Murder on the Orient Express – Sidney Lumet (1974)

“Hanımlar ve beyler, bildiğiniz gibi iğrenç bir katil iğrenç bir şekilde öldürüldü. Belki de hak ettiğini buldu. Nasıl ve neden? Yanıtı basitçe şöyle: katilin hiçbirimizin tanımadığı biri olduğuna dair kanıtlar var”

Kış vakti İstanbul’dan Londra’ya doğru yola çıkan Şark Ekspresi’nde Amerikalı bir iş adamının öldürülmesi ve tesadüfen trende bulunan ünlü dedektif Poirot’nun trenin kar nedeni ile yolda kalmasını fırsat bilerek katili bulmaya soyunmasının hikâyesi.

Yazdığı 66 roman ve 14 hikâye kitabının bugüne kadar toplam 2 milyardan fazla sattığı (1 milyarı İngilizce, kalanı diğer dillerde olmak üzere ve korsan baskılar hariç) söylenen İngiliz yazar Agatha Christie’nin 1934 tarihli aynı adlı kitabından uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Anthony Shaffer’in de katkı sağladığı senaryosunu Paul Dehn’in yazdığı filmin yönetmenliğini ise Sidney Lumet üstlenmiş. Yazarın yarattığı iki ünlü dedektiften biri (diğeri Miss Marple) olan Belçikalı Hercule Poirot’nun bu macerasının bugüne kadar çekilen iki sinema filminden ilki (diğeri Kenneth Branagh’ın 2017 tarihli çalışması) olan yapıt, Christie’nin romanının sağladığı malzemeyi hakkını vererek değerlendiren ve kadrosunda pek çok yıldız oyuncuyu barındıran eğlenceli bir sinema eseri. Katilin kimliği ve cinayet nedeni ile ilgili sürprizini, olması gerektiği gibi ve ilkini daha uzun süre olmak üzere gizli tutan çalışmanın başlangıç bölümlerinin İstanbul’da geçmesi yüzünden bizim açımızdan ayrıca bir önemi var kuşkusuz. 6 dalda aday olduğu Oscar’ı 1 (Yardımcı Kadın Oyuncu), 10 dalda aday olduğu BAFTA’yı ise 3 dalda (Yardımcı Erkek ve Kadın Oyuncular, ve Müzik) kazanan yapıtın çekiciliği sürprizi bilenler için bir parça daha az olabilir belki ama tam bir klasik sinema örneği olan çalışma, günümüzün gösterişli teknik oyunlarından uzak olarak da kitlelere hitap edilebileceğini (ya da en azından bir zamanlar edilebildiğini) kanıtlayan ve hem Christie’nin yarattığı dünyalardan hem de popüler sinemanın kalburüstü örneklerinden hoşlananlar için, görülmesi gerekli bir film.

Albert Finney (Hercule Poirot), Lauren Bacall (Harriet Belinda Hubbard), Martin Balsam (Bianchi), Ingrid Bergman (Greta Ohlsson), Jacqueline Bisset (Kontes Helena Andrenyi), Jean-Pierre Cassel (Pierre Paul Michel), Sean Connery (Albay John Arbuthnott), John Gielgud (Edward Beddoes), Anthony Perkins (Hector McQueen), Vanessa Redgrave (Mary Debenham), Richard Widmark (Ratchett), Michael York (Kont Rudolf Andrenti), Wendy Hiller (Prenses Natalia Dragomiroff), Rachel Roberts (Hildegarde Schmidt), Colin Blakely (Cyrus B. Hardman), George Coulouris (Doktor Stavros Constantine) ve Denis Quilley (Antonio Foscarelli)… Pek çoğu sinemanın büyük yıldızlarından olan bu oyuncuları önce 1935’te İstanbul’da, sonra da Calais aktarmalı olarak Londra’ya giden bir trende bir araya getirip, birbirinden ilginç karakterlerin tümünü bir cinayetin şüphelisi yapan bir hikâye kuşkusuz her sinemaseverin ilgisini çeker ya da çekmeli. Agatha Christie’nin otuz üç romanında, iki tiyatro oyununda ve elli bir kısa hikâyesinde okuyucunun karşısına çıkan ve vakaları “küçük gri hücreler”ini (insan beyninin temel olarak tüm işlevlerini kontrol eden gri maddeye gönderme) kullanarak çözen Poirot için bile iddialı bir tuhaflığı olan cinayet, kar nedeni ile kıpırdayamayan bir trende mahsur kalan ve tümü kuşkulanılmayı hak eden yolcular ve cinayetin sırrının yol açılana kadar çözülme baskısının neden olduğu bir zamana karşı yarış… Yönetmen koltuğunda da yetenekli bir sinemacı olan Sidney Lumet… Bir sinemasever daha ne ister ki! Ayrıca romanın iki sinema uyarlaması dışında; İngiltere ve Sovyetler Birliği’nde radyo oyunu olarak da dinleyicilerin karşısına çıkması; tiyatro sahnesine, çizgi romana ve video oyununa uyarlanması, ve Almanya (1955), ABD (2001), Birleşik Krallık (2010), Japonya (2015) ve Çin (2022) televizyonları tarafından da filme çekilmesinin kanıtladığı gibi eğlenceli ve çekici bir kaynak Christie’nin eseri.

1930’da New York’ta bir malikâneden kaçırılan bir bebeğin haberi ile başlıyor hikâye. Bu haberle ilgili gazete manşetleri ile o manşetlerde anlatılanın ve haberleri süsleyen fotoğrafların görselleştirilmesi ile ilerleyen bu açılış bölümü fidye ödenmesine rağmen bebeğin ölü bulunduğu bilgisi ile sona eriyor. 5 yıl sonrasına geçiyoruz ve İstanbul’dayız. Salacak iskesinden kalkacak ve onları Avrupa yakasından hareket edecek Şark Ekspresi’ne götürecek vapura inen yolcularla tanışıyoruz birer. Sonrasında o yakadaki bir otelde geçirilecek zaman ve Sirkeci’den hareket eden trene yerleşme sahneleri ile ilerleyecek ve arkasından trende bulunan cesetle birlikte gerilim ve gizem dolu öykümüz başlayacaktır.

Filmin başlangıcındaki Salacak, Üsküdar ve Sirkeci bölümleri kuşkusuz bizim için ayrıca keyif veren bir yanı filmin. Jenerikte adı geçmese de, Nubar Terziyan’ı Vanessa Redgrave’e tespih satmaya çalışan seyyar satıcı olarak görmek, Sean Connery’nin sahildeki koyunlar arasından vapura ulaşmaya çalışmasına tanık olmak veya Albert Finney’i vapurda manşetinde hayat pahalılığının meclis gündeminde olduğunu yazan bir gazete ile görmek az şey değil. Dozunda bir Doğu egzotizmi görselliiği barındıran bu İstanbul sahnelerinde bazı gerçekçilik problemleri de var: 1932’de sadece Türkçe okunması için yasa çıkartılan ezanın 1935’te geçen hikâyede Arapça okunduğunu duyuyoruz örneğin veya oteldeki orkestra çalışanlarının, 1925’te yasaklanan fesi taktıklarını görüyoruz. Salacak’taki sahnede 1930’lara ait gibi görünmeyen iki beton binanın arka planda görüntüye girmesi ve gardaki figüranların çoğunun kıyafetinin Cumhuriyet’in ilk yıllarını değil, Osmanlı’nın son zamanlarını akla getirmesini de ekleyebiliriz bu problemlere. Yine de filmin genel olarak bu konuda sınavını geçtiğini ve örneğin gardaki anonsların oldukça düzgün bir Türkçe ile yapılmasının da kanıtladığı gibi bir hassasiyet gösterdiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Agatha Christie, iddialara göre İstanbul’da Pera Palas Oteli’nde kaldığı sırada yazdığı (otelin bu iddiasına karşılık, uzmanlar romanın yazarın bir arkeolojik kazı için Irak’ta bulunduğu sırada kaleme alındığını düşünüyorlar) romanında birkaç farklı esin kaynağına dayanmış: Şark Ekspresi’nin 1929’da Çerkezköy’de kar fırtınasına yakalanması ve yolcuların altı gün boyunca mahsur kalması, 1931’de yazarın romanına önemli detaylarını yansıttığı ve daha önce de tecrübe ettiği kendi Şark Ekpresi yolculuğu sırasında aşırı yağmurun rayları tahrip etmesi yüzünden benzer bir tercübe yaşaması ve Atlantik Okyanusu’nu uçakla geçen ilk kişi olan Charles Lindbergh’in 20 aylık bebeğinin 1932’de kaçırılıp, ödenen fidyeye rağmen ölü bulunması. Eserleri defalarca sinema ve televizyona uyarlanan, 1976’da hayatını kaybeden Christie’nin, tüm bu görsel yeniden yaratmalardan en çok Lumet’in bu yapıtını (Poirot’nun eserlerinde onca önem vererek anlattığı bıyığının filmdeki hâlini hiç beğenmese de!) ve aynı adlı oyunundan Billy Wilder’ın çektiği 1953 tarihli “Witness for the Prosecution”ı (Beklenmeyen Şahit) beğendiğini de söyleyelim bu arada.

