Prince of Darkness – John Carpenter (1987)

“Varsayalım ki inancınızın söyledikleri esasen doğru. Varsayalım ki her şeyi kontrol eden evrensel bir akıl, her atomaltı parçacığın hareketini mümkün kılan bir tanrı var; ama unutmayın, her parçacığın onun ayna görüntüsü ve negatif tarafı olan bir anti-parçacığı vardır. Belki bu evrensel akıl inanmak istediğimizin aksine evrenimizde değil, o ayna görüntüsünde ikamet etmektedir. Belki o anti-tanrıdır, ışık yerine karanlığı getiren”

Terk edilmiş bir kilisenin bodrumundaki büyük bir cam silindirin içindeki yeşil ve hareketli sıvının korkunç sırrını keşfetmeye soyunanların hikâyesi.

John Carpenter’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Gösterime çıktığında seyirciden belli bir ilgi gören ama pek çok eleştirmen tarafından sert bir şekilde eleştirilen çalışma zamanla -ve pek çok Carpenter yapıtı gibi- bir kült (veya yarı kült) esere dönüşen ve ilgiyi hak eden, doğaüstü unsurlar üzerine kurulu bir korku filmi. Hemen tüm filmlerinde yaptığı gibi burada da orijinal müziklere imza atan ve öyküye yakışan bir çalışma ortaya çıkaran Carpenter, bu yapıtını “Kıyamet Üçlüsü” başlığında toplamış iki diğer filmi ile birlikte. Bilimin ve dinin iç içe geçtiği, düşük bütçeli bu film Carpenter’ın yapıtlarında sıklıkla görülen “ucuz”luktan çekici biçimde destekleniyor ve ortaya insan aklının yetersizliğini (ve acizliğini) ortaya koyan, gittikçe artan temposu ve gerilimi ile dikkat çeken ve sert sahnelerden çekinilmemiş bir çalışma çıkıyor. Öyküdeki romantizm zayıf ve gereksiz, oyunculuklar ortalama, efektleri büyük bütçeli bir Hollywood filmindeki kıyaslanmayacak kadar alçak gönüllü ve olayların gelişimi zaman zaman beklenen şekilde ilerliyor ama tüm bu ucuzluklar filmi kendine has, öte yandan da tam bir Carpenter yapıtı yapıyor ve ortaya seyri keyifli bir çalışma çıkıyor.

John Carpenter 1982 tarihli “The Thing” (Şey) ve 1994 yapımı “In The Mouth of Madness” (Çılgınlığın Ötesinde) filmleri ile birlikte bir üçlemenin parçası olarak tanımlamış “Prince of Darkness” adlı yapıtını. Ortak özelliklerinden biri, tümünün karakterlerinin kasvetli sonları olması olması olan bu filmlerden kronolojik olarak ikincisi olan “Karanlıklar Prensi”, odasındaki yatağında sırt üstü uzanan yaşlı bir rahibi göstererek açılıyor. Derin bir nefes alan ve bilincini yitiren adamın göğsünde tuttuğu, sandık biçiminde küçük bir kutu ve onun içinde de bir anahtar vardır. Katolik bir rahip (Donald Pleasence) bu anahtarı kullanarak, terk edilmiş bir kilisenin bodrumunda yıllardır gizli tutulan büyük bir sırrı keşfeder ve bu sırrın anlamını çözmek için bir kuantum fizikçisinden (Victor Wong) yardım ister. Bu fizikçi de meslektaşlarından ve üniversitedeki öğrencilerinden bir takım oluşturur ve sırrı çözmek için o kiliseye yerleşir; ortaya çıkan ise iki bin yıldır saklanan korkunç bir gerçek ve tehlikedir.

Carpenter’ın 1980’lerin havasını taşıyan synth ağırlıklı, doğrudan olmaktan çekinmeyen ve öyküye kesinlikle çok yakışan (ama biraz fazla kullanılan) müziğini hemen başlardan itibaren duymaya başladığımız film ilk sahnelerini açılış jeneriği ile dönüşümlü olarak getiriyor karşımıza ve bu nedenle jenerik yaklaşık dokuzuncu dakikanın sonunda bitiyor. Bu süre içinde, fizikçinin kurduğu takımın üyelerinden ikisini de tanıtıyor bize öykü: Jameson (Brian Marsh) ve Lisa (Catherine Danforth). Bu iki karakteri ilk gördüğümüz sahnede, Carpenter’ın senaryosu ve mizanseni Jameson hakkında gizemli ve hatta biraz tedirgin edici bir hava oluşturuyor ama öykü ile hiçbir ilgisi olmayan ve zaten boşa da düşen bir izlenim yaratılıyor. Senaryonun en zayıf halkalarından biri bu iki karakter arasındaki ilişki ve John Carpenter kadının “geçmiş travmalar”ı ile ilgili de gizemli bir hava yaratmaya çalışıyor hiç gerekmediği halde. Anlaşılan Carpenter öykünün tüm sert öğelerini bir parça yumuşatmak adına veya onu zenginleştirmek adına yaratmış bu romantizmi ama filme bir katkı sağlamamış bu tercih.

