Çok Güzelsin Gitme Dur – Haldun Taner

Haldun Taner’in Milliyet gazetesinde “Pazar Sohbetleri” adını taşıyan köşesinde 1976 – 1982 yılları arasında yazdığı yazılardan oluşan bir derleme. Toplam elli üç yazının yer aldığı kitapta birbirinden çok farklı konularda ve Taner’in köşesinin adına uygun bir şekilde okuyucularla sohbet havasında yazılmış yazılara yer verilmiş. Nedense sonlardaki birkaçının tarihinin belirtilmediği bu yazıların ilki 29 Ağustos 1976, sonuncusu ise 28 Şubat 1983 tarihini taşıyor. Bir Pazar gününün bir parça da rehavet içeren havasında okunacak şekilde yazmış Haldun Taner ve o gün onun için hassasiyet taşıyan konulara değinmiş. Ülkemiz için bekleneceği gibi, o konuların tamamı bugün daha da ciddi boyutlar kazanarak hayatımızda yer almaya devam ediyor ve bu nedenle kitabı okumak zaman zaman ülke ile ilgili bir yılgınlık da yaratıyor; ama bu tür derlemeler tam da bu nedenle önemli aslında: Sorunlarımızın hep var olduğunu ve onları çözmenin kolay olmadığını, yoğun bir gayret gerektirdiğini hatırlatıyor bize bu ve benzeri kitaplar.

1915 doğumlu bir yazar Haldun Taner ve bu bakımdan bir cumhuriyet çocuğu olarak tanımlayabiliriz kendisini. Yazıların tümüne sinen bir cumhuriyet coşkusunu, cumhuriyetle hedeflenen aydınlanmaya olan inancı, Atatürk’ün ifadesi ile söylersek “muasır medeniyet seviyesi”ne erişme arzusunu hissediyorsunuz kitap boyunca. Yazarın en eskisi kırk dört yıl öncesine ait olan yazılarında bahsettiklerinin bugün de aynen geçerli olması, hatta hemen tüm yazıların bugün yayınlanmış gibi güncelliğini koruması kitabı günümüze de ait kılarken, kuşkusuz bir karamsarlık da doğurmuyor değil. Çevre sorunlarından politika ve politikacılara ve her türlü toplumsal yozlaşmaya tüm başlıklar bugün de ülkenin en büyük sorunları arasında yer alıyor. Örneğin “İstanbul’a Bakmak” başlığını taşıyan, 27 Şubat 1977 tarihli yazıda şehirdeki betonlaşmadan şikâyet ediyor Taner; bu yazıyı bugün okuyan pek çok kişinin İstanbul’un 1970’lerdeki fotoğraflarına bakıp özlem ile iç çekeceğini ve yitirdiğimiz güzellikler için üzüleceğini düşünürseniz, olumlu anlamda değişen bir şey olmadığını, Taner’in şikâyet ettiği o günleri yaşadığı için aslında şanslı olduğunu anlıyorsunuz. Yıllar öncesine ait yazıların gazete arşivlerinden çıkarılıp yeniden hayatla buluşturulması demek olan bu tür derlemeler yaşadığı dünya ile ilgili meselesi olan ve o dünyayı nasıl daha iyi anlarım, daha güzel kılabilirim telaşını hissedenler için işte böyle sorgulamalara imkân verdiğinden ayrı bir değer taşıyorlar.

Doğrudan politikayı konu alan yazılar yok kitapta ama bizdeki politikacıların düzeyini eleştiri konusu yapıyor Taner ve bu konuda yazdıkları da güncelliğini koruyor. Aslında yazıların ait olduğu dönem (1970’ler ve 80’ler) düşünülürse, sırası ile önce kaos içinde daha sonra da bir askerî darbenin sonrasındaki sessizlik içinde yaşayan bir ülkede yazıyor Taner ama en azından bu kitaba seçilenlerde politika bir ağırlık taşımıyor. Buna karşılık, politik atmosferin etkisinin sızdığı yazılar var. Örneğin bir anneler günü yayınlanan 8 Mayıs 1977 tarihli yazıda “Pazarları, bayramları bile kana bulayan bir gözükızmışlık içinde…” ifadesi ile bir hafta önce yaşanan Taksim katliamına göndermede bulunuluyor.

