Solaris – Stanislaw Lem

Polonyalı yazar Stanislaw Lem’in sadece kendisinin değil, tüm bilim kurgu edebiyatının da başyapıtlarından biri olan romanı. İlk kez 1961’de yayımlanan kitap bir uzay istasyonunun konuşlandığı gezegenin tümünü kaplayan gizemli bir okyanusun niteliğini anlama ve onunla iletişim kurma çabasını ve bu okyanusun istasyondaki insanları tuhaf bir şekilde etkilemesini anlatıyor. Tiyatro, bale ve opera uyarlamaları da olan roman bir kez televizyon filmi olarak, dört kez de sinemaya uyarlanmış: Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un yönettikleri 1968 tarihli SSCB yapımı televizyon filmi, uyarlamaların en başarılısı olarak kabul edilen ve Andrei Tarkovsky’nin yönettiği 1972 SSCB yapımı başyapıtı, Steven Soderbergh’in 2002 tarihli Amerikan yapımı ve Japon yönetmen Ryûsuke Hamaguchi’nin 2007’de ve henüz öğrencilik zamanlarında çektiği filmi. Kitapta oldukça önemli bir yer tutan astrobiyolojik unsurlar -belki de sinemaya taşınmalarının güçlüğü ve hatta imkânsızlığı nedeni ile- bu uyarlamalarda pek yer bulamazken, Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un filmi romana en sadık kalan uyarlama olmuş, diğer uyarlamaların aksine istasyondakileri değil, gezegenin kendisini odağına almıştı.

Lem’in kitabı bir olay (veya olaylar zinciri) anlatmıyor okuyucuya. Kitabın türünü anlatmak için kullanılan “felsefi bilim kurgu” ifadesi gerçekten de çok doğru bir seçim bu nedenle; insanların keşfetmek için uzayın her köşesine erişmeye çalıştığı zamanlarda “kendini keşfettirmeyen” bir gezegen ve o gezegeni tamamen kaplayan bir okyanusun gizemi üzerine odaklanıyor roman. Uzun sayfalar boyunca bu gizemle ilgili onlarca teori, yüzlerce (belki binlerce) araştırma ve kitaptan söz ediyor Lem. Okyanusun niteliği veya neyin sembolü olduğu konusunda pek çok yorum yapılmış bugüne kadar ve hatta bu gizemli “canlı” varlığın Sovyetler Birliği’ni temsil ettiğini söylemeye kadar uzanmış bu değerlendirmeler. Belki de okyanusun ne olduğunu bir kenara bırakıp, insanların onu anlama ve onunla iletişim kurma çabasına ağırlık vermek ve onun uzay istasyonundakiler üzerindeki etkisini ele almak gerekiyor asıl olarak.

İstasyona yeni gelen bir adamın ağzından anlatılan romanda onun dışında iki karakter daha ve kuşkusuz romanın en gizemli ögelerinden biri olan “ziyaretçi”ler var. Kevin adındaki anlatıcı iki ayrı güneşi olmasına rağmen, beklenenin aksine yörüngesi değişmeyen gezegenin istasyondaki diğerlerine ve kendisine gönderdiği ziyaretçilerin sırrını -okyanusunki ile birlikte- anlamaya çalışırken bizi de çabasının parçası yapıyor ama herhangi bir çözüm veya açıklama sunmuyor bize. İletişim çabasının sonuçsuzluğu insanların kendi türleri dışındakileri anlamasının imkânsızlığına işaret ederken, Snow isimli karakterin şu sözleri uzayın keşfi çabalarının arkasındaki asıl amaçla ilgili olarak -romanda sonradan üzerinde durulmasa da- tartışmaya ve düşünmeye değer bir fikir öne sürüyor aynı bağlamda: “Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek istiyoruz… Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz… Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz…”. Gezegeni ve okyanusu anlama çabasının umarsızlığını da açıklıyor bu sözler bir bakıma; insanın arayışına kendi birikimi, değerleri, beklentileri ve amaçları açısından yaklaşıyor olması (ve belki de bunun bir alternatifinin olmaması) bu çabayı umarsız kılan.

