Norisová da filmin oyunculuklarını üst düzeyde tutmayı başarmışlar. Onların bu başarısı filmin yavaş yavaş açılan hikâyesini ve kimi seyirci için fazla karanlık olabilecek görüntülerini dengleyen bir unsur kesinlikle. Özetle, filmimiz hem polisiyesini hem siyasi gerilimini çekici kılmayı başarmış ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“In the Shadow” – “Gölgede”)