“Dışarıdan bakınca ağırbaşlı, ciddi bir hanımefendi gibi görünüyorum; ama ben müstehcen şeyler hayal eden edepsiz bir kızım”
Sorumsuz ve kumarbaz olsa da âşık olduğu kocasının ölümünden sonra saygın bir adamla evlenen bir kadının hikâyesi.
Jorge Amado’nun 1966’da yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Eduardo Coutinho ve Leopoldo Serran ile birlikte yazan Bruno Barreto’nun yönetmenliğini de yaptığı bir Brezilya filmi. Ülkesinde en çok seyirci toplayan (10.7 milyon kişi seyretmiş filmi sinemada) Brezilya filmi ünvanını 2010 yılına kadar elinde tutan yapıt komedi tonu ile hayli ilginç ve kesinlikle eğlendiren bir “kadının arzusu” hikâyesi anlatıyor. “Normal evlilikler”i sorgulayan ve kadınların cinsel arzularını ve özgürlüklerini odağına alan öykü üç başrol oyuncusunun (Sônia Braga, José Wilker ve Mauro Mendonça) başarılı performansları, cüretkâr olmaktan çekinmeyen anlatımı ve büyülü gerçekçiliğe yakın duran seçimleri ile oldukça ilginç ve eğlenceli bir çalışma.
Brezilyalı sinemacı Bruno Barreto on beş ve on altı yaşlarında çektiği iki kısa filmden sonra, ilk uzun metrajlı filmi olan ve Moskova’da yarışan “Tati” ile henüz on yedi yaşında ilk kez bir uzun metrajlı film için oturmuş yönetmen koltuğuna. 20-21 yaşlarında çektiği “Dona Flor e Seus Dois Maridos” onun ikinci uzun metrajlı çalışması ve 2015 yılında Brezilyalı sinema eleştirmenleri arasında yapılan değerlendirmede tüm zamanların en iyi 39. Brezilya yapımı seçilmiş. Çok genç bir yaşta ve kadının cinselliğini, kadın-erkek ilişkilerini, erkeğin kadını sömürmesini konu edinen böylesine olgun bir filmi çekebilmek çok önemli bir başarı kuşkusuz Barreto adına. Yapıtın başarısının bir diğer göstergesi ise Brezilya’da gördüğü ilgiden etkilenen Hollywood’un 1982’de “Kiss Me Goodbye” (Robert Mulligan) adı ile filmi Amerikan toplumuna uyarlayarak yeniden çekmesi. Barreto’nun filminin başarısında, kaynak aldığı Amado romanının da önemli bir payı var elbette; Barreto’nun filmi ve onun ABD’deki tekrar çekimi dışında, bir Broadway müzikali (“Saravà”), Brezilya’da 1998’de bir televizyon dizisi, 2006’da Arjantin’de ve 2008’de Brezilya’da tiyatro oyunu, 2017’de Brezilya’da aynı isimle bir sinema filmi (Yönetmen Pedro Vasconcelos) ve 2019’da Meksika’da bir pembe dizi olarak da seyircinin karşısına çıktı bu roman. Tüm bu uyarlamaların içinde en başarılı ve kalıcı olanın Barreto’nunki olması da bu sinemacının başarısının bir diğer kanıtı.
Brezilya’da askerî bir diktatörlüğün sürmekte olduğu bir dönemde çekilen film 1943’te bir karnaval sabahında başlıyor. Finalde de aynı açı ile görüntülenerek karşımıza gelecek olan kasaba meydanındaki bir masada oturan ve geceden kalma oldukları belli olan, bir kısmı da kadın kıyafetleri içinde bir grup erkek sarhoş sesleri ile çalıp söylemektedirler. İçlerinden biri olan Vadinho (José Wilker), dans ederek kendilerine yaklaşan bir gruba katılır ve onlara cinsellik kokan hareketlerle eşlik eder. Ne var ki bu sarhoş adamın dansı, onun birdenbire sokağın ortasında düşüp ölmesi ile sonuçlanacaktır. Halkın sesini duyarak koşan eşi Dona (Sonia Braga) çığlıklar atarak kocasının bedenine sevgi ile sarılacak ama bir yas döneminden sonra, doğanın çağrısına uyarak Teodoro (Mauro Mendonça) adında bir adamla evlenecektir. Çalışmayan, ağzı bozuk, sürekli kumar oynayan ve içen, ve her fırsatta aldattığı eşine, parasını alabilmek için şiddet uygulamaktan da çekinmeyen Vadinho’ya tüm bu kusurlarına rağmen tam bir tutku ile bağlı olan Dona’nın ikinci kocası ise tam aksine oldukça “normal” bir adamdır. Her konuda birbirlerine tam zıt noktalarda duran iki erkek ile olan evlilikleri Dona’yı çözmekte zorlanacağı bir durumun içine sokacaktır. İlk evliliğinde bir erkekte özlediğini söylediği her şeye sahip olan Teodoro ile olan birlikteliği Dona’yı mutlu edecek midir?