Romanın önemli yanlarından biri de ziyaretçilerden biri olan ve Kevin’e gelen Rheya’nın kendisinin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı. “Neyim ben” sorusunun çok iyi bir özeti olduğu kimlik karmaşası, en az kendilerine ziyaretçi gelenlerin bu ziyaretçilerin onların geçmişlerindeki suçluluk duyguları ve trajedileri ile bağlantılı olması kadar önem taşıyor. Her parçası ile birisi gibi olmak ama gerçekten o birisi olup olmadığından emin olamamanın neden olacağı karmaşayı Rheya karakteri üzerinden etkileyici bir şekilde anlatıyor Stanislaw Lem. Bununla bağlantılı olarak, yitirilen bir insanı ve onunla ilgili tüm anıları tekrar bulmanın -bulunanın gerçekliği söz konusu olmayacak olsa da- yaratacağı ikilemi de çok iyi işliyor. Tekrar yakalanan ve bir suçluluk duygusunu giderecek mutluluk fırsatına gerçekliğini umursamadan sarılmanın anlamı ya da anlamsızlığı üzerinde düşünmenizi de sağlıyor Lem ve sadece bir bilim kurgu yazarı olmanın çok ötesine geçiyor.

İletişim kavramı da Lem’in eserindeki önemli temalardan biri; sadece okyanusla istasyondaki insanlar arasındaki değil, bu insanların kendi aralarındaki ve daha da çarpıcı olarak onların ziyaretçileri ile olan iletişim nitelikleri ve olasılıkları ile sürekli kendisini gösteriyor roman boyunca. Bu kavramı işlemekte gösterdiği başarıyı ele aldığı diğerlerinde de gösteren Lem’in, bilim kurgunun başyapıtlarından biri olan bu romanı felsefe, astronomi ve biyoloji meraklılarının da ilgisini çekebilecek önemli bir yapıt kesinlikle ve bir klasik.

The Warriors – Walter Hill (1979)

“Şu anda 100 çetenin dokuzar delegesi ile birliktesiniz. 100 kadar daha var. Bu, 20 bin çetin üye demek. İş birlikçilerle 40 bin eder. 20 bin de organize olmamış ama savaşa hazır kişi vardır. 60 bin asker! Şehirde sadece 20 bin polis var. Anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz! Olay bundan ibaret: Şehri bir çete yönetebilir, bir çete! Biz izin vermeden hiçbir şey olamaz. Suç örgütlerinden ve polisten haraç alırız. Sokaklar bizim çünkü!”

New York’taki çetelerin bir araya gelerek şehir üzerinde hâkimiyet kurması için çağrı yapan karizmatik bir lideri öldürmekle suçlanan The Warriors’ın peşlerine düşen diğer çetelerden kaçmasının hikâyesi.

Amerikalı yazar Sol Yurick’in 1965 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Walter Hill ve David Shaber’in yazdığı, yönetmenliğini Walter Hill’in üstlendiği bir ABD yapımı. Sadece doğrudan bu türe giren filmleri ile değil, aksiyon filmlerini de western olarak nitelendiren Hil’in bu filmi zamanında gerçekçi olmayışı ve içerdiği şiddet sahneleri ile eleştirilmiş, görsel başarısı ve zaman zaman stilize bir havaya bürünen biçimsel yanı övülmüş bir çalışma. Temposu ve gerilimi hiç azalmayan film sıradan bir aksiyonun ötesine geçmeyi başaran, eleştirilen yanları görmezden gelinirse keyifle seyredilebilecek bir çalışma. Özgün, sert, biraz ucuz numaralara başvuran ve görsel değeri yüksek bu sinema eseri görülmeyi (ve eleştirilmeyi) hak ediyor.

Sol Yurick romanını Sokrates’in öğrencisi de olan Yunan filozof Ksenofon’un “Anabasis” adlı eserinden esinlenerek yazmış. Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Kyros için savaşan paralı askerlerin öyküsünü anlatan bu antik dönem eserinden yola çıkan Yurick, “West Side Story” (“Batı Yakasının Hikâyesi”) gibi eserlerin romantikleştirdiğini ve yumuşattığını söylediği New York sokaklarını gerçek sertliği ile çıkarmayı hedeflemiş okuyucunun karşısına. Bu romandan uyarlanan film de sertlikten hiç sakınmayan bir içeriğe sahip ama özellikle son bölümlerinde eleştirdiği romantizme ve yumuşamaya saplanmaktan da kurtulamayan bir çalışma ve romanın derinliğini ve kimi temalarını da (aile, cinsellik vs.) bir kenara bırakmayı tercih etmiş.

