Dona Flor e Seus Dois Maridos – Bruno Barreto (1976)

“Dışarıdan bakınca ağırbaşlı, ciddi bir hanımefendi gibi görünüyorum; ama ben müstehcen şeyler hayal eden edepsiz bir kızım”

Sorumsuz ve kumarbaz olsa da âşık olduğu kocasının ölümünden sonra saygın bir adamla evlenen bir kadının hikâyesi.

Jorge Amado’nun 1966’da yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Eduardo Coutinho ve Leopoldo Serran ile birlikte yazan Bruno Barreto’nun yönetmenliğini de yaptığı bir Brezilya filmi. Ülkesinde en çok seyirci toplayan (10.7 milyon kişi seyretmiş filmi sinemada) Brezilya filmi ünvanını 2010 yılına kadar elinde tutan yapıt komedi tonu ile hayli ilginç ve kesinlikle eğlendiren bir “kadının arzusu” hikâyesi anlatıyor. “Normal evlilikler”i sorgulayan ve kadınların cinsel arzularını ve özgürlüklerini odağına alan öykü üç başrol oyuncusunun (Sônia Braga, José Wilker ve Mauro Mendonça) başarılı performansları, cüretkâr olmaktan çekinmeyen anlatımı ve büyülü gerçekçiliğe yakın duran seçimleri ile oldukça ilginç ve eğlenceli bir çalışma.

Brezilyalı sinemacı Bruno Barreto on beş ve on altı yaşlarında çektiği iki kısa filmden sonra, ilk uzun metrajlı filmi olan ve Moskova’da yarışan “Tati” ile henüz on yedi yaşında ilk kez bir uzun metrajlı film için oturmuş yönetmen koltuğuna. 20-21 yaşlarında çektiği “Dona Flor e Seus Dois Maridos” onun ikinci uzun metrajlı çalışması ve 2015 yılında Brezilyalı sinema eleştirmenleri arasında yapılan değerlendirmede tüm zamanların en iyi 39. Brezilya yapımı seçilmiş. Çok genç bir yaşta ve kadının cinselliğini, kadın-erkek ilişkilerini, erkeğin kadını sömürmesini konu edinen böylesine olgun bir filmi çekebilmek çok önemli bir başarı kuşkusuz Barreto adına. Yapıtın başarısının bir diğer göstergesi ise Brezilya’da gördüğü ilgiden etkilenen Hollywood’un 1982’de “Kiss Me Goodbye” (Robert Mulligan) adı ile filmi Amerikan toplumuna uyarlayarak yeniden çekmesi. Barreto’nun filminin başarısında, kaynak aldığı Amado romanının da önemli bir payı var elbette; Barreto’nun filmi ve onun ABD’deki tekrar çekimi dışında, bir Broadway müzikali (“Saravà”), Brezilya’da 1998’de bir televizyon dizisi, 2006’da Arjantin’de ve 2008’de Brezilya’da tiyatro oyunu, 2017’de Brezilya’da aynı isimle bir sinema filmi (Yönetmen Pedro Vasconcelos) ve 2019’da Meksika’da bir pembe dizi olarak da seyircinin karşısına çıktı bu roman. Tüm bu uyarlamaların içinde en başarılı ve kalıcı olanın Barreto’nunki olması da bu sinemacının başarısının bir diğer kanıtı.

Brezilya’da askerî bir diktatörlüğün sürmekte olduğu bir dönemde çekilen film 1943’te bir karnaval sabahında başlıyor. Finalde de aynı açı ile görüntülenerek karşımıza gelecek olan kasaba meydanındaki bir masada oturan ve geceden kalma oldukları belli olan, bir kısmı da kadın kıyafetleri içinde bir grup erkek sarhoş sesleri ile çalıp söylemektedirler. İçlerinden biri olan Vadinho (José Wilker), dans ederek kendilerine yaklaşan bir gruba katılır ve onlara cinsellik kokan hareketlerle eşlik eder. Ne var ki bu sarhoş adamın dansı, onun birdenbire sokağın ortasında düşüp ölmesi ile sonuçlanacaktır. Halkın sesini duyarak koşan eşi Dona (Sonia Braga) çığlıklar atarak kocasının bedenine sevgi ile sarılacak ama bir yas döneminden sonra, doğanın çağrısına uyarak Teodoro (Mauro Mendonça) adında bir adamla evlenecektir. Çalışmayan, ağzı bozuk, sürekli kumar oynayan ve içen, ve her fırsatta aldattığı eşine, parasını alabilmek için şiddet uygulamaktan da çekinmeyen Vadinho’ya tüm bu kusurlarına rağmen tam bir tutku ile bağlı olan Dona’nın ikinci kocası ise tam aksine oldukça “normal” bir adamdır. Her konuda birbirlerine tam zıt noktalarda duran iki erkek ile olan evlilikleri Dona’yı çözmekte zorlanacağı bir durumun içine sokacaktır. İlk evliliğinde bir erkekte özlediğini söylediği her şeye sahip olan Teodoro ile olan birlikteliği Dona’yı mutlu edecek midir?

