A Cavallo Della Tigre – Luigi Comencini (1961)

“Çinlilerin dediği gibi: Artık kaplanın sırtına çıkmıştım. Tehlikeli olabilir ama üstünden inmek daha tehlikeli; çünkü adamı yer”

Ailesini geçindirebilmek için yaptığı hırsızlık nedeni ile yattığı cezaevinden çıkmasına bir yıldan az bir süre kalan bir adamın hiç istemese de, kendisini hapisten kaçmayı amaçlayan üç mahkûmun planının parçası olarak bulmasının hikâyesi.

Senaryosunu Agenore Incrocci, Luigi Comencini, Furio Scarpelli ve Mario Monicelli’nin yazdığı, diyalogları Incrocci ve Scarpelli’nin kaleminden çıkan ve yönetmenliğini Comencini’nin yaptığı bir İtalyan yapımı. “İtalyan Usülü Komedi” (Commedia all’italiana) olarak adlandırılan filmlerden biri olan çalışma, ödül olarak ceza indirimi alıp hapisten daha erken çıkmayı planlayan saf bir adamın kendisini ihbar ettiği kaçış planının içinde bulmasını anlatan eğlenceli bir komedi. Temposunu ve eğlencesini hep koruyan film, başta Nino Manfredi olmak üzere tüm kadrosunun keyifli performansları ile seyircisini güldürmeyi başarıyor ve bu arada bu tür komediye özgü bir biçimde sosyal meselelere de göndermede bulunuyor zaman zaman. Bu türün ustalarından Comencini ve Monicelli’nin katkılarının hemen hissedileceği film İtalyan sinemasının 1960’lı yıllarından seyre değer bir eğlencelik.

“İtalyan Usülü Komedi”nin ilk örneği olarak Mario Monicelli’nin 1958 tarihli ve “I Soliti Ignoti” (bizde tanındığı adı ile “Toto Gangster”) adını taşıyan filmi kabul edilir. Aslında belli bir türden çok bir döneme verilen bir ad bu; 1950 ve 60’lı yıllarda çekilen, yergi içeren ve çeşitli sosyal meseleleri komedi kalıpları içinde eleştirel bir bakışla ele alan filmler bu ifade ile anılıyor. En başarılı örneklerini Dino Risi ve Monicelli ile birlikte veren Comencini’nin 1961 yapımı bu çalışması hikâyesinin ana kahramanını işçi sınıfından seçerek, ona hiç sahip olmadığı yetenekleri atfeden otoriteyi komedi konusu yapıyor ve onun üzerinden küçük suçlularının yanında dururken, aynı sınıftan olan ama onun aksine suç işleme nedenlerini kabul edilemez bulduğu diğer suçlulara karşı -yeterince eleştirel olmadığı için böyle adlandırılması gereken bir şekilde- tarafsız bir konum alıyor. Her koşulda alt ve orta sınıf karakterlerin hikâyesi bu ve İtalyan sinemasında bugün unutulmuş görünen toplumsal ve sol bir bakışın izlerini taşıyor. Senaristlerden Monicelli’nin ateist, ana karakterlerden birini oynayan Gian Maria Volonté’nin ise politika ile epey içli dışlı ve komünist olarak bilinen biri olmasının da bunda etkisi olmuş olsa gerek kuşkusuz. Açılış jeneriğine eşlik eden ve bir halk ezgisi havasını taşıyan şarkı da (“Bazısı mahpusluğu hapislik gibi görür / Benim için mahpusluk bir tatildir / Bazısı kelepçeyi demir gibi görür / Benim için kelepçe bir altın bilekliktir”) filmin karakterlerini hangi toplumsal sınıftan aldığının bir göstergesi bir bakıma.

Ayakkabısının tabanını sökerek çıkardığı bir kağıda mektup yazan bir adamın sesi ile açılıyor film. Avukatına göndereceği bu mektubu yazan, patronunun parasını taşıdığı çantayı sahte bir soygunda çaldırmış gibi davranarak bu paraya el koyma planı ters gittiği için hapse düşen Giacinto Rossi’dir. Savunmasında kullanması için yazdığı mektup ise aslında bu suçu ile ilgili değil, aldığı cezanın son 10 ayında kendisini içinde bulduğu kaçma planı sırasında yaşananlarla ilgilidir. Sıradan bir halk adamıdır Giacinto ve kendisini ihbar eden balıkçı, suçunu ailesini geçindirmek için işlediğini öğrenince pişmanlık duymuştur bu eyleminden. Film böylece halkın ve onun “küçük suçlar”ının yanında durduğunu baştan belli ediyor seyircisine. Kahramanımız kelimenin her iki anlamı ile saf biri ve Nino Manfredi’nin karakterine ek bir keyif katan sıcak oyunculuğu ile kendi kendinizi -muhtemelen tam da filmin yaratıcılarının hedeflediği şekilde- onun tarafında buluyorsunuz hikâyenin her anında.

Hapisten kaçmayı kafalarına koyan üç müebbetlik mahkumun Giacinto’yu, onu kullanarak cezaevi yönetimini ve seyirci olarak bizleri aldatan planları filme merak ve mizah katan en önemli ögelerinden biri. Planın gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışırken Giacinto sıkıntıdan sıkıntıya düşüyor ama bizi de hayli eğlendiriyor ve bu planın aksadığı her an da bu eğlenceye yeni boyutlar katıyor. Kahramanımızı oyuna getiren üç mahkumdan biri olan ve sevgilisi ile bastığı adamı öldüren onur düşkünü adamın (Volonté oynuyor bu karakteri) materyalistler ve Marxistleri eleştirmesini, maden ocaklarında çalışırken silikoz olan bir karakterin zengin bir adam için “Hayır, onunki diyabet; zengin hastalığı” ifadesini kullanması veya aralarında sık sık çatışma çıksa da mahkumların dayanışmalarını hikâyenin toplumsal bakışının örnekleri olarak gösterebileceğimiz filmde Manfredi ve Volonté ile birlikte, Mario Adorf ve Raymond Bussières de oldukça sıkı oyunculuklarla bu komediye gerçekçilik ve sıcaklık katıyorlar ve karakterlerinin yaşadıklarını çekici kılıyorlar seyirci için.

Mizah ile toplumsal eleştiri arasında yeterince iyi bir denge kurabilen film bunların ikincisinde gerektiği kadar ileri gitmiyor aslında; eğer bunu başarabilseydi çok daha güçlü bir sonuç elde edilebilirmiş açıkçası. Bazı mizah sahneleri de hikâye ile yeterince bütünleşmiş görünmüyor ama tüm bunlar filmi seyir keyfinden uzak tutmamalı kimseyi. Bizde Kemal Sunal filmlerini yaratanların (örneğin onun filmlerin bazılarının senaryolarında imzası bulunan İhsan Yüce, Umur Bugay, Atıf Yılmaz gibi isimlerin) mizahın içine toplumsal eleştirilerini yerleştirirken onlara esin kaynağı olan bir sinemadan gelen eğlenceli bir film bu sonuçta.

(“On the Tiger’s Back”)

Chun Gwong Cha Sit – Kar-Wai Wong (1997)

“Hep ondan farklı olduğumu düşünmüştüm. Oysa yalnız insanlar birbirine benzermiş”

Araları bozulduktan sonra her zaman olduğu gibi baştan başlamak için Arjantin’e gezmeye giden Hong Konglu iki erkek âşığın orada yaşadıklarının hikâyesi.

Arjantinli yazar Manuel Puig’in ülkesinde ilk basıldığında yasaklanan 1973 tarihli dedektiflik romanı “The Buenos Aires Affair”den ilham alsa da bambaşka bir yola sapan bir Hong Kong yapımı. Kar-Wai Wong’un senaryosunu yazdığı ve yönettiği film bu başarılı sinemacının yine parlak bir sonuca imza attığı başarılı bir çalışma. Taslak bir senaryo ile çekimine başlanan ve hikâyesi çekimler sırasında sık sık değiştirilen (önemli karakterlerden biri tamamen sonradan eklenmiş filme örneğin) film, yönetmenin görüntünün ustası Christopher Doyle ile iş birliğinin bir diğer büyüleyici örneği olurken, bir aşkın hüzünlü, erotik, tutkulu ve kırılgan içeriğinin nasıl anlatılabileceği konusunda da bir ders adeta. Biçimsel özellikleri ve hikâyesi ile tangonun karakteristik yapısının sinema karşılığı olarak tanımlanabilecek olan yapıt görülmesi gereken bir film kesinlikle.