Filmin yaklaşık ilk yarım saatinde, müziğin zaman zaman vurgulaması dışında, özel bir gerilim duygusu yaratmıyor hikâye; bunun yerine yolcuların isimlerini ve ufak bazı olaylar aracılığı ile karakterlerini anlamamızı sağlıyor senaryo. Kalabalık karakterli Christie romanlarında sıkça gördüğümüz bir durum bu ve okuyucuyu (burada seyirciyi de) onların arasına yerleştiriyor adeta öykünün karakterlerinden biri olarak. Filmde tüm bu karakterlerin her birini yıldız oyuncuların canlandırmasını da ekleyince, seyircinin seyrettiği ile özdeşleşmesi çok kolay oluyor elbette. Gerilimini ne olacağı üzerinden değil, seyircinin baştan öğrenmesi sağlanan bu şeyi kimin yaptığı ve Poirot’nun vakayı nasıl çözeceği üzerinden yaratıyor film ve böylece seyircinin de kendi “gri hücreler”ini çalıştırmasını sağlayarak onu iyice öykünün içine sokuyor Sidney Lumet’in yapıtı. Poirot’nun trendeki yolcuları tek tek sorgulamasına katılan iki karakteri (Şark Ekspresi’ni yöneten şirketin idarecisi ve Yunan doktor),seyircinin o sahnedeki karşılığı olarak düşünebiliriz; karakterlerden biri her bir sorgudan sonra suçlunun kim olduğu ile ilgili olarak hemen yargıya varırken ortalama bir seyircinin düşünce yapısını taklit ediyor adeta, Poirot ise tüm has dedektifler gibi analitik düşünce yeteneğini sergiliyor.

Agatha Christie’nin, türünde usta kaleminden çıkan diyalogların bazılarındaki iğneleyici mizahın eğlenceli örneklerini (“Odanıza girenin erkek olduğunu nasıl anlayabildiniz? / İki kocamla da yeterince yakın ilişkim oldu! / Gözünüz kapalıyken mi? / Onun da epey yardımı oldu” veya “Bayan Debenham kadın değil… O bir hanımefendi” gibi) içeren senaryo failin kim olduğu ile ilgili ipuçları veriyor baştan itibaren; örneğin cesetteki bıçak darbesi sayısı ve darbelerin bazılarının şiddetli, bazılarının hafif oluşu çok önemli bir bilgi veriyor katilin kimliği hakkında. Hikâyenin gizemi, sürprizinin çekiciliği bir yana, belki bugün yeteri kadar güçlü görünmeyebilir titiz bir seyirciye ama eski usul bir dedektiflik romanından klasik bir sinema dili ile çekilmiş bu yapıt için herhangi bir sorun teşkil etmemeli bu durum. Kaldı ki çoğu yıldız oyunculardan oluşan kadronun sağlam performansları kendi başına yeterince bir çekicilik yaratıyor herhangi bir kusuru örtmek için. Bu performansların ikisi Oscar’a (Erkek Oyuncu dalında Finney ve Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Bergman), üçü ise BAFTA’ya (Finney, Bergman ve Gielgud) aday gösterilmişti ve film bir Oscar (Bergman) ve iki BAFTA (Bergman ve Gielgud) kazanmıştı. Finney’in performansının en ilginç yanı, bu rol için ilk akla gelecek isimlerinden biri olmayacak bir oyuncu olarak ve seyrettiğimizin Finney olduğunu da hiç gizlemeden yapması işini ve bu karakteri kitaplardan tanıyanları kesinlikle tatmin edecek eğlenceli bir oyunculuk içermesi. Bergman’ın Oscar ödülü ise, kendisi her ne kadar ödülü o yıl hak eden ismin Truffaut’nun “La Nuit Américaine” (Güneşte Gece) filmindeki performansı ile İtalyan oyuncu Valentina Cortese olduğunu söyleme alçak gönüllülüğünü gösterse de, tam da ondan bekleneceği gibi güçlü ve seyirciyi karakterine bağlayan cinsten ama bir parça da fazla vurgulu; ona ödül getiren ise muhtemelen kesintisiz uzun bir çekimdeki etkileyiciliği olmuş. Başta Gielgud olmak üzere, kadronun geri kalanı da kesinlikle başarılı ama Anthony Perkins’ini rolüne tam da onun başarabileceği türden bir kırılganlığı vücut dilini ve mimiklerini ustaca kullanarak katması ayrıca anılmayı hak ediyor.