Askeri dikatörlük döneminde eserleri sık sık yasaklanan Brezilyalı sanatçı Chico Buarque’ye ait olan şarkıların (özellikle hem kendi sesinden hem de kapanış jeneriği sırasında Simone Bittencourt de Oliveira’dan dinlediğimiz ve film için bestelenen “O Que Será (A Flor Da Pele)”ye dikkat!) eşlik ettiği filmin ilk yarısında uzun bir geri dönüşle, Dona’nın ilk kocası ile olan evliliğinden manzaraları izliyoruz; ikinci uzun bölümde ise ikinci evliliğin günleri geliyor karşımıza ve seyirci kadının bu iki birlikteliğinde yaşananları karşılaştırma fırsatı buluyor bir kara komedi havasında. Son bölümde ise bir sürprizle Dona’nın “iki kocalı” yaşamını izliyoruz ve öykünün “aksiyon”u da bu son sahnelerde çıkıyor karşımıza. Bu sürprizin gerçekliğini seyirciye bırakıyor Barreto ki bu da oldukça doğru bir seçim olmuş; çünkü öyküye mekân olan Bahio eyaleti ve başkenti Salvador, Brezilya’nın büyü ve doğaüstü pratikler gelenekleri olan bir bölgesi. Böylece seyirci biri “büyülü gerçekçilik” esintili olan iki seçenek arasında kendi yorumunu yapma fırsatı buluyor.

Filmin komedisi kahkaha attıran türden değil; kendisini hep hissettiren ama öne de çıkmayan bir mizahı var yapıtın ve bu mizahın kara havası da altı çizilmeden, doğal bir şekilde eklenmiş buna. Vadinho’nun çılgın ve edepsiz dansını yaparken birdenbire düşüp ölmesi veya bir evin açık penceresinden içerideki tabut içinde yatan ölüyü ve başındaki yas tutanları gördüğümüz bir karede pencerenin önünden eğlenerek geçen karnaval katılımcıları bu mizahın tipik örnekleri olarak eğlendiriyor seyirciyi. Bu kara komedi filmin son sahnelerinde ivmesi artan bir dozda karşımıza çıkarken, belki de en önemli kaynağını Vadinho karakterinden alıyor. Bir koca için hayal edebilecek en kötü huylara sahip olan bu sorumsuz adamın parçası olduğu tüm sahnelerde ondan hem nefret ediyor hem de -hatta belki biraz da gizlice özenerek ona- eğleniyorsunuz. Daha ölür ölmez tüm komşularının ve tanıdıklarının hakkında olumsuz onlarca şeyi sayıp dökmeye başladığı (“Kadın parası yiyen ayyaş herifin tekiydi” bunlardan sadece biri) Vadinho ile yedi yıldır evli olan Dona’nın, tüm kusurlarını yakından bildiği bu adama olan bağlılığı ve tutkusu da bir yandan düşündürürken bir yandan da eğlendiriyor. Teodoro ile ideal bir kocanın canlı haline kavuşan Dona’nın aklının hâlâ Vadinho’da olmasını öykü boyunca sık sık karşımıza çıkan ve bazen de komedinin parçası olan dinsel unsurlarla birlikte düşünmek ve bunu da finaldeki doğaüstü öğe ile birlikte değerlendirmek gerekiyor herhalde. Brezilya istatistiklere göre dünyanın en fazla katolik barındıran ülkesi ve bu dinin cinselliğe geleneksel bakışı onu bastırmaya, filmimizden yola çıkarak söylersek, ama varlığını hep hissettiren bir hayalete dönüştürmeye yönelik. Çok güçlü ve bastırılmaya çalışılan bir dürtü ile mücadelenin ve/veya onun boyun eğmenin hikâyesi bu ve bu bağlamda, finaldeki son görüntü çok doğru ve etkileyici. Bu sonun romanda olmadığını, hatta kitabın yazarı Jorge Amado’nun bu fikri hiç beğenmediğini ama filmi gördükten sonra Barreto’yu takdir ettiğini de belirtelim bu arada.

Bruno Barreto’nun filmi daha önce genellikle pembe dizilerde oynayan Sonia Braga’nın Brezilya sinemasında bugünkü yıldız statüsüne giden yolu açması ile de biliniyor. Bir konuşmasında İtalyan yıldız Sophia Loren’in “tanrısal” bir statüde olduğunu söyleyen sinemacı, Braga’yı da aynı yerde görmesini “Sonia bir oyuncu olmanın ötesine geçer… karakterin kendisi olur” sözleri ile gerekçelendiriyor. Burada da gerçekten olağanüstü bir performans sergiliyor Braga; kocasına hiç de hak etmediği bir bağlılığı ve sadakati olan ve saygın bir eş olmakla, “müstehcen arzular”ı olan bir kadın olmayı aynı inandırıcılıkla gerçek kılıyor. Dönemi için cüretkâr sahnelerde de, yas tutan bir eş olarak da hep sahici ve güçlü bir performans veriyor oyuncu ve filmin en önemli kozlarından biri oluyor. Onun ilk ve ikinci kocalarını canlandıran José Wilker ve Mauro Mendonça da rollerinin hakkını kesinlikle vermişler ve özellikle Wilker, karakterinin nefret ve sempatiyi aynı anda uyandırması nedeni ile, zor bir yanı da olan rolünün altından eğlendirerek kalkmayı başarmış.

Barreto’nun filmini değerli ve farklı kılan yönlerinden biri, cinsellik konusundaki söyleminde kadını erkeğin gerisine atmayan ve onu sadece obje olmaktan çıkarıp, özne yerine koyan bir tutum takınması. Sadece Dona değil bu tutumun örneği; diğer kadınlar da cinsellikle -en azından- söylem olarak hayli ilgili ve gerçekçi görünüyorlar (“Migreni olan dul, erkeği olmayan dul demektir”, “İçten içe cayır cayır yanıyorsun. Bunun çaresi evlilik; ya evlenirsin ya kafayı yersin”vs.). Kuşkusuz cinsellik asıl olarak, Dona’nın iki evliliğini karşılaştırmasına neden olan ana faktör: Balayı gecesindeki kısa süren, pijamalı ve ışık söndürülerek yapılan seks Dona’yı ciddi bir sorgulamaya itiyor. “İki kocalı” son sahnelerdeki gerilim, aksiyon ve gizem de yine cinsellik üzerine kurulu ve filme sağlam bir çekicilik katıyor. Bugün bir ikona dönüşen o son görüntü o son sahnelerin etkileyiciliğini daha da artırıyor şüphesiz.

