“Sekiz yaşında olduğum o yaz hayatımdan beş saat kayboldu. Beş saat. Kayboldu. Hiçbir iz bırakmadan yok oldu”
Her ikisi de çocukluklarında cinsel tacize uğrayan iki delikanlıdan birinin hatırla(ya)mayarak, diğerinin unut(a)mayarak travmaları ile baş etmeye çalışmalarının hikâyesi.
Scott Heim’in 1996 tarihli ve kendi hayatından da esinlendiği aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu yazan Gregg Araki’nin, yönetmenliğini de yaptığı ABD ve Hollanda ortak yapımı bir film. Heim’in Prince Gornolvilas tarafından tiyatro sahnesine de uyarlanan romanından yola çıkan Araki’nin senaryosu pedofili ve bu korkunç eylemin, kurbanları üzerinde yarattığı travmayı tüm sertliği ile anlatmaktan çekinmeyen ve yönetmenin filmografisindeki en olgun çalışmalardan biri. İki başrol oyuncusunun, Joseph Gordon-Levitt ve Brady Corbet’in, yaşadıkları travmalarla birbirinden çok farklı yollarla baş etmeye çalışan karakterlerini güçlü performanslarla canlandırdığı filmde Harold Budd ve Robin Guthrie’nin öykünün içeriğine çok iyi uyan orijinal müziklerinin yanında, Araki’nin tüm filmografisindeki şarkı seçimlerinin bir benzerini tekrarlaması da dikkat çekiyor. Çocuk oyuncuların sakıncalı sahnelerin çekimlerinden etkilenmemesi için özel bir itina gösterilen filmin bazı sahneleri ve diyalogları oldukça sert görünebilir ve anlaşılan Araki özellikle tercih etmiş bu sonucu. Bir büyüme hikâyesini, şiddetli bir travmayı ekleyerek anlatan filmin içeriği bazı tartışmalara yol açsa da, gösterime girdiğinde psikologlar yapıtı çocuklukta yaşanan cinsel tacizin etkisinin uzun yıllara yayıldığını güçlü ve doğru bir şekilde anlattığını vurgulayarak övdüler.
Film öykünün iki kahramanını sekiz yaşlarından sonra ilk kez on yıl sonra bir araya getiriyor. O zamana kadar her ikisinin zaman zaman anlatıcı olarak yer aldığı kişisel öykülerini 1981’den 1991’e uzanan bir dönem boyunca paralel olarak anlatıyor senaryo. Brian (Brady Corbet) sekiz yaşındayken ne olduğunu hatırlayamadığı kayıp bir beş saat yaşamıştır ve o günden sonra aklını UFO’lara ve uzaylılara takmış, adını koyamadığı bir şekilde, o beş saatte olanları bu dünya dışı varlıklarla ilişkilendirmiştir. Neil (Joseph Gordon-Levitt) ise, Brian’ın aksine aynı dönemde kendi yaşadıklarını çok iyi hatırlamaktadır ve şimdi hayatını kasabasının erkeklerinin cinsel isteklerini para karşılığı yerine getirerek sürdürmektedir. Neil’in bildiği ama konuşmadığı olayları tekrar gündemlerine sokacak olan, Brian’ın o kayıp beş saatin sırrını çözme çabası olacak ve on yıl sonra ilk kez bir araya gelmek zorunda kalacaktır bu iki delikanlı.
Harold Budd ve Robin Guthrie’nin tedirgin, gerilimli ama masumiyeti de çağrıştıran müziğinin eşlik ettiği ilginç bir jenerikle açılıyor film. Başta net olmayan bu görüntülerde yukarıdan dökülen renkli küçük nesneleri görüyoruz ve sevimli bir küçük çocuğun başına dökülen bu şeylerin farklı renklerdeki kahvaltılık gevrekler olduğunu anlıyoruz sahnenin sonunda. İlerideki sert bir sahneye gönderme olan bu açılıştan sonra, önce Brian’ın sonra da Neil’in kişisel hikâyelerini izlemeye başlıyoruz. Senaryosunda gerek o 1981 yazında gerekse sonrasında yaşananları sertlikten kaçınmayan bir netlikle anlatıyor Araki ve eylemleri, tamamı ile doğrudan göstermese de, ima etmenin çok ötesine geçerek sergiliyor. Bu tercihin etkisi kaçınılmaz şekilde güçlü elbette ama pek çok sahnede aynı seçimin tekrarlanması gerekliliğini de tartışmalı kılıyor; ne var ki Araki’nin sinema dili filmografisinin diğer örneklerinde de görülebileceği gibi genellikle bu netlikte oldu her zaman ve diğerleri ile kıyaslandığında çok daha olgun dursa da bu dil burada, sonucun tipik Araki olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. İki başrol oyuncusu dışındakilerin, özellikle de tacizci ve/veya sapık erkekleri ve diğer pek çoğunu canlandıran oyuncuların performanslarındaki bazen bir parça fazla ileri giden abartı boyutunu da yine yönetmenin özel bir tercihi olarak görmek gerekiyor. Neyse ki özellikle Gordon-Levitt’in oyunculuğunun bu abartıdan uzak kalması ve Corbet’in de her zaman olmasa bile ona benzer şekilde eşlik etmesi ile, film olgunluktan çok uzak düşmüyor.