Walter Hill’in filminin bugün en çok bilinenlerinden biri olmasa da bir kült olduğu söylenebilir rahatlıkla; video oyunlarına ve çizgi romanlara da konu olan filmin bu statüye kavuşmasını sağlayan ise Hill’in görüntü yönetmeni Andrew Laszlo ile birlikte yarattığı atmosfer ve zaman zaman bir Yunan trajedisini hatırlatan mizansen çalışması. Filmin Barry De Vorzon imzalı ve synthesizer ağırlıklı rock müziğinin de özgünlüğü ile katkı sağladığı bu atmosferi ve biçimsel unsurları en önemli kozu filmin. Açılış sahnesinden başlayarak, -sonlarda bir parça sıradanlaşır gibi olsa da- görsel başarısını hep koruyor Walter Hill. Bu açılışta karizmatik bir çete liderinin çağrısı üzerine bir parkta toplanmak için yola çıkan ve metro vagonlarına binen yüzlerce çete elemanını görüyoruz. Her bir çete kendilerine özel bir örnek “üniforma”ları ve dokuzar üyesi ile ve silahsız olarak (“Herkes gibi gideceğiz: Dokuz kişi ve silahsız”) parka doğru yaptıkları yolculuğu uzun uzun gösteriyor bize Walter Hill. Aralarından birinin, -işlemedikleri- bir cinayet nedeni ile diğer tüm çetelerin peşine düşeceği The Warriors olduğu bu çetelerin toplanmasını adeta bir müzikal (ve zaman zaman da bir dans) havasında çekmiş Hill; bildiğimiz anlamda, oyuncuların dertlerini şarkılarla anlatarak konuştuğu türden bir müzikal değil bu. Hill “West Side Story”nin tarzını daha gerçekçi bir biçimde ve çok daha sertleştirerek taşımış bu sahneye ve aslında filmin tümüne. “Batı Yakasının Hikâyesi”nde The Jets ve Sharks adındaki çetelerin kapışma yerlerine gittiği sahneyi hayal edin; onların şarkılarını söyleyerek yaptığı yürüyüşlerini çete sayısını ikiden yüze çıkararak, şarkıların yerine Barry De Vorzon’un müziğini koyarak ve yürüyüşlere metrodaki sahneleri ekleyerek yeniden yaratmış Hill. Filmin tümünde olduğu gibi, Freeman A. Davies, David Holden, Susan E. Morse ve Billy Weber’in eseri olan kurgu çalışmasının da göz doldurduğu bu açılış sahnesi teknik açıdan ve görsel olarak çok başarılı. Oyuncuların konuşma tarzları ve kamera kullanımı (bir trajedinin satırlarını okur gibi konuşmalar, çete üyelerinin konuşmalarının özellikle kopuk kopuk verilmesi, yüzlere odaklanan yakın plan çekimler vs.), bir belgesel havası da (hikâyenin tüm gerçekdışılığına rağmen) taşıyan bu açılışta kalabalık sahnelerin başarılı yönetimi ve özenli bir koreografinin varlığı da dikkat çekiyor.

Peşlerindeki yüzlerce çete elemanından kaçarak kendi bölgeleri olan Coney Island’a dönmeye çalışan The Warriors’ın dokuz elemanının bir gece boyunca süren hikâyesini anlatan film müzikten de biçimci ve akıllıca yararlanmış. Örneğin kaçışın başladığı anda Arnold McCuller’ın sesinden “Nowhere to Run”ı dinliyoruz ve kaçış boyunca yakın plan bir çekimde yüzünün alt yarısını gördüğümüz bir kadın DJ hem uygun şarkıları anons ediyor (dinleyicilere ve bize) hem de kaçan ve kovalayanlara mesajlarını veriyor ilginç bir şekilde.Orijinal müziği ve seçilen şarkıları ile ilginç bir soundtrack’