Im Lauf der Zeit – Wim Wenders (1976)

“Oraya gittiğimize sevindim. Kendimi ilk defa belli bir dönemden geçmiş biri olarak görüyorum. Bu defa bu, benim hikâyem oldu”

Almanya’yı dolaşarak sinema makinelerinin bakım ve tamiratını yapan bir adamın, yolculuğuna tesadüfen karşılaştığı ve eşinden yeni ayrılmış, depresyondaki bir adamla devam etmesinin hikâyesi.

Wim Wenders’in yazdığı ve yönettiği bir (Batı)Almanya yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmlerin yer aldığı ana bölümde sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan ve yönetmenin “Yol Filmleri Üçlemesi”ndeki filmlerden biri olan yapıt yalnız iki erkeğin birlikte yaptığı yolculukta yaşananları anlatıyor. Paylaşılan bir yalnızlığın öyküsü olarak da tanımlayabileceğimi film geçmişle yüzleşme, kendi hikâyeni bulma ve hikâye anlatmanın en etkili araçlarından biri olan sinema sanatının geleceği üzerine bir başyapıt. Sadece Wenders’in, Alman sinemasının ve 1970’lerin değil, tüm sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan film; Robby Müller imzalı görüntüleri, çoğu Alman rock grubu Improved Sound Limited’e ait olan şarkıları ve, Rüdiger Vogler ve Hanns Zischler ikilisinin adeta bir belgeselin kahramanlarıymışcasına “kendilerini” oynadıkları performansları ile mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma.

Wim Wenders’in 1974 tarihli “Alice in den Städten“ (Alis Kentlerde) ve 1975 yapımı “Falsche Bewegung“ (Yanlış Hareket) ile birlikte “Yol Filmleri” üçlemesinin bir parçası “Im Lauf der Zeit”. Her üçünün de başrolünde oynayan Rüdiger Vogler, Wenders’in fetiş oyuncularından biri; onunla çektiği pek çok filmde karakterinin soyadı Winter’di ve mesleği de sinemayla ilgiliydi; örneğin burada sinemanın dijitalleşmesinden önce negatif filmleri göstermek için kullanılan sinema makinesinin teknisyeni olan bir adamı oynarken, 1994 tarihli “Lisbon Story”de (Lizbon Hikâyesi) bir ses mühendisini canlandırdı Wogler. Bu saptamaya da dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki “Im Lauf der Zeit” sadece iki yalnız erkeğin değil, aynı zamanda sinemanın da hikâyesi. Sinemanın geçmişi üzerine konuşmalar içeren ve bir prolog olarak tanımlayabileceğimiz sahne ile açılan film, daha sonra Bruno Winter (Rüdiger Vogler) ve Robert Lander (Hanns Zischler) adlı adamların projeksiyon makinelerinin bakımı için gittikleri sinema salonları ile bu sanatı mekânları üzerinden öykünün ana unsurlarından biri yapıyor. Sinemanın bugününe ve geleceğine değinen ve epilog olarak tanımlayabileceğimiz bir bölümle kapanan film Wenders’in, ustası olduğu sanat üzerine düşünen bir sinemacı olduğunu net bir biçimde gösteriyor bize.

Alman sinema yazarı ve eleştirmeni Uwe Kunzel bizde “Wim Wenders” adıyla yayımlanan, 1981 tarihli “Wim Wenders: Ein Filmbuch” adlı kitabında yönetmenin o tarihe kadarki tüm filmlerini detaylı biçimde analiz etmişti. Yönetmenin “anıtsal bir film” olarak tanımladığı “Im Lauf der Zeit” adlı yapıtı için, şu yorumu yapmıştı Kunzel: “eleştirmenler önemli olanın yalnızca bu filmi seyretmek, öyküsünü kavramak ve aktarabilmek olduğunu gözden kaçırdılar. Kendisini böyle dolaysız sergileyen “resimler arasında” hiç ama hiçbir şey gizlemeyen çok az sinema öyküsü vardır”. Filmde Robert ile bir çocuk arasında bir tren istasyonunda geçen sahnede çocuğun ağzından duyduklarımız Wenders’in buradaki “ne görüyorsanız o” yaklaşımının söze dökülmüş hâli olarak değerlendirilebilir bu nedenle. “Filmin akışı, görüntüler ve diyaloglar çekim gününden bir gece önce saptanıyordu” diye yazmış Kunzel ve öykünün temel noktaları baştan belli olsa da, sonunun bile radikal ölçüde değiştirildiğini belirtmiş çekimler sırasında. Filmin seyir tecrübesi sırasında oluşan belgesel ve doğaçlama havasını açıklayan bu durum, yapıtı çekici kılan yanlarından da biri olmuş kuşkusuz.

Öykü prolog olarak tanımlayabileceğimiz bir sahne ile açılıyor; sessiz sinema döneminde salonlarda müzisyen olarak çalışan bir adamla o sırada projeksiyon makinesinin bakımını yapan Bruno’nun sohbet ettiği, diyalogları doğaçlama olan bu sahnede Alman sinemacı Fritz Lang’ın “Die Nibelungen” (1924, Nibelungen) ve Amerikalı sinemacı Fred Niblo’nun “Ben-Hur: A Tale of the Christ” (1925, Ben Hur) filmlerini anıyor yaşlı adam ve sinema salonlarının bugün “çöp filmler göstermek”le kapanmak arasında sıkışıp kaldığını dile getiriyor. Bu saptama Wenders’in yapıtının ana temalarından biri ve burada sinemanın dünü ile bugünü üzerinden bu sanatın aldığı hâlden duyulan endişeyi aktarmanın aracı oluyor. Öykünün kapanışındaki epilog bölümündeyse şimdi kapalı olan ve babasından devraldığı sinemanın sahibi olan bir kadınla Bruno’nun konuşmalarına tanık oluyoruz. Sinemayı “görmenin sanatı” olarak tanımlıyor kadın ve “insanların gözlerinde ve aklında sömürülebilecek her şeyi sömüren” filmleri salonunda göstermeyeceğini ifade ediyor. Bu açılış ve kapanış sahneleri filme bir belgesel tadı katarken, Wender’in sinema sanatının hâli ve geleceği hakkındaki görüşlerini bize aktarmanın da aracı oluyor.

Wenders filminde farklı göndermeler yapmış ve saygı duruşlarında bulunmuş. Fritz Lang’e ithaf edilen filmde bu Alman sinemacı yukarıda anılan sahne dışında, iki fotoğrafıyla da çıkıyor seyircinin karşısına; bunlardan biri Lang’ın kendisini oynadığı Jean-Luc Godard filmi “Le Mepris”ten (1963, Nefret) alınmış. Wenders, Kunzel’le yaptığı konuşmada Lang için “Alman sinemasının yitirilmiş babası” ifadesini kullanmış ve kendisi hiç planlamadığı halde usta sinemacının bu filme “kendi kendine gelip girdi”ğini söylemiş. Karakterlerden birinin çocukluğunun geçtiği evin önündeki basamakların altına baktığı sahneyi Nicholas Ray’in “The Lusty Men” (1952, Dehşet Meydanı”) filminden esinlenerek çektiğini söyleyen Wenders görüntülerde yakalanmak istediği hava için Amerikalı fotoğrafçı Walker Evans’ın ABD’de 1930’lu yıllardaki büyük ekonomik bunalım sırasında çektiği fotoğrafları referans almış. Wenders, Evans’ın “lirik belgesel” olarak nitelenen fotoğraflarını görüntü yönetmeni Robby Müller’e vermiş çekimler öncesinde ve film de o fotoğraflar gibi siyah-beyaz çekilmiş. Bruno’nun okurken gördüğümüz kitabın William Faulkner’ın ilk baskısı 1939’da “Wild Palms” adıyla yapılan, daha sonraysa “If I Forget Thee, Jerusalem” adı ile yayımlanan romanı (bizde “Vahşi Palmiyeler“ adıyla basıldı) olduğunu da merak edenler için belirteceğimiz filmin son görüntülerindeki kelime oyununu da analım son olarak: Bruno’nun projeksiyon makinesini onardığı sinema salonunun adı “Weisse Wand” (Beyaz Duvar); tabeladaki harflerin bir kısmı düşünce ortaya çıkan “ww end” hem yönetmenin adına (ww) bir gönderme olmuş hem de öykünün sona erdiğini (the end) duyuruyor seyirciye.