Öyküde önce Dona ve Vadinho, sonra da Dona ve Teodoro’nun yaşadığı evin aynen korunup bir müzeye dönüşmesini sağlayacak kadar ilgi gören film Brezilya’da diktatörlüğün nispeten yumuşaması ile çekilmeye başlanan erotik komedilerden biriydi. Yapıtın asıl dinamizmini yaratan bölümlerin bir parça geç başlaması ve gösterime girdiği dönemde feminist çevrelerin verdiği olumsuz tepkiyi anlaşılır kılan bazı unsurları (örneğin Vadinho’nun tüm o zaman zaman hayli sevimli olan görüntüsünün ardında, kadına “verdikleri” dışında ona tam anlamı ile kötü davrandığı gerçeği ve buna rağmen kadının seçimi) gibi sorunları olsa da, Barreto’nun filmi üzerinden geçen 50 yıla rağmen çekici olmayı başarabilen bir çalışma. O tarihlerin genç yönetmeni Barreto’nun, Vadinho’yu görüntülerken hem onun karakterini hem de Dona ile olan ilişkisinin ruhunu yansıtan hareketli bir kamera çalışmasını, Teodoro’nun sahnelerinde ise daha statik bir kameranın bize yansıttığı yakın göğüs planlarını seçmesi gibi doğru seçimleri olan film, Brezilya sinemasının ilgiyi hak eden çalışmalarından biri özetle söylemek gerekirse.

(“Dona Flor and Her Two Husbands”)

Körler Hakkında Mektup – Denis Diderot

Fransız filozof ve yazar Denis Diderot’nun 1749 tarihli eseri. Katarakt ameliyatlarının yapılmaya başlandığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği, ve doğuştan körler üzerinde gerçekleştirilen cerrahi operasyonların “mucizeler” yarattığı bir dönemde yazılan kitap bu başarıların sonucu olarak görme ve görsel algılama kavramlarına duyulan ilginin bir ürünü bir bakıma. Adı belirtilmeyen bir kadına (bu kadının on yıla yakın Diderot’nun metresi olan feminist yazar Madeleine de Puisieux olduğuna inanılıyor) yazılan bir mektup şeklinde kaleme alınan eser zamanında özellikle dinle ilgili bir takım ifadeler nedeni ile tepki toplamış ve hatırlı kişiler araya girene kadar da yazarı birkaç ay boyunca hapishanede kalmıştı. Diderot’nun algılama, bilgi ve deneycilik (Bilginin duyular yoluyla, gözlem ve deneyimle kazanıldığını savunan; insanın doğuştan bilgiyle donatılmış olma düşüncesini ret ederek, bütün bilginin zamanla, dış dünyadan duyusal veriler aracılığıyla edinildiğini öne süren görüş) kavramlarını kullanarak ve körlerin deneyimlerine dayanarak; Tanrı, metafizik ve ahlak üzerine yazdıkları ile o dönem için önemli tartışmalara yol açan kitap başta “Encyclopédie” (Ansiklopedi) olmak üzere pek çok önemli eserin sahibi olan, Aydınlanma Çağı’nın bu güçlü isminin okunması gereken bir yapıtı. Bir bilimsel gelişmenin bir filozofa verdiği ilhamın sonucu olan bu entelektüel çalışma Aydınlanma Çağı’nın insanlığın gelişimine sağladığı katkının da ilginç bir örneği.

Diderot eserleri ile dönemin Fransız yönetimlerinin tepkisini çekmiş bir isim ve “Körler Hakkında Mektup” onun bu konudaki tek örneği değil. Yazarlarından biri ve editörü olduğu, 1751 ile 1772 yılları arasında yayımlanan “Ansiklopedi”, İncil’de anlatılan mucizelere kuşku ile yaklaşılan seküler içeriği nedeni ile Katolik Kilisesi ve ardından da Fransız hükümeti tarafından yasaklanmış, esere katkı sağlayan farklı isimler tepkilerden çekinerek projeyi bırakmış ve bazıları da hapse girmişti örneğin. 1746’da yayımlanan ve ilk kitabı olan “Pensées Philosophiques” (Filozofça Düşünceler) ise deizmi savunan içeriği nedeni ile Fransız Parlamentosu’nun kararı ile halka açık bir ortamda yakılmıştı. İsmini koymadan yazdığı “Körler Hakkında Mektup” nedeni ile hapse atılan ve “… gerekse “Körler Hakkında Mektup”, kontrolümden nasılsa kaçmış birtakım düşünce taşkınlıklarından başka bir şey değildirler” demek zorunda kalan yazarın, kitabın Türkçe baskısındaki -adı belirtilmeyen Fransız editörün tanımı ile- “pek ılımlı cüret”inin doğurduğu tepkiyi bugün anlamak imkansız kuşkusuz ama Diderot’nun, eserleri ile arkasındaki fikirlere ilham verdiği Fransız İhtilali’ne daha 40 yıl vardır ve yazar ölümünden beş yıl sonra gerçekleşecek bu devrimi göremeyecektir. Eserin kendisi ise hak ettiği itibara ancak 1820 yılında kavuşabilecektir.