Senaryo daha baştan başlayarak bir gerilim ve korku öyküsü izleyeceğimizi söylüyor bize; Jameson’ın Lisa’ya bakışına ilk kez tanık olduğumuz sahnenin havası bilinçli/bilinçsiz bir şekilde yanıltıcı olsa da, ilk sahnelerin birinde bir ağacın altındaki çimenlikte kaynaşan böceklerin görüntüsü bir tehlikenin yakın olduğunu söylüyor bize. Daha sonra kuantum fizikçisinin derste öğrencilerine yaptığı konuşmada söyledikleri de; bilimin “kesinliği”nin değil, bilinmezin “belirsizliği”nin hikâyenin ana unsuru olacağını vurguluyor: “Klasik gerçeklikle vedalaşın; çünkü insan mantığı atomaltı seviyede artık işlemez olur”. Bu sözlerden sonra ise öykünün sonuna kadar hiç durmayan bir şekilde ve artan bir tempo ile doğaüstü öğeler, korku ve şiddet sahneleri ve karakterlerin bir bilinmeyeni araştırırken o bilinmeyenin birer birer kurbanı olması vakaları peş peşe karşımıza geliyor. Ölüm şekillerinin sertliği ile, savaşılan gücün kötücüllüğünü vurgulamak istemiş Carpenter anlaşılan ama tanık olacağınız bazı sertliklere hazır olmanızda yarar var.

Kilise kurumunun ve özellikle de Vatikan’ın bir takım sırlara sahip olması, “sıradan inananlar”dan bu sırları çeşitli nedenlerle (kendi iktidarını sürdürülebilir kılmak için, sırrın ortaya çıkmasının neden olacağı dehşete engel olmak için vs.) saklaması ve gizli tarikatların varlığı sanat eserlerinde sıklıkla kullanılan bir tema. Bu öyküde de son üyesi öykünün başında hastalanarak bilincini yitiren “Uyku Kardeşliği” tarikatı ve onun sakladığı sır anlatılıyor. Kilisenin etrafında toplanan “evsizler”in tuhaf hareketleri, gökyüzünde gündüz vakti ay ve güneşin hep birlikte görünmesi, çeşitli yüzeylerde çoğalmaya başlayan ve çürümüşlüğün öyküdeki sembollerinden biri olan solucanımsı yaratıklar ve karıncaların da aralarında olduğu böcekler, insanların bedenlerinde beliren çürükler vs. gibi pek çok farklı unsur bu sırrı ortaya çıkarmaya çalışanlarla, o sırrın arkasındaki karanlık gücün yandaşları arasındaki mücadele boyunca karşımıza çıkıyor öyküde.

“Özgür kalmaya” çalışan karanlık gücün insanların bedenlerini birer birer ele geçirmesi gibi klasik bir oyun pek çok seyirciye tanıdık gelecektir ve senaryonun bu yola sapması eleştirilebilir belki ama buna bir de gelecekten gelen uyarı gibi bir oyun daha ekliyor senaryo. Ucuz ama çoğu etkili/eğlenceli efektlerle (örneğin tuhaf böceklerin istila ettiği bir bedenin uzuvları parça parça yok olurken, içi boşalan kıyafetlerin düşmesi gibi) çürüme ve çirkinleşmeyi, kötülüğün fiziksel karşılığı olarak kullanan filmde Walter Fong (Dennis Dun) karakteri üzerinden bir kara mizah da yaratıılmış; bu mizah da filmin diğer unsurları gibi pek derine inmediği için güçlü değil ama yapıtın genel “ucuzluğu” ile uyumlu olduğu için rahatsız da etmiyor.