Haldun Taner’in kıvrak öykücülüğünün ve sade dilinin zenginleştirdiği yazıların düzeyini ve zenginliğini bugün ana akım medyada yazanlarınki ile karşılaştırmak elbette günümüz için olumsuz bir sonuç veriyor. Hem dil hem içerik olarak ne kadar gerilediğimizi net bir şekilde fark etmemizi sağlıyor kitap. Örneğin 25 Şubat 1979 tarihli “Dört Emeklli” başlıklı yazıda biri gerçek, üçü kurgu 4 emekli adam karakteri üzerinden bize adeta dört kısa hikâye anlatıyor Taner ve bir edebiyatçının kaleminden çıkan bir köşe yazısının nasıl çekici olabileceğini gösteriyor.

Arım Balım Peteğim – Muzaffer Arslan (1970)

“İlk aşklar unutulmaz kalmalı, ben de unutmayacağım… giydiğim ilk topuklu ayakkabı gibi”

Genç bir kadının, özel dedektif olan babasının takip ettiği çapkın bir adama âşık olmasının hikâyesi.

Billy Wilder’ın 1957 tarihli “Love in the Afternoon” (Öğleden Sonra Aşk) filminden uyarlanan bir Yeşilçam yapımı. Elbette ne Wilder’ın filminin ne de o filmin senaryosunu yazan I.A.L. Diamond’ın yola çıktığı Jean Schopfer’in romanının adını anan film Yeşilçam’ın özellikle 1960 ve 70’li yıllardaki hızlı üretim döneminde bolca yaptığı “izinsiz esinlenme”lerin örneklerinden biri. Filme adını veren şarkının popülerliğine; Türkan Şoray’ın gençliğini, güzelliğini ve danslarını sunduğu performansına, Şoray ve Cüneyt Arkın ikilisinin yıldız cazibelerine ve Wilder filminden apartılan komedi ögelerine dayanan film bunlardan daha fazlasını sunmayan, seyircinin de daha fazlasını talep etmediğini bilmenin rahatlığı ile senaryo sorunları da dahil olmak üzere bunu dert de etmeyen bir tipik Yeşilçam filmi.

Türk Sanat Müziği’nin klasiklerinden biri “Arım Balım Peteğim” şarkısı. Pek çok sanatçı tarafından seslendirilen; sözleri Mehmet Erbulan’a, bestesi ise İsmet Nedim’e ait olan eserin en popüler olduğu tarihte çekilen bu filmde gerek bu şarkıyı gerekse Türkan Şoray’ın görüntüsünü ve danslarını kattığı diğerlerini Nesrin Sipahi seslendiriyor ve en azından işitsel açıdan keyif katıyor hikâyeye. Yeşilçam’ın bir dönem günün popüler şarkılarından yola çıkarak ve şarkının sözleri ile özellikle bir ilgi kurmanın peşine de düşmeden çektiği filmlerden biri olan çalışmanın senaryosunu Muzaffer Arslan ve Bülent Oran yazarken, yönetmenliğini Muzaffer Arslan üstlenmiş. Wilder’ın filminde baş karakterler arasındaki yaş farkının epey azaldığı ve dolayısı ile hikâyenin temalarından biri olmaktan çıktığı film bu değişikliğin de bir örneği olduğu gibi Yeşilçam’ın orijinali kopyalarken çoğunlukla onun ruhunu bir kenara koyup, özeti ile yetindiğini de hatırlatıyor.

