Star Trek: The Motion Picture – Robert Wise (1979)

“İnanılmaz bir yıkım gücüne sahip yabancı bir nesne gezegenimize üç günlük mesafede. Onu yakalayabilecek mevkide bulunan tek gemi Atılgan. Hazır olsak da olmasak da Atılgan on iki saat içinde yola çıkacak!”

Dünyaya doğru ilerleyen ve niteliği bilinmeyen, önüne çıkan her şeyi yok eden devasa bir bulutun sırrını çözmek ve Dünya’yı bir yıkımdan kurtarmak için görevlendirilen Atılgan mürettebatının hikâyesi.

Senaryosunu Alan Dean Foster’ın hikâyesinden yola çıkarak Harold Livingston’un yazdığı, yönetmenliğini Robert Wise’ın yaptığı bir ABD filmi. ABD televizyonlarında 1966 – 69 arasında 3 sezon boyunca ve toplam 79 bölüm olarak yayınlanan “Star Trek” dizisi, ününü günümüze kadar toplam 13 sinema ya da televizyon filmi, 13 farklı dizi, İnternet üzerinde yayınlanan 1 sesli drama, 1 Youtube dizisi, video oyunları, roman ve çizgi roman olarak farklı formatlarda, farklı mecralarda ve farklı kadrolarla sürdürürken, bu film ilk sinema uyarlaması olmuştu. “Star Trek”in orijinal yaratıcısı olan ve bu filmin de yapımcılığını üstlenen Gene Roddenberry’nin karakterlerinin ve ilk dizinin ana kadrosunun tümünü kullananan film, belki bilim kurgu sinemasının bu sanat açısından en önemli yapıtlarından değil; ama başta Kaptan Kirk olmak üzere ilk dizinin tüm karakterlerini bilen ve özleyenler olmak üzere, Uzay Yolu’nun hayranlarının elbette mutlaka gördüğü ya da görmesi gereken bir çalışma. Dizideki efektleri sinemanın imkânları ile bir üst düzeye taşıyan film bu alanda, günümüz seyircisi açısından zayıf görünebilir ama yavaş ilerleyen başlangıç bölümlerinin de gösterdiği gibi, film içerik açısından da derinliğin peşine düşmesi ile dikkat çekiyor asıl olarak. “Yaratıcısına kavuşmak” amacındaki bir “canlı”nın hikâyesi farklı bağlamlarda değerlendirilmeye uygun ve bugün hem sağladığı olanaklar hem de yarattığı riskler yüzünden çok güncel bir mesele olan yapay zekâ için yaklaşık 50 yıl öncesinden bir uyarı çıkarıyor karşımıza.

“Star Trek” dizisi üçüncü sezonun sonunda, 1969’da bitirildiğinde hayranlarının önemli bir tepkisi olmuştu. Dönemi için oldukça liberal, hatta ilerici unsurları ile dikkat çekmişti zamanında bu dizi; örneğin bir bilim kurgu öyküsünde kadın karakterlerin önemli yerler alması, farklı ırklar ve etnik gruplardan olanların uyumlu birlikteliği ve 2260’lı yıllarda dünyada erişilen uyumun resmi oldukça farklı kılmıştı diziyi. Aslında ortalama bir seyircinin pek de fark etmediği önemli bir yanı daha vardı dizinin; Kaptan Kirk ve onun komutasındaki Atılgan’ın mürettebatı, ışık hızının aşıldığı ve bu sayede tüm evrende sınırsız sayıda farklı dünyalara erişildiği ve bu dünyaların her birinde farklı “uygarlık”larla karşılaştıkları bir zamanda, kendi yaşamları tehlikede olmadığı sürece “müdahale” etmiyorlardı tanık olduklarına. Dizinin farklı bölümlerinde bu bir ikilem içine de düşürüyordu onları; çünkü kendi değerlerine göre bazen oldukça yanlış yaşamlarla karşılaşıyordu Kirk ve arkadaşları. Kuşkusuz bu, Batı’nın kendinden aşağıda gördüklerine karşı olan sömürgeci, emperyalist geçmişine tam zıt bir tutumdu.