Tıpkı “Kıyamet Üçlemesi”nin ilk yapıtı olan “The Thing” için belirtildiği gibi, bu filmin öyküsünün de AIDS’e bir gönderme olduğu söyleniyor. AIDS pandemisi 1980’li yılların en korkulan sağlık problemlerinden biriydi. Bugüne kadar 40 milyonun üzerinde insanın ölümüne neden olduğu tahmin edilen AIDS’in, burada “bedenleri ele geçiren” ve “bulaşma özelliği olan” bir kötülükle özdeşleştirildiğini düşünmek mümkün. Carpenter bu AIDS çağrışımının “The Thing” için bir tesadüf olmadığını söylediğine göre, aynısını “Prince of Darkness” için de düşünebiliriz. Film için onunla aynı adı taşıyan ve karakterlerden birinin kulaklığı aracılığı ile bize de kısaca ulaşan bir şarkı yazan Alice Cooper’ın küçük bir rol de (“evsizler”in lideri) aldığı yapıtta, karakterlerin ortak düşlerinde karşılarına çıkan ve gelecekten gelen uyarıyı seslendiren de Carpenter’ın kendisi olmuş. Tüm o ucuz yapısına, karakterlerin hiçbirinin başlarına ne geleceğini merak ettirecek özellik taşımamasına ve meselesinin finale doğru aksiyonun gölgesinde kalmasına rağmen, keyifle seyredilebilecek bir Carpenter yapıtı bu.

(“Karanlıklar Prensi”)

Escape from New York – John Carpenter (1981)

“1988’de ABD’de suç oranı %400 arttı. Bir zamanların muhteşem şehri New York tüm ülkenin yüksek güvenlikli cezaevi hâline geldi. New Jersey kıyısı boyunca uzanıp, Harlem nehrinden geçerek Brooklyn kıyısını da kapsayan 15 metrelik bir duvar örüldü. Bu duvar Manhattan adasını çepeçevre sarıyor. Tüm köprüler ve su yolları mayınla kaplandı. ABD polisi bir ordu gibi adanın çevresinde konuşlanmış durumda. Cezaevinde gardiyan yok, sadece mahkûmlar ve yarattıkları dünyalar var. Kurallar basit: İçeri girdin mi dışarı çıkamazsın”

Uçağı kaçırılan ve yüksek güvenlikli bir cezaevine dönüşmüş olan Manhattan’da kaybolan ABD başkanınını oradan çıkarması karşılığında suçlarının affedileceği taahhüt edilen bir eski askerin hikâyesi.

Senaryosunu John Carpenter ve Nick Castle’ın yazdığı, yönetmenliğini Carpenter’ın yaptığı bir ABD filmi. 1981 tarihli film yakın gelecekte, sadece 16 yıl sonra gerçekleşecek bir distopik dünyayı anlatan bir çalışma ve yönetmeninin en bilinen ve beğenilen yapıtlarından biri oldu. Başroldeki Kurt Russell’a Lee Van Cleef, Ernest Borgnine, Harry Dean Stanton, Donald Pleasence, Isaac Hayes ve Adrienne Barbeau’nun eşlik ettiği film hemen tüm distopya yapıtları gibi, geleceğe yönelik gibi bir uyarı ve eleştiri de içeren ve bir bağımsız yapıt olarak nispeten düşük bütçesi ile etkileyici bir atmosfer ve görsellik yaratmayı başaran bir çalışma. Zorlama bir kompleks içerik peşine düşmeyen basitliği ve dikkat çeken kamera çalışması ile film teknik gösterilerden değil, basit ve doğrudan öyküsü ve Kurt Russell’ın karizmasından alıyor asıl çekiciliğini. Hollywood’un geleneksel şatafatından uzaklığı, aksiyon ve bilim kurgu düşkünlerini yeterince tatmin etmeyebilir ve bir parça kaba görünüyor bugün ama başta Carpenter’ı bilen ve sevenler olmak üzere, tüm sinemaseverler onun, Manhattan’ı bir vahşi orman olarak resmeden filmini kesinlikle görmeliler.