Özellikle 1970’li yıllarda Yeşilçam filmlerinin popüler mekanlarından biri olan Tarabya Oteli’nde açılıyor film. Bir özel dedektif (Münir Özkul) aldatıldığından şüphelenen bir kocanın (yine abartılı oynayan ya da oynatılan Cevat Kurtuluş) isteği üzerine bir otel odasını gözetlemektedir. Ünlü bir çapkın (Cüneyt Arkın) bu odayı kendisine mesken edinmiş ve eşlik eden dört müzisyenle birlikte kadınları baştan çıkarmaktadır. Dedektifin kızı (Şoray) ihanete uğrayan kocanın adamı öldürmeye niyeti olduğunu öğrenince müdahil oluyor odaya ve gerisi beklendiği gibi ilerler. Aşk olur, sorun olur, sorun çözülür vs.

Muzaffer Arslan’ın filmi hikâyeyi yerlileştirirken bir sahnede namus kavramını öne çıkarıyor abartılı melodramatik bir konuşmanın (“Ya o kız ben olsaydım?”) konusu yaparak. Belki yine bu yerlileştirmenin ve “Belki öz baban gibi öpemedim ama öz oğlum gibi hissettim seni” gibi “Size baba diyebilir miyim?”vari konuşmalara olanak sağlama gayretinin sonucu olarak, hikâyeye bir de çocuk ekleniyor ki onun varlığı bir Bülent Oran senaryosundan ne bekliyorsanız, hepsini size fazlası ile sağlıyor. Nesrin Sipahi’nin sesinden “Arım Balım Peteğim” dışında “O Siyah Gözler”, “Aşkın Kanunu” ve “Yar, Saçların Lüle Lüle” şarkılarını da dinlediğimiz film bu şarkılar açısından oldukça yerli ama filmin diğer müziklerinin tamamı yine bir Yeşilçam geleneği olarak, herhangi bir telif hakkı derdi olmadan yabancı filmlerden çalınmış. Neyse ki Sipahi’nin yorumculuğu mükemmel, Şoray da muhteşem güzelliği ve sahne performansları ile onun şarkılarına çok iyi uyuyor ve -elbette ve sinema değeri açısından maalesef- hayli uzun tutulmuş konser sahnelerinde filme keyif katıyor. Filmin en büyük eğlencesi ise çapkın adamın aşk gecelerine hiç konuşmadan eşik eden dört müzisyen; Sami Hazinses, Kayhan Yıldızoğlu, Aziz Basmacı ve Ergun Köknar’ın başarılı performansları enstrümanları dışında sessiz olan bu karakterlerin göründükleri tüm sahneleri çok eğlenceli kılıyor. Wilder’ın filmindeki varlıkları çapkın kahramanımızın romantik konuşmayı pek becerememesi ve müzisyenlerin bu açığı kapatarak gerekli romantizmi sağlaması ile izah edilirken bu filmin böyle bir açıklamada bulunma derdi yok; adamın gerektiğinde gayet iyi konuştuğunu gördüğümüz sahnelerin de katkısı ile bir Türkiye hikâyesi için hiç de gerçekçi olmuyor elbette onların varlığı örneğin âşıklar birbirleri ile oynaşırken.