Gene Roddenberry “Uzay Yolu”nu yaratırken farklı ilham kaynaklarından beslenmiş; bunlar arasında Kanadalı bilim kurgu yazarı Alfred Elton van Vogt ve İngiliz bilim kurgu yazarı Eric Frank Russell’ın yapıtları, İngiliz yazar C. S. Forester’ın “Horatio Hornblower” roman serisi, Fred M. Wilcox’un 1956 ABD yapımı filmi “Forbidden Planet” (Meçhul Dünya), 1950’lerde yayınlanan “Rocky Jones, Space Ranger” ve “Wagon Train” adlı TV dizileri ve Jonathan Swift’in “Gulliver’s Travels” (Gulliver’in Gezileri) romanı yer alıyor. Hatta Roddenberry, Kaptan Kirk karakterini “Horatio Hornblower Uzay’da” ifadesi ile tanımlamış esprili bir şekilde.

Bu ilk Star Trek filminin öyküsü 2270 yılında geçiyor. Devasa boyutta ve niteliği tanımlanamayan bir “bulut” dünyaya doğru ilerlemekte ve önüne çıkan her şeyi yok etmektedir. 2.5 yıldır pasif bir görevde olan Kaptan Kirk (William Shatner), uzun süredir tam bir yenilemeden geçmekte olan Atılgan’ın başına getirilir tekrar ve ekibi ile birlikte, Dünya’ya yaklaşan tehlikeyi durdurma görevi verilir kendisine. Bunun için de öncelikle bu tehlikeli oluşumun ne olduğunu ve amacını anlamaları gerekmektedir. Öğrenecekleri ise yaklaşık 300 yıl öncesinde başlayan bir öykü olacaktır.
2001’de “Yönetmenin Versiyonu” adı ile daha uzun bir hâli de seyirci ile paylaşılan bu film, bütçesinin 3 katından fazla gişe geliri sağlasa da yapımcı firma sonuçtan pek mutlu olmamış ve öykünün yaratıcısı Gene Roddenberry bir sonraki uyarlama olan “Star Trek II: The Wrath of Khan” (Uzay Yolu II: Han’ın Gazabı) filminde karar verici bir rol üstlenememiş. Yüksek bütçeli ve teknolojinin sağladığı sınırsız imkanlardan yararlanan bilim kurgu yapıtları ile kıyaslandığında, bu film onların gölgesinde kalıyor elbette, hatta “Star Trek II: The Wrath of Khan” ile yapılacak bir kıyaslamada da kaybeden taraf oluyor ama yine de belirli çekicilikleri var bu çalışmanın da. Öncelikle açılış sahnesinde hiç acele etmeden ve uzun uzun gösterilen Atılgan’ı anmak gerekiyor. Orijinal adı Enterprise olan geminin, dizi TRT’de gösterilirken Atılgan olarak isimlendirilmesi doğru çevirinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bize; çünkü bire bir çeviri yapılmamış ama hem orijinal adın ima ettiği anlam korunmuş hem de geminin misyonunu tanımlayan bir isim seçilmiş. 1960’ların sonlarında bir televizyon dizisinin bütçesi ile tasarlanan bu uzay gemisi, ilk sinema uyarlamasında beklendiği ve olması gerektiği gibi güncellenmiş. Açılış sahnesinde geminin yeni hâlinin uzun uzun gösterilmesi bugünün seyircisini şaşırtabilir; çünkü günümüz için hiç de ihtişamlı bir görüntüsü yok bu uzay aracının. Ne var ki 1979’da hayranları için dizinin anısı hâlâ tazeydi ve açılışta gördükleri onları iki nedenle etkilemiş olmalı: çok daha teknolojik ve etkileyici bir tasarım var karşımızda dizideki ile kıyaslandığında ve Atılgan’ın, ana karakterlerinden biri olacak denli önem taşıdığı bir diziydi Star Trek. Dolayısı ile onun değişimi, karakterlerin değişimi kadar önem taşıyordu ve üzerinde durulmayı da hak ediyordu.