“Bayanlar ve baylar, şimdi de sıra cinayet gecesinin benim versiyonuna geldi… ya da şaşırtmacalar gecesinin” sözü ile başlayan ve Finney’in döktürdüğü final sahnesinde dedektifimiz ilgili tüm tarafları bir araya getiriyor ve onlara (ve bize) vakayı, cinayetin neden, nasıl ve kim tarafından işlendiği detayı ile açıklıyor Christie’nin eserlerinde sıklıkla görüldüğü üzere. Buradaki fark, gerçek ortaya çıktıktan sonra, dedektifimizin seçiminin romanın yazıldığı dönem için ayrıksı bir nitelik taşıması. Bir “mükemmel cinayet” hikâyesi olarak tanımlayabileceğimiz film Finney’in performansı başta olmak üzere tüm kadronun bilinçli ve hafif bir abartı içeren de performansları ile seyircisini eğlendiren bir çalışma bu ve çoğunlukla kompartımanlar ve yemek vagonunda geçmesine rağmen Lumet’in ve görüntü yönetmeni Geoffrey Unsworth’un görsel çalışması ile bir sıkışmışlık duygusunu, klostrofobik bir havaya yol açmadan yaratabilmiş olması ile ayrıca önemli. Richard Rodney Bennett’ın hikâyeye yakışan orkestra müziğinin enerjisi ile zenginleştirdiği yapıt klasik sinemanın görülmesi gerekli keyifli örneklerinden biri kesinlikle. Evet, hikâye temposunu ve gerilimini geç yakalıyor ve bir parça mekanik bir sineması var ama yine de görmeli bu filmi. Dış çekimlerin İstanbul (Sirkeci Garı’nda geçen sahneler Paris’teki bir demiryolu atölyesinde çekilmiş aslında), Paris, New York ve Hertfordshire’da (New York’taki malikâne için bu şehirdeki High Cannons isimli tarihî ev kullanılmış) yapıldığını, trenin seyahat ettiği karlı bölgenin Jura Dağları’nın Fransa’da kalan kısmında olduğunu ve kara saplanma görüntülerinin ise Fransa’nın Doubs bölgesindeki Montbenoît kasabasının yakınlarında çekildiğini de ekleyelim ve filmi her sinemasevere önerelim son olarak.

(“Şark Ekspresinde Cinayet” – “Doğu Ekspresinde Cinayet”)

Serpico – Sidney Lumet (1973)

“Polis teşkilatının izci kampı olduğunu kim söyledi sana?”

Bağlı olduğu teşkilat içindeki yozlaşmaların ortaya çıkarılması için çabalayan dürüst bir polisin hikâyesi.

1970’lerde liberal rüzgârların esip durduğu Amerikan sinemasının tipik ve bugün bir klasik olarak kabul edilen örneklerinden. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film her kademesi ile çürümüşlüğün izlerini taşıyan Amerikan polis örgütünün içinden bir bireyin İngilizce söyleyişi ile “whistleblower” rolünü üstlenerek tüm çalışma arkadaşlarını karşısına alma ve hayatını tehlikeye atma pahasına giriştiği mücadeleyi anlatıyor. Yönetmen Lumet filmini güçlü bir sinema dili ile uzun süresine rağmen çekici kılmayı başarmış ve baş roldeki Al Pacino da her zamanki gibi tek kelime ile muhteşem. Ne var ki film kimi kusurlara da sahip görünüyor üzerinden geçen kırk yılın ardından.