Carpenter film üzerindeki ilk çalışmalarına ülkeyi sarsan ve ABD Başkanı Nixon’ın 1974’te istifa etmesine neden olan Watergate skandalından etkilenerek başlamış ve 1976’da tamamlamış senaryoyu. ABD’nin politikacılarına ve politik düzenine karşı hayal kırıklığı ve öfke yaratan bu skandal, aslında isimden de bağımsız olarak, Amerikan Başkanı’nın imajına çok sert bir darbe vurmuştu. Bu kötü imajın sonucunu Carpenter hiç çekinmeden ve oldukça doğrudan yansıtmış filmine ve başkanı hem karakter olarak alaya almış hem de bu alaycılığının görsel olarak da altını çizmiş, “sarı peruk” sahnesinde olduğu gibi. Yönetmenin bir diğer esin kaynağı ise Michael Winner’ın 1974 tarihli “Death Wish” (Öldürme Arzusu) olmuş; ama, esinlendiği romanın (Brian Garfield’ın 1972 tarihli ve aynı isimli romanı) “kendi adaletini kendi sağlama” kavramına karşı duruşunu, tipik bir sağcı düşünce yapısı ile tersine çeviren Winner’ın yapıtının politik görüşünden değil, filmin New York’u bir cangıl olarak resmeden görselliği açısından olmuş bu etkilenme.

Bu yazının girişinde yer alan ve bir anlatıcının (Kathleen Blanchard adında birine ait olduğu söylenen bu sesin sahibinin aslında Jamie Lee Curtis olduğu söylentisi de var) sesinden duyduklarımız ve basit çizgisel animasyonlarla oluşturulan bir jenerikle başlıyor film. 1988’de Manhattan’ın tehlikeli suçluların hapsedildiği ve distopik bir dünya oluşturdukları bir yere dönüştüğünü öğreniyoruz ve 1997’de geçen öyküde, devletin buradakilere yaklaşımını ve koşulsuz tavrını, salla kaçmaya çalışan iki mahkûmun başına gelenlere tanık olarak anlıyoruz. Hikâyenin kahramanı, Snake (genital bölgesine uzanan bir “yılan” dövmesi var bedeninde) lakaplı Plissken (Kurt Russell) ile tanışıyoruz ardından. Madalyalı eski bir özel harekât üyesi olan Snake, Amerikan Merkez Bankası’nı soyma suçundan Manhattan’a getirildiği sırada, ABD’nin emperyalizmine ve ırkçı bir polis devletine dönüşmesine karşı eylem yapan sol bir örgüt (Amerikan Halk Kurtuluş Cephesi) ABD Başkanı’nın uçağını kaçırır. Uçak yere çakılmadan önce Başkan bileğine bağlı olan ve nükleer silahlarla ilgili gizli bilgiler içeren bir çanta ile birlikte fırlatma kapsülüne binerek Manhattan’a iner. Gönderilen kurtarma ekibi, Manhattan sakinlerinin tehdidi (“Bana dokunursan o ölür, otuz saniye içinde havalanmazsanız o ölür, geri gelirsen o ölür”) üzerine başkanın esir alındığını ama yapabilecekleri bir şey olmadığını anlar. Tek umut, ABD’de işlediği suçların affedilmesi taahhüdü ile Snake’i Manhattan’a göndermek ve onun 24 saat içinde (bu sürenin dış politika ile bağlantılı bir anlamı var) Başkan’ı kurtarmasını beklemektir. Snake’e “24 saat tüm enfeksiyonlara karşı koruyacak” bir aşı yapıldıktan sonra, ona vücuduna aslında minik bir patlayıcı yerleştirildiği ve zamanında Başkan ile birlikte geri dönemediği durumda vücudunu yok edecek bir patlama yaşayacağı söylenir devlet yetkilileri tarafından. Carpenter’ın devlete yönelik ilk eleştirisi işte bu ikiyüzlü oyun üzerinden karşımıza çıkıyor ve bundan sonrası, bekleneceği gibi, anti-kahraman Snake’in hem Manhattan sakinlerine hem de devletin/düzenin temsilcilerine karşı verdiği mücadele olarak ilerleyecektir.

Filmde Snake’in Leningrad’a uçağı ile girmeyi başardığından ve savaşta kazandığı madalyalardan söz ediliyor ve hatta karakterlerden biri “Şu anda savaştayız” cümlesini kuruyor. Filmin çekildiği yılın başında, Amerikan tarihinin en muhafazakâr ve anti-komünist liderlerinden biri olan Ronald Reagan’ın başkanlık döneminin başladığını düşününce, ABD ile Sovyetler arasındaki bir savaştan söz edildiğini düşünmek mümkün. Hikâyenin başından sonuna kadar hep “tek gözlü korsan” gibi bir gözü bantlı olarak karşımıza çıkan Snake’in de bu savaşta yaralandığını varsayabiliriz. Kendisini “otorite karşıtı” ve “bir tür liberal” olarak tanımlayan ve başkanlığı döneminde Trmup’ı sert bir şekilde eleştirenler arasında olan Carpenter’ın başta peruklu sahne olmak üzere farklı bölümlerde, hikâyedeki başkanı sinsi bir politikacı olarak sergilemesi anlaşılabilir bir durum. Uçağı kaçıran kadın militanın ABD’nin düzeni ile ilgili eleştirisi de yine onun, ülkesinin sistemine eleştirisinin bir uzantısı kuşkusuz. Bunlar yapıtı bir politik film kategorisine sokmaya yetmiyor elbette ama suçun ve yozlaşmanın başını alıp gittiği ve azılı suçluların, oldukça sembolik bir seçimle, sadece ABD’nin değil, tüm dünyanın finans, kültür, medya ve eğlence merkezi sayabileceğimiz Manhattan’a kapatılması filmin politik bir tavrı olduğunu gösteriyor bize.