Senaryo Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a (Leonard Nimoy) karakterlerin dizinin sona ermesinden sonraki dönemleri için yeterli bir anlatıya sahip ama örneğin Dr. McCoy’un (DeForest Kelly) pek çok sahnesine rağmen, öykü için hemen hiçbir önem taşımaması dikkat çekiyor. Dizi formatında, ana karakterlerin biri ya da bir kaçı öne çıkıyordu her hafta ve diğerleri geride kalıyordu anlaşılır bir şekilde ama sinema filmi olarak bakıldığında bir ana karakterin işlevsiz kalması bir kusur olarak görülebilir. Yine dizinin her bölümünde olduğu gibi yeni karakterler de katılmış senaryoya: Kirk pasif bir görevdeyken Atılgan’ın kaptanlığına getirilen Willard Decker (Stephen Collins) ve Federasyon’un parçası olan Delta IV gezegeninden Ilia (Persis Khambatta). Her ikisi de kişisel öyküleri ile birlikte senaryonun önemli bir parçası olmuşlar ve renklendirmişler yapıtı. Öykünün başında gizemli oluşumun gazabına uğrayan Klingonlular, Ilia karakteri ve Spock’ın yarı insan yarı Vulkan yanını vurgulayan ve bu karakterin dizi boyunca pek çok kez ana teması olan mantık ile duyguların arasında kalmışlığını bir kez daha hatırlatan sahne dışında, senaryo -dizide olduğundan daha fazla bir şekilde- insan soyu ağırlıklı karakterler üzerine kurulu. Kuşkusuz Dünya’ya yaklaşan oluşumu ve onunla bağlantılı V’Ger karakterini özellikle anmak gerekiyor. V’ger tüm Star Trek tarihçesi içinde en orijinal karakterlerden biri ve filme iki farklı nedenle önemli bir çekicilik katıyor tartışmasız bir şekilde: Öykünün üzerine kurulu olduğu “yaratıcısını bulma” arzusunun sahibi olması ve yapay zekâ ile ilgili tartışmaları çağrıştırması.

Star Trek’in yaratıcısı Gene Roddenberry dine soğuk bakan bir isimdi ve dizinin pek çok bölümünde bu tür inançların olumsuz sonuçlarını yansıtmıştı öykülere. Bu nedenle buradaki “yaratıcısını bulma ve onunla birleşme” teması onun bu temel yaklaşımına ters düşüyor gibi bir parça; ama şunu da söylemekte yarar var: öykünün sonunda keşfedeceğimiz üzere alışılagelen anlamda bir “yaratıcı” söz konusu değil burada. Ne var ki yaratıcının kendisinden çok, yaratıcıyı bulma ve varlık nedenini anlama ihtiyacının öne çıkması (“Ben bundan mı ibaretim? Bunun ötesinde bir şey yok mu?” veya “Sadece ihtiyaç duyduğunun farkında; ama, bizim gibi, o da neye ihtiyaç duyduğunu bilmiyor”) filme asıl “manevî” boyutu katan. Roddenberry’in diziye hâkim olan bakışından, sonraki uyarlamalarda bir parça uzaklaşıldığının kanıtlarından biri olarak görebiliriz bunu. “O kadar çok bilgi toplamıştır ki bilinç kazanmıştır, canlı bir varlık” olmuştur” söylemi ise bugün yapay zekâ ile ilgili süren tartışmalara nerede ise 50 yıl öncesinden yapılan bir gönderme olarak görülebilir. Filmin yapay zekâ ile ilgili anlattığını bir tehlikenin işareti olarak da görmek mümkün, bir kaçınılmaz gelişmenin sonucu olarak da.

Bugün en çok, Oscar da kazandığı iki film (1961 tarihli “West Side Story” (Batı Yakasının Hikâyesi) ve 1965 yapımı “The Sound of Music” (Neşeli Günler)) ile hatırlanan ve farklı türlerde filmler çeken Robert Wise klasik Amerikan sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biriydi. Bu film dışında iki bilim kurgu filmi daha yaptı Wise: “The Day the Earth Stood Still” (1951, Uçan Dairelerin Esrarı) ve “The Andromeda Strain” (1971, Andromeda Israrı). Öykünün aksiyon kısmı başlayana kadar ortalama bir Amerikan filmine göre yavaş bir tempo, hatta soğuk da denebilecek bir sinema dili kullanmış burada Wise ama bunun temel nedeni dizinin hayranlarını Uzay Yolu’nun sinemadaki hâlinin TV’dekinden daha büyük ve gösterişli olduğunun altını ısrarla çizme düşüncesi olsa gerek. Efektler bugün için sade ve zayıf elbette ama öykünün ikinci yarısında yavaş yavaş dozu artan merak duygusu ve meselenin derinliği günümüz seyircisi için bunun önemini azaltabilir.