Peter Maas’ın hikâyenin gerçek kahramanı Frank Serpico’nun bakış açısı ile yazdığı biyografisine dayanan senaryoyu iki ünlü senarist kaleme almış. Biri McCarthy dönemindeki cadı avında kara listeye alınan ve aralarında “Midnight Cowboy – Gece Yarısı Kovboyu” gibi örneklerin de olduğu bir filmografiye sahip Waldo Salt, diğeri “Joe” ile Oscar’a aday gösterilmiş Norman Wexler. İkilinin çalışması genel olarak Lumet’e yeterince sağlam bir malzeme sağlamış gibi görünmekle beraber, belki biyografik bir eserden uyarlanmanın sonucu olarak kimi gereksiz “kronolojik” öğelere de yer vermiş. Kahramanımızın annesinin ve babasının filmin başındaki ve sonundaki kısa sahneleri örneğin, hikâyeye hiçbir şey katmıyor ve aksine filmin odağını kaydırıyor. Benzer şekilde tekrarlanmış gibi görünen kimi sahneler de sadece filmin süresinin gereksiz uzamasına ve hikâyenin parça parça anlatılmış gibi görünmesine yol açmış. Bu kusurlara bir de filmin Yunanlı Mikis Theodorakis imzalı müziğini eklemek gerek. Romantik ve yumuşak sahnelerde filmin atmosferi ile hiç uyuşmayan bir Akdenizli havaya sahip olan müzik çalışması, filmin sert sahnelerinde ise uyumlu ama yetersiz duruyor. Filmden bağımsız olarak düşünülürse hayli çekici olabilecek müziğin problemi filmin havası ile kaynaşamamış olması ki bir film müziği için bu ciddi bir kusur elbette.

Yukarıdaki kusurlarının yanında filmin iki de büyük artısı var: Sidney Lumet’in yönetmenlik becerisi ve Al Pacino’nun “hayvansı” bir yanı olan oyunculuğu. İkili Pacino’nun ısrarla sistemin içinde kalıp onun çürümüş yanlarını ortaya çıkararak dönüşmesini sağlamaya çalışan idealist polis karakterini filmin en büyük kozu yapmayı başarıyorlar. Polisin arkadaşlarının özellikle yardımcı olmayarak vurulmasına göz yumdukları sahnede Pacino’nun oyunculuğu ve Lumet’in mizansen becerisi en üst düzeyde seyrediyor ve benzeri başka sahnelerle birlikte filmden sıkı bir sinemanın tadını almanızı sağlıyor. Pacino karakterinin öfke dolu dürüstlüğünü hem aksiyon sahnelerinde hem de kimi romantik sahnelerde inanılmaz bir gerçekçilik ile sergiliyor ve bazen bir filmin sadece bir oyuncusunun varlığı ile nasıl zenginleşebileceğini kanıtlıyor defalarca. Bir adamın nerede ise tek başına çürümüş bir düzene açtığı savaşın seyrini sinemasal olark bu denli çekici kılan Lumet ve Pacino ikilisine teşekkür etmek gerekiyor özet olarak.

Çürümüş bir bürokrasinin, politik çıkar ve hedeflerin ve yozlaşmanın başını alıp gittiği bir dünyanın bu geriye dönüşle anlatılan hikâyesi başta kahramanımızın kadın arkadaşları ve kendisine yardımcı olan polis arkadaşı olmak üzere kimi karakterleri filmin uzun süresine rağmen oldukça derinliksiz bıraktığı halde kahramanının güçlü karakterinden o denli destek alıyor ki bu kusuru da görmeyebiliyorsunuz zaman zaman. 1970’lerde peş peşe sistemi sorgulayan filmler ürettikten sonra Reagan döneminin katı sağ uygulamalarına süratle uyum gösteren Hollywood’un yüz akı örneklerinden biri “Serpico”. Bugün senaryodaki problemleri daha göze batar olsa da Lumet’in hâkimi olduğu New York sokaklarında yaşanan bir hikâyeyi Pacino’nun korkunç oyun gücünü yanına alarak anlattığı eser kesinlikle görülmeyi hak eden filmlerden biri.

Night Falls on Manhattan – Sidney Lumet (1996)

“Ellerin temiz kalsın mı istiyorsun? Rahip ol!”

Bir savcının etrafını kuşatan yozlaşmadan temiz çıkma mücadelesinin hikâyesi.

