Tulitikkutehtaan Tyttö – Aki Kaurismäki (1990)

“Veda etmeye geldim. Her şey yolunda ve bir daha asla görüşmeyeceğiz. Hiçbir şey için endişelenmene gerek yok”

Sıkıcı ve zor bir yaşam süren, okuduğu romantik kitaplardaki aşkı arayan bir işçi kadının tek gecelik kalan bir ilişkisinin sonuçlarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya ve İsveç ortak yapımı. Fin sinemacının “Proletarya Üçlemesi”nin sonuncu çalışması olan yapıt yaşamının her alanına sıkıcılığın, zorluğun ve sevgisizliğin hâkim olduğu bir emekçi kadının, çok bağlandığı umudunun çökmesi ile yaşananları, karanlık ve sosyal gerçekçi bir öyküyle ve yönetmenin özgün sinema tercihleri ile anlatıyor. Kaurismäki’nin pek çok filminde rol alan ve favori oyuncularından biri olan Kati Outinen’in başrolde tam da sinemacının tercih ettiği “duygulardan -çoğunlukla- arıtılmış” görünen performansı ile sürüklediği hikâye, Fin sinemacının güçlü filmografisinin en öne çıkan örneklerinden biri ve sade dürüstlüğü ile de dikkat çekiyor.

Iris (Kati Outinen) bir kibrit fabrikasında çalışan, annesi (Elina Salo) ve üvey babası (Esko Nikkari) ile birlikte yaşayan, evin tüm işlerini de üstlendiği gibi, kazandığı parayı da onlara veren bir genç kadın. Erkek kardeşi (Silu Seppälä) üvey baba ile anlaşamadığı için evden ayrılmış ve yalnız yaşamaktadır. Annesinin doğum günlerinde hediye ettiği Anjelik kitaplarındaki romantik maceralardan çok uzak bir yaşam süren Iris bir gece bir adamla (Vesa Vierikko) tanışır ve geceyi onun evinde geçirir. Ne var ki bundan sonrası onun hayal ettiği türden bir romantik öykü olarak gelişmeyecek ve bir suç hikâyesine dönüşecektir.

1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) ile başlayan ve 1988 yapımı “Ariel” ile süren “Proletarya Üçlemesi”ndeki sonuncu yapıt olan film (aslında 2023 tarihli “Kuolleet Lehdet” (Sararmış Yapraklar) adlı film de bu üçlemeye 33 yıl sonra eklenen bir yapıt olarak kabul ediliyor) bir alıntı ile açılıyor: “Büyük ihtimalle ormanın ortasında, çok uzaklarda soğuktan ve açlıktan öldüler”. Alıntının kaynağıysa, birlikte yazdıkları on üç kitaptan oluşan macera ve romantizm dolu tarih romanları ile tanınan Fransız yazarlar Anne ve Serge Golon’un (İngilizce çevirilerde ikisinin adları birleştirilerek Sergeanne Golon kullanılmıştı ama bu isim filmde nedense Sergianne olarak yazılmış) 1964 tarihli eserleri “Angélique et le Nouveau Monde” (Fransa dışında daha çok “Kontes Anjelik” ismi ile basılmış). Hikâyesinin kahramanının adını Fin yazar Anni Swan’ın “Iris Rukka” adlı romanından alan Kaurismäki senaryoyu -sadece iki günde- yazarken bir başka Fin yazar olan Hannu Salama’nın ilk romanı olan ve 1961’de yayımlanan “Se Tavallinen Tarina”dan da esinlenmiş. Iris’in tek başına gittiği sinemada seyrettiği filmin William A. Seiter’ın yönettiği, 1938 ABD yapımı bir Marx Kardeşler filmi olan “Room Service” (Pastırmacıyan ve Şürekâsı) olduğunu da ekleyelim son bir not olarak.

Kaurismäki’nin, bu çalışması ile ilgili olarak “Robert Bresson’u epik aksiyon filmlerinin yönetmeni gibi gösterecek” bir film yapmak istediğini söylediği iddia edilir. Bresson’un filmlerine aşina olanlar için bu sevindirici bir söz de olabilir korkutucu da! Fin sinemacı bunu önceki filmlerinde de tercih ettiği kısıtlı diyalog kullanımını, “duygusuz oyunculuk”ları ve basit bir hikâyeyi daha ileri bir boyuta taşımak amacını kastederek söylemiş olsa gerek ama onun, filmlerinde zaman zaman sahte alıntılar kullanmak gibi örnekleri de olan şakaseverliğinin bir sonucu bu aslında. Evet, bildiğimiz anlamda bir aksiyon yok filmde ve ortalama bir filmin altını hiç aksatmadan çizeceği ve duyguları kışkırtmak için kullanacağı dramlar tüm sadelikleri ve “sıradan”lıkları ile aktarılıyor; ama seyrettiğimiz, Kaurismäki’nin özgün sineması ile çekici bir hikâyeye dönüşüyor yine de.