Askeri dikatörlük döneminde eserleri sık sık yasaklanan Brezilyalı sanatçı Chico Buarque’ye ait olan şarkıların (özellikle hem kendi sesinden hem de kapanış jeneriği sırasında Simone Bittencourt de Oliveira’dan dinlediğimiz ve film için bestelenen “O Que Será (A Flor Da Pele)”ye dikkat!) eşlik ettiği filmin ilk yarısında uzun bir geri dönüşle, Dona’nın ilk kocası ile olan evliliğinden manzaraları izliyoruz; ikinci uzun bölümde ise ikinci evliliğin günleri geliyor karşımıza ve seyirci kadının bu iki birlikteliğinde yaşananları karşılaştırma fırsatı buluyor bir kara komedi havasında. Son bölümde ise bir sürprizle Dona’nın “iki kocalı” yaşamını izliyoruz ve öykünün “aksiyon”u da bu son sahnelerde çıkıyor karşımıza. Bu sürprizin gerçekliğini seyirciye bırakıyor Barreto ki bu da oldukça doğru bir seçim olmuş; çünkü öyküye mekân olan Bahio eyaleti ve başkenti Salvador, Brezilya’nın büyü ve doğaüstü pratikler gelenekleri olan bir bölgesi. Böylece seyirci biri “büyülü gerçekçilik” esintili olan iki seçenek arasında kendi yorumunu yapma fırsatı buluyor.
Filmin komedisi kahkaha attıran türden değil; kendisini hep hissettiren ama öne de çıkmayan bir mizahı var yapıtın ve bu mizahın kara havası da altı çizilmeden, doğal bir şekilde eklenmiş buna. Vadinho’nun çılgın ve edepsiz dansını yaparken birdenbire düşüp ölmesi veya bir evin açık penceresinden içerideki tabut içinde yatan ölüyü ve başındaki yas tutanları gördüğümüz bir karede pencerenin önünden eğlenerek geçen karnaval katılımcıları bu mizahın tipik örnekleri olarak eğlendiriyor seyirciyi. Bu kara komedi filmin son sahnelerinde ivmesi artan bir dozda karşımıza çıkarken, belki de en önemli kaynağını Vadinho karakterinden alıyor. Bir koca için hayal edebilecek en kötü huylara sahip olan bu sorumsuz adamın parçası olduğu tüm sahnelerde ondan hem nefret ediyor hem de -hatta belki biraz da gizlice özenerek ona- eğleniyorsunuz. Daha ölür ölmez tüm komşularının ve tanıdıklarının hakkında olumsuz onlarca şeyi sayıp dökmeye başladığı (“Kadın parası yiyen ayyaş herifin tekiydi” bunlardan sadece biri) Vadinho ile yedi yıldır evli olan Dona’nın, tüm kusurlarını yakından bildiği bu adama olan bağlılığı ve tutkusu da bir yandan düşündürürken bir yandan da eğlendiriyor. Teodoro ile ideal bir kocanın canlı haline kavuşan Dona’nın aklının hâlâ Vadinho’da olmasını öykü boyunca sık sık karşımıza çıkan ve bazen de komedinin parçası olan dinsel unsurlarla birlikte düşünmek ve bunu da finaldeki doğaüstü öğe ile birlikte değerlendirmek gerekiyor herhalde. Brezilya istatistiklere göre dünyanın en fazla katolik barındıran ülkesi ve bu dinin cinselliğe geleneksel bakışı onu bastırmaya, filmimizden yola çıkarak söylersek, ama varlığını hep hissettiren bir hayalete dönüştürmeye yönelik. Çok güçlü ve bastırılmaya çalışılan bir dürtü ile mücadelenin ve/veya onun boyun eğmenin hikâyesi bu ve bu bağlamda, finaldeki son görüntü çok doğru ve etkileyici. Bu sonun romanda olmadığını, hatta kitabın yazarı Jorge Amado’nun bu fikri hiç beğenmediğini ama filmi gördükten sonra Barreto’yu takdir ettiğini de belirtelim bu arada.