Çoğunlukla dramın, melodramın ve trajedinin sonuna kadar gidebilmek tek amacı gibi görünen Oran senaryosunun başta inandırıcılık olmak üzere ve elbette zorlama tesadüfleri de içeren sorunları var bekleneceği gibi. Kadının erkeğe -karakterindeki tüm kusurları ve bunun getireceği tehlikeleri bilmesine rağmen- ilk karşılaştıkları sahnede âşık olması ve hatta sitemkâr bir aşığa dönüşecek kadar duygularının ilerlemesi, ocaktan sızan gazla dolu bir odaya giren bir karakterin pencereyi açmak yerine sanki odanın dışındaymış gibi sandalye ile vurarak camı kırması, bir kurgu probleminin sonucu da olarak Şoray’ın konserde aynı şarkıyı söylerken trajik bir yüz ifadesinden bir şuh gösterisine geçivermesi ve bunun defalarca tekrarlanması, küçük çocuğa “büyümüş de küçülmüş” ifadesi ile açıklanamayacak laflar ettirilmesi veya arabada seks yapılırken kan anonsunun radyodan duyulduğu sahne (komedi olabilecek kadar saçma bir sahne bu) gibi pek çok örneği var bu problemlerin. Yalnız şunun da hakkını vermek gerek: Adam sahnede şarkı söyleyen kadına bakıp yanındaki kadınlara (sevgililerine) şöyle diyor: “Şahane bir kadın”. Gerçekten de şahane bir Türkan Şoray bu ve böylesine boş hikâyelerde bolca harcanması Yeşilçam tarafından ne yazık!

Bir sahnede el kamerası kullanarak o ana bir farklılık katmak dışında yönetmenin varlığını hemen hiç hissetmediğiniz filmde Şoray ile Arkın’ın tango sahnesi sinemamızda pek görmediğimiz türden ve iki yıldızın bu sahnenin hakkını verdiğini görmek ve karakterlerinin iktidar kavgasını danslarına yansıtmayı başardığına tanık olmak filmin sağladığı keyiflerden biri. Son bir not olarak, senaryonun hemen hiç işlemeden bıraktığı ve bu nedenle karşılıksız aşkının da anlamsız kaldığı, Bora Ayanoğlu’nun canlandırdığı Cem karakterinin ve tüm benzerlerinin kendi hikâyelerini anlatan filmleri hak ettiğini söyleyelim ve bu filmi Şoray hayranlarına ve katıksız Yeşilçamseverlere önerelim.

Höstsonaten – Ingmar Bergman (1978)

“Bir anne ve kızı: Duyguların, kafa karışıklığının ve yıkımın ne korkunç bir bileşimi! Sevgi ve şefkat adına her şeyi yapmak mübah. Kızlar annelerinin yaralarını miras alır. Annelerin hatalarını kızlar ödemelidir. Annelerin mutsuzluğu kızlarının mutsuzluğudur. Sanki göbek bağı hiç kesilmemiş gibi… Anne, sahiden öyle mi? Kızının mutsuzluğu bir annenin zaferi midir? Anne, benim üzüntüm sana gizli bir zevk mi veriyor?”

Bir rahiple evli olan bir kadının yedi yıldır görmediği ve ünlü bir piyanist olan annesini evine davet etmesi ve ikilinin kaçınılmaz yüzleşmenin hikâyesi.

Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir Almanya, Norveç, İsveç, Fransa ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Yönetmenin, vergileri ile ilgili olarak hakkında yürütülen soruşturma nedeni ile gönüllü sürgüne gittiği Norveç’te çekilen film bir anne ve kızı arasındaki ilişkinin gecikmiş sorgulamasını ve iki kadının ertelenmiş yüzleşmesini yoğun ve acı bir dil ile anlatıyor. Başrollerdeki Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın kusursuz performansları, görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in büyük bir kısmı iki büyük oyuncu arasındaki sahnelerle ve iç mekanlarda geçen hikâyeyi görüntülerken yakın plan yüz çekimleri ile yakaladığı etkileyici anlar ve gerçeği tüm çıplaklığı ile -gecikmeli de olsa- konuşan iki insanın ağzından duyduğumuz çarpıcı diyalogları ile çok önemli bir film bu. Pek çok sorunumuzun kökeninde aile kurumunun yattığına sizi ikna edecek bir gücü olan hikâyesi ve dürüstlüğü ile film bu kurumun insanı sevme ve sevilme yeteneğinden nasıl mahrum bırakabileceğini de gösteren bir sinema eseri olarak mutlaka görülmeyi hak ediyor.