Bilim kurgu yazarlarının en büyüklerinden biri olan Isaac Asimov’un bilim danışmanı olarak katkıda bulunduğu filmin olay örgüsünün sonuçta bir Star Trek dizisi bölümünden daha ileride ama bir sinema filmininkinden de daha az doyurucu olduğu yapıtın yavaş temposundan yola çıkarak, adını “Star Trek: The Slow Motion Picture” olarak değiştiren eleştirmenler olmuştu zamanında. Temponun bu düşüklüğü asıl olarak ve dizinin karakterlerine aşina olmayanlar için dozu daha da artan bir şekilde, karakterlerin kişisel öykülerinin yeterince işlenememesi ve bir dizi bölümünün bir parça uzatılarak bir sinema filmine dönüştürülmüş gibi durmasından kaynaklanıyor. Evet, kusurları olan bir yapıt bu ama sanat yönetimi, görsel efektler ve Jerry Goldsmith’in parlak ve güçlü çalışması ile orijinal müzik dallarında Oscar’a aday olan film, Star Trek hayranları ve bilim kurgudan hoşlananlar başta olmak üzere her sinemaseverin ilgisini çekecek ve sadece nostalji duygusu için bile izlenebilecek bir çalışma.

(“Uzay Yolu: Uzay Macerası”)

The Andromeda Strain – Robert Wise (1971)

“Kimyasal tepkime olmadan hayat olmaz ama bu organizma ürüyor, büyüyor!”

Bir kasabada yaşayanları toplu halde öldüren hastalığın ne olduğunu bulmaya çalışan dört bilim insanının hikâyesi.

Pek çok eseri sinema ve televizyona uyarlanan Amerikalı yazar ve senarist Michael Crichton’un aynı adlı ve 1969 tarihli romanından sinemaya aktarılan bir ABD yapımı. Nelson Giddick’in senaryosundan Robert Wise’ın çektiği film uzay araştırmalarından dönen askerî bir uydu ile dünyaya gelen bir mikroorganizmanın neden olduğu ölümleri araştıran bilim insanlarının hastalığın bir salgına dönüşmemesi için gösterdikleri insanüstü çabanın hikâyesini anlatıyor temel olarak ve klasik anlamdaki aksiyondan uzak dururken, başından sonuna kadar hayli çekici bir gerilim duygusu ile oldukça üst bir düzeye ulaşıyor. CGI teknolojisinin olmadığı yıllara ait bir yapıt olarak ve döneminin mevcut efekt teknolojilerine de pek yüz vermeyerek oldukça gerçekçi ve -içinde bulunduğumuz Covid-19 döneminde gücü daha da artan- etkileyici bir film bu. Elle tutulur bir hikâyesi olan, anlamsız bir aksiyonun peşinde koşmayan ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” gibi özellikle de bugünlerde çok daha doğru görünen bir sorusu olan film Amerikan sinemasının saygın bilim kurgularından biri.

