Kaibutsu – Hirokazu Koreeda (2023)

“Sadece bazılarının sahip olabildiği, mutluluk değildir. Bu saçmalıktır. Mutluluk herkesin sahip olabileceği bir şeydir”

Oğlunun gittikçe tuhaflaşan davranışlarının sırrını çözmek için öğretmenleri ile konuşmaya giden bir annenin keşfettiği gerçeklerin ya da gerçeklerin kompleks doğasının hikâyesi.

Senaryosunu Yûji Sakamoto’nun yazdığı, yönetmenliğini Hirokazu Koreeda’nın yaptığı bir Japonya filmi. Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da aldığı senaryo ve LGBT temalı filmlere verilen Queer Palm ödülünün yanı sıra; başta ülkesindekiler olmak üzere pek çok festival ve seçmelerde de ödüle değer görülen yapıt zarif ve kırılgan atmosferi ile tam da yönetmeninden beklenen türden, başarılı bir çalışma. Aynı zaman dilimini üç kez ve her birinde gerçeği yeniden keşfettirerek önümüze koyan güçlü senaryosu, oyuncu kadrosunun yalın ve filmin kırılganlığı ile uyumlu performansları, geçen yıl yaşamını yitiren Ryuichi Sakamoto’nun piyano ağırlıklı ve hikâyeyi zarif bir dramla sarmalayan müzik çalışması (ağırlaşan hastalığı nedeni ile yeni bir çalışma hazırlayamamış sanatçı ve bunun yerine son allbümü olan “12”den iki parçayı vermiş yönetmene kullanması için), Ryūto Kondō’nun yönetmenin görsel hedefleri ile müthiş bir tutarlılık sağlayan görüntüleri ve Hirokazu Koreeda’nın insanları ve öykülerini hep odağında tutan ve onlara sevgi ve dürüstlükle yaklaşan sinemasının güçlü izlerini taşıyan yönetmenliği ile kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma bu.

Bir gece vakti otlar arasında dolaşan bacaklarını gördüğümüz bir çocuk, yanmakta olan büyük bir bina, yangına müdahale etmeye giden itfaiye araçları ve evlerinin balkonundan yangını seyreden Minato adında bir çocuk (Soya Kurokawa) ve annesi Saori (Sakura Andō)… Bu sahne ile açılıyor film ve yangın ânının işaret edeceği gibi daha sonra 2 kez daha anlatılacak öykümüzün başkarakterlerinden ikisi ile tanışıyoruz. Çocuğun annesine sorduğu “Bir insana domuz beyni nakledilirse, o kişi insan mı yoksa domuz mu olur?” sorusu çocukça gibi görünse de, oğlanın daha sonra tanık olacağımız bazı davranışları ve öğretmeni ile ilgili sözleri annede endişe yaratacak ve durumu anlamak için okula gitmesine neden olacaktır. Eşi ölmüş olan kadının, Hori (Eita Nagayama) adındaki genç öğretmen ve yakın zamanda korkunç bir trajedi yaşamış olan müdür (Yūko Tanaka) ile olan konuşmaları gerçekleri keşfetmenin zorluğunu gösterecek ve Minato’nun sınıf arkadaşı Yori’ye (Hinata Hiiragi) kadar uzanan öykü yanlış anlamalar, yalanlar, baskılar, iyi niyetli yanlışlar, akran zorbalığı ve ön yargıların hâkim olduğu karanlık bir havaya bürünecektir.

Bir “canavar kim?” hikâyesi seyrettiğimiz. Canavarın kim olduğunu, onu yaratanın ne olduğunu ve kimin kimi canavar diye tanımladığını anlatıyor bize Hirokazu Koreeda, Yûji Sakamoto’nun zarif ve güçlü senaryosu ile. Sakamoto üç kez seyrettiğimiz ve her defasında asıl gerçeği anladığımızı -yeniden-düşünmemizi sağlayan ve bizi devamlı ters köşeye düşüren öyküsü ile yönetmene çok güçlü bir silah sağlamış ve o da hakkını tam anlamı ile vermiş bu metnin. Bazıları tuhaf eylem ve sözlerin, tavır ve tutumların arkasında yatanlar birer birer ortaya çıkarken, film bizden de ön yargılarımızı gözden geçirmemizi, daha doğrusu onlardan kurtulmamızı istiyor. Burada seyircinin “kendisine oyun oynandığı”nı hissetmesi riski doğmuyor değil de açıkçası ama öykünün ana temasının (ya da en önemlilerinden birinin), toplumsal “normaller”e uymayanlara karşı kurulan baskının ve onlara yönelik peşin hükümlü bakışın sonuçları olduğunu düşününce, filmdeki oyunların dürüstlüğü ile ilgili bir endişenizin kalması mümkün değil. Yalanlara başvurmaya (“Ben… tam emin değilim… ama birinden hoşlanıyorum. Kimseye söyleyemediğim için yalan söylüyorum”), gizlenmeye, içe kapanmaya ve kendin olamamaya boyun eğmeye zorlanan bir bireyin “oyun”lara başvurması da çok doğal çünkü.