Romalı şair Vergilius’tan bir alıntı ile açmış kitabını Diderot: “Güçlüdürler, ama güçsüz görünürler”. Körler ve algılama yetkinlikleri üzerine olan bir kitap için çok doğru bir alıntı bu kuşkusuz ve yazar, tüm “akademik” çağrışımlarına karşın, “sıradan” okuyucunun da meselelerini rahatlıkla anlayabileceği bu eserinde benzer pek çok doğru örnek, tanım ve yaklaşımla ilginç bir sonuç koymuş ortaya. Örneğin objeleri -ancak- dokunarak algılayabilen/tanımlayabilen bir körün ayna için yaptığı şu açıklama gibi: “Bu öyle bir alettir ki kendisinden uzaktaki nesneler, karşısına uygun bir şekilde konulacak olursa, onları kabartma halinde gösterir; tıpkı elim gibi ama onu bir şeyin yanına koymam gerektirmeden”. Gerek bu tür tanımlamalar gerekse yazarın kendi gözlem ve fikirleri kitabın en önemli yanlarından birinin de göstergesi: Bir yetiye sahip olanların ona sahip olmayanların bu konudaki “eksiklikleri”, becerileri ve kendilerine has kavramlardan oluşan dünyaları konusundaki bilgisizlikleri. Görme yetisi konusunda düşünürsek, görenlerin, körlerin görmenin yerine koyduklarını ve bunu nasıl yapabildiklerini anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu anlatan pek çok örnek veriyor kitapta Diderot. Görenlerin onların dünyasından ne kadar uzak olduğunu anlatan belki de en çarpıcı örnek, doğuştan kör olan bir bireyin yapılan operasyonla görme yetisine kavuştuğunda nasıl görebileceği, gördüklerini nasıl algılayabileceği ve onlarla ilgili daha önceki algıları ile şimdi gördüklerini nasıl ilişkilendirebileceği konusunda yazdıkları yazarın. Küre ve küp cisimlerini ayırt etmeyi dokunarak öğrenmiş bir körün gözleri açıldığında da bunu başarıp başaramayacağı bu konuda çarpıcı bir tartışma alanı yaratıyor örneğin. Tüm bunları “Bir kör gözleri açılınca hemen görebilir mi?” gibi retorik sorularla aktarıyor okuyucuya Diderot.

“Ben genellikle körlerin merhametli olduklarından şüpheliyim” diyen yazar bu düşüncesini “Erdemlerimizin, duyuşumuza ve dış şeylerin üzerimizdeki etkilerine böylesine bağlı olması”na dayandırıyor. Kitabına ek olarak ve, bazı düşüncelerini daha fazla açıklamak ve kimi eleştirilere kaşı cevap olarak yazdığı ve 1782’de Correspondance Littéraire, Philosophique et Critique dergisinde basılan yazısında (Türkçe baskıda yer alıyor bu ek) bu konda geri adım atmış Diderot ve bunun için, kör olan Fransız müzisyen Mélanie de Salignac’ın olağanüstü yeteneklerinden yola çıkmış. Diderot’nun bir diğer kaynağı ise 1 yaşında kör olan İngiliz matemaktikçi ve bilim adamı Nicholas Saunderson olmuş. Matematik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Saunderson’un geometrik hesaplamalar için kullandığı yöntemleri hayranlıkla detaylandıran Diderot, bu bilim adamının Gervaise Holmes adında bir rahiple olan konuşması üzerine (“Eğer Tanrı’ya inanmamı istiyorsanız, ona dokunabilmemi sağlamalısınız”) yazdıkları başını derde sokan asıl unsuru olmuş kitabın anlaşılan. Saunderson’un ağzından yazılan bazı düşüncelerin içerikleri, örneğin evrim teorisini çağrıştıran bölüm, kitabın yarattığı tepkinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Saunderson’a atfettiği sözlerin ve düşüncelerin çoğu aslında Diderot’ya ait. İngiliz politikacı, yazar ve gazeteci John Morley 1878’de yayımlanan “Diderot and the Encyclopaedists” adlı kitabında açıklıyor bu durumu ve Fransız filozofun kaynak olarak gösterdiği eserin ve yazarının sahte olduğunu belirtiyor.

1751’de yayımlanan “Lettre sur Les Sourds et Muets a l’usage de Ceux qui Entendent et Qui Parlent“ (Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup) adlı kitabı ile bir bakıma kardeş bir eser üreten Diderot’nun, fikirleri ile ilham verdiği Fransız Devrimi sırasında, kurşundan imal edilmiş olan tabutu mezardan çıkarılarak silahlar için mermi yapmak amacı ile kullanılmıştı. Onun bu kitabı “entelektüel” tartışmalara meraklı olanlar başta olmak üzere herkesin ilgisini çekebilecek bir klasik, özetlemek gerekirse.

(“Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” – “Lettre sur Les Aveugles à l’usage de Ceux Qui Voient”)

Madres Paralelas – Pedro Almodóvar (2021)

“Ailenden hiç kimse sana ülkenin gerçeklerini anlatmamış. 100 binden fazla insan kayıp, çukurlara veya mezarlıkların civarına gömülü. Torunları, torunlarının çocukları onları topraktan çıkarıp düzgün bir şekilde defnetmek istiyor; çünkü annelerine ve büyükannelerine söz verdiler. Savaş, bunu başarana kadar bitmeyecek. Çok gençsin ama babanın ve ailenin savaş sırasında nerede olduklarını öğrenme vaktin geldi. Öğren ki tarafını seç”

Aynı hastanede aynı gün doğum yapan iki kadının, çocukları ile olan ilişkileri ve İspanya İç Savaşı’nda faşistler tarafından öldürülen cumhuriyetçilerin kemiklerini arayanlar üzerinden anlatılan annelik hikâyeleri.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya, Fransa ve ABD yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve İspanya’nın Goya ödüllerine yedi dalda aday gösterilen film melankolik unsurları olan öyküsünü bir iç savaşın kapanmayan yaralarının neden olduğu acılar ile birleştirmeyi deneyen ve bu alandaki hedefini tam olarak yakayalamasa da belli bir etkileyiciliği yakalayan bir çalışma. Kadın karakterlerin öne çıktığı ve başrol oyuncusu Penélope Cruz’un güçlü ve Oscar’a aday olan performansı ile dikkat çektiği yapıt, İspanyol sinemacının küçük bir istisna dışında daha önce hiç el atmadığı ve ülkesinin tarihinde çok önemli ve acı bir yeri olan iç savaşla ilgili görüşlerini aktarma aracı olarak kullanması ile de önem taşıyor ve başarılı müzik çalışması (Alberto Iglesias Oscar’a aday oldu bu çalışması ile), renk seçimleri ve sanat yönetmenliği ile bir Almodovar filmi olduğunu -olumlu bir anlamda- hep hissettiriyor seyirciye.

Almodóvar senaryo çalışmalarına nerede ise on beş yıl önce başlamış ve 2009’da çektiği “ Los Abrazos Rotos” (Kırık Kucaklaşmalar) adlı filminin bir sahnesinde, 2021’de gösterime girecek olan “Madres Paralelas”ın afişine yer vermişti. Bir başka ifade ile söylersek, filmin afişini o tarihte hazırlamıştı bile İspanyol sinemacı. Senaryonun ilk hâlinde karakterlerden birinin ailesinin geçmişini İç Savaş’ı kazanan faşistlere dayandıran Almodóvar, öyküsündeki iki anneden genç olanını da İspanya’nın günümüzdeki muhafazakâr gençlerinden biri olarak çizmiş; ne var ki bu “radikal” unsurlardan vazgeçmiş daha sonra. Bu iki nedenle anlaşılabilir bir durum: bu nedenlerden toplumsal olanı, İspanya’nın modern tarihindeki acı döneminin (İç Savaş ve sonrasındaki faşist Franco dönemi) gerçekleri ve sonuçları ile yüzleşmeyi tam anlamı ile hâlâ yap(a)maması ve 1930’lardaki toplumsal ayrışmanın günümüzde de isim ve biçim değiştirerek de olsa devam etmesi. Örneğin diktatör Franco’nun mezarının bulunduğu yerden taşınması ve orasının iç savaşın ve faşizm döneminin kurbanlarının anıldığı bir hafıza merkezine dönüştürülmesi ancak 2019’da gerçekleştirilebildi ve sağcıların yoğun itirazı ile karşılaştı bu karar. Senaryodaki toplu mezar da o dönemin gerçeklerinden biriydi ve faşistler katlettikleri cumhuriyetçilerin cesetlerini kimliksiz bir şekilde ve yerlerini belirtmeden gömmüşlerdi. İkinci neden ise kişisel; 1997’de çektiği “Carne Trémula” (Çıplak Ten) adlı filminde karakterlerden birinin Franco yönetiminin olağanüstü hâl ilan ettiği 4 Aralık 1970’de doğum yapması dışında, iç savaş konusundan hep uzak duran yönetmen için öykünün son hâli bile yeterince doğrudan bir politikliğe sahip çünkü.

Aynı hastanede aynı gün doğum yapan iki kadını anlatıyor film: Janis (Penélope Cruz) kırklı yaşlarında ve bekâr bir fotoğrafçı; evli bir adli antropologla (Arturo rolünde Israel Elejalde var) girdiği ilişkiden istemeden hamile kalmıştır janis; Ana (Milena Smit) ise henüz on sekizinde bile olmayan bir genç kızdır ve onun hamileliği de yine isteği dışında ama travmatik bir olayın sonucudur. Janis kendi ailesinden bir erkeğin de gömülü olduğuna inandığı bir alanın kazılması için Arturo ile çalışırken, erkeğin bebeği gördüğü anda yaptığı bir yorum ile kuşkuya kapılır ve DNA testi yaptırır. Ulaştığı sonuç sadece onun değil, Ana’nın da yaşamını derinden etkileyecektir.

Almodóvar öyküsünün 2016’nın kış aylarında başladığını özellikle belirtiyor ilk sahnede. Daha sonraki hiçbir sahnede tarih ile ilgili bilgi verilmediğine göre, İspanyol sinemacının altını çizmek istediği hususun 2016’nın kendisi olduğunu düşünmek mümkün ama bu tarihin de özel bir anlamı varmış gibi görünmüyor. Belki de yönetmen 1997 tarihli “Carne Trémula” filminde, bir olağanüstü hâl gününde doğan bebeğe göndermede bulunmak istemiş olabilir. Her ne kadar o bebek erkek olsa da (Penélope Cruz o filmde, bebeğin annesini canlandırmıştı), yaşı dikkate alındığında Janis karakterinin onunla aynı tarihlerde doğmuş olması gerekiyor. 1997’deki filmin finalinde o bebek büyümüştür ve kendisini baba yapacak bir doğuma giderken, kendi doğum ânındaki İspanya ile o andaki İspanya’yı karşılaştırır ve halkın artık korku içinde yaşamadığını düşünür. Evet, artık korku yoktur ama Janis karakteri üzerinden film, travmatik geçmişin kendisini hâlâ hissettirdiğini anlatıyor bize.