İki Hong Konglu erkeğin damgalanan pasaportlarının görüntüsü ile açılıyor film. Lai Yiu-fai (Tony Chiu-Wai Leung) ve Ho Po-wing (Leslie Cheung) sevgili olan iki eşcinsel erkektir ve sık sık olduğu gibi sorun yaşanan ilişkilerinde “baştan başlamak” için bu kez Arjantin’e gezmeye gelmişlerdir. Bu kısa ilk görüntünün ardından ilk sahnede ikiliyi yatakta sevişirken görüyoruz. Filmin cinsellik içeren tek sahnesi bu ve iki adamın hikâye boyunca bir ayrılıp bir tekrar bir araya gelmeleri sürecindeki yakınlaşmalarının da ilk örneği. Yönetmen bu ikiliyi özellikle başlarda Arjantin’in geniş ve ıssız düzlüklerinde çok küçük kalmış birer obje olarak gösterirken, ilişkilerinin kırılganlığını sergiliyor ve renkli ile siyah-beyaz arasında gidip gelen görüntüleri ile onların adeta bir sürüklenişin içinde debelenmelerini anlatıyor. Lai Yiu-fai davranışlarına ve rahatlığına sık sık öfkelense de sevmekten de vazgeçemediği (Bize “Onu gördüğümde, tekrar birlikte olmak istemediğimi fark ettim” sözünü söylerken duvara öfkeli bir yumruk atıyor) Ho Po-wing’e göre daha dirayetli bir kişidir. Paraları bittiğinde Arjantin’de farklı işlere girip çıkar ve daha serseri bir ruhu olan arkadaşı ile kıyaslandığında ayakları yere daha çok basar. Farklı anlatıcı seslerin kullanıldığı filmde bu rolü en çok onun üstlenmesi hikâyenin bir bakıma onun tarafında durduğunun da göstergesi olsa gerek. Nitekim final de destekliyor bu bakışı ve Kar-Wai Wong onu hikâyenin asıl “kahraman”ı yapıyor bir bakıma.

Caetano Veloso’nun “Waterfall / Cucurrucucu Paloma”, Frank Zappa’dan “I Have Been in You” ve “Chunga’s Revenge” ve Astor Piazzola’dan “Tango Apasionado” ve “Milonga for 3” ve Danny Chung’un yorumu ile filme İngilizce adını veren The Turtles klasiği “Happy Together” şarkılarının kullanımı ile gözlere olduğu kadar kulaklara da hitap ediyor film. Örneğin en yüksek noktasında 82 metreye ulaşan Iguazú Şelalesi’nin muhteşem görüntüsüne başlardaki sahnede Caetano Veloso’nun şarkısı eşlik ederken, aynı şelale finale doğru bu kez Piazzola’nın “Tutkulu Tango”sunun melodileri ile çıkıyor karşımıza ve gerçekten büyülüyor seyirciyi. Şelalenin karşı konulamaz görünen kudreti ve her şeyi yutan bir uçurum algısını yaratması bu müziklerle birlikte yönetmenin filmin her bir karesinin üzerinde ne kadar özenle çalıştığını gösteriyor bize. Christopher Doyle’un görüntülerinin olağanüstü gücü her zaman olduğu gibi burada da gösteriyor kendisini elbette. Bir kartpostal estetiği değil karşımıza çıkan burada; hikâyenin hüzünlü, kırılgan ve “marijinal” estetiğinin birebir karşılığını çıkarmış Doyle ve yönetmen ile yaptığı işbirliğinin sonucunun ne derece üst bir düzeye erişebileceğinin örneklerinden bir diğerini oluşturmuş.