Michael Crichton’un 2008 yılında bir televizyon dizisine de ilham veren ve “tekno-gerilim” türüne sokulan romanı kendi adı ile yazdığı ilk, toplamda ise altıncı romanı ve New York Times’ın Çok Satanlar Listesi’ne girecek kadar da popüler olmuş bir eser. Bir başka Amerikalı yazar olan Daniel H. Wilson tarafından 2019’da yayımlanan “The Andromeda Evolution” adlı bir devamı da olan kitap ve ondan uyarlanan bu Robert Wise filmi “düşman”ın uzayın derinliklerinden gelen bir mikroorganizma olduğu bir bilim kurgu. Uzaydan dönen askerî bir uydunun düştüğü kasabada biri bebek biri yaşlı bir adam hariç olmak üzere herkes ölmüştür ve olayı araştırmakla görevlendirilen dört bilim insanı bir yandan ölümlerin nedenini ve kaynağını keşfetmeye çalışırken, öte yandan da iki kişinin hayatta kalmasının sırrını anlamaya uğraşırlar. Kısıtlı bir süreleri vardır çünkü bir salgının kısa bir sürede hızla yayılabileceğinden de endişe edilmektedir. Olayın askerî bir boyutu da vardır ve dört kişi tam bir gizlilik içinde ve bu tür araştırmalar için özel olarak tasarlanmış bir binada çalışacaklardır. Hikâyede -bekleneceği üzere- ordu ve bilim adamları arasında çekişmeye ve hükümetlerin gizli (ve tehlikeli) projelerine bir eleştiride bulunulduğu gibi, başlardaki bir diyalog üzerinden de (kendisini araştırma için almaya gelen askerleri gören eşine “Eminim protestocu öğrencilerdir” diyen adam) 1960’ların özgürlükçü ruhuna ve sistem karşıtı eylemlerine bir cümlelik de olsa selam gönderiyor Wise’ın bu filmi. Resmî amacı, “Uzayda var olabilecek organizmaları toplamak ve bu yeni yaşam biçimlerinin neden olabileceği hastalıkları ve zararları değerlendirmek” olan projenin arkasındaki gerçek amaç üzerinden de bir eleştirisi var filmin ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” sorusu ile de bu eleştirisine gerçekçilik katıyor.

Robert Wise’ın yönetmenlik çalışması hikâyeye kazandırılmak istenen belegesel gerçekçiliğine uygun bir ton taşıyor. Kasabayı gezen iki bilim adamının farklı noktalardaki cesetleri gördükleri sahnede “bakan” ve “bakılan”ı eş zamanlı iki farklı görüntüde göstermek gibi küçük oyunlar dışında yalın ve eski Hollywood usulü bir yönetmenlik çalışması yapmış Wise ve bu “aksiyonsuz” bilim kurgunun gerilimini yaratan gizemi öne çıkarmayı tercih etmiş. Biri kadın olan dört bilim insanı karakterinin gerçekçiliğini de iyi değerlendirmiş senaryo; bu tür filmlerde ve özellikle o dönemlerde kadın karakterin daha çok romantizm veya erotizm için kullanılmasının aksine, burada hikâyenin ana unsurlarından biri olması da doğru ve önemli bir seçim. Romanda erkek olan karakterin burada kadına çevrilmesi doğrusu hayli akıllıca olmuş. Öyküsü “Tespit, anlama ve yok etme” olarak özetlenebilecek içeriği ile bir bilimsel süreci anlatan filmde bu sürecin farklı fazları etkileyici ve inandırıclığını hep koruyan sahnelerle anlatılıyor; mikroorganizmanın keşfi ve bu keşfe eşlik eden bilimsel merak, hayranlık, korku ve azmi örneğin, keyifle izliyoruz. Benzer şekilde “5 dakika içinde durdurulması gereken nükleer patlama” sahnesi de tüm o nerede ise sıfır efektli hâli ile oldukça başarılı.

Bilim insanlarını canlandıran Arthur Hill (Dr. Stone), Kate Reid (Dr. Leavitt), James Olson (Dr. Hall) ve David Wayne (Dr. Dutton) karakterlerini sağlam performanslarla karşımıza getirirken; filmin yıldızlara değil, güçlü karakter oyuncularına dayanmayı tercih etmesinin sonucu olarak hikâyenin inandırıcılık düzeyini de yükseltiyorlar. Çıkar çıkmaz büyük bir ilgi gören bir kitaptan uyarlanan film ABD’de bütçesinin iki katı gişe geliri getirerek orta karar bir başarı sağlamış. Stanley Kubrick’in 1968 tarihli başyapıtı “2001: A Space Odyssey” kadar derin bir felsefesi ve onunki kadar gösterişli set tasarımları yok ama yine de Robert Wise’ın bu daha alçak gönüllü yapıtı Covid-19’un da bir kanıtı olduğu gibi daha güncel ve günlük hayata değen konulara odaklanarak belli bir ilgiyi hak ediyor. Yüksek bütçeli filmlerdeki kadar gösterişli değil belki ama dört bilimcinin çalıştığı üssün tasarımı da incelikle düşünülmüş detayları, yalın ve modern görselliği ile ayrıca takdir edilmeyi hak ediyor. Aksiyonu, gürültüsü, patırtısı vs. olmayan film, buna rağmen çekiciliğini hep koruması ve kendine has temposu ile ilgiyi hep canlı tutması ile de önemli ve bilim dışılığın tüm saldırısına karşı bilime ve gerçek bilim adamlarına sıkıca bağlı kalmamız gerektiğini hatırlatan bir çalışma. Wise’ın belgesel havası verdiği bu kurgu yapıt 1970’lerin görülmesi gerekli sinema yapıtlarından biri.