Amerikan sinemasının adalet mekanizmaları içindeki parçaları ele aldığı, sorguladığı ve, elbette ve maalesef sonunda düzene güveni tazelediği filmlerden biri. Bu filmin benzerlerinden birkaç önemli farkı var dikkate alınması gereken; yozlaşmanın dozunu göstermekten çekinmiyor, sonunda tazelediği güvenin kırılganlığını hissettiriyor ve liberal bir bakışı korumaya çalışıyor ve bu bağlamda komünistlikle bile suçlanabilen sivil toplum kuruluşları ve vicdan sahibi hukukçuların yanında taraf tutuyor. Sidney Lumet’in sinemasal açıdan dikkat çekici bir farklılık yaratmadığı ve zaten bunun da peşinde değilmiş gibi göründüğü filmde yönetmen hikâyeyi eli yüzü düzgün ve standart bir şekilde anlatmayı tercih ederek seyircinin daha çok kurumsal yozlaşmaya ve bu arada bunun neden olabileceği bireysel dramlara odaklanmasını istemiş.

Filmin başlangıç bölümlerinde yönetmen bir yandan ve epey alaycı bir dille emniyet teşkilatının beceriksizliklerini ve dağılmışlığını sergilerken diğer yandan hukuk gibi büyük ve kutsallık atfedilmiş kavramların içinin aslında nasıl da boş olduğunu anlatıyor. Duruşmada uyuyan yargıçlardan çoğu başka bir seçenek bulamadığından veya buradan başka bir yere sıçrama planı ile bu “kutsal” mekanizmaya katılan gençlere, adaletin politika ile iç içeliğinden en temel hakkımız olan adaletin nasıl bir takım insanların dağıtıp dağıtmamaya veya dağıtacağı zaman da kime ve ne ölçüde dağıtacağına karar verdiği bir hak olduğuna kadar pek çok dokundurması var filmin. Richard Dreyfuss’un serbest bir stilde canlandırdığı avukatın acıtıcı tespitinde olduğu gibi tüm bu yozlaşma öyle bir boyuta gelmiş durumda ki “insanın tüm bir nesli hapishaneye kilitleyip, anahtarı da denize atası geliyor”.

Baş roldeki Andy Garcia’nın sanki rolünün altını yeterince dolduramıyor gibi göründüğü filmde öne çıkan isimler yardımcı rollerdeki iki isim: eski savcı rolündeki Ron Leibman ve özellikle baba rolündeki Ian Holm. Biri dinamik bir karakteri dozunda bir abartı ile canlandırırken, ikincisi filme nerede ise damgasını vuruyor.

Temiz kalmanın mümkün olmadığını vurgulayan bir hikâye, evet gerçekçi olduğu kadar bir yandan da rahatsız edici ama Hollywood’un gönlü filmi bitirirken mutsuz olmanızı kaldıramayacağından “tamam ama yine de…” tarzından bir final ile kapatıyor filmi. Oysa film gayet doğru bir tempoda aktardığı ve gittikçe kahramanımızı sıkıştırmaya başlayan ve en yakınına kadar ulaşan yozlaşmanın hak etttiği bir şekilde ağzımızda acı bir tat ile bitiyor olsaydı çok doğru bir seçim yapmış olurdu. Bu hali ile hem içiniz rahat olsun diyor hem de kansere karşı aspirin tedavisinin yeterli olduğunu söylüyor nerede ise.

Sinemasal veya teknik açıdan öne çıkan bir yanı olmayan film, asıl olarak hikâyesi ile önemli gibi. Finali ile kendisine zarar verse de bu hikâye etrafımızın direnemeyeceğimiz kadar kuvvetli ve yoğun kötülükler ile sarılı olduğunu ve bu kötülüklerden ne en yakınımızdakilerin ne de kendimizin sıyrılabileceğini söylüyor. Bu hikâyenin görsel karşılığı yeterince verilememiş olsa da görmekte yarar var.

(“Karanlıktan Önce”)

Dog Day Afternoon – Sidney Lumet (1975)

“Sonny, çok kötü sinyaller alıyorum”

Sevgilisinin cinsiyet değiştirme operasyonunun parasını verebilmek için bir bankayı soymaya kalkışan bir adamın hikâyesi.

70’lerin Amerikan sinemasından çok parlak bir örnek. Reagan’ın Birleşik Devletleri (ve dünyayı) yönetmeye başladığı 80’li yıllar ile birlikte hızla muhafazakârlaşan bir ülkenin sinemasından liberalizmin hâkim olduğu bir başarılı film.