Kaçırılan uçağın Manhattan’a çakılması sahnesinin, bir aksiyon filminden bekleneceğinin aksine, gösterilmemesi düşük bütçenin sonucu olsa gerek ama Manhattan’ı bir distopya mekânına, bir cehenneme çeviren set tasarımlarının başarısı bu eksikliği örtüyor başarılı bir şekilde. Dean Cundey’in özellikle orada geçen sahnelerde ışığı ve karanlığı ustaca kullanan ve şehrin tekinsiz atmosferini bizim de hissetmemizi sağlayan görüntü yönetimi bu tasarımları daha da etkileyici kılıyor. Diyaloglara da yansıyan çizgi roman havasını (filmin birkaç farklı çizgi roman uyarlaması da yapılmış farklı hikâyeler anlatan) keyifle tatmamızı sağlayan bu başarıya Kurt Russell’ın, tipik bir aksiyon kahramanı olarak sadece fiziksel becerisi ile değil, aklı ve cesareti ile kendisini gösteren Snake karakterindeki performansı da katkı sağlamış buna elbette. Çoğunlukla kısık bir sesle konuşan oyuncu sahip olması gereken karizmayı yaratarak filmin eğlencesini artırıyor. Öyle ki hikâyede pek de yeri olmayan “boks ringindeki dövüş” sahnesini çekici kılan da yine o oluyor. 1996’da yine Carpenter’ın yönetmenliğinde bir devam filmi çekilmesini anlamlı kılan unsurlardan biri de Russell’dı kuşkusuz. “Escape from L.A.” adını taşıyan bu yapıt büyük bir depremden sonra ABD’nin başına geçen dinci bir başkanın devreye soktuğu katı kanunlara uymayanların Los Angeles’a hapsedilmelerini anlatarak distopyayı daha ileri bir noktaya taşımış ama yapıt ilki kadar ilgi görmemişti.

Kostümlerin ve “Manhattan’ın kralı Dük”ün avizeli arabasının da aralarında olduğu dekor çalışmasının da başarılı olduğu yapıtın müziklerini hemen tüm filmlerinde olduğu gibi Carpenter kendisi hazırlamış yine ve 1980’lerin synthesizer modasını hatırlatan tanıdık Carpenter melodileri filme renk katmış. Başta New York sahneleri olmak üzere, önemli bir kısmı St. Louis’de çekilen, William Gibson’ın 1984 tarihli romanı “Neuromancer” (bizde önce orijinal adı ile, daha sonra tahmin edilebilecek nedenlerle “Matrix Avcısı” ismi ile yayımlanan bilim kurgu kitabı) ve Matt Reeves’in 2008 tarihli filmi “Cloverfield” (Canavar) gibi farklı yapıtlara da esin kaynağı olan film meraklısının keşfedeceği western havası ile de ilgi çekebilecek, keyifli bir yapıt özet olarak.

(“New York’tan Kaçış”)

The Thing – John Carpenter (1982)

“Karşımızda başka yaşam formlarını taklit eden bir organizma var, hem de mükemmel bir şekilde. Bu şey köpeklere saldırdığında onları sindirmeye ve soğurmaya çalışmış ama aynı zamanda onları taklit ederek kendi hücrelerini şekillendirmiş. Meselâ şu: Bu bir köpek değil, bir taklit”

Antarktika’da görev yapan bir araştırma ekibi ve uzaydan gelen, kurbanlarının bedenine bürünebilen bir yaratığın hikâyesi.