Bir “oda sineması” örneği bu film; çoğunlukla tek bir mekanda geçen ve tıpkı oda müziğinin bir senfoniye göre daha az enstrümanla icra edilmesi gibi daha az karakterle anlatılan ve her bir karakterin kendisine özel sesini daha net duyabileceğiniz, yoğun bir çalışma. Açılış sahnesinde, Liv Ullmann’ın rahip kocasını canlandıran ve tüm sadeliği ile etkileyici bir performans sunan Halvar Björk’ü doğrudan seyirciye konuşturuyor Bergman ve adam arkasındaki masada oturup bir mektup yazmakta olan -gazetecilik yapmış ve kitap yazmış- eşinin, kim olduğuna emin olamaması ve olduğu gibi sevilme ile ilgili beklentilerini paylaşıyor bizimle: “Bu onun ilk kitabı, şöyle yazmış: “İnsan yaşamayı öğrenmeli. Ben her gün buna çalışıyorum. En büyük sorun kim olduğumu bilmemem. Karanlıkta el yordamı ile ilerliyorum. Beni olduğum gibi sevecek biri olsa en azından kim olduğumu bulmaya çalışabilirdim. Ama buna pek ihtimal vermiyorum”. Ona bir kez olsun söyleyebilseydim keşke koşulsuz sevildiğini. Ama bana inananacağı şekilde söylemem imkânsız. Doğru kelimeleri asla bulamıyorum”. Sevmek ve sevilmekle ilgili sorunları olan kadın mektubu yedi yıldır görmediği annesine yazmıştır ve ünlü bir piyanist olan kadını (Ingrid Bergman) sıcak bir dil ile evine davet etmektedir.

İki kadının ilk anları oldukça sıcak geçer ama hikâye kısa bir sürede bizi annenin kendine odaklılığı ve kızının acılı ruhu ile karşı karşıya bırakır. Annenin on sekiz yıllık dostu olan ve on üç yıllık hayat arkadaşlığı yaptığı erkek ölmüştür; bunu paylaşır kadın kızı ile ama hayatına eskisi gibi devam edeceğini de ilan ederek. Birkaç günlük ziyareti daveti ile başlatan genç kadın ise çok küçüklüğünden beri içinde biriken tüm acıyı, korkuları ve nefreti ortaya dökmeye hazırdır ve kısa sürede ikisi arasında tüm bir geçmişin konuşulduğu bir sözlü savaş başlar. Evde bir genç kadın (Helena) daha vardır ve vücut fonksiyonlarını yavaş yavaş kaybeden, sürekli ağrıları olan ve artık anlaşılır bir şekilde konuşamayan bu kadın annenin yine yıllardır görmediği diğer kızıdır. Bergman hikâyenin büyük bir kısmını dört karakter (anne, iki kızı ve kızlardan birinin kocası) ile anlatıyor ama özellikle Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın canlandırdığı anne ve kız ikilisi uzun sahnelerin yegâne kahramanları oluyorlar. İki oyuncu da senaryonun sağladığı olanakları çok iyi değerlendirerek ve her biri acı veren diyalogları tam anlamı ile hissederek ve hissettirerek bu sahnelerde mükemmel etkileyiciliği olan anlar yaratıyorlar ve bazı sahneleri benzersiz bir güzelliğe taşıyorlar. Örneğin önce kızın sonra annenin Chopin’in La Minör 2 numaralı prelüd’ünü çaldığı sahne mükemmel bir sinema örneği kesinlikle. Kızının performansını beğenmeyen annenin piyanonun başına kendisi oturup Chopin’nin bu eserinin nasıl çalınması gerektiğini tam bir profesyonellik içeren analizle anlatması, kız çalarken annenin yüz ifadeleri, anne çalar ve konuşurken kızın içindeki tüm olumsuz birikiminin yavaş yavaş yüzünde belirmesi ve kameranın ikisini birden görüntülediği anlarda doğrudan dile getirilmeyen çatışmayı elle tutulur bir somutluğa kavuşturması Ingmar Bergman’ın mükemmel sinemacılığının örnekleri arasına koyulabilir rahatlıkla. Tüm bir hikâyenin özeti olabilecek bu sahne filmi görmek için tek başına yeterli olabilir kesinlikle.