(“Andromeda Esrarı”)

Audrey Rose – Robert Wise (1977)

“Son diye bir şey yoktur. Ruh için ne doğum vardır ne de ölüm. Ne de, bir kez var olduktan sonra, var olmayı sonlandırmak. Ruh doğmaz, ölümsüzdür, hep var olandır, ölmeyendir ve ezelidir”

Kızlarının kendi ölen kızının ruhunu taşıdığını iddia eden bir adamın hayatlarına girmesi ile acı çekmeye başlayan bir ailenin hikâyesi.

ABD’li yönetmen Robert Wise’in son filmlerinden biri olan çalışma yönetmenin yorgun döneminin izlerini taşıyor. Frank De Felitta’nın aynı adlı romanından yazarı tarafından yazılan senaryo başta vaat ettiği gerilimi hem kalıcı kılamıyor hem de açıkçası bu havayı yakalayabildiği anlarda da çok yüksek bir düzey tutturamıyor. Anne rolündeki Marsha Mason ve küçük kızı canlandıran Susan Swift’in oyunculukları filmin en kayda değer yanı açıkçası. Yine de eski usul bir korku/gerilim hikâyesi izlemek isteyenler için iyi bir vakit geçirme aracı olabilir, kalıcı bir iz bırakmadan.

Başarılı bir kaza sahnesi ile açılan film bedenin ölmesi ile ruhun ölmediği ve başka bedenlerde yeniden dünyaya geldiği inancını, bir başka deyişle reenkarnasyonu sıkı bir şekilde savunan bir çalışma. Bunu savunduğunu da hikâyenin çok başlarında açıkça dile getirdiği ve seyirciye tereddüt imkânı vermediği için, hikâyenin gerilimi iddianın doğru olup olmadığından çok küçük kızın bu gerçeği kabullenmesi ve bununla ailesi ile bielikte mücadelesi üzerine kayıyor. Ne var ki ne bu mücadeleyi ne de annenin bu iddiayı kesinlikle ret eden babanın aksine kızının çektiği acının belki de gerçek nedeninin bu “yeniden doğum” olduğu kuşkusuna kapılması ve geçirdiği dönüşümü etkileyici bir sinema dili ile getiremiyor karşımıza Robert Wise. Yönetmenin son dönem filmlerindeki eskimişlik veya yorgunluk hemen her anında kendisini gösteriyor filmin. Hikâyenin son bölümlerinde -çok da etkileyici olmayan- bir mahkeme filmi halini alması da lehine olmuyor kesinlikle. Filmin bu zayıflığını örten ise çoğunlukla Mason ve Swift’İn oyunculukları oluyor. Film çekildiği tarihte on üç yaşında olan ve ilk oyunculuk denemesini gerçekleştiren Swift vasat bir oyunculuğun komediye dönüştürebileceği anların altından kalkmayı başarıyor ve filmin “inandırıcılık” alanındaki eksikliğini en çok gideren isim oluyor. Annesini oynayan ve dört kez Oscar’a aday olup hiç kazanamaması ile bilinen Mason ise her zamanki gibi dozunda tutturduğu oyunculuğu ile hikâyeye çok şey katıyor.