John W. Campbell Jr.’ın 1938 tarihli “Who Goes There?” adlı kısa romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Bil Lancaster’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim ise John Carpenter olmuş. Carpenter’ın en sevdiği filmlerinden biri olduğunu belirttiği çalışma zamanında seyirci ve eleştirmenler tarafından pek beğenilmemiş ama sonradan bilim kurgu sevenlerin favorilerinden biri olmayı başarmış. 1980’li yılların teknolojisi düşünüldüğünde hayli başarılı olan görsel efektleri (özellikle filmin en kritik ve sert anlarında karşımıza gelen, kurbanına dönüşme ve kurbanının bedeninden çıkma bölümleri hayli başarılı) ve gerilimi ile dikkat çeken filmin karakterlerin oldukça yüzeysel çizilmesi ve senaryonun olan biteni seyirciye gerçekçi ve doğal bir akışla anlatamaması gibi problemleri de var.

John W. Campbell Jr.’ın hikâyesi 1951 yılında da uyarlanmış sinemaya; Christian Nyby ve Howard Hawks’ın yönettiği ve “The Thing from Another World” adını taşıyan bu uyarlama romana daha az sadık kalan ve tamamen erkekler arasında geçen hikâyeye romantizm adına bir kadın karakter de katan bir uyarlama olurken, Carpenter’ın filmi kaynağına daha fazla sadık kalması ile biliniyor. 2011 yılında ise Carpenter’ın anlattığı hikâyenin öncesini konu edinen ve yine “The Thing” adını taşıyan bir film daha çekilmiş. Matthijs van Heijningen Jr.’ın yönettiği film pek beğenilmezken, gişede elde ettiği sonuç Carpenter’ın filmininkinden de kötü olmuş. Carpenter filmlerinin müziklerini genellikle kendisinin hazırlaması ile bilinir ama burada ünlü müzisyen Ennio Morricone üstlenmiş bu işi. Ortaya çıkan çalışma ise Morricone’den çok, Carpenter havasını taşıyor ilginç bir şekilde. “En kötü”lere verilen ve Oscar’ın karşıtı konumundaki Razzie ödülüne de aday gösterilen bu müzik çalışması da başlarda pek beğenilmese de sonradan bir klasik olmuş ama açıkçası hikâyenin atmosferine diğer Morricone eserleri kadar sağlam bir destek veremiyor.

Film dünyaya doğru ilerleyen bir uzay gemisinin hızla geçtiği yıldızlı bir uzay görüntüsü ile başlıyor ve bu geminin dünyada bir yere düşmesinden kaynaklanan bir patlama ile sona eriyor bu açılış. Patlamadan çıkan alevler filmin adına dönüşüyor ve 1982 kışında Antarktika’da olduğumuzu belirten yazı ile hikâyemiz başlıyor. Norveçlilere ait bir helikopterin neden karda koşmakta olan bir köpeği takip etmekte olduğunu ve helikopter içindeki bir adamın neden köpeği öldürmek için ateş edip durduğunu anlamıyoruz ama çok kısa bir süre sonra keşfedeceğiz ki gördüğümüz canlılar gerçek değil, bir taklit olabilirler aslında. Köpekle birlikte Amerikalıların araştırma istasyonuna gelen şey sadece oradakiler için değil, tüm dünya için büyük bir tehlike arz etmektedir; hatta istasyondaki bir bilim adamının bilgisayarına yaptırdığı hesaplamaya göre Antarktika’nın izole edilmiş bölgesinden dışarı çıkıp uygarlık ile ilk temasından sonra yaklaşık 27 bin saat içinde tüm dünya “enfekte” olacaktır.

Tümü erkek olan karakterlerle anlatılıyor hikâye ve sadece tek bir sahnede bilgisayarın bir kadın sesi ile konuştuğunu duyuyoruz. İstasyon içinde ve etrafında geçen hikâye onca karakteri ve onları dehşete düşüren uzaylı yaratığı ile çok yüksek bir gerilim ve korku potansiyeli taşıyor; bu potansiyelin ne ölçüde iyi değerlendirilebildiği ise bir tartışma konusu. Temel bir sıkıntısı var filmin bu konuda: Karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin ilginç ve sonradan doğan gerilimi daha da güçlü kılacak kadar derin işlenmemiş olması senaryo tarafından. Kurt Russell’ın canlandırdığı ve hikâyenin baş karakteri olan pilot da benzer aksiyon filmlerinde sıkça gördüklerimizden farklı kılınamamış; hatta fazlası ile klişe bir Amerikalı aksiyon kahramanı olarak çıkarılmış seyircinin karşısına. Başındaki kovboy şapkası, Norveçlilere sürekli olarak İsveçli diyerek Amerikalıların kendilerinden başkalarını pek umursamamasının sembolü olması ve satrançta kendisini yenen bilgisayara sinirlenip disk bölümüne viski boşaltması gibi öğelerle tipik aksiyon karakterlerinden birini yaratmış film. Karakterlerin birbirlerinden şüphe ettiği ve kimin gerçek kimin taklit olduğunu bilmedikleri bir hikâyede bu temanın yarattığı gerilim, eğer karakterleri daha iyi tanıyabilsek ve şüphenin oluşumu ve büyümesi daha doğal işlenebilmiş olsa çok daha etkileyici olurdu kuşkusuz.