Filmin öyküsü “mağdur olanın beyanı esastır” ilkesini sorgulatıyor seyirciye; buradaki “mağdur”un çocuk olması bu sorgulatmayı daha da hassas kılıyor açıkçası. Ne var ki şu ya da bu nedenle, örneğin bir travmanın neden olduğu yanlış/haksız beyanların ve suçlamaların gerçek bir kurban yaratabileceği de açık ve öykü işte o durumlardan birini getiriyor karşımıza. Kaldı ki filmde, bu yanlış beyanlar aslında yine bir başka haksızlığın ve bir savunma mekanizmasının sonucu olarak çıkıyor ortaya. Bu bakımdan bireysel ya da toplumsal travmaların tekil bir olay olmaktan çok, bir zincirin halkaları olduğunu düşündürüyor yapıt. “Annem kızların çiçek isimlerini bilmeyen erkekleri tercih ettiğini söylerdi” / “Çiçek isimlerini bilenler garip mi olurmuş?” diyaloğu, iki çocuğun içlerinden birinin babasının acımasız baskısı altında yüzleştiği sahnedeki “Özür dilerim, yalan söyledim” ânı veya “İçinde söyleyemediğin ne varsa, üfle gitsin” sahnesi gibi etkileyici bölümleri ile film toplumsal değerlerin yarattığı sonuçları zarif bir şekilde anlatıyor bize. Tıpkı zaman zaman karşımıza çıkan müthiş ve durgun manzara görüntüleri gibi, film de etkileyiciliğini sessizliğin, dile getirilemeyenin gücünden alıyor çoğunlukla.

Vizyona çıkmadan iki ay önce hayatını kaybeden Ryuichi Sakamoto’ya ithaf edilen yapıt karanlık öyküsüne, çocukluğun masumiyeti ile bu öykünün çatışmasına ve gerilimli anlarına rağmen zarafetini hep koruyan ve, sevgiyi ve özeni hep canlı tutan bir çalışma. Hirokazu Koreeda’nın filmografisine hâkim olan insan sevgisinin ve onun hep insana ait olanı anlatma tercihinin izlerini önemli ölçüde taşıyan film oyuncularından da çok iyi bir sonuç almış. Sırası ile anneyi, müdürü ve öğretmeni canlandıran; Japon sinemasının ödüllü üç usta oyuncusu Sakura Andō, Yūko Tanaka ve Eita Nagayama sağlam ve gerçekçi performansları ile doğallıktan hiç uzaklaşmazken; iki küçük oyuncu aksamayı bırakın, öykünün kendilerine düşen yükünü filmin seyir değerini önemli ölçüde artıran bir şekilde taşımayı başarmışlar. Yori’yi oynayan Hinata Hiiragi, masumiyetin ve saflığın görsel hâli olarak tasvir edebileceğimiz sıcak gülümsemesi ile karakterini tam da olması gerektiği gibi ve “canavar”ların neden olduğu mutsuzlukları güçlü biçimde hatırlatarak canlandırıyor. Minato rolündeki Soya Kurokawa ise öykünün kahramanı olarak, hayli zor bir rolü; karakterinin tereddütlerini, iç çatışmalarını ve arayışını bizim de derinden hissetmemizi sağlayarak getiriyor seyircinin karşısına.

Ön yargıların, toplumun normal kabul ettiğinin dışında kalmanın ve “kutsal” aile kurumunun mekanizmalarının aksamasının bireylerin ve burada olduğu gibi çocukların hayatını nasıl derinden ve olumsuz bir şekilde etkilediğini anlatıyor Koreeda bir kez daha ve bunu yaparken de Yûji Sakamoto’nun çok katmanlı senaryosuna uygun bir sinema dili ile bir kez daha dokunmayı başarıyor seyirciye. Senaryonun karakterleri (ve bizi) yanıltan ya da boşa düşüren oyunları sadece oyun oynamanın zevki için ya da zekî görünmek için yaratmaması da önemli. Seyirciye ilk bakışta, Akira Kurosawa’nın başyapıtlarından biri olan “Rashomon”un yapısını çağrıştıran ama oradaki “herkesin aynı hikâyeyi ama kendi yalanları ile anlatması” yerine, “gerçek hikâyeye her defasında yeniden yanılarak ulaşılması” yöntemi ile ilerleyen senaryonun gerektirdiği nazik ve hümanist dilin ustalarından biri şüphesiz Japon yönetmen ve burada da “canavar”ın kimliğinden çok, neden insanlığın hâlâ “canavar”lar barındıran bir toplum yapısından kurtulamadığını düşündürüyor bize. Evet, kurbanların canavara dönüştürüldüğü bir dünyayı nasıl yarattık ve nasıl değiştireceğiz onu? ve evet, “-gerçek- canavar kim?” diyor bu film büyümenin ne zor bir mesele olduğunu anlatırken.