İki kadının hikâyesi ile İç Savaş’ın öyküsünün yeterince ve doğal bir biçimde bir araya getirilebildiğini söylemek zor ki filmin tek sıkıntısı da bu. İlk hikâye ebeveynlerin çocuk sevgisini, ikincisi ise çocukların ebeveynlerine (daha genel olarak da atalarına) sevgi ve hatıralarına saygısını ele alıyor temel olarak ve bu bağlamda bir ortaklıkları var; her iki öykü de bir gerçeğe ulaşma çabasını anlatıyor (ilkinde bu gerçek bir yara açarken, ikincisinde o gerçekle yüzleşerek barışa kavuşma söz konusu) ve her ikisi de gerçekle yüzleşmenin gerekliliğini ve doğru olanın o olmasını ele alıyor. Yine de tüm bunlar iki öyküyü yeterince kaynaştıramamış açıkçası ve zaman zaman birbirinden bağımsız ya da zoraki bir araya getirilmiş iki ayrı hikâye izlediğimiz havası doğuyor. Ne var ki çok da önemli bir problem yaratmamış bu ve genel olarak bakıldığında, filmin değerini pek de azaltmamış.

Almodóvar’ın meşhur kırmızı renginin baskın olduğu görüntüleri (José Luis Alcaine) dikkat çeken filmin hem açılış hem kapanış jeneriğinde 35 mm filmin görüntüsünden yararlanmış yönetmen ve yine kırmızının dikkat çektiği bu jenerik iki ayrı anlam taşıyor gibi: Janis’in ve hikâyesinin peşine düştüğü büyükbabasının fotoğrafçı olması ve cesetleri bulmak için yapılan kazının zaman zaman bir belgeselcinin kamerasından çekilmiş gibi aktarılması. Antxón Gómez imzalı prodüksiyon tasarımının özellikle Janis’in evinde geçen sahnelerde kendisini gösterdiği ve önemli bir katkı sağladığı filmin “feminist” boyutundan da söz etmek gerek. Janis’in “Hepimiz feminist olmalıyız” yazılı tişörtü bu boyutun doğrudan bir kanıtı ama öykünün kahramanlarının bebeklerini -farklı nedenlerle de olsa- tek başlarına büyüten kadınlar olması ve babalarının / büyük babalarının kemiklerini arayanlar içinde kadınların öne çıkarılması gibi başka örnekleri de var bu seçimin. Ana’nın annesinin (Aitana Sánchez-Gijón) bir anne olarak seçimleri ve davranışları ile diğer kadınlarınkini karşıt kutuplara yerleştiren film böylece hem feminizm hem de kadının bir anne olarak kimliği üzerine de düşündürüyor seyirciyi. Öte yandan Almodóvar tam da kendisinden bekleneceği gibi, farklı cinsel kimliklere/yönelimlere de yer vermiş öyküde. Janis bir kadın dergisinin kapağı için bir trans kadının fotoğraflarını çekiyor ve biseksüellik -gerekliliği tartışmaya açık bir şekilde- öykünün bir parçası olmuş örneğin.

Almodóvar favori oyuncuları olan bir yönetmen ve burada da Penélope Cruz ile yedinci kez çalışmış. Çağdaş İspanyol sinemasının bu usta oyuncusu Venedik’te aldığı ödülün ve Oscar adaylığının haklılığını, gücünü sadeliği ve doğallığından alan bir performansla gösteriyor öykü boyunca ve karakterinin genç Ana’ya politik bir ders verdiği ve bir parça zorlama görünen sahneyi de inandırıcı kılıyor örneğin. Onun sürüklediği bu film, Almodóvar’dan bekleneceği gibi dinamik, duygusal (hatta melodramatik) ve seksi nitelemelerini hak ederken, aynı zamanda yönetmenin en doğrudan politik filmi olmanın ciddiyetine de sahip. 1936 – 1939 arasındaki iç savaşta ”kaybolan” ve sayılarının 144 bin civarında olduğu tahmin edilen sivillerin sadece 19 bininin kemiklerine erişilebilmişti Almodóvar filmini çektiğinde ve bu da yapıtın ciddiyetini açıklayan hususlardan biri kuşkusuz. Öykü sona erdiğinde paylaşılan, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkacağını anlatan sözlerinin (“Hiçbir tarih dilsiz değildir; ne kadar yakarlarsa yaksınlar, ne kadar parçalarlarsa parçalasınlar, ne kadar yalan söylerlerse söylesinler. İnsanlık tarihi asla susmaz”) iyimserliğini paylaşan Almodóvar, geçmişle ilgilenmeyi ihmal eden genç nesli (aslında onları böyle olmaya iten toplumsal ve politik düzeni) ve genel olarak apolitik olmayı seçenleri “Apolitiğim ben, işim herkesi mutlu etmek”) açık bir eleştirinin hedefi yapıyor. İç Savaş’ta ortadan kaybolan atalarına olan ilgisini eleştiren Ana’ya Janis’in sarf ettiği sözleri yönetmenin düşünceleri olarak yorumlamak gerekiyor bu nedenle.