Neil’in fazlası ile cinsel güdülerle dolu, Brian’ın ise aseksüel görünen yaşamlarında çocuklukta yaşananlara ek olarak aile içi başka unsurların da etken olduğunu söylüyor senaryo; hikâyeye ek bir boyut katıyor bu öğeler ama zaten var olan sertliği bir adım daha ileriye taşıyor ve gerçekçiliği de zedeliyor bir parça. Aslında filmin yaratıcılarının bazılarının yaşamlarının izlerini taşıdığı bir çalışma bu ve bu ek unsurların gerekliliği de tartışmaya açık. Örneğin senaryoya kaynak olan yarı-otobiyografik romanın yazarı Scott Heim’in çocukluk ve ilk gençliği tıpkı Neil ve Brian karakterleri gibi Kansas’ın Hutchinson şehrinde geçmiş ve o da Neil gibi bir eşcinsel. Filmde tacizci beyzbol koçunu oynayan Bill Sage’de çocukluğunda bir pedofili kurbanı olmuş ve kendi ifadesine göre, “tacizcilerin normal insanlar gibi göründüğünü” anlatmak için kabul etmiş rolünü; ama Araki ve görüntü yönetmeni Steve Gainer’ın bazı sahnelerdeki kamera tercihleri onun bu “normal” söylemine ters düşecek bir içeriğe sahip.
Gregg Araki filmografisine aşina olanların tahmin edebileceği türden pek çok şarkı yer alıyor soundtrack’te. 1997’de Billboard dergisine verdiği röportajda “Film, sanat veya başka herhangi bir şeyden daha çok müzikten etkileniyorum… Müzik benim için sadece bir arka plan gürültüsü değil, filmin tematik ruhudur” diyen Araki’nin favori şarkıcı ve grupları (Slowdive, Cocteau Twins vs.) burada da çıkıyor karşımıza ve shoegaze, dream pop, post-punk, electro-industrial gibi bağımsız/alternatif türden pek çok şarkı öyküyü destekliyor. Bu şarkıların önemli bir kısmını çok kısa süreler boyunca dinliyoruz ama hikâyenin doğru anlarında kullanılıyorlar ve karakterlerin duygularına ve sürdürdükleri yaşamlara uyumlu biçimde eşlik ediyorlar.
“Yani bazen başka çocuklar da oluyordu ama ben onun en kıymetlisiydim. Ben onun tek gerçek aşkıydım” ve “Ben onun gözdesiydim. Herkesin içinden beni seçti. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama bu olay ilk başladığında onur duydum” gibi cümlelerin bir pedofili kurbanının ağzından çıktığını duymak ilk başta tuhaf gelebilir ama film bu sözlerin gerçekçiliğine ikna ediyor bizi. Öykünün sertliğini artıran unsurlardan biri de tam olarak bu; bir çocuğun kendisine karşı en iğrenç eylemlerden birini gerçekleştiren bir yetişkinin “kendisini seçtiği” için onur duyması kuşkusuz çok korkutucu bir sonuç. Gerek Brian’ın gerekse Neil’in ruhlarındaki farkında oldukları ve olmadıkları yaraları açan, hissettikleri ya da hissetmedikleri boşlukları yaratan bu kafa karışıklığı aynı zamanda elbette. Brian’ın hayal ettiği uzaylılar ve Neil’in yaşamını kazanma şekli bu yaraların ve boşlukların sonucu kuşkusuz. Noel gecesinde evin dışından gelen “O Holly Night” ilahisinin eşlik ettiği final sahnesinin içeriği bir son isteyenleri tatmin etmeyebilir ama tam da olması gerekeni izliyoruz kesinlikle. Yıllar önce açılan o yaranın gücünün resmini çizmeye önemli bir katkı sağlıyor bu tercih ve iki örselenmiş ruhun bu sahnesi filmin en sıcak bölümünü oluşturuyor.
Hikâyenin farklı bölümlerinde iki ana karakterin anlatıcı sesini duymamız ve ancak son bölümlerde ilk kez bir araya gelmeleri filme çekici bir hava katmış. Birbirlerinden haberi olmadan öykünün farklı bölümlerini tamamlıyor iki karakter ve ruhlarındaki boşlukları da dolduruyorlar bir bakıma. Bir tecavüz sahnesinde failin kurbanının başına defalarca bir bebek şampuanı ile vurulmasını -eğer tesadüf değilse- ilginç/tuhaf bir tercih olarak anmamız gereken filmde Joseph Gordon-Levitt’in performansı rol arkadaşınkini epey geride bırakan bir düzeye çıkmış. Bunun nedeni Brady Corbet’in oyunculuğunda sıkıntı olması değil; aksine Corbet de rolünün hakkını veriyor ama Neil karakterinin daha ilginç ve çok boyutlu olmasının da katkısı ile Gordon-Levitt seyircinin yüreğine dokunacak güçte bir resim çiziyor tartışmasız bir şekilde. Nihilist denebilecek ve neredeyse kendi kendini yok eden bir karakter Neil (dönemin AIDS yılları olduğuna dikkat edelim) ve hak ettiği bir performansla çıkıyor seyircinin karşısına Joseph Gordon-Levitt’in sayesinde. Öyküdeki karakterlerden birinin sözlerinin (“İnsanların kalbinin olduğu yerde, Neil dipsiz bir kara kuyu taşıyor”) çok iyi tarif ettiği Neil karakterini başka bir oyuncu ile ilişkilendirmemizi imkânsız kılacak bir başarı göstermiş oyuncu. Biri sonradan Brian ile de tanışan ve dost olan iki yan karakterin (Neil’in çocukluk yıllarından beri yakın arkadaşı olan Wendy rolünde Michelle Trachtenberg, Eric rolündeyse Jeff Licon’u izliyoruz) öyküye pek katkıları olmayan filmin küçük kasaba yaşamının boğuculuğunu ve sıkıntısını daha güçlü biçimde ele alamamak ve pek çok karakteri yeterince derinleştirememek gibi sıkıntıları da var ama yine de Araki’nin bu yapıtı kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.
(“Tenin Gizemi”)