(“Monster” – “Canavar”)

Dare Mo Shiranai – Hirokazu Kore-eda (2004)

“Sevgili Akira, annen kısa bir süreliğine uzaklara gidiyor. Kyoko, Shigeru ve Yuki ile ilgilen lütfen”

Annelerinin, erkek arkadaşı ile birlikte olmak için bir süreliğine kendi başlarına bıraktığı dört çocuğun tüm sorumluluğunu üstlenen 12 yaşındaki en büyüklerinin, çok az para ile kendisini ve kardeşlerini hayatta tutmaya çalışmasının hikâyesi.

1987 – 1988’de Tokyo’da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen bir Japonya yapımı. Hirokazu Kore-eda’nın senaryosunu yazdığı ve yönettiği film Cannes’da Altın Palmiye için yarışırken, o tarihte 14 yaşında olan başrolündeki Yuya Yagira’ya Erkek Oyuncu ödülünü kazandırmıştı. Hümanist ve gerçekçi hikâyeleri ile bilinen, karakterleri özenle oluşturulmuş senaryoları ile haklı bir takdir toplayan ve doğal bir sinema dilinden hiç taviz vermeyen Hirokazu Kore-eda burada da işte bu özellikleri taşıyan çok başarılı bir sonuç elde etmiş. Orijinal adının birebir çevirisi “Kimse Bilmiyor” olsa da, İstanbul Festivali’nde gösterildiğinde tercih edilen “Kimse Fark Etmiyor” adının çok daha doğru olduğu yapıt, dört çocuğun kimse fark etmeden sürdürdüğü ve bir trajediye kadar uzanan inanılmaz hikâyelerini duygusallık tuzağına düşmeden ve adeta bir belgesel gerçekçiliği ve tarafsızlığını hep koruyarak anlatıyor. Kore-eda’nın, karakterlerini seven ve onlara saygı duyan hikâyelerini insan sevgisini hep hissettirerek anlatma becerisi ve başarısının güçlü örneklerinden biri.

Yapıt, “Bu filmde Tokyo’da yaşanan gerçek olaylardan esinlenilmesine rağmen, karakterler ve ayrıntılar tamamıyla hayal mahsulüdür” ifadesi ile açılıyor. Bu “hayal mahsulü” tanımı hikâyenin gerçekliğini gölgelememeli ama; çünkü 1987’de başlayan ve 1988’de sona eren, gerçekten yaşanan ve hatta bir ölümle sonuçlanan bir olayı dürüst bir sanatçı sorumluluğu ile anlatmış Hirokazu Kore-eda. Japonya tarihine, Tokyo’nun olayın yaşandığı bölgesinin adı ile “Sugamo Çocuk Terki Davası” olarak geçen bu trajik hikâyede bir anne erkek arkadaşı ile buluşmak için, en büyükleri 12 yaşında olan dört çocuğunu dokuz ay boyunca ve az bir para ile yalnız başlarına bırakmış. Biri dışında hiçbirinin resmî nüfus kaydı olmayan ve her biri farklı erkeklerden olan çocuklardan birinin ölümü ile sonuçlanan bu “geçici terk”in hikâyesini olayın ana örgüsünü koruyarak karşımıza getiriyor film ve önemli bir kısmı evin içinde geçen hikâyesini, karakterlerine o kadar yakın -fiziksel ve zihinsel bir yakınlık bu- durmasına rağmen, en ufak bir abartıya başvurmadan ve duygusallığı olayın kendisine bırakarak ve asla sömürmeyerek anlatıyor. Yoğun bir dramatik boyutu olan ve hatta trajediye kadar uzanan bir öyküyü bu derece tarafsız ve dürüst bir şekilde sinemalaştırmak, Kore-eda’nın önemli bir başarısı kesinlikle.

Film bir tren vagonundaki iki kişiyi göstererek başlıyor; yorgun ve acılı yüzünü gördüğümüz kişi on iki yaşındaki Akira (Yuya Yagira) ve üzerinde kirli ve yırtık bir tişört var. Karşısında oturan kişiyi ve nereye gittiklerini ise uzun bir geri dönüşle anlatılan hikâyelerinden sonra öğreniyoruz. Birkaç ay geriye gidiyoruz; bir kadın (You olarak tanınan Yukiko Ehara) ev sahiplerine altıncı sınıfa gittiğini söylediği oğlu ile birlikte yeni bir eve taşınıyor. Ev sahibi, çocuğun “komşuları rahatsız etmeyecek kadar” büyük olmasından memnun olduğunu söylüyor ama taşımacılar gidip anne ve çocuğu yalnız kaldıklarında sırları ortaya çıkıyor ailenin. Bir valizin içinden Shigeru (Hiei Kimura) ve bir diğerinden Yuki (Momoko Shimizu) çıkıyor ortaya ve onların ablası olan Kyoko da (Ayu Kitaura) istasyondan getirilip gizlice eve sokuluyor. Annenin sıkı kuralları vardır ev içindeki yaşamları konusunda; yüksek sesle konuşmamak ve bırakın evden ayrılmayı, balkona dahi çıkmak yasaktır. Dolayısı ile kardeşleri ile dış dünya arasındaki tek bağlantı abileri Akira’dır. Annenin âşık olduğu bir erkek için (“Yine mi!”) onları yalnız başlarına bırakması sıkça yaşanan bir durumdur ve dört çocuk bir şekilde -ve en azından ilk bakışta- uyum sağlamışlardır bu tuhaf yaşama. Çocukların üçünün ev sahibinden gizli tutulması -herhalde- kiralık ev bulma konusundaki engellerden kurtulmak içindir ve Akira ister istemez ailenin “baba”sı ve hatta “annesi” (annenin sık sık evden uzak olması yüzünden) rolünü üstlenmiştir. 12 yaşındaki bir çocuk için ağır bir yüktür bu kuşkusuz ve onun sadece kendisi için bir şeyler yapabildiği, çocuk olabildiği nadir anlardan birinin bir trajedi ile eş zamanlı olması ise onun üzerindeki yükün acımasızlığının iç burkan bir örneği olacaktır.

Kore-eda’nın senaryosu You’yu, bekleneceğinin aksine, bir kötü anne olarak çizme yoluna gitmiyor. Korkunç sıfatını hak eden sorumsuzluğu ve dört çocuğu yoksun bıraktıkları öykünün ana meselesi kuşkusuz ve bunu gizlemiyor da film; ama annenin çocukları ile olduğu tüm bölümlerde onun ilgili ve sevecen tavırlarına tanık oluyoruz. Bu sık sık gitmeler olmasa ya da en azından son gidiş bu kadar uzun sürmese hep mutlu ve eğlenceli bir yaşam sürecek bir ailenin resmini çiziyor film. İlk sahnelerde işte bu “mutlu” ailenin günlük yaşamını sergilerken takındığı belgeselci yaklaşımını hep koruyor film ve bunu yaparken, hayatın kendi doğal ritmini aynen yansıtıyor sinema diline. Açıkçası zaman zaman bir tekrar duygusu da yaratıyor film ve bu açıdan belki süresi bir parça daha kısa olabilirmiş gibi duruyor ama rahatsız edici bir problem değil bu.

Film aile kavramını, diğer tüm meselelerinde olduğu gibi, kendisini öne çıkarmadan ve “gerçek hayat”ı göstermesinin doğal sonucu olarak sorgulatıyor bize. Akira’nın ailenin hem annesi hem babası rolünü üstlenmesi ve bu çok ağır yükün altında kendisi başta fark etmese de ezilmesi ama öte yandan bir çocuk olarak ihtiyaç duyduğu ebeveynden yoksunluğunu yaşaması modern toplumlardaki aile yapısı (ve sorunu) üzerine düşündürüyor bizi. Kore-eda’nın derdini asla altını çizmeden ve kendi varlığını göstermeden anlatmasının farklı örnekleri var filmde. Örneğin kızlardan büyük olanının yere düşürerek kırdığı ojeden kalan leke başındaki kısa sahne uzun bir metnin aktarabileceğini, tek bir sözcük bile kullanmadan o kadar güçlü bir şekilde aktarıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Bir başka örnek de, annenin geri dönüşü geciktikçe çocukların değişen ruh hallerinin beden dillerinde ve yüz ifadelerinde yalın bir güçle ifade edilmesi ve bunun yine sözlere dökülmeden başarılması.

Küçük oğlanın balkona çıkma konusundaki ikilemleri; özlenen ve ihtiyaç duyulan arkadaşlıklara gıpta ile bakılması; bir kola tutunarak talep edilen sevgi ve koruma; önce ödül / hediye, sonra zorunlu olarak sokağa çıkılması ve Akira ile arkadaşlığı üzerinden hikâyeye giren Saki (Hanae Kan) adlı genç kızın kendi hikâyesi gibi çok farklı öğeler üzerinden sürekliliği sağlanan bir çekiciliği var filmin. Ev içindeki sahnelerin hemen tümünde ve dış çekimlerde de sık sık, hareketli bir kamera kullanan ve bizi karakterlere fiziksel olarak da yaklaştıran Kore-eda, zaman zaman kamerayı çocuk oyunculardan gizleyerek, özellikle onların ev içindeki hayatlarının sertliğinin neden olduğu kapatılmışlık duygusunu, hatta klostrofobiyi çok başarı ile yansıtıyor. 2008’de “Aruitemo Aruitemo” (Bitmeyen Yürüyüş) adlı filmde de Kore-eda ile çalışan ve Gontiti adı altında müzik yapan iki gitaristin (Masahiko “Gonzalez” Mikami ve Masahide “Titi” Matsumura) hazırladığı yalın ve dokunanaklı müziğin de önemli bir katkı sağladığı filmdeki trajedi ve takip eden soğuk gerçekçilik -sinema sanatı açısından bakıldığında çok iyi anlatılmış olsa da- tartışmaya açık bir parça. Her ne kadar gerçek hikâyede de benzer bir trajedi yaşanmış olsa da, yine de tanık olduğumuz sertlik kesinlikle çok güçlü; aslında bu gücün yaratılmasının filmin bir diğer başarısı olduğunu da söylemek gerekiyor.