Çarpıcı bir “eylem”in görüntüsü ile kapanıyor film; bu sembolik görüntü atalara karşı bir görevi yerine getirmiş olmanın ve onlarla özdeşleşmenin basit ama çarpıcı bir sembolü olarak iyi bir final sağlıyor yapıta. Bir başka sembolik sahne ise, “iki çocuğunu” kaybeden bir kadının üçüncüsüne giden yola, savaşta öldürülen ve çocuklarından çok erken ayrılan atalarının evinde çıkması; böylece Almodóvar kaybolan bir neslin devamına ve -Galeano’nun yukarıda anılan sözüne göndermede bulunursak- insanlığın “asla yok olmayacağına” işaret etmiş oluyor. Filmin melodram havasına uygun bir klasik dil kullanan ve kimi filmlerine damgasını vuran yüksek enerjili anlatımdan uzak duran Almodóvarın seçtiği kamera açıları ve plan tercihleri yine klasik sinemaya yakın dururken, oyuncuların bir tiyatro dekorunun sınırları içinde hareket edermiş gibi görünmelerini sağlayarak melodram tonunu da destekliyor. İşte o tonun da hatırlattığı gibi, Douglas Sirk yapıtlarını akla getiren film, usta İspanyol sinemacıdan ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. İster geçmişteki ister bugünkü tüm sırlarla, acılarla ve gerçeklerle yüzleşmek ve onlarla bir bakıma barışmak gerektiğini dile getiren önemli bir çalışma, özetle söylemek gerekirse.

(“Parallel Mothers” – “Paralel Anneler”)

İki Kültür – Charles Percy Snow

İngiliz bilim adamı ve romancı Charles Percy Snow’un farklı tarihlerde hazırladığı metinlerden oluşturulan kitabı. Snow’un Cambridge Üniversitesi’nde 7 Mayıs 1959’da yaptığı ve büyük bir yankı yaratan konuşmasının metnine, yine onun 1956’da New Statesman dergisinde yayımlanan makalesinin eklenmesi ile ilk kez 1959’da yayımlanan ve “The Two Cultures and the Scientific Revolution “ adını taşıyan bu kitap, gelen olumlu/olumsuz eleştirilere cevap ve açıklamalar içeren ve 1963’te yayımlanan yeni bir kitabı da getirmişti beraberinde: “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”. Varlık Yayınevi 1973’te bu iki kitabı birlikte ve “Bilim ve Kültür” alt başlığı ile dilimize kazandırmış ilk kez. Bilim insanları ile edebiyat aydınları (beşeri bilimlerin aydınları aslında) arasındaki iletişimsizliğe odaklanan ve bunun modern toplumların geleceği için çok önemli bir sorun teşkil ettiğini, pek çok önemli sorunun çözümüne engel olduğunu ya da en azından zorlaştırdığını ve geciktirdiğini öne süren Snow bu iki farklı “kültür”ün bir araya gelmesi, iki tarafın üyelerinin birbirlerinin kültürlerini anlaması gerektiğini savunuyor ve bunun için de araç olarak eğitim sistemini gösteriyor.

Snow 1959 tarihli metnin başında kendisini “eğitimimle bir bilim adamı, uğraşımla bir yazar” olarak tanımlıyor; daha sonra da kendisinin bir bilim ve edebiyat insanı olarak geçmişini ve konu ile ilişkisini anlatıyor. Snow bilim ve edebiyat dünyalarının birbirlerinden kopukluğunu farklı diller kullanmaları, dünyaya ve topluma birbirine çoğunlukla da zıt düşen bakışlarla bakmaları ve ötekini anlamayı/öğrenmelerini bırakın, hatta aşağılamalarının örneklerini veriyor metninde, sorunun önemini göstermek için. Bilim insanlarını “iyimser” bulduğunu çünkü sorunlar karşısında “ne yapabiliriz” yaklaşımını benimsediklerini, diğer tarafın ise “daha yavaş değişmesi” nedeni ile çözümden çok soruna odaklandığını ve bu nedenle de “karamsar” olduğunu söylüyor Snow; bu ve benzeri bir çok karşılaştırma var kitabında yazarın ve her iki tarafı da eleştiriyor aralarındaki iletişimsizlik nedeni ile. Edebiyat aydınlarınınkini geleneksel kültür olarak tanımlarken Snow, bilim adamlarının “geleceğin kültürü”nün parçası olduğunu söylüyor ve “geleceğin bilim adamının içine işlediğini”, geleneksel kültürün ise “geleceğin var olmamasını dilediğini” ifade ediyor. Kuşkusuz yazar bu derece mutlak görünen yargıları, örneğin “iki kültür”ün mutlak bir ayrım taşıdıklarını kesin bir gerçeklik olarak sunmuyor; Snow daha çok bunu aralarında var olan farkların somut gerçekliğini işaret etmek için kullanıyor. Bu da çok önemli bir mesele Snow’a göre; çünkü “kutuplaşma hepimiz için, hem kişiler olarak bizim için hem de toplumumuz için, gerçek bir kayıptır”.

Bilim adamlarının çoğunun Dickens konusunda en basit bilgilere bile sahip olmayacak kadar “kitabı az kullandıkları”nı ve “geleneksel kültürün tüm yazınının bu ilgiye değmediği” kanısında olduklarını söylerken, onları “kendilerini yoksullaştırmakla” suçluyor Snow. Benzer bir örneği de karşı taraf için termodinamiğin ikinci yasası üzerinden veriyor ve geleneksel kültürün hemen hiçbir üyesinin bu temel bilimsel bilgi konusunda herhangi bir fikrinin olmadığını belirtiyor yazar ve geçmişten de örnekler vererek, örneğin sanayi devrimini bile anlamadıklarını öne sürüyor. Snow’un bilim insanlarını eleştirdiği bir örnek ise, temel bilimlerle uğraşanlarla uygulamalı bilimlerle uğraşanları (mühendisleri) karşılaştırdığı bölümde ortaya çıkıyor ve mühendisleri tutucu bulurken, bilim adamlarının tüm “züppe”likleri ile, uygulamalı bilimlerin ikinci sınıf zekâlar için bir uğraş olduğu kanısında olduklarını dile getiriyor. Bu saptamanın yaklaşık 50 yıl sonra bir Amerikan sitcom’unun ana temalarının biri olması ise hayli ilginç ve eğlenceli olsa gerek: 2007 – 2019 arasında 12 sezon gösterilen ve hayli popüler olan “The Big Bang Theory”de teorik fizikçi Sheldon Cooper karakteri, mühendis Howard Holowitz karakterini küçümseyip duruyordu ve onu kesinlikle bir bilim insanı olarak görmüyordu dizinin sevenlerinin eğlenerek hatırlayacağı gibi.