Zamanında bir parça eleştirilmiş olan ve hatta gişe gelirinin düşüklüğünün nedenlerinden biri olarak gösterilmiş olan sert sahneleri hayli etkileyici filmin. Yaratığın her iki yöndeki (kurbanına veya kurbanından kendisine) dönüşümleri etkileyici, sert ve hatta zaman zaman mide bulandırıcı görüntülerle gösteriliyor ki kayıtsız kalmak çok zor tanık olduklarımıza. Günümüz CGI teknolojisinin henüz ortalıkta olmadığı bir zamanda elde edilen bu görsel efektler ve makyaj çalışması kesinlikle etkileyici bir düzeyde kullanılıyor ve Carpenter tarafından zaman zaman hayli doğrudan ve hatta kaba bir şekilde kullanılmalarına karşın filme ciddi bir katkı sağlıyorlar. Bir sahnede tanık olduğumuz bilgisayar animasyonu (yaratığın hücrelerinin bir köpeğin hücrelerine dönüşmesi) ise o kadar basit ki güldürebilir bugünün seyircisini.

Kimsenin bir diğerine güven(e)mediği hikâyede seyirci olarak bizim de kimin gerçek kimin taklit olduğu bilgisine sahip olmamamız karakterlerin “Peki, ya yanılıyorsak?” ikileminizi bizim de hissetmemizi sağlıyor ve hikâyeye ilgiyi ayakta tutuyor. Kalp krizi geçiren birine müdahale edenin başına gelenler veya “kan testi” ve sonrasında yaşananlar gibi bazı sahneleri hayli sert olan bir film çekmiş Carpenter ve daha güçlü olabilme fırsatını kaçırmış olsa da ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş ortaya. Karakterlerin -başlarına ne geleceğini bizim bile tahmin etmemize rağmen- tek başlarına etrafta dolanıp kurban olmaları gibi inandırıcılık problemleri olsa da, sonunu bir şekilde açık bırakarak cesur bir tercihte bulunan bu Carpenter filmini görmekte yarar var.

(“Şey”)

Christine – John Carpenter (1983)

“Bunun gibi arabası olan birini tanıyordum; kendini arabasının içinde öldürmüştü”

Arkadaşları tarafından ezilen ve özgüveni olmayan genç bir adamın ilk görüşte tutulduğu ve kötü bir ruhu olan araba ile birlikte değişen hayatının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan bu ABD yapımı filmin senaryosunu Bill Phillips yazarken yönetmenliğini John Carpenter üstlenmiş. King’in eserlerinin hayli popüler olduğu bir döneme ait olan filmin çekimleri romanın ilk kez yayımlanmasından da önce başlamış. Arabanın kötücül ve saplantılı ruhunun kaynağı gibi temel bir konuda romandan farklılaşan film korku ve gerilim türlerinden hoşlananların zevk alacağı; hikâyenin ana kötü karakterinin bir araba olmasından çok, diğer karakterlerin resmedilme şeklinden kaynaklanan bir gerçekçilik problemi olan ve bu nedenle zaman zaman saçma da görünen ama eğlendirmeyi de kesinlikle başaran bir çalışma.