“Buz gibi solgun gözlerle / Büyüdükçe büyüyorum / Kaya gibi sert olup, kötü koksam da / Bir nehir gibi ayrılıyorum diğerlerinden” sözleri ile öyküye çok yakışan ve Takako Tate’nin seslendirdiği hüzünlü şarkı “Hōseki” ile kapanan film, Hirokazu Kore-eda’nın karakterlerine adeta bir baba / anne gibi yaklaşması ile, insanlığın kurtuluş yolunun hümanizmden de geçtiğini hatırlatıyor. Başta müthiş bir performans sergileyerek, “oynamadan oynayan” Yuya Yagira olmak üzere tüm çocuk oyuncuların karakterlerini yüreğinize ve zihninize yerleşecek güçte canlandırdığı film, hüzünlü bir çalışma ve izlemeye başlamadan önce buna hazırlıklı olmak gerekiyor.

(“Nobody Knows” – “Kimse Fark Etmiyor”)

Aruitemo Aruitemo – Hirokazu Koreeda (2008)

“Bak, sarı bir kelebek! Kışı sağ atlatan kelebekler ertesi yıl sarı olarak döner derler. Bunu duyduktan sonra, ne zaman bir sarı kelebek görsem yüreğim sıkışıyor”

Vefat eden çocuklarını anmak için toplanan bir ailenin hikâyesi.

Hirokazu Koreeda’nın yazdığı, yönettiği ve kurgusunu da üstlendiği bir Japonya yapımı. Adını Japon şarkıcı ve oyuncu Ayumi Ishida’nın 1968 tarihli ve ülkesinde 1 numara olan şarkısının (“Burū Raito Yokohama”) bir dizesinden alan ve bu şarkıyı da dokunaklı bir sahnede kullanan film, tam da Koreeda’dan beklenecek tarzda zarif ve hoş bir dram. Sinemacının aileyi ve fertleri arasındaki ilişkileri bir kez daha odak noktasına oturttuğu yapıt, onun ustası olduğu türden bir “gerçek” hikâyeyi anlatırken, seyirciyi her zamanki gibi avucunun içine alıveren bir sahicilik duygusunu hep canlı tutuyor ve öykü trajik bir kayıp üzerine kurulu olsa da, karakterlerine yüreğe dokunan bir sevecenlik ve objektiflikle yaklaşmasının da katkısı ile bizi insana ve içindeki sevgiye ikna ediyor. Her Koreeda filminde olduğu gibi, karakterlerini güçlü ve zayıf yönleri ile seveceğiniz, yalın görselliği ve mizanseni ile büyüleyen ve tüm kadrosunun sade performansları ile karakterlerin gerçekliğini hissettiren bir yapıt.

Mutfakta yemek hazırlayan ve sebzelerin pişirilme yöntemleri hakkında konuşan anne ve kızının görüntüleri ile açılıyor film. Bu sahne görselliği, oyunculukları ve içeriği ile filmin sineması hakkında çok iyi bir özet ve Koreeda’nın maharetine bir kez daha hayran olmak için bir fırsat. Kız kocası ve iki çocuğu ile birlikte anne ve emekli bir doktor olan babasının evine gelmiştir. Erkek kardeşinin de eşi ve çocuğu ile gelmekte olduğu evde toplanılmasının nedeni, ailenin genç yaşta denizde boğularak hayatını kaybeden erkek çocuğunu anmaktır. Erkek kardeş uzun süre önce ailesinin yanından ayrılıp çocuklu dul bir kadınla evlenmiştir ve iş hayatı da pek parlak değildir; ölen kardeşi her zaman kendisinden üstün tuttuğuna inandıkları için ailesi ile arası soğuktur. Kız kardeş evdeki soğuk gerilimi neşesi ile örtmeye çalışsa da, üzerinde doğrudan konuşulmayan trajedinin neden olduğu travma kendisini alttan alta hep hissetirmektedir.

Gontiti adı altında 1978’den beri birlikte müzik yapan Japon ikili Masahiko “Gonzalez” Mikami ve Masahide “Titi” Matsumura’nın sade bir duygusallığı olan, akustik gitar müziği filmin notalara dökülen hâli adeta. Filmin hikâyesi, Koreeda’nın yönetmenliği, oyunculuklar ve yönetmenle birden fazla filmde iş birliği yapan Yutaka Yamazaki’nin görüntüleri ne kadar doğal ve samimi ise bu ikilinin notaları da öyle. Yaklaşık 24 saatte ve önemli bir kısmı bir evin içinde ve etrafında geçen basit hikâyenin her sahnesi, konuşulan her bir sözcük, Koreeda’nın kendisini hissettirmeyen ve tam da bu nedenle çok değerli olan yönetmenlik tercihlerinin tümü, her bir nota ve filmin her karesi müthiş bir uyum içinde filme hizmet ediyorlar. Öykü çok “sıradan” görünebilir, final beklendiği gibi gelişebilir ve ortalama bir seyirciyi kolayca etkisi altına alacak duygusal patlamalardan “yoksun” olabilir film ama tüm bunlar her Koreeda yapıtında olduğu gibi, yüreğinizden yakalanmanıza engel olmuyor. Öyle ki, tüm kusurlarına ve yıpratıcılığına rağmen bir kurum olarak aileyi ve yine tüm yanlışlarına rağmen insanları savunmaya ve sevmeye ikna ediyor sizi film.

Hikâyeyi kendi çocukluk anılarından ve annesinin ölümünden ilham alarak yazdığını söylemiş yönetmen; filme baştan sona hâkim olan, hüzünle sarmalanmış sevecenliğin bize samimi olarak yansımasında bu durumun da payı olsa gerek. Aile toplantısı için çıktıkları tren yolculuğunda eşine, “Onlarla konuşacak bir şeyim yok” diyen, evde de “Bugünü atlatırsak, onları uzun süre görmemize gerek kalmaz”cümlesini sarf eden Ryota’nın bu bir günlük ziyareti görünüşte onun ailesine bakışını değiştirmemiş gibidir; dönüş yolunda “Yılbaşını pas geçeriz artık” der eşine. Bu durum Koreeda’nın karakterleri yapay gelişmelerin ortasına atmama ve seyirciyi duygusal provokasyonlara mahkûm etmeme tutumunun bir örneği. Finalde Ryota’nın ağzından duyduğumuz gelişmeler ve son sahnede tanık olduklarımız ise olması gerekenin olduğunu gösterirken, bunun için yapay oyunlara başvurmanın gereksizliğini hatırlatıyor seyirciye. İki farklı mezarlık ziyareti sahnesinin yer aldığı filmin bu bölümlerle, hayatın ve ailenin sürekliliğini büyük sözlere başvurmaya gerek duymadan anlatabilmesi aynı tavrın bir başka başarılı örneği olarak dikkat çekiyor.

İmalar, dolaylı değinmeler ve anılarla hikâye boyunca kendisini hep hissettiren trajedi yıllar önce yaşanmış olsa da, kendisini tüm karakterlerin üzerinde hissettirmektedir sürekli olarak. Kabullen(me)me, öfke, acı, kıskançlık, sorgulama gibi birbirinden farklı sonuçları olan trajedi oldukça güçlü kuşkusuz ve hikâyenin odağında yer alıyor. Ölenin masa üzerindeki küçük fotoğrafının net, bu masanın önünden geçen veya yanında duran karakterlerin ise flu olarak göründüğü sahnedeki gibi küçük görsel oyunlara az ama gerektiği kadar başvuruyor yönetmen ve eve egemen olan ama “görünmeyen”i zarif bir şekilde anlatıyor. Koreeda’nın bir diğer başarısı, bu trajediyi çekip çıkarsanız bile -ama ayrı bir öykü olarak- yine güçlü olabilecek bir sinema yaratabilmesi. Tek planla çekilen uzun sahnelerde de sağlanan doğallığın gücü yönetmenin bir diğer başarısı.

Senaryonun, tüm karakterlerine klasik iyi-kötü sınıflamasından uzak yaklaşması da (örneğin annenin nefretini açıkça göstermesi) filmin dürüst içtenliğinin bir sonucu. İşte bu dürüstlükle anlatılan bir iletişimsizlik hikâyesi seyrettiğimiz bir yandan da. Bir sumo güreşçisinin adının hem Ryota (“Hep böyle oluyor”) hem annesi tarafından “çok geç” hatırlanmasının, zamanında konuşulmayanların neden olduğu “kaybolan yıllar”ın hoş bir sembolü olduğu film doğru iletişimin sadece konuşmakla değil, çekinmeden/kaçınmadan konuşmakla sağlanabileceğini hatırlatıyor. Filmin, sessizlik anlarını da iletişimin aracı olarak başarılı bir şekilde kullanması bu yargıyı doğruluyor. Mezarlık ziyaretlerinin ve Ryota’nın finalde çocuklarına sarı kelebeklerle ilgili yaptığı konuşmanın ailenin “şeyler”in aktarım aracı olduğunu özenle dile getirdiği filmin yönetmeni, pek çok seyircinin kendisine “filmi gördükten sonra annelerini aradıklarını” söylemiş. Koreeda’nın yapış yapış bir duygusallıktan uzak durarak, anaakım standartlarına alışanlar için kuru sayılabilecek bir sinema dili ile bunu başarması ise onun ustalığının bir göstergesi kuşkusuz.