Tüm hissedilenlerin, içte tutulanların ortaya döküldüğü bir terapi seansı gibi bir film bu ve bu nedenle bazıları için fazla konuşmalı, fazla yoğun ve yorucu gelebilir. Bergman’ın bu filmi her birimizin içinde tuttuğu ve bizi ruhen sakatlayan travmaların bir örneğini koyuyor karşımıza ve iki baş karakterinin acılarının bizim de parçamız olmasını sağlıyor. Yoruculuğu buradan geliyor filmin ve sevme ve sevilme yetenekleri köreltilmiş bireylerin acılarına bunca maruz kalmaktan kaynaklanan tatlı ve sağladığı benzersiz sinema keyfi ile tadılması gereken bir yorgunluk bu aynı zamanda. Bergman geçmişte geçen sahnelerde yalın bir sahneleme yöntemi seçerek ve kamerayı karakterlerden ve olan bitenden hep belli bir uzaklıkta tutarak “günümüz”de geçen bölümlerle doğru bir zıtlık yaratarak bu keyfin yaratıcısı olduğunun sağlam örneklerinden birini veriyor. Yüzleşme içeren bugünün yoğun sıcaklığı ile yüzleşilmeyen ve bugünkü acıların kaynağı olan geçmişin soğukluğunun sembolü denebilecek bir şekilde bugünün yakın planlarının yerini dünün uzak çekimleri alıyor ilgili sahnelerde.

Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın dört dörtlük performansları kullanılabilecek tüm kelimeleri, tüm övgüleri yetersiz gösterecek bir güce sahip. Bergman kişisel hayatından izler de taşıyan bir karakterde ve son sinema filminde başarısız anneyi o denli gerçek kılıyor ki görmeden inanmak mümkün değil oyununun güzelliğine. Ullmann da tüm yeteneğini yaralı karakterinin emrine vermiş ve seyirciyi sorgulamasının ve yüzleşme (ve yüzleşerek arınma) çabasının ortağı etmeyi başarmış. Fiziksel ve ruhsal problemleri olan bir genç kadını ustaca oynayan Lena Nyman ve rahip rolündeki Halvar Björk de onlara başarı ile eşlik ediyorlar ve bu karakter filmine çok önemli birer katkı sağlıyorlar.

Ailenin sevginin kendiliğinden ve doğal olarak doğduğu ve beslendiği bir kurum olduğu bakışına zıt bir yerde duran hikâye tüm sevgiler gibi anne ve çocuk sevgisinin de hak edilmesi, kazanılması ve canlı tutmak için çaba gösterilmesi gerektiğini çok iyi anlatıyor. Sonlarda Helena’nın yerde sürünerek annesine seslenmesi ve “Gel” demesi gibi bir parça kaba bir sembolizm çabası bir yana bırakılırsa, bu güzel ama sert film mutlaka görülmesi gerekli bir sinema yapıtı. Kritik bir sahnenin müziği olan Chopin’in eserinin seçiminin bile tek başına Bergman’ın tercihlerinin doğruluğunu gösterdiği (basit görünen ama gittikçe kompleksleşen yapısı ile bilinen bir eserdir bu) bu filmi de, büyük sinemacının bize bıraktığı diğer eserleri gibi görmekte kesin bir yarar var. Sinemacı bir defasında “Gençliğimizde ailemizden uzaklaşır ve zamanla onlara geri döneriz” demiş; bunun bir örneği olan film yüzleşmenin sonucu (ya da sonuçsuzluğu) ve aile ilişkilerinin hayat vericiliği (ya da öldürücülüğü) üzerine çok önemli bir eser kuşkusuz.