Film 1957 yılında bir otomotiv fabrikasının üretim hattından görüntülerle başlıyor. Hattaki diğer tüm arabaların aynı olan renginden farklı bir renk taşıyan kırmızı arabayı ilk kez orada görüyoruz. Araba ilk cinayet teşebbüsünü gerçekleştiriyor ve ilk cinayetini de bu açılış sahnesinde işliyor. Romanda arabanın kötü ruhunu şeytan ruhlu bir sahibinden aldığını söylenirken, film bu konuda ayrışıyor romandan ve arabanın kötü ruhu ile birlikte doğduğunu öne sürüyor. Bu değişiklik açıkçası pek de doğru olmamış gibi görünüyor ve romandaki “mantıklı” açıklama burada yerini gerçekçilik sıkıntısı olan bir izaha bırakıyor. ABD’de 1982 ile 1986 arasında yayımlanan “Knight Rider” (bizde gösterildiği adıyla “Kara Şimşek”) dizisindeki araç, sürücüsünün (ve sahibinin) dostu olurken; burada Christine adındaki araba, sürücüsünün aşığı, hem de epey tutkulu ve sahiplenici bir aşığı oluyor. Çift taraflı bu aşk genç adama özgüven kazandırırken, onu bir yandan da kibirli ve öfkeli birisine dönüştürüyor. Bu hikâye elbette gerçekçilik açısından bir iddia taşımıyor ama sonuç bu alandaki asgarî beklentiyi de karşılayamıyor.

1978’de geçen hikâyede, aracın sahibi olan Arnie (Keith Gordon) ile en yakın arkadaşı ve onu geçmişte hep korumuş olan Dennis (John Stockwell) arasındaki ilişkinin, araç ilkinin hayatına girdikten sonra anlamını ve gerekçesini ytirmesine ve bu ilişkiyi besleyecek hiçbir kaynak kalmamasına rağmen sürmesini anlamak pek mümkün değil açıkçası. Arnie’nin -izah edilemez bir şekilde birdenbire hayatına giren- kız arkadaşı Leigh (Alexandra Paul) ile olan ilişkisi de benzer şekilde pek inandırıcı değil. Hikâye boyunca bu karakterlerin gerek kendisi gerekse davranış ve düşünce biçimleri açıklama gerektirecek tutarsızlıkta. Senaryodan kaynaklanan tüm bu problemler, “kötü ruhlu araba” gibi cüretkâr bir tercihi olan hikâyede bu tercihin dengelenmesi gerekirken, tam aksi yönde ilerlenmesinin sonucu ve filme önemli ölçüde zarar veriyor.

Stephen King’in romanı Amerikan toplumundaki mülkiyetçi yaklaşımı ve genel olarak da tüketim toplumunu eleştiren bir eser. Arabanın kutsal bir değere sahip olduğu bu toplumun bireylerinin eleştirisi olan romanda arabanın bir kadın adı taşıması da, reklâm sektörünün satış ve pazarlamada cinselliğe sık sık başvurmasının (ürüne sahip olmak ile kadına sahip olmayı özdeşleştirmesinin örneğin) ve erkeklere arabaları pazarlarken kadın cinselliğini kullanmasının (otomotiv fuarlarında araçların üzerinde şuh bir şekilde poz veren kadın mankenleri düşünün) bir sembolü oarak değerlendirilebilir. Filmde Arnie’nin düşmanlarının ona güç ve özgüven kaynağı olan arabaya saldırmalarını da bu kapsamda bir tecavüz sahnesi olarak görmek mümkün; adamların aldıkları zevki yüzlerinde rahatça görebileceğimiz bu sahne nerede ise bir karı-koca ilişkisinin taraflarından birine (otomobile, ailenin taraflarından biri olan kadına, bir başka ifade ile söylersek) saldırı olarak yerleştirilmiş hikâyeye.

Öldürülemeyen, yok edilemeyen bir araba ve ona sahip olarak kibirli bir güce ulaşan bir karakter var karşımızda. Film, yukarıda belirtilen önemli problemlere sahip olsa da bu iki karakterin yaşadıklarını ve yaşattıklarını eğlenceli bir biçimde anlatmayı başarıyor. Bu eğlence zaman zaman istemeden bir komik havaya da bürünüyor olsa da, kendisini seyrettirmeyi başarıyor film. Elbette Steven Spielberg’in 1971 tarihlli TV filmi “Duel”deki kamyon kadar sağlam bir karakter değil Christine ve Carpenter’ın buradaki yönetmenliği Spielberg’in ustalığının epey gerisinde. Yine de ilginç hikâyesi, Christine’in kendi kendini onarması ve adeta yeniden yaratması başta olmak üzere etkileyici ve başarılı sahneleri, heyecan ve gerilimini tamamen efektlere dayandırmayan doğallığı, “1957 doğumlu” Christine’in favorisi rock’n roll şarkıları ve belki de en önemli unsur olarak hikâyenin satın aldığımız/tükettiğimiz metaların tutsağı olduğumuzu hatırlatması ile ilgiyi hak ediyor bu film.

(“Katil Otomobil”)