Defalarca “grenlenen” görüntüler, titrek bir kamera kullanımı, farklı açılara başvurmaktan çekinmeyen kamera veya bizi iki karakterin hayatlarının bazen tam içine kadar sokan planlar ile görsel estetiği çok farklı ve değerli bir film bu. Tangonun ilk elde tutkuyu ve erotizmi çağrıştırmasının ve diğer tüm danslara göre partnerlerini âşık olarak daha fazla konumlandırmasının üzerinde epey düşünmüş olsa gerek yönetmen; çünkü bu dansın “sert” figürlerine ve o sertliğin içindeki “aşırı” yakınlaşmaya çok uygun biçimsel tercihleri var filmin. İki âşık birbirlerinden uzaklaşır ve yakınlaşırken, tıpkı bu dansta olduğu gibi bir yöneten ve yönetilen rollerine bürünüyor veya sık sık da bu rollere isyan ediyorlar. Baştan sona devamlı gördüğümüz tartışma ve çatışmalara rağmen, bir aşk hikâyesi bu ama aşkın taraflarından çok aşkın kendisine odaklanan bir öykü. Doyle’un sarı ve sıcak renklerinin hâkim olduğu sahnelerde (taksinin arka koltuğunda omuza konulan bir baş, kıskançlık tartışmaları, bir teyp kasetine bırakıl(amay)an mesaj, aşka dönüşen dans çalışması vs.) tutkuyu ve aşkı sürekli olarak hissediyorsunuz. Filmin orijinal adının Türkçe karşılığının “Mahrem Bir şeyin Teşhiri” olduğunu hatırlamakta yarar var burada; hikâye iki birey arasındaki mahrem bir ilişkiyi tüm boyutları ile ama o mahremiyete saygısını da hiç elden bırakmayarak gösteriyor. İngilizce adının aksine hiç de bir “mutlu beraberlik” hikâyesi değil bu anlatılan ama yönetmenin sözleri ile söylersek, “Mutlu beraberlik iki insanın durumunu veya bir insanla onun geçmişi arasındaki durumu ifade edebilir. Geçmişi ile barışık bir insan mutluluk vaat eden bir yeni ilişkiye ve başka insanlarla birlikte olabilme olasılıklarına açıktır”.

Başyapıtı “Aşk Zamanı”nın finalinde kahramanımız sırrını bir tapınağın duvarındaki oyuğa anlatır ve ona acı veren sırrını ve neden olduğu yükünü orada bırakır. Burada da benzer bir durum var: “Orada bir deniz feneri olduğunu duydum. İnsanlar oraya gider ve mutsuzluklarını geride bırakırlarmış” diyor karakterlerden biri Lai Yiu-fai’ye ve onun bıraktığı “mesaj”ı götürüyor “dünyanın sonundaki” fenere. Gerçekten de kahramanımız yükünden kurtulmuş gibidir finali düşünürsek. Bu final aynı zamanda çok dokunaklı bir gerçeği de hatırlatıyor bize: Geri dönülebilecek bir “ev” (aile vs.) varsa, gitmenin ne kadar gerekli, doğru ve insanı zenginleştiren bir eylem olabileceği. Bu ev kavramını daha da genişleterek vatan kavramına da uğruyor film aslında. Filmin çekildiği yıl olan 1997 Hong Kong’un Birleşik Krallık tarafından Çin’e devredildiği yıl. İki karakter üzerinden Hong Kongluların vatanlarını sorguladıkları bir hikâye olarak düşünebiliriz seyrettiğimizi. Hong Kong’a dönmek/dönememek, karakterlerden birinin geride bıraktığı babasına kendisini affettirme çabası, Chang adındaki karakterin temsil ettiği Tayvanın tıpkı eski Hong Kong gibi Çin’e hem çok uzak hem çok yakın olması vb. unsurları ile film ev ve vatan üzerinde düşünmeye yönlendiriyor seyirciyi. Lai Yiu-fai’nin yüzünde öfke, tedirginlik ve hüznün olmadığı tek sahnenin onun evine yakın olduğu Tayvan’da geçtiğini de hatırlamakta yarar var bu bağlamda.

Kar-Wai Wong’un filmini aşkın eşcinsel yönünü özellikle vurgulamadan anlatması da çok önemli ve doğru. Yönetmen, “Bu filmi bir gay filmi olarak görmüyorum. Hikâyem insan ilişkileri hakkında ve karakterlerin ikisinin de erkek olmasının bu açıdan bir önemi yok” diyerek ifade ettiği gibi, gerçekten de herhangi iki karakter arasında geçebilecek bir ilişkinin filmi bu. Lai Yiu-fai’nin çalışkanlığı ve davranışları ile daha “normal” bir hayat sürmesi, buna karşılık Ho Po-wing’in daha marjinal bir hayatın içinde olması ve ikisinin hikâyenin finalindeki durumları üzerinden filmin normal olanın (eşcinsel olmayanın) tarafında durduğunu öne sürenler olsa da, oldukça zorlama bir yorum bu.