Bir Al Pacino filmi seyrettiğinizde oynadığı rolde artık bir başkasını hayal edemezsiniz. O rol onunla öyle bütünleşir ki artık o karakter zaten Al Pacino ve tanıdığınız Pacino da zaten o karakterdir. Sanatçının rolünü içselleştirmesinden daha öte bir şey bu; bir içselleştirmenin izi yoktur çünkü zaten Al Pacino odur. Bu filmde de oyuncu dört dörtlük bir oyunculuk gösterisi veriyor. Enerjisinin zirvede olduğu sahnelerde, polislerle konuşmak için banka dışına her çıktığında ve özellikle “Attica” sahnesinde, inanılmaz bir tempo içinde kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Kendisinden talepkâr olan tüm insanlarla (annesi, suç ortağı, rehineler, polis, eşi, sevgilisi) olan diyaloglarında öfkeden yılgınlığa, bunalmaktan tedirginliğe, ağlamaktan gülmeye kadar tüm duyguları ve tepkileri inanılmaz bir doğallık ve yürek parçalayıcı bir tonda sunuyor seyredene. Özetle sadece Pacino’nun şovu bile tek başına filmi seyretmeyi mutlak bir zorunluluk haline getiriyor her sinemasever için. Ortağı Sal rolünde John Cazale sessiz ve dengesiz bir karakteri, sevgilisi Leon rolünde Chris Sarandon ise transseksüelliğe adım atmaya çalışan hassas ve zayıf bir karakteri canlandırırken yine etkileyici performanslar sergiliyorlar. Sinema kariyeri boyunca sadece beş film yapan ama bunların her biri sinema tarihinde iz bırakmış filmlerden olan Cazale, Javier Bardem’den çok önce ilginç saç kesimi ile de bir oyuncunun ilgiyi toplayabileceğini gösteriyor.

Gerçek bir hikâye üzerine yazılan bir makaleden yola çıkan senaryo yetmişli yılların havasına uygun biçimde sosyal ve politik konulara da yer veriyor. Kahramanımızın Attica Hapishanesinde insanca yaşam koşulları için çıkan isyanı anması, o dönem için netameli bir grup olan eşcinsel gruplara “normal” yaklaşımı, serbest bırakılan rehinenin derisinin rengi nedeni ile soygunculardan biri sanılması ve filmin başında arka arkaya bir kontrast yaratacak şekilde görüntüye gelen zengin/yoksul ve çalışan/eğlenen New York’lular filmin bu konudaki duyarlılıklarının birkaç örneği sadece. Belki tümünden de önemli olarak, bankanın etrafında toplananların kahramanımıza verdiği desteği anmalı. Küçük suçlularımız için toplanan yüzlerce polis ve rehin alınan beyaz yakalı banka çalışanlarının günlük hayatlarındaki on dakikalık tuvalet molası gibi ayrıntılar da dikkat çeken başka vurgular.

Dede Allen’ın çok başarılı kurgusunu da ayrıca anmak gerekiyor. Kurgunun bu büyük ustası kameranın Pacino’nun peşinden koştuğu sahneler başta olmak üzere çoğunlukla hareketli bir kameradan gelen görüntüleri büyük bir ustalık ile birleştirirken hiç bir şekilde bir “müdahele” hissettirmiyor; aksine seyirci olarak tüm o dinamizmin içinde olsaydık ne yapacaksak kamera onu yaparken biz de bu başarılı kurgu sayesinde ne göreceksek onu görüyoruz. Sidney Lumet hiç aksamayan bir yönetim ile nerede ise en ufak bir fazlalılık hissettirmeden hikâyeyi tempolu, eğlendirici ve düşündürücü bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Pacino’nun canlandırdığı Sonny karakterinin kıstırılmışlık duygusu içinde ama vicdanını, iyiliğini ve sevgisini yitirmeden direnmeye çalışmasını anlatan film heyecanlı, zaman zaman komik ve sosyal boyutu da eksik olmayan atmosferi ile yetmişli yıllar sinemasının en parlak örneklerinden biri. Vietnam savaşını ve onun Amerikalı asker kurbanlarını, halk kahramanlığı ile Kemal Sunal’ı ve Brecht’i akla getiren bir film. Evet Brecht’in dediği gibi : “Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?”

(“Köpeklerin Günü”)