Romanın/filmin reenkarnasyon taraftarı olması elbette kendi başına eleştirilecek bir konu değil. Burada sorun Wise’ın hikâyeye birdenbire sokuverdiği Ganj nehrinde arınan Hintli görüntüleri ve bu görüntülere eşlik eden “Hare Krishna” sözlü müzikler ve anlatıcı sesle adeta bir manifesto ilan etmesi. Belli ki filme çekicilik katmak için eklenmiş olan bu sahneler, aksine filmde kesinlikle yapay bir havanın doğmasına neden olmuş. Anthony Hopkins’in role pek inanmamış görünen durgun oyunculuğu ve küçük kızın babasını canlandıran John Beck’in televizyon dünyası kariyerindeki vasat oyunculuğu da filme yardımcı olmuyor. Keşke açılıştaki kaza sahnesinin yalın ve etkili üslubu tüm film boyunca tercih edilseymiş ama bunun yerine Robert Wise klasik ve o dönem için bile eskimiş görünen “ucuz” numaraları tercih etmiş maalesef. Kim bilir, belki de artık söyleyecek bir şeyi kalmamış bir yönetmenin eseri diye görmek gerekiyor filmi. Tüm bunlara rağmen, sonradan unutmak kaydı ile filme göz atmakta bir sakınca yok yine de. Eski usul bir Hollywood filmi tarzı, havası ile her zaman seyre değer bir şeyler sunar çünkü.

Run Silent Run Deep – Robert Wise (1958)

“Beni damat seçmişlerdi. Damat siz olacaksanız, düğüne gelmek istemiyorum”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya sularında savaşan bir Amerikan denizaltısındaki iki subayın iktidar ve kahramanlık mücadelesinin hikâyesi.

Yönetmen Robert Wise’dan sinemanın iki ünlü ismini bir araya getiren bir savaş filmi. Bir romandan uyarlanan film ağırlıklı olarak bir denizaltının içinde geçen, düşmanın ki bu filmde Japonlar demek oluyor bu, anlaşılmaz bir dilde ve telaş içinde konuşup bir yerlere koşturduğu ama elbette kaybettiği hikâyesi ile bir yandan iki subayın arasındaki iktidar mücadelesini anlatırken diğer yandan da bu iki farklı insanın el ele vererek (biraz zorlama da olsa, kalp ile beynin el ele vermesi de denebilir) nasıl zafere ulaştıklarını gösteriyor. Dozu ortalama bir Amerikan savaş filmindekinden daha fazla olmayan milliyetçilik kendisini özellikle finalde gösteriyor ve iyi beyazlarımız kötü çekik gözlüleri alt ederken bizim de iki yıldız üzerinden kazananlarla özdeşleşmemiz bekleniyor.

Dönemine göre efektlerin idare ettiği, Clark Gable’ın oyunculuğundan çok klişe bir karizmayı öne çıkardığı, Burt Lancaster’ın ise asla belli bir çizginin altına inmeyen başarılı oyunculuğunu yine gösterdiği film denizaltının içi-deniz-denizaltının içi bölümleri ile zaman zaman rutin bir akışa bürünse de kendini izletmeyi biliyor yine de. Gable’ın hasta yatağından kahramanlık için ayaklanması bölümlerinde inandırıcıktan uzaklaşan film belki bu sahneler ile ortalama bir Amerikalıyı zamanında etkilemiş olabilir ama bugün oldukça sıradan ve hatta komik görünüyor bu sahneler. İki adamın çekişmesi ve tarzlarının farklılıklarından kaynaklanan çelişkiler daha iyi işlenebilse belki daha başarılı bir savaş dramı çıkabilirmiş ortaya.

Günümüzün teknolojisi ile bakılırsa epey eskimiş görünebilecek bir film bu ama yine de Robert Wise’ın elindeki malzeme ile iyi bir iş çıkardığı söylenebilir. Neden Japonların bu kadar beceriksiz olduğu ve neden onların hiçbir torpidosu hedefini bulmazken Amerikalıların zekâlarını ve ustalıklarını konuşturup alt etmedikleri Japon gemisi bırakmadıkları gibi “ince” konuları bir tarafa bırakıp iki yıldızın hatırına ve Wise’ın anısına seyredilebilecek bir film.

(“Sessiz ve Derinden Git”)