Bir tarafın depresif diğer tarafın umursamaz olduğu bir ilişkiyi teknik becerisi yüksek; renklerden, kamera kullanımından ve sert göründüğü anlarda bile kırılganlığını koruyabilen bir dilden yararlanarak anlatan filmde iki ana karakteri oynayan Tony Chiu-Wai Leung ve Leslie Cheung’un performansları dört dörtlük; Arjantin’i bir turistik malzeme olarak görmeden, bir aşkın akıbetinin belirlendiği ve tango barların ve marijinallerin “sefih” dünyası olarak kullanan filmde yakalanan “kirli estetiğin” gerçekçiliğinde her ikisinin de önemli bir payı var. Her iki karakterden de daha sağlam bir duruşa sahip olan Tayvanlı genci oynayan Chen Chang da sade oyunculuğu ile onlara başarılı bir şekilde eşlik ederek filme ek bir keyif katmış karakteri ile. Söz konusu olan bir Kar-Wai Wong filmi ise belirtmeye gerek yok ama yine de görülmesi mutlaka gerekli bir sinema yapıtı bu ve marjinal olana başvurmaktan çekinmeyen ama olgun bir güce de hep sahip olabilen bir filmin çekiciliğini taşıyor karşı konulamaz bir şekilde.

(“Happy Together” – “Mutlu Beraberlik”)

L’arbitro – Paolo Zucca (2013)

“Sahaya çıkarken ölmeye hazır savaşçılar gibidirler. Toprağı öper, haç çıkarır ve ellerini kalplerine koyup gökyüzüne bakarlar. Aslında sen arkanı döner dönmez oyun çevirmeye hazır bir grup serseriden başka bir şey değillerdir. Hepsi aynıdır: Kurallara hiç saygısı olmayan birer yalancı, dolandırıcı, hilekâr. Oysa ben tüm hayatımı kurallara adadım ve onlara saygı duymayan bana da duymaz. Affet beni peder, günah işledim”

Bütün hayali bir Avrupa final maçını yönetmek olan hırslı bir futbol hakemi ile Sardunya’nın durumu berbat bir amatör takımının çakışan hikâyeleri.

Senaryosunu Paolo Zucca ve Barbara Alberti’nin yazdığı, yönetmenliğini Zucca’nın üstlendiği bir İtalya ve Arjantin ortak yapımı. Futbol tutkusunu ve başarı olma hırsını birleştiren bu komedi siyah-beyaz çekilmiş, soundtrack’i ile dikkat çeken, bir kısmı amatör olan oyuncuların yanında, hakemi canlandıran Stefano Accorsi başta olmak üzere profesyonellerin de hayli keyifli performanslar sundukları bir eğlencelik. Kan davasını, bir aşk hikâyesini, başarılı olma hırsını ve profesyonel futbol dünyasındaki yozlaşmaları aynı anda bünyesine almayı başaran ve bunları eğlenceli bir şekilde bir araya getiren çalışma, “hakemler”in bozulduğu bir toplumun bozulmamasının mümkün olmadığını hatırlatan bir film ve futbolseverlerin ek bir keyif alacağı, alçak gönüllü bir komedi.

Film Fransız yazar Albert Camus’nun bir sözü ile açılıyor: “Hayat hakkında ne biliyorsam, tümünü fuboldan öğrendim”. Çocukluğundan beri bu spora düşkün olan ve tüberküloz olana kadar kaleci olarak maçlara çıkan Camus için futbol bir düşkünlüğün ötesindeydi; insanın varoluşu, ahlakı ve şahsî kimliği ile doğrudan ilgisi olması ve devlet ile kilise gibi otoritelerin zorladığı karmaşık ahlak kurallarına karşılık basit kurallar içermesi ile çok önemliydi. Paolo Zucca’nın filmi bir hakem ve bir futbol takımının hikâyelerini onları finalde bir araya getirene kadar bağımsız ve paralel olarak anlatırken; futbol dünyasını, dünyaları futbolun etrafında dönen sıradan insanları ve Simon Kuper’e atıfla söylersek “Futbol asla sadece futbol değildir” önermesinin doğruluğunu getiriyor karşımıza. Bunu hoş ve yerel tatlar içeren bir mizah ile yaparken, boyundan büyük laflar etmeye de soyunmuyor ve seyircisini eğlendirirken, bir yandan da düşündürüyor.