(“Autumn Sonata” – “Güz Sonatı”)

Kongbu Fenzi – Edward Yang (1986)

“Belki o telefon senden kuşkulanmama neden oldu ama bu sadece bir roman. Roman sadece bir romandır, onun gerçek olandan farkını anlamıyor musun?”

Hayatları kesişen üç çiftin (bir doktor ve yazar eşi, genç bir fotoğrafçı ve kız arkadaşı, sıkılan bir genç kız ve birlikte suça karıştıkları erkek arkadaşı) hikâyesi.

Senaryosunu Edward Yang ve Hsiao Yeh’in (gerçek adı Li Yuan olan Tayvanlı yazar ve senarist) yazdığı, yönetmenliğini Yang’ın yaptığı bir Tayvan filmi. Marxist düşünce adamı Fredric Jameson’ın post-modern ifadesi ile tanımladığı film 1980’li yıllarda hızla büyüyen ve değişen Tayvan’da temel olarak altı karakterin hikâyesini gerçek ile hayal edileni karıştırarak anlatıyor bize. Pek çok eleştirmene Michelangelo Antonioni’ninin filmlerini, özellikle de 1966 yapımı “Blow-Up” (Cinayeti Gördüm) adlı başyapıtını hatırlatan film romancı karakterinin yazdığı romanı ve bu roman için hayal ettiklerinden yola çıkarak, dikkatle seyredilmesi gereken ve seyirciden de -düşünsel- bir katkı talep eden bir hikâye sunuyor ve bu hikâyeyi ilerledikçe açılan ve çekiciliği artan bir dil ile anlatıyor. Gösterdikleri kadar ima ettikleri ile ve karakterler arasındaki ilişkilerle zenginleşen film 1982’de yönetmenliğe başlayan ama sadece 8 uzun metrajlı film çektikten sonra yaşamını yitiren Tayvanlı sinemacı Edward Yang’ın önemli çalışmalarından biri.

Edward Yang filmini “eğlencesinin karakterler, uzam ve türler arasındaki çoklu ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde yattığı bir bulmaca”ya benzetmiş bir röportajında. Canı sıkıldığı için açtığı telefonlarla farklı insanların hayatlarını etkileyen bir genç kızın da içinde bulunduğu altı (aslında bu karakterlerden biri çok az yer aldığı için hikâyede, beş demek daha doğru) karakterin hikâyesini gerçekten de bulmacamsı bir havada anlatıyor Yang ve temelde bir dram olsa da filmini suç ve gizeme de açık bir şekilde kuruyor. Karakterlerden biri olan genç fotoğrafçı erkek, filmin Antonioni’nin yukarıda adı geçen yapıtını hatırlatmasının nedenlerinden biri olsa da asıl olarak, gördüklerimizin gerçekten olan bitenler olup olmadığı ve daha genel olarak gerçek ile kurgunun farkı ya da benzerliği bu hatırlamanın temel kaynağı. Yavaş ilerleyen, hiç acelesi olmayan bir tempoda anlatıyor filmini Yang ve suç sahnelerini, hatta aksiyon diyebileceğimiz sahneleri de (polisle suçluların çatışmasını örneğin) bu tempo tercihinden muaf tutmuyor.