Bruno Barreto’nun filmi daha önce genellikle pembe dizilerde oynayan Sonia Braga’nın Brezilya sinemasında bugünkü yıldız statüsüne giden yolu açması ile de biliniyor. Bir konuşmasında İtalyan yıldız Sophia Loren’in “tanrısal” bir statüde olduğunu söyleyen sinemacı, Braga’yı da aynı yerde görmesini “Sonia bir oyuncu olmanın ötesine geçer… karakterin kendisi olur” sözleri ile gerekçelendiriyor. Burada da gerçekten olağanüstü bir performans sergiliyor Braga; kocasına hiç de hak etmediği bir bağlılığı ve sadakati olan ve saygın bir eş olmakla, “müstehcen arzular”ı olan bir kadın olmayı aynı inandırıcılıkla gerçek kılıyor. Dönemi için cüretkâr sahnelerde de, yas tutan bir eş olarak da hep sahici ve güçlü bir performans veriyor oyuncu ve filmin en önemli kozlarından biri oluyor. Onun ilk ve ikinci kocalarını canlandıran José Wilker ve Mauro Mendonça da rollerinin hakkını kesinlikle vermişler ve özellikle Wilker, karakterinin nefret ve sempatiyi aynı anda uyandırması nedeni ile, zor bir yanı da olan rolünün altından eğlendirerek kalkmayı başarmış.
Barreto’nun filmini değerli ve farklı kılan yönlerinden biri, cinsellik konusundaki söyleminde kadını erkeğin gerisine atmayan ve onu sadece obje olmaktan çıkarıp, özne yerine koyan bir tutum takınması. Sadece Dona değil bu tutumun örneği; diğer kadınlar da cinsellikle -en azından- söylem olarak hayli ilgili ve gerçekçi görünüyorlar (“Migreni olan dul, erkeği olmayan dul demektir”, “İçten içe cayır cayır yanıyorsun. Bunun çaresi evlilik; ya evlenirsin ya kafayı yersin”vs.). Kuşkusuz cinsellik asıl olarak, Dona’nın iki evliliğini karşılaştırmasına neden olan ana faktör: Balayı gecesindeki kısa süren, pijamalı ve ışık söndürülerek yapılan seks Dona’yı ciddi bir sorgulamaya itiyor. “İki kocalı” son sahnelerdeki gerilim, aksiyon ve gizem de yine cinsellik üzerine kurulu ve filme sağlam bir çekicilik katıyor. Bugün bir ikona dönüşen o son görüntü o son sahnelerin etkileyiciliğini daha da artırıyor şüphesiz.
Öyküde önce Dona ve Vadinho, sonra da Dona ve Teodoro’nun yaşadığı evin aynen korunup bir müzeye dönüşmesini sağlayacak kadar ilgi gören film Brezilya’da diktatörlüğün nispeten yumuşaması ile çekilmeye başlanan erotik komedilerden biriydi. Yapıtın asıl dinamizmini yaratan bölümlerin bir parça geç başlaması ve gösterime girdiği dönemde feminist çevrelerin verdiği olumsuz tepkiyi anlaşılır kılan bazı unsurları (örneğin Vadinho’nun tüm o zaman zaman hayli sevimli olan görüntüsünün ardında, kadına “verdikleri” dışında ona tam anlamı ile kötü davrandığı gerçeği ve buna rağmen kadının seçimi) gibi sorunları olsa da, Barreto’nun filmi üzerinden geçen 50 yıla rağmen çekici olmayı başarabilen bir çalışma. O tarihlerin genç yönetmeni Barreto’nun, Vadinho’yu görüntülerken hem onun karakterini hem de Dona ile olan ilişkisinin ruhunu yansıtan hareketli bir kamera çalışmasını, Teodoro’nun sahnelerinde ise daha statik bir kameranın bize yansıttığı yakın göğüs planlarını seçmesi gibi doğru seçimleri olan film, Brezilya sinemasının ilgiyi hak eden çalışmalarından biri özetle söylemek gerekirse.