Konuşmasız uzun bölümlerin yer aldığı filmin iki baş karakteri Bruno ve Robert yapıtın en önemli çekicilik kaynakları kuşkusuz. İlki kadınları seven ama ona özgürlük sunan yalnızlığından da vazgeçemeyen, ikincisi ise eşinden yeni ayrılmasının neden olduğu depresyonu ile yaşayan bu iki yalnız ruhun tesadüfen başlayan ortak yolculuklarının “sıradan” hikâyesini seyre değer ve gerekli kılan Bruno ve Robert’in varlıkları öncelikle. Sıradan olmayan bir olayın neticesinde karşılaşan iki adamın o tuhaf durumda normalde gerçekleşecek diyaloglara, sorgulamalara vs. hiç başvurmamaları ve birbirlerinin sessizliğine saygı duymaları, Batı Almanya’nın Doğu Almanya ile olan sınır bölgelerindeki kırsal alanlarda ve adeta terk edilmiş gibi duran ıssız kasabalarda dolaşırken birbirlerinin isimlerini bile uzun bir süre sonra öğrenmeleri farklı bir öykü ve karakterlerle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor bize. Bruno’nun Robert’e öykünün nerede ise öykünün 50. dakikasının sonunda “Kimsin, necisin?” diye sorması ve onun da “Hikâyemden başkası değilim” cevabını vermesi bir dostluğun gelişmesi ya da yalnızlığın paylaşılması için mutlaka bilmenin, tanımanın gerekmediğini söylüyor sanki.

Wenders’in bu yapıtı zengin soundtrack’i ile de dikkat çekiyor. Müziğin yolculuk ettikleri aracın radyosu, Bruno’nun plakları ve ses bandı aracılığıyla bize sık sık yansıdığı filmde özellikle 1960 ve 70’lerin rock melodileri öne çıkıyor. Filmin ABD’de gösterildiğindeki adının kaynağı olan Roger Miller şarkısı “King of the Road”, deneysel rock türünün önemli isimlerinden Alman rock grubu Improved Sound Limited’in grup üyelerinden Axel Linstädt imzasını taşıyan şarkıları ve diğerleri yapıtın yol filmi havasını ve bu havanın özgür ruhunu sıkı bir biçimde destekliyor.

İki adamın yolculuğuna bir süreliğine ortak olan bir üçüncüsünün (Marquard Bohm) depresif hikâyesinin aslında öyküye önemli bir katkı ya da ek bir boyut kattığını söyleyemeyeceğimiz film karanlık/karamsar bir hava taşıyor aslında ama gerek iki adamın dostluğu gerekse onların kendi hikâyelerini bulmaları üzerinden tanık olduklarımız, bu havayı dengeliyor ve özellikle finalin de bir örneği olduğu gibi yaşam sevinci baskın çıkıyor. Wenders’in kendi hikâyeni bulma ve onunla barışma öyküsü olarak da tanımlayabileceğimiz film, akıp giden yollar, hareketli bulutlar ve yollarda sürekli hareket hâlindeki aracın görüntüsü ile zamanın akıp gittiğini hatırlatıyor ve bu akış içinde problemlerin de yaşamlarımızın doğal birer parçası olarak bizimle birlikte akıp gideceğini söylüyor.

“Kudüs’te Terör Saldırısı” ve “İşsizlerin sayısı 1 milyonu aştı” manşetlerini taşıyan gazeteleri seyirciye özellikle gösteren Wenders’in bu tercihini karakterlerin etraflarında olan bitenle ilgisizliğini göstermek istemesiyle açıklamak mümkün. Öte yandan Robert’in, yerel bir gazete çıkaran babasına mesajını yine bir gazete manşeti (“Bir Kadına Nasıl Hürmet Edilir”) aracılığıyla vermesiyle ilişkilendirmek de mümkün bu tercihi. Tıpkı küçük yerlerdeki sinema salonlarının kapanması ya da ayakta kalabilmek için aralarında porno filmlerin de olduğu berbat ticari yapıtları göstermek zorunda kalması gibi, yerel gazetelerin de birer birer hayatımızdan çekilmesine bir gönderme yapıldığını düşünmek de yanlış olmasa gerek.