Pek çok eleştirmene ve sinemasevere doğru bir şekilde usta Japon sinemacı Yasujirō Ozu’nun yapıtlarını hatırlatan film günümüz hümanist sinemacılarının önde gelenlerinden biri olan Koreeda’nın hanesine yazılan bir başka başarı hikâyesi. Baştan sona inceliklerle dolu olan yapıt tüm o sade hikâyesine rağmen dikkatle seyredilmeyi hak ediyor; aksi takdirde Ryota eve geldiğinde selamlaşma sahnesinde tanık olduğumuz gibi zarif detaylar kolayca gözden kaçabilir: Ryota ailesini “konnichiwa” sözcüğü ile selamlar; bu sözcük Japoncada öğleden sonraları için kullanılan ve merhaba olarak çevirebileceğimiz, resmiyet içeren bir sözcük. Anne oğluna “tadaima” demelisin uyarısı yapıyor; bu sözcük ise İngilizcede çok sık kullanılan “I’m Home” kalıbının karşılığı ve “ev”e gelindiğini belirtmek ve evdekilere merhaba demek için kullanılıyor. Oğlanın geldiği mekânı ev olarak benimsemediğini ve evdekilerle arasında önemli bir mesafe olduğunu gösteren ince bir oyun bu ve Koreeda usta bir sinemacı olarak bu tür oyunları çok iyi sergiliyor.

Önemli bir kısmı tek bir mekânda geçen filmde aile evini bir yandan çok hafif bir klostrofobi yaratacak şekilde kullanan Koreeda ve Yamazaki, özellikle iki karakter arasında geçen sahnelerde onlara çok yaklaştırıyorlar kamerayı ve onları adeta diğerlerinden uzaklaştıran bir mahremiyet görüntüsü yaratıyorlar; böylece hem dinamizm geliyor öyküye hem de o sahnenin aktörler arasındaki iletişim(sizlik) üzerinden anlattığını daha da açıyor bizim için. Çocuk oyuncular da dahil olmak üzere tüm kadrosunun oynamayıp, adeta kendi hayatlarını yaşarcasına bir performans sergilediği film, takım performansının ne demek olduğunun da iyi bir tanımını yapıyor.

(“Still Walking” – “Bitmeyen Yürüyüş”)

Kiseki – Hirokazu Koreeda (2011)

“Sana bir sır vereceğim: Sakura treni Kagomisha’dan saatte 260 km. hızla kalkıyor. Tsubama treni de Hakata’dan 260 km. hızla kalkıyor. Birbirlerinin yanından hızla geçerken de bu olay meydana geliyor: Mucize. Aşırı enerji yüzünden. Bunu görenin dileği gerçekleşiyor, tıpkı bir kayan yıldız görmek gibi”

Boşanan bir çift, anne ile kalan on iki yaşındaki bir çocuk, baba ile kalan on yaşındaki kardeşi ve çocuklarının büyüğünün aileyi tekrar bir araya getirecek mucizeyi gerçekleştirmeye çalışmasının hikâyesi.

Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir Japon yapımı. Kendisi de demiryollarına ve trenlere özel bir sevgisi olan yönetmenin yeni bir hızlı tren hattının açılışı nedeni ile özel bir demiryolu şirketinin “sipariş”i üzerine çektiği bir film bu. Japonca adı “Mucize” anlamına gelen film açılmakta olan yeni hat üzerinde karşılaşacak olan trenlerin görüntüsüne tanık olanların o sırada tuttukları dileklerin gerçekleşecek olmasına inanan bir çocuğun ailesini tekrar birleştirme çabasını anlatıyor. Başrollerde iki gerçek kardeşe rol veren yönetmen, onların ve diğer çocukların başarılı performansları ile bu biraz neşeli biraz hüzünlü aile dramını her zamanki sakin ve samimi sinema dili ile çekmiş. Bir kez daha, seyrettiğinizin gerçekliğine sizi kolayca ikna ediyor yönetmen ve hayatın içindeki o “gerçek” hikâyelerden birinin tanığı yapıyor.

Hikâye temel olarak üç farklı lokasyonda geçiyor: Hattın bir ucundaki Kagomisha ve hat üzerindeki Fukuoka şehirleri ile iki trenin karşılaşacağı Kawashiri kasabası. Bunların ilkinde büyük kardeş annesi ve onun ailesi ile birlikte yaşamakta ve sürekli olarak, ayrılan anne ve babasının tekrar birleşmesini düşünmektedir. İkincisinde ise küçük kardeş bir müzisyen olan babası ile birlikte yaşamaktadır ve ailenin parçalanmasını kabullendiği keyifli bir hayat sürmektedir. Bu iki kardeşi canlandıran Kôki Maeda ve Ohshirô Maeda seyrettiğimiz hikâyenin en büyük kozları olsa gerek. Ailenin parçalanmasını bir türlü kabullenmeyen ağabey rolündeki Kôki Maeda karakterinin hüzünlü ve inatçı halini yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla ve sadelikle canlandırırken, mevcut durumun tadını çıkaran ve annesi ile babasının bir araya gelmelerini eskiden sürekli kavga etmeleri nedeni ile aslında pek de istemeyen küçük kardeşi oynayan Ohshirô Maeda eğlenceli ve hınzır karakterini yüzünden hemen hiç eksik etmediği bir gülümseme ile ve çarpıcı bir oyuncukla canlandırıyor. Yönetmenin çocuk oyuncuların peformanslarındaki katkısı çok büyük muhtemelen ama bu iki oyuncunun yakaladıkları doğallık hikâyeyi gerçek ve karakterlerini de elle tutulur kılıyor.