(“Dona Flor and Her Two Husbands”)
Fransız filozof ve yazar Denis Diderot’nun 1749 tarihli eseri. Katarakt ameliyatlarının yapılmaya başlandığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği, ve doğuştan körler üzerinde gerçekleştirilen cerrahi operasyonların “mucizeler” yarattığı bir dönemde yazılan kitap bu başarıların sonucu olarak görme ve görsel algılama kavramlarına duyulan ilginin bir ürünü bir bakıma. Adı belirtilmeyen bir kadına (bu kadının on yıla yakın Diderot’nun metresi olan feminist yazar Madeleine de Puisieux olduğuna inanılıyor) yazılan bir mektup şeklinde kaleme alınan eser zamanında özellikle dinle ilgili bir takım ifadeler nedeni ile tepki toplamış ve hatırlı kişiler araya girene kadar da yazarı birkaç ay boyunca hapishanede kalmıştı. Diderot’nun algılama, bilgi ve deneycilik (Bilginin duyular yoluyla, gözlem ve deneyimle kazanıldığını savunan; insanın doğuştan bilgiyle donatılmış olma düşüncesini ret ederek, bütün bilginin zamanla, dış dünyadan duyusal veriler aracılığıyla edinildiğini öne süren görüş) kavramlarını kullanarak ve körlerin deneyimlerine dayanarak; Tanrı, metafizik ve ahlak üzerine yazdıkları ile o dönem için önemli tartışmalara yol açan kitap başta “Encyclopédie” (Ansiklopedi) olmak üzere pek çok önemli eserin sahibi olan, Aydınlanma Çağı’nın bu güçlü isminin okunması gereken bir yapıtı. Bir bilimsel gelişmenin bir filozofa verdiği ilhamın sonucu olan bu entelektüel çalışma Aydınlanma Çağı’nın insanlığın gelişimine sağladığı katkının da ilginç bir örneği.
“Ailenden hiç kimse sana ülkenin gerçeklerini anlatmamış. 100 binden fazla insan kayıp, çukurlara veya mezarlıkların civarına gömülü. Torunları, torunlarının çocukları onları topraktan çıkarıp düzgün bir şekilde defnetmek istiyor; çünkü annelerine ve büyükannelerine söz verdiler. Savaş, bunu başarana kadar bitmeyecek. Çok gençsin ama babanın ve ailenin savaş sırasında nerede olduklarını öğrenme vaktin geldi. Öğren ki tarafını seç”
İngiliz bilim adamı ve romancı Charles Percy Snow’un farklı tarihlerde hazırladığı metinlerden oluşturulan kitabı. Snow’un Cambridge Üniversitesi’nde 7 Mayıs 1959’da yaptığı ve büyük bir yankı yaratan konuşmasının metnine, yine onun 1956’da New Statesman dergisinde yayımlanan makalesinin eklenmesi ile ilk kez 1959’da yayımlanan ve “The Two Cultures and the Scientific Revolution “ adını taşıyan bu kitap, gelen olumlu/olumsuz eleştirilere cevap ve açıklamalar içeren ve 1963’te yayımlanan yeni bir kitabı da getirmişti beraberinde: “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”. Varlık Yayınevi 1973’te bu iki kitabı birlikte ve “Bilim ve Kültür” alt başlığı ile dilimize kazandırmış ilk kez. Bilim insanları ile edebiyat aydınları (beşeri bilimlerin aydınları aslında) arasındaki iletişimsizliğe odaklanan ve bunun modern toplumların geleceği için çok önemli bir sorun teşkil ettiğini, pek çok önemli sorunun çözümüne engel olduğunu ya da en azından zorlaştırdığını ve geciktirdiğini öne süren Snow bu iki farklı “kültür”ün bir araya gelmesi, iki tarafın üyelerinin birbirlerinin kültürlerini anlaması gerektiğini savunuyor ve bunun için de araç olarak eğitim sistemini gösteriyor.