Maça çıkmaya hazırlanan bir hakemi -hikâyelerden birinin kahramanı olan Cruciani’yi (Sefano Accorsi)- soyunma odasında göstererek açılıyor film. Ayna karşısındaki hareketleri, yere çömelerek dua etmesi, yardımcıları ile bir halka oluşturarak dayanışma ruhu sergilemesi ve koridor boyunca haç çıkarması onun bir “kutsal ayin”e hazırlandığını gösteriyor bize. Gerçekten de futbol, sevenleri için bir kutsal ayin; aksi takdirde milyonlarca insan ağlara değen bir top için sevinç çığlıkları atarken, diğer milyonlarcası gözyaşı dökmezdi kuşkusuz. Hakemler işte bu kutsal oyunun “tarafsız” karar vericileri olarak, oyunun iki rakip tarafı kadar önem taşıyorlar sonuç üzerinde ve Cruciani de bu değerinin farkında olan bir insan. Başarılıdır ve tüm hayali FEFA’nın (UEFA’ya bir gönderme) düzenlediği büyük bir kupanın final karşılaşmasını yönemektedir. Dindarlığı ve hırslı hakemliği dışında bu adam hakkında başka hiçbir bilgi vermiyor bize hikaye; nerede ise onun futbolun parçası olmasının kendi başına yeterince açıklayıcı olduğunu düşünerek. Açıkçası mütevazı bir komedi olarak bu durum hiç de rahatsız edici değil; değil, çünkü zaten futbol fanatizmi kendi başına çok açıklayıcı bir olgu bir insanın karakteri hakkında. Film işte bu adamın kendisini Sardunya’nın iki amatör takımı arasındaki şampiyonuk maçına atanmış olarak bulmasına kadar yaşadıklarını anlatıyor paralel hikâyelerinin birinde ve futbolun bir endüstri olarak nasıl bir yozlaşmanın içinde olduğunu sergiliyor kendi alçak gönüllü duruşu içinde.

Paralel olarak ilerleyn ikinci hikâyede ise aralarında tam bir düşmanlık bulunan iki amatör takım arasındaki mücadelenin kahramanlarının yaşadıklarını izliyoruz. Yaptığı tüm maçları kaybeden takıma, Arjantin’de şansını deneyen ama geri dönmek zorunda kalan bir “yıldız” futbolcu katılınca kaderleri değişir ve şampiyonluk peşinde koşmaya başlarlar. Bu yıldızın çocukken âşık olduğu kadının peşinde koşması, takımının koçunun kör olması, rakip takımın iki oyuncusu arasında sürüp giden ve sonuçları gittikçe daha kanlı olan kan davası gibi unsurlarla senaryo hem komedi hem dram açısından küçük yan hikâyeler anlatırken, bir yandan da seyirciyi eğlendirmeyi deniyor ve her zaman çok güçlü olmasa da başarıyor da bunu. Hakemlik kurumunun önemi (daha doğrusu onun faaliyet alanının taraftarlarının fanatikliği) arttıkça yozlaşmaya daha da yaklaştığını gösterdiği film komedisini hikâyesinin içeriği kadar, Paolo Zucca’nın biçimsel anlayışından da alıyor. Onun kadar stilize olmasa da Jean-Pierre Jeunet ve onlarınki kadar tüm filme yayılan ve dozu yüksek bir absürtlüğe başvurmasa da Dominique Abel – Fiona Gordon – Bruno Romy’nin filmlerini hatırlatan bir biçimsel tercihe tanık oluyoruz burada.

Andrea Guerra’nın orijinal müziklerinin yanında popüler şarkıların bestecisi Cesare Andrea Bixio’nun “Vivere” şarkısının iki ayrı versiyonundan ve Aníbal Troilo’nun “Danzarín” adlı şarkısından eğlenceli bir biçimde yararlanıyor film. Bu müzikleri bir müzikali aratmayacak estetiği olan sahnelerde kullanmış Zucca. Hakemlerin toplu antrenmanının koreografisi ve otel odasında tek başına yapılan kutlama dansı (bu sahnede Stefano Accorsi döktürüyor kelimenin tam anlamı ile) gibi unsurları ile film, komedisine bir müzikal hava da katıyor ve ilgiyi diri tutuyor hep. Tüm takımın önemli bir maç öncesinde uzun bir masanın aynı tarafında “İsa’nın Son Yemeği”ne gönderme yapacak şekilde toplanması, bir uçurum kenarında “Şunu gördün mü?” temalı absürt konuşma sahneleri, finaldeki maçta hakemin gösterisi ve aynı hakemin hedeflediği şekilde olmasa da birilerinin kahramanı olması gibi eğlenceli yanları olan film Patrizio Patrizi’nin siyah-beyaz görüntülerinden de önemli bir destek alıyor.