Kagomisha, bir volkana yakın bir şehir ve patlamış olan volkandan yağan toz ve kül sürekli olarak şehrin üzerine inmektedir. Adı Koichi olan büyük çocuk, boşanmadan sonra annesi ile birlikte büyük şehri terk ederek geldiği bu şehirde halkın volkan patlarken sakinliğini korumasına şaşırıyor sürekli ve neden bir şey yapmadıklarını anlamıyor, tıpkı ailesinin içine düştüğü duruma şaşırıp bunu değiştirmeye çalışması gibi (“Acaba dördümüz yeniden birlikte yaşayabilecek miydik?”). Ryunosuke adındaki küçük kardeş ise babası ile sürdürdüğü hayatın keyfini çıkarmakta ve annesi ile abisini özlese de mevcut durumun herkes için en iyisi olduğunun farkında olduğundan buna uygun davranmaktadır. Film büyük kardeşin planladığı “mucize” yolculuğu üzerinden ilerliyor ve iki kardeşe bu yolculuklarında eşlik eden beş çocuğu ve onların dileklerini de gündemine alıyor. Bir bakıma bir “çocuk filmi” bu; büyükler de var filmde ve onların da hikâyelerine tanık oluyoruz ama filmin asıl kahramanları başta iki kardeş olmak üzere yedi çocuk. Hirokazu Koreeda ana hikâyeyi her zaman odağında tutsa da diğer çocukların da hikâyelerini (ve dileklerini) ihmal etmiyor hiç ve her birini sıradan bir yan karakter olmaktan çıkarıp hak ettikleri zamanı veriyor onlara. Senaryonun hayli önemli bir başarısı bu; önemli çünkü bu çocukların her biri üzerinden ayrı bir aile hikâyesi kuruyor film ve aileyi bir kurum ve ilişkiler ağı olarak filmin odağına yerleştiriyor böylece. Yolculuk boyunca çocukları birlikte gördüğümüz sahneler başta olmak üzere, bu karakterlerin kendi aralarındaki konuşmaları da etkileyici bir doğallıkla oluşturulmuş ve küçüklerin dünyasının büyüklerinkinden ne kadar daha dolu, masum ve dürüst olduğunu gösteriyor bize.

Koreeda zaman zaman ailenin eski günlerinden sahneler yerleştiriyor akışa ve bunu eskiyi anlattığını özellikle vurgulamadan yapıyor. Bazıları mutlu, bazıları mutsuz bu anların ve hikâyeye -özellikle büyük çocuk için- bir nostalji katarken seyircinin de ailenin hikâyesini tüm boyutları ile kavramasını sağlıyorlar. Eskiye olan özlemin bir başka örneği de büyükbabanın çocukluğunun tatlısı olan karukan kekini yapmaya çalışması sürekli olarak. Bunları birlikte düşündüğümüzde, filmin kaybedilen şeylerin peşinde koşan karakterleri, onların arayışlarını anlattığını da söyleyebiliriz, aile kurumunun işlevleri ve bu işlevlerin yitirildiği zamanların yönetilmesinin zorluğu (ve zorunluluğu) ile birlikte. Finaldeki gerçekleşen ve gerçekleşmeyen mucizeleri ile aynı zamanda da bir büyüme ve dünyanın gerçekleri ile yüzleşme hikâyesi bu. Babanın büyük oğluna telefonda söylediği, “Büyüdüğünde sadece kendi hayatından daha fazlasını umursayan biri olmanı istiyorum” cümlesinin de vurguladığı gibi dünya ve oradaki kendi yeri ile barışık biri olmayı öğrenmenin hikâyesi bu seyrettiğimiz.

Koreeda’nın ustası olduğu samimiyet ve dürüstlüğün örneklerinden biri olan film belki yönetmenin diğer eserleri kadar çok güçlü bir sinema vaat etmiyor ama her zamanki gibi üst düzeylere taşınan dokunaklılığı ile kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Şehrin üzerine kül boşaltan volkan kötü bir şeylerin varlığını vurgulasa da ve büyük çocuk için hayatının kötüye gittiğinin işareti olsa da, yaşlı adamlardan birinin söylediği gibi bu faaliyeti dağın hâlâ canlı olduğunu da söylüyor bize ve hikâyeye umut ögesini katıyor. Küçük, hoş, dürüst ve gerçekçi bir film bu ve yaşayan tüm karakterleri ile görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“I Wish” – “Bir Dilek Tuttum”)