Robby Müller’in üç saate yakın bir süresi olan filmin uzunluğunu unutturan ve hem gerçekçi hem şiirsel olan, üzerinde çok iyi düşünüldüğünü her karesi ile belli eden görüntüleri akıp giden zamanı, mekânı ve atmosferi elle tutulur kılarak önemli bir katkı sağlamış Wenders’e. Tüm zamanların en iyi yol filmlerinden biri olarak tanımlanmayı kesinlikle hak eden film, Robert’in Bruno’ya bıraktığı bir notta yazdığı gibi “her şey değişmeli” diyor seyircisine. Bu ifadeyi politik anlamda değerlendirmek için hiçbir işareti yok filmin ama; kaldı ki Wenders Yeni Alman Sineması’nın üyeleri içinde politikayla en az ilgilenenlerden biri oldu. 2026 Berlin Film Festivali’nin jüri başkanı olarak söylediği ve ciddi eleştirilere neden olan şu sözleri de kanıtı onun bu tutumunun: Festivalin İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım karşısında resmi bir tavır almasını isteyen sinemacılara, “Politikanın dışında kalmalıyız çünkü eğer politikaya adanmış filmler çekersek, politikanın alanına girmiş oluruz” sözüyle cevap vermişti Wenders. Bir soykırımı “politikanın konusu” olarak görmek anlamına gelen bu sözler haklı ve sert bir tepki aldı sinemacılardan ve Wenders adına da hoş bir resim çizmedi elbette.

Sinemadaki en doğru ve güzel finallerden birine sahip olan bu Wenders yapıtı onun tüm filmografisi içinde sesin ve görüntünün sözlerin önüne en çok geçtiği çalışmalarından biri ve iki erkeğin öyküsüne odaklansa da, kadınları ve erkeklerle kadınların iletişiminin imkânsızlığını (Bruno ve sinema gişesinde çalışan Pauline’nin (Lisa Kreuzer) ikili sahnelerinde olduğu gibi) sürekli gündeminde tutan çok önemli bir çalışma. Tüm o yalınlığı, doğrudanlığı ve dürüstlüğü ile sinema sanatının büyüleme yeteneğini kanıtlayan ve mutlaka görülmesi gerekli bir yapıt kesinlikle bu.

(“Kings of the Road” – “Zamanın Akışında”)

Land of Plenty – Wim Wenders (2004)

“Ülkemizi yıkmaya çalışıyorlar. Bizi zehirlemeye çalışıyorlar. Buna göz yumamam. Buna izin vermeyeceğim”

ABD’deki 11 Eylül saldırılarının farklı yönlerde etkilediği iki insan, genç bir kadın ve dayısı üzerinden Amerikan rüyasını sorgulayan bir hikâye.

1970’li yıllarda çektiği “Der Amerikanische Freund – Amerikalı Arkadaş” ve “Hammett” gibi filmlerle başlayarak ABD ile hep ilgilenen bir yönetmendi Wim Wenders ve Cannes’daki Altın Palmiye dahil pek çok ödülün sahibi olan 1984 tarihli “Paris-Texas” ile de Amerikan toplumuna hem içeriden hem dışarıdan bakabilme becerisi gösteren sayılı sinemacılardan biri oldu. 2004 tarihli bu filmde ise Wenders, Michael Meredith ile birlikte yazdığı senaryosu aracılığı ile Amerikan rüyasını 11 Eylül saldırılarının etkilediği iki karakter üzerinden odağına alıyor. Michelle Williams ve John Diehl’in oyunları ve filme hikâyesi ile tatlı bir zıtlık katan canlı görüntü çalışması ile dikkat çeken çalışma, erkek karakterin paranoyasını hak ettiği kadar dramatik kılamaması ve kimi diyaloglarının zayıflığı nedeni ile tam bir başarı örneği olamıyor.