İlk çiftimiz genç bir fotoğrafçı ve onun okumaya düşkün kız arkadaşından oluşuyor. Genç adamın ailesi zengindir ve sokak fotoğrafçılığı merakının sonucu olan pek çok kamerası hayattaki en önemli varlıklarıdır. Tesadüfen fotoğraflarını çektiği kadınla ilgili saplantısı sabaha kadar gözünü kırpmadan okuyacak kadar roman düşkünü olan kız arkadaşının tepkisini çekmektedir. Diğer çiftimiz ise işinde terfi etmeyi bekleyen, kariyerinde başarılı olma hırsı olan ve rutin bir hayat süren doktorla onun evliliğin engel olduğunu düşündüğü yazma çabası ile bir roman üzerinde çalışan ve “yazar tıkanıklığı” yaşayan eşidir. Bir de duygusal problemleri ile olan annesi ile yaşayan ve çok sıkılan bir genç kız ve onun birlikte suçlar işledikleri erkek arkadaşı var hikâyedeki son çift olarak. Tüm bu karakterleri farklı zamanlarda ve mekânlarda gerçek (veya bazen de kurgusal olarak) bir araya getiriyor Yang ve tümünü adeta varoluşsal sorunları ile birlikte gösteriyor. Neyin gerçek neyin hayal olduğu, hayallerin ne kadarının romancı karakterin romanından veya hayalinden kaynaklandığını bu bulmacamsı hikâyede anlamak kolay değil ve açıkçası Yang’ın da bunu olanaklı kılmak gibi bir amacı yok. Genç kadının telefonları ve bu telefonların doğrudan veya dolaylı olarak neden oldukları arasındaki ilişkiler ve bunların gerçeklikleri zaman zaman seyirciye bırakılıyor hikâyede ve bir büyük şehrin insanlarının yaşamlarındaki boşluklarının, mutsuzluklarının ve adına belki de duygusal çürüme diyebileceğimiz hâllerinin tanığı olmamız bekleniyor.

Yang filminde karakterlerin hiçbirini mutlu göstermiyor ve örneğin fotoğraf çekme meraklısı genç adam bile bu sevdiği hobisini gerçekleştirirken bir kez bile gülümsemiyor. Beklemediği bir ödülü kazanan bir karakterin mutluluğunu bile doğalmış gibi göstermiyor Yang ve bunun da bir hayal olup olmadığı sorusunu da yaratan bir yapaylık içinde gösteriyor karakterinin konuşmasını. Tüm bu mutsuzluk resimleri hızla değişen bir şehirde kaybolan bireyleri anlatmak için kullanılıyor filmde. Bunu yaparken de Yang kamera, televizyon ve fotoğraf makinesi gibi teknoloji ürünlerinin, bir başka ifade ile söylersek iletişim (ya da iletme) araçlarının, kaybolan bu bireyleri bir araya getirmek yerine onları aslında birbirine yabancılaştırdığını da söylüyor. Filmin çekici (ve kompleks tarafı) Yang’ın hikâyesinin hiçbir anında bir meseleyi, bir fikri altını çizerek anlatmaması; örneğin hikâyedeki büyük şehrin kendisini özellikle göstermiyor ve şehir sadece karakterlerin onun içinde kapladığı yerle var oluyor hikâyede çoğunlukla. Görüntü yönetmeni Chan Chang’ın kamerası ile klostrofobik bir hava verdiği film hızla küreselleşen bir ülkenin başkentinin (“komünist” Çin’in hemen yanı başında kapitalizmin, küreselleşmenin sembolü olan bir ülkenin) zengin olma, kariyerinde hızla ilerleme ve ünlü olmanın mutluluğun ve başarının ön koşulu olarak görüldüğü dünyasında insanların içine düştükleri anlamsızlığı tam bir sadelik ve anlattığı ile arasına bir mesafe koyarak gösteriyor bu sayede.

Kadronun tümünün rollerinin hakkını verdiği ama özellikle romancı rolündeki Cora Miao ve eşini oynayan Lee Li-chun’un hayli başarılı olduğu film başarılı finali ve bu finaldeki sürprizi ile de ilgi çeken, az film çeken ve 2007’de hayatını kaybeden Yang’ın kendisine özgü dilinin özelliklerini taşıyan ve seyirciden katılım isteyen çalışmalardan biri. Dikkatle izlemek ve gördüklerimizin (sadece filmde değil, gerçek yaşamlarımızda da) gerçekliğini sorgulamamız gerektiğini hep hatırlayarak değerlendirmek gerekiyor bu ilginç çalışmayı.

(“The Terrorizers” – “Teröristler”)