Hayli eğlenceli içeriğine rağmen filmin pek çok ilk filmde rastlanan bir kusuru da var: Çok fazla yan hikâye barındırıyor film ve uçurum kenarı sohbetlerinin bir örneği olduğu gibi, senaryo akla gelen tüm fikirlerin aynı hikâyeye -ve her zaman da bir bağlantısı olmayacak şekilde- yedirilmesinin sıkıntısını yaşıyor. Zucca’nın filmi önce 15 dakikalık bir kısa film olarak düşünüp, daha sonra uzun metraja çevirmiş olması da bu durumu açıklıyor sanki. Sardunya’nın geniş ve boş alanları, siyah-beyaz tercihi ve geleneklerin sürekliliği ile hoş bir zamansızlık hissi de yaratan ilginç ve eğlenceli bir çalışma bu.

(“The Referee”)

Syngué Sabour – Atiq Rahimi (2012)

“Babam bir taştan bahsederdi, efsanevî ve sihirli bir taş. Derdi ki, “Eğer bu taşı bulursan, ona sırlarının sana verdiği azabı anlat. Taş seni dinler. Başkalarına anlatmaya cesaret edemediğin ne varsa; taşa söyle, onunla konuş, o bütün sırlarını dinler. Bunun anlamı çok büyüktür. Bir gün taş kırılıp parçalara ayrılırsa, işte o gün yaratıcılığın serbest kalır ve bütün ıstıraplarından kurtulursun”. Böyle derdi babam”

Boynundaki kurşun nedeni ile komada olan kocası ve iki küçük kızı ile sürekli bir savaş hâlinin yaşandığı bir ülkede ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının, tüm sırlarını kendisine hiçbir tepki veremeyen kocasına anlatmasının hikâyesi.

Afganistan’dan 1985’teki Sovyet işgalinden sonra Pakistan’a kaçan ve daha sonra yerleştiği Fransa’dan ülkesine ancak Taliban rejiminin devrilmesinden sonra dönebilen Atiq Rahimi’nin Fransızların prestijli Goncourt ödülünü kazanan 2008 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir film. Fransa, Afganistan, Almanya ve Birleşik Krallık ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu bu yıl hayatını kaybeden ünlü senarist Jean-Claude Carrière ile birlikte yazan Rahimi yönetmenliği de üstlenmiş. Afganistan’da ve savaşın ortasında bir kadın olmanın zorluklarını ve bu zorlukların yarattığı imkânsız hayatları anlatan ve önemli bir kısmı canlandırdığı karakterinin monologlarına dayanan Golshifteh Farahani’nin performansı ile dikkat çeken film etkileyici bir dram çiziyor. Yaşananların ezelî ve ebedî görünen sorunlar olması nedeni ile rahatlıkla bir trajedi olarak da nitelendirilebilecek hikâye filmin hem zayıf hem güçlü yanını oluşturuyor; anlatılanlar etkileyici ve önemli ama bir kadının başına gelebilecek -hayal edilebilen ve edilemeyen- her musibetin ona musallat olması ister istemez filme bir manifesto havası veriyor ve bu da sanki Batılı gözünün sonucu olan bir didaktik anlayışın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Önemli bir kısmı Fas’ta çekilmiş filmin; hikâyenin kadın kahramanının burka ile göründüğü birkaç dış sahnesinde ise oyuncunun yerine bir dublör kullanılmış çekimler Afganistan’da yapılırken. Mekânlar ve setler görüntü yönetmeni Thierry Arbogast’ın önemli katkısı ile oldukça gerçekçi ve etkileyici ki bu da filmin en önemli kozlarından biri. Sürekli patlama seslerinin yaşandığı, çatışan tarafların sokaklarda gezindiği ve evleri bastığı ortamı yeterli bir inandırıcılıkla görüyoruz ve bu da filme önemli bir puan kazandırıyor. Neden Afganistan ve benzeri savaş ve yoksulluk topraklarından insanların tüm ölüm tehlikelerini göze alarak kaçmaya çalıştıklarını ve daha iyi koşulları olan topraklarda sığınmacı olmaya uğraştıklarını anlamak için birkaç dakikasını görmek yeterli bu hikâyenin. Aslında film böyle bir ülkede bir kadın olmanın, dine en katı ve radikal bir biçimde hayatında yer vermiş bir toplumda kadın olarak ikinci sınıf olarak bile nitelenemeyecek bir konuma itilmenin sonuçlarına odaklanıyor. Hikâyenin gücü ve zayıflığı da işte tam burada ortaya çıkıyor: Kadının kimliği nedeni ile maruz kaldığı toplumsal, dinsel ve cinsel baskıların her türlüsü aynı hikâyeye yedirilince ortaya fazlası ile yüklü bir sonuç çıkmış ve bu da filmin meselesini aktarabilmek için her yola başvurmasının sonucu olarak inandırıclığına zarar vermiş; çünkü o kadar çok şey yaşamış ve yaşamaya da devam ediyor ki kadın bir süre sonra artık neredeyse kanıksamaya başlıyorsunuz olan biteni.