Bir İngiliz olarak gözlemlerini ve düşüncelerini genellikle kendi ülkesi üzerinden verse de, konuşmayı yaptığı yıllardaki ABD ve Rusya’daki durum ile karşılaştırmalara da sık sık başvuruyor Snow ve İngiltere’yi, ele aldığı meselede daha geride bir noktada görüyor. “Ya kendimizi eğiteceğiz ya da gerileyeceğiz” diyen Snow, çözüm olarak eğitimi öne sürüyor. İngiltere’nin 1950’lerin sonlarındaki durumunu 697 – 1797 arasında var olan Venedik Cumhuriyeti’nin son yıllarındaki hâline benzetiyor yazar. “Tarihin kendilerine ters akmaya başladığını biliyorlardı. Ayak uydurmak için… içinde belirlendikleri biçimi, örneği bozmaları gerekiyordu. Bizimki (İngiltere) nasıl bizim hoşumuza gidiyorsa, var olan biçimleri de onların hoşuna gidiyordu. Onu bozma gücünü kendilerinde bulamadılar hiçbir zaman”. Bu uyarının sertliği Snow’un metninin yaratttığı tartışmaları tetikleyen unsurlardan biri olmuştu kuşkusuz. 1959’daki konuşmasını, “Çok az zamanımız var. Öylesine az ki bir oranlama yapma yürekliliğini bile gösteremiyorum” ifadeleri ile bitiren Snow’un, yine de konuşmasının büyük bir yankı yaratmasını ve haklı/haksız bulacağı eleştirilerle ve övgülerle karşılaşmasını beklemediğinin çok açık olduğunu dört yıl sonra hazırlayacağı ikinci metnin varlığı kanıtlıyor.

1963 tarihli ikinci metin genel olarak ilkine gelen eleştirileri cevaplama ve yazarın kendisini iyi anlatamadığını düşündüğünü ya da doğru örneklendiremediği hususları açıklama amacı taşıyor. İlki gibi iki kültür arasındaki iletişim ve diğerini bilme eksikliğini anlama ve çözüm bulma amacını taşıyan bu metinde “kültür” sözcüğünü seçmesinin nedenini de açıklıyor ve tanımını yapıyor kültürün, ve neden “iki” sayısı ile sınırladığını açıklıyor ayrımını. Bu metinde dikkat çeken bir saptama da toplumları yönetenlerin ve bu bağlamda siyaset grubunun, bilim insanlarından uzak olduğu ve onların kendilerine “söylediklerinden, uygulayacakları gerçeği yakalamakta güçlük çektikleri” yönünde: “Bilim adamları kötü öğütler verebilirler, karar verme durumundakiler de öğütlerin iyi mi yoksa kötü mü olduklarını bilmezler”. Eğitimin tek başına yeterli olmadığını ama kesinlikle gerekli olduğunu söyleyen C. P. Snow bu bağlamda ülkesinin eğitim geçmişini ve sorunlarını da açıklıkla dile getiriyor.

Varlık Yayınevi’nin çevirisinde (en azından 1973 tarihli ilk baskıda) birtakım yazım hataları var ve dipnotlar açısından da -sayısı fazla olmasa da- bazı eksiklikler mevcut. Örneğin “Lucky Jim” adlı romana yapılan göndermeyi Snow’un kendisi açıklama ihtiyacı duymamış; çünkü 1954 tarihli bu Kingsley Amis romanı o yıllarda yazarın ülkesinde hayli bilinen bir eserdi ama bu bilinirlik ülkemiz için ve 1973’te geçerli değiildi kuşkusuz. Dolayısı ile Snow’un gerek duymadığı dipnotun eklenmesi gerekirdi. Bir başka örnek de Alman şair Friedrich von Schiller’in bir dizesinin dipnotta sadece Almancasının yer alması; “Mit der Dummheit kämpfen Götter selbst vergebens” ifadesi Tanrıların bile aptallık karşısında aciz kaldığı anlamına geliyor ve bu dizeyi Snow, ilk konuşmasını yanlış anlayıp haksız eleştiriler yaptıklarını düşündükleri için kullanmış.

The Times gazetesinin 2008’de, düşünsel tartışmaları İkinci Dünya savaşı’ndan sonra en çok etkilemiş 100 kitaptan biri olarak seçtiği eserin 1963 tarihli bölümünde Snow’un görüşlerini daha iyimser bir tona kaydırdığı ve “iki kültür”ü bir araya getirme potansiyeli taşıyan ve onları uzlaştıracak bir üçüncü kültürün varlığı fikrine yaklaştığı görülür. Batı dünyasında döneminde derin tartışmalara yol açan ve aradan geçen 50 yıldan sonra bile üzerine kitap yazılan (Amerikalı tarihçi Guy Ortolano’nun 2009 tarihli “The Two Cultures Controversy: Science, Literature and Cultural Politics in Postwar Britain” adlı çalışması) bu Snow konuşması/metni, çağrıştırabileceği akademik içeriğe rağmen, konunun uzmanı olmayanlar tarafından da rahatlıkla okunabilecek ve meraklısını konu hakkında düşünmeye ve araştırmaya yöneltebilecek önemli bir yapıt.

(“The Two Cultures and the Scientific Revolution” – “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”