Hristiyan bir ABD’li olarak, idealist bir solcu olan annesi ile birlikte, işgal altındaki Filistin’de halka gönüllü yardım için çalışan genç kadının döndüğü ABD’de bulduğu ve 11 Eylül saldırısından sonra eksiksiz bir paranoyanın içine gömülmüş olan dayısı üzerinden anlatılan bir hikâye bu. Filmin belki de en başarılı olan sahnesinde, erkek saldırı günü yaşadığı dehşeti ve öfkeyi anlatırken, kadın o sırada bulunduğu Filistin’de halkın nasıl kutlama için sokağa döküldüğünü hatırlıyor ve adamın “ama neden” sorusuna “çünkü bizden nefret ediyorlar” diye cevap veriyor. Hikâye bu nefretin nedeni veya tarihçesi üzerinde durmuyor veya bir başka deyişle kurucuları göçmen olan (ve bu arada elbette geldikleri yerin asıl sahiplerini acımasızca yok eden göçmenler bunlar) bir devletin/ulusun nasıl bu denli yoğun bir öfkenin nesnesine dönüştüğünü irdelemiyor. Bunun yerine adamın zaman zaman ve ne yazık ki özellikle de inandırıcılık eksikliği taşıması nedeni ile hak ettiği kadar ciddiye alınması zor olan paranoyasına odaklanmayı tercih ediyor. Bu arada onca zengin görüntüsüne rağmen Kaliforniya’nın en çok evsiz barındıran eyaletlerden biri olması veya kökeni göçmen olan beyaz bireylerin yeni göçmenlere (beyaz olmayan veya filmdeki gibi Arap kökenli olanlara) nefret duyması gibi tespitler üzerinden Amerikan idealinin/rüyasının çöktüğünü de anlatmaya soyunuyor. Ne var ki anlattığı hikâye bu anlatmaya soyunduklarını taşıyacak bir güce sahip değil pek. Dolayısı ile hem adamın paranoyası bazen güldürüyor hem de öldürülen Arap adamın kardeşi karakteri epey naif duruyor örneğin.

Kusurlarına rağmen paranoyak adam karakteri üzerinden pek çok şey söylemeyi başarıyor yine de filmimiz. Vietnam’da savaşmış ve yaralanmış, orada maruz kaldığı ve ABD ordusu tarafından kullanılan “Agent Orange” adlı kimyasal silahın etkilerini üzerinde hâlâ taşıyan adamın kendi kendine edindiği bir misyonla kuşkulu gördüğü tüm Arapları takibe alması bize sıkı bir paranoyanın örneklerine tanıklık etme fırsatı sağlıyor. Kutu taşıyan her Arap, yol üzerinde sahipsiz duran her paket veya havaalanında yeterince güvenli bir yerde duruyor gibi görünmeyen her uçak onun için dehşetli bir kuşkunun kaynağı olabiliyor. Wenders bu kuşku üzerinden Amerikan toplumunda 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan korkunun ve güvensizlik hissinin izlerini seyirciye geçirmeyi başarıyor kesinlikle. Şüphelenilen bir adamın kullandığı bir kağıt kırpma makinesindeki kağıt artıklarını tekrar birleştirmeye çalışmaya kadar uzanan bir güvensizlik bu anlatılan ve arabasının radyosundan sürekli sağ/muhafazakâr kanalları dinleyen adamın çıktığı bu “terörist” avının veya kaybedilen bir Vietnam savaşını “komünizmin yayılmasını durdurduk” diyerek başarılı gören bir fanatizmin Amerikan toplumundaki izlerini hissediyoruz sık sık.

Wenders’in kimi filmlerinde dolduğu gibi rock ağırlıklı sıkı bir soundtrack’i var filmin ve Leonard Cohen’den David Bowie’ye ve Travis’e kadar uzanan isimlerin başarılı şarkılarını -belki bir parça dozu fazla kaçmış şekilde- duyma şansı buluyoruz. Filme adını veren de kapanışta dinlediğimiz Cohen şarkısı. “Bolluk ülkesinde bir gün ışığın gerçekleri aydınlatmasını dileyen” şarkının bu hayalini hikâyesi ile ne kadar gerçekleştirdiği tartışmalı olsa da ilgi gösterilebilecek bir film karşımızdaki. Adam terörist peşinde koşarken ona yardımcı olan karakterin filme kattığı -ve aslında kendi içinde eğlenceli olan- hafif mizahın da bir örneği olduğu gibi kendisini gereği kadar ciddiye almaması filme bir parça zarar vermiş görünse de, diyalogları bazen fazla basit dursa da ve adam ile kadının hikâye boyunca birbirlerini tanıması –hadi klişe demeyelim ama- alışıldık safhalardan geçiyor olsa da yine de bu düşük bütçeli filmde Wenders rahatsız etmeyen bir duygusallık ile kalplere dokunmayı başarıyor çünkü. Venedik Festivali’nde aldığı Unesco ödülünün de göstergesi olduğu gibi naif bir hümanizme göz kırptığını da ekleyelim filmin son olarak.

(“Bolluk Ülkesi”)