Açılış jeneriğine, filmin sonlarına doğru hayli dramatik bir sahnede tekrar duyacağımız sert esen bir rüzgârın sesi eşlik ediyor. Ardından Iris’in çalıştığı fabrikanın kibrit üretim sürecini, makinelerin nasıl çalıştığını gösteren kısa bir belgesel havasında izliyoruz. İlk birkaç sahnede Kaurismäki Iris’in monoton, soğuk ve yalnız yaşamını hiçbir diyaloga başvurmadan anlatıyor ve ilk on beş dakikada duyduğumuz tek konuşmalar televizyondaki haberleri sunanlardan geliyor. Oyunculardan duyduğumuz ilk repliğin Iris’e söylenen “Fahişe!” sözcüğünden ibaret olması biraz da bu nedenle hem etkileyici oluyor hem de genç kadının içinde bulunduğu ortam hakkında çok iyi bir fikir veriyor. Öykü boyunca karakterler gerektiği kadar, hatta daha da az konuşuyor ve bu da bize anaakım filmlerin olan biteni anlatabilmek için bolca diyaloga başvurmasının ne kadar kolaya kaçan bir seçim olduğunu hatırlatıyor. Bu “söz eksikliği”ni kapatansa pek çok sahnede çoğunlukla televizyon ekranından, bazen de radyodan gelen sesler oluyor. Kaurismäki televizyon haberleri aracılığıyla (Çin’de Tianenmen Meydanı Protestoları, Rusya’da Ufa Tren Kazası ve İran’da Humeyni’nin ölümü gibi tümü 1989’da yaşanan olayların görüntülerini izliyoruz bu haberlerde) Iris’in küçük dünyası dışındaki karanlığı ve kötü haberleri onun kendi karanlığının üzerine ekliyor ve daha da koyu bir resim çiziyor. Aslında dış dünyada olan bitenin Iris’e doğrudan, hatta dolaylı bir etkisi ima edilmiyor öyküde ama insanların kişisel zorluklarının, etraflarındaki büyük zorluklar karşısında ne kadar küçük ve önemsiz kaldığını hatırlatıyor bize bu görüntüler ve bireylerin bunun farkında bile olmadıklarını söylüyor sanki.

Aki Kaurismäki’nin sinema dili sessiz sinemanın temel olarak görüntülere yaslanan hâlinin modern karşılığı gibi ve üstelik o dönemde olan biteni, karakterlerin duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullanılan ara yazılara hiç başvurmadan yapıyor bunu. Örneğin maaş günü, alışveriş, gece kulübü, tanışılan adam, onun evinde geçen bir gece ve sonrasında yaşananlar herhangi bir söze hiç ihtiyaç duyulmadan anlatılıyor ve sinema sanatının temelinde yatanın görsellik olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Elbette müzik de yönetmenin ana anlatım araçlarından biri olarak kullanılıyor yönetmenin filmografisinin diğer örneklerinde de olduğu gibi. Canlı çalan orkestralardan, jukebox’lardan (müzik kutusu) ve filmin soundtrack bandından geliyor müzik hikâyede baştan sona ve bazıları film için yazılmış havasını da uyandıran sözleri ile şarkılar filme renk, hüzün ve dinamizm katıyor. 1960’ların melodilerinden (The Renegades’ten “Cadillac”) klasik müziğe (Çaykovski’nin 6. Senfonisi) ve çoğunluğu Schlager türünde Fin şarkılarına müzik filmin ana elemanlarından biri olmuş yine.

Bir çay sohbeti veya tek portakallı hastane ziyareti gibi yönetmenin kendine has mizah anlayışının örneklerine sıkça rastladığımız ve öyküsünü bir genç kadının hayatın ve insanların romantik romanlardaki gibi olmadığını anlaması olarak özetleyebileceğimiz film, Fin sinemacının insana bakışının da özeti bir bakıma. Karakterleri üzerinden insanlara sevgisini gösteriyor Aki Kaurismäki. Onları yüceltmiyor ama; tüm zayıflıkları, acizlikleri ve hataları (hatta suçları) ile onları anlamaya çalışıyor. Tüm o tarafsız yaklaşımı ve sadeliği ile onlara, seyirciden de onları tanımasını ve anlamasını bekliyor. Yönettiği, senaryosunu yazdığı, yapımcılığını üstlendiği ve kurgusunu da yaptığı bu filminde Kaurismäki o ana kadar sigara içtiğini hiç görmediğimiz Iris’in kritik ve dramatik bir anda sigarasını yaktığını göstermek ve konuşmasız bir on beş dakikada kahramanının yaşamını tüm boyutlarıyla gösterebilmek ve sonraki olacakları anlamlandırabilmek gibi pek çok tercih ve başarı örneği ile dikkat çeken bir sonuç üretmiş. Baştaki uzun fabrika bölümünde makineleri tüm detayları ile görüntüye getirirken, insanların sadece ellerini gösteren ve sonra da Iris’i çalışma saatleri boyunca tekrarlayıp durduğu ve otomatikleşen hareketleri ile o makinelerden farksız bir görüntüye büründüren, sadece bu sahnesiyle bile politik olabilen bir sinemacı Kaurismäki. Onun bu küçük başyapıtı da tüm filmleri gibi, görülmesi gerekli bir çalışma.

(“The Match Factory Girl” – “Kibritçi Kız”)

(Visited 4 times, 4 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir