“Olmalı! Bir yolu, bir çaresi olmalı!”
Köylülerin topraklarına el koyan ağayı öldüren bir adamın, kocası uzun süredir Almanya’da olan bir kadının evine sığınması ile yaşananların hikâyesi.
Orhan Kemal’in 1970’te yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu yazan Memduh Ün’ün, yönetmenliğini de üstlendiği bir Türkiye yapımı. Başrollerinde Tarık Akan ve Fatma Girik’in yer aldığı film, romanın siyasi boyutlarını -herhalde 12 Eylül darbe döneminin de etkisi nedeniyle- oldukça düşürmesi ve yine romandaki “kaçak”lık durumunun niteliğini değiştirmesi ile yanlış seçimlerde bulunan ama iki yalnız karakterin ilişkisini özenli ve sinemamızda o tarihlere kadar çok örneği olmayan bir derinlikle ve sinemasal bir incelikle ele almasıyla ilgiyi hak eden bir çalışma.
Köylülerin işlediği sahipsiz topraklara el konmasına karşı sesini çıkarabilen tek kişi olan Habip (Tarık Akan) kendisini adamlarına dövdürten ağayı öldürür ve peşine düşen jandarmadan kaçarken, küçük çocuğu (Mehmet Kırmızıgül) ile birlikte yaşayan Hacer’in (Fatma Girik) evine sığınır. Beş yıl önce Almanya’ya giden kocasını o tarihten sonra hiç görmemiş olan ve kasabadaki Duran’ın (Ali Tutal) sürekli taciz ettiği kadın ile kaçak arasında gelişen yakınlık her ikisi için yeni bir yaşam umudunun doğmasını sağlayacaktır ama bu umudun gerçekleşmesinin önünde büyük engeller vardır.
Orhan Kemal’in romanı ilk olarak Lütfi Akad tarafından 1962’de ve Vedat Türkali’nin senaryosu ile, “Üç Tekerlekli Bisiklet” adı ile uyarlanmıştı sinemaya ve o filmin son birkaç günlük çekimlerini, Akad’ın yapımcının süre kısıtı koymasına tepki göstererek işi bırakması üzerine, Memduh Ün üstlenmişti. Yirmi yıl sonra Ün, kendi yazdığı senaryo ile ikinci kez sinema perdesine taşırken Orhan Kemal’in romanını, kitap ayrıca 2009’da TV dizisi olarak da çıktı seyircinin karşısına. Aslında bir sinema uyarlaması daha var romanın: Kaya Ererez’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 1978 yapımı “Vahşi ve Tatlı”. Adının ve Arzu Okay’ın varlığının da gösterdiği gibi erotizm dozu artırılan bir uyarlamaydı bu ve Orhan Kemal’in adı da yoktu jenerikte. “Kaçak” adlı romanın, aslında birbirinin devamı olarak da nitelenebilecek ama bağımsız da okunabilecek farklı romanlardan oluşan bir üçlemenin de son kitabı (diğeri 1958’de yayımlanan “Vukuat Var” ve 1961 tarihli “Hanımın Çiftliği”) olduğunu da ekleyelim son bir not olarak.
Senaryo kitaba göre politik yaklaşımı daha düşük tutulmuş bir metne sahip ve ağanın zulüm ve sömürü araçlarından biri olan toprağın sahipliği ilk bölümlerden sonra ikinci plana düşüyor; bundan sonra öykü haksızlığa uğrayan bir adamın işlediği cinayetten sonra kaçak durumuna düşünce yaşadıklarının anlatımına dönüşüyor asıl olarak. Yine de filmin erotizme göz kırpan sonraki bölümleriyle ilk bölüm arasında sadece neden-sonuç ilişkisinin ötesine geçen bir ilişkinin olduğu da açık. Hikâye toprağa ve kadın bedenine el koymanın aynı sömürü düzeninin farklı örnekleri olduğunu hatırlatıyor bize ve Habip’in ağaya, Hacer’inse Duran’a karşı verdiği mücadelelerin temelde aynı olduğunu söylemiş oluyor. Böylece bu ikisinin arasındaki yakınlaşma, tüm ezilenlerin dayanışmasının de sembolü oluyor bir bakıma. Çekimleri Antakya’da gerçekleştirilen film sömürülenlerin boyun eğmesini de eleştirisinin kapsamına almış; kendi aralarında konuşurken ağadan ve onun topraklarını çalmasından şikâyet eden köylülerden sadece Habip sesini yükseltmeye cesaret ediyor ve mücadele etmeyi seçiyor. Boyun eğmek ya da büyük şehire göç etmek dışında bir alternatif hayal edemeyenlerin arasında Habip’in düşünce ve eylemleri 1970’lerin politik filmlerinde gördüklerimizi çağrıştırıyor.
Memduh Ün’ün senaryosu Hacer’in “5 yıldır süren erkeksizliği”ni ana meselelerden biri yapmış ve onun Habip’le yakınlaşmasını gerçekçi ve anlaşılır kılmış böylece. Aslında cinselliğin baştan sona hikâyenin ana unsurlarından biri olduğunu söyleyebilmenin de dayanak noktalarından biri bu. Komşu kadının (Celile Toyon Uysal) Hacer’i cinsellik üzerinden kıskandırmaya çalışması ve evli olmasına rağmen başka erkeklere de göz kırpması veya karısı seks girişimini geri çeviren ağanın gece vakti iç çamaşırı ile havuza girerek “ateşini bastırması”, Orhan Kemal ve Kemal Tahir yapıtlarında sıkça rastlanan cinsellik temasını başarılı bir şekilde yerleştiriyor öyküye. Dile getirilen veya ima edilen arzular, girişim boyutunda kalan veya amacına erişen çabalar cinselliği hikâyenin merkezine yerleştiriyor ve Akan ile Girik’in sade performanslarının da katkısı ile film bu konuyu gerçekçi ve konusunu sömürmeyen bir şekilde ele alıyor.
Sadık Gürbüz’ün zaman zaman bir parça fazla iddialı duran müziklerinin ve Orhan Oğuz’un başarılı ve temiz görüntülerinin katkı sağladığı yapıtı sıradan bir Yeşilçam filmi olmaktan uzaklaştıran en önemli yanı senaryonun sadece gelişmeleri peş peşe sıralayan bir metin olmaktan çıkıp, karakterlerin düşünsel ve duygusal gelişimini de anlatmaya dikkat etmesi. Bir köylü kadının, üstelik de gözler üzerindeyken, hiç tanımadığı ve peşinde belalı birilerinin olduğunu bildiği bir adama yardımcı olması ve onunla daha ileriye giden bir yakınlaşma içinde olması ortalama bir Yeşilçam filminde başta inandırıcılık olmak üzere pek çok konuda sıkıntılı bir durum yaratacakken, buradaysa bir çekiciliğin kaynağı oluyor aksine.
Final sahnesinin bir kısmını küçük çocuğun gözünden göstermek ve, çaresizliği ve sıkışmışlığı gösteren son kare gibi tercihlerle Memduh Ün’ün -çok özel bir sinema diline başvurmasa da- hikâyeye iyi uyan yönetmenlik çalışmasının da dikkat çektiği filmde sinemamızın belli bir kalıba sıkıştırılan yardımcı oyuncusu Coşkun Göğen’in sonuna kadar iyi kalmaya çalışan bir karakteri canlandırdığını da anmakta yarar var; filmi farklılaştıran “cesur” bir seçim bu çünkü. Sinemaya 1971’de “Solan Bir yaprak Gibi” ile başlayan ve Mehmet Dinler’in yönettiği bu filmde başrolleri Fatma Girik ile paylaşan Tarık Akan’ın onunla ikinci ve son ortak çalışması olan yapıtta her iki oyuncu da işlerini iyi yapmışlar kesinlikle ve öyküye önemli birer katkı sağlamışlar.
Açıkçası çok daha üst düzeylere çıkabilecek olan filmin bunu başaramamasındaki temel nedenlerden biri romandan uzaklaşması. Örneğin Orhan Kemal, Habip karakterini bir eşkıya olamayan, bunun yerine tavan arasına sığınan bir kaçağa dönüşen biri olarak resmeder ve bu bağlamda onun dönüşümüne eleştirel bir bakışla yaklaşır. Kitabın bu temel noktası senaryodan tamamen çıkartılmış ve kaçaklık halinin olumsuzluğu unutulmuş, bir tercihin sonucu olarak. 12 Eylül’ün izlerinin sıcak olduğu bir dönemde filmin bu ve benzeri politik boyutları bilerek ihmal etmesi ve örneğin romanda olmayan bir “doğru son” yaratması anlaşılabilir bir durum belki ama yine de yapıta zarar vermiş bu seçim. Üstelik baştaki ağalık düzeni ve toprak sorunu gibi başlıkların sadece üzerinde kısaca durulan nedenler boyutunda kalıp, sonra neredeyse unutulmuş olmasının kaçaklık durumunu daha baskın kıldığını düşünüce, bu sorun daha da önemli oluyor. Baştaki sahnelerin önemli bir kısmında görsel ve içerik olarak Yeşilçam kişilerinden gerektiği kadar uzaklaşılamamasını da sorunları arasına eklememiz gereken film, yine de ilgiyi hak eden bir çalışma.
“Bir çocuğum, bir kızım var benim. Adı Deniz, adı Deniz, adı Deniz! Bir kızım var benim, adı Deniz! Bir kızım var!”
“Hayatımda ilk defa neşelendirdiniz beni. Karanlık, korkunç yalnızlığımdan kurtardınız. Bunu yaparken de bana acıdığınızı, merhamet ettiğinizi belli etmediniz. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Allah razı olsun hepinizden. Size sevgimden başka verebileceğim bir şey yok, kör bir kızın sevgisinden başka hiçbir şey”