Parası olmadığı için tatlı ve tuzlu suyu karıştırarak oluşturduğu serumu veriyor bitkisel hayattaki kocasına kadın ve serumun hortumunu da doğrudan ağzının içine yerleştiriyor. İçinde bulunduğu koşullara ve onu “dinleyen” kocasına anlattıklarından öğrendiğimiz üzere geçmişte tüm yaşadıklarına rağmen özenle ilgileniyor kocası ile. Ne var ki yılların birikimi, gittikçe artan öfkesi ve özgürlük arzusu aklını da çelmektedir bir yandan kadının. Bunları hikâyenin büyük bir kısmına yayılan diyaloglardan (kocasının durumunu düşünürsek, monologlardan aslında) öğreniyoruz ve zaman zaman kadının sözleri üzerinden geçmişin görüntüleri gelse de karşımıza, film sık sık bir romanın satırlarını okuyoruz hissi yaratıyor. Bu da film için bir avantaj yaratmıyor doğal olarak. Neyse ki bir süre sonra gücünü yitirir gibi olsa da anlatılanlar ilginç ve Golshifteh Farahani’nin oyunculuğu oldukça başarılı.

Fanatik dincilerin ikiyüzlülüğünden kadının toplumda bir mal muamelesi görmesine, her ikisi de Allah adına savaştığını öne sürenlerin birbirlerini katletmesindeki çelişkiden namus kavramının ardına sığınılarak yapılan namussuzluklara veya bireylerin (özellikle de kadınların) ayakta kalabilmek için katlanması gerekenlerden fiziksel ve duygusal şiddetin geleneklerin parçası olmasına çok kara bir resim çiziyor film. Gösterilenlerin tümünün, hatta daha da fazlası ile, gerçek olduğu açık bu tür toplumlarda ama işte hepsinin tek bir hikâyede ve tek bir karakter üzerinde bir araya getirilmesi ister istemez bir zorlama havası vermiş hikâyeye. Bunlarla yetinmeyen senaryonun -belki de tüm o karanlığın içinde bir ışık yakabilmek için- bir cinsel eğitim ve aşk hikâyesini de anlatmaya soyunması bu feminist söylemli filmin fazlası ile dolu olmasına neden olmuş. Bütün bunlar Gonocurt gibi önemli bir ödülü kazanmış romanda edebî bir bakışla çok etkileyici ve güçlü bir biçimde anlatılmıştır muhtemelen ama romanın sinema karşılığında sinema sanatı açısından o denli doğru bir sonuç çıkmamış ortaya.

İçeriğinin -önemi ve güncelliği nedeni ile- sinemanın önüne geçtiği filmlerden biri bu özetlemek gerekirse. Kadının dışarı çıktığında giydiği burkasının renginin etrafın kasvetli karanlığına kontrast oluşturmasında olduğu gibi görsel açıdan üst düzey bir çizgi yakalayan bu filmde baş karakteri canlandıran İran asıllı ve 2009’dan beri ülkesine dönmesine izin verilmeyen Golshifteh Farahani’nin kendi kişisel tecrübelerinden de -herhalde- beslediği performansı ilgiyi hak ediyor. Sembolik sonu ile doğru bir seçim yapan film anlattıkça özgürleşen bir kadının hikâyesini -sinemasının kusurlarına karşın- ilgiyi hak edecek bir şekilde getiriyor seyircinin önüne.

(“Pierre de Patience” – “The Patience Stone” – “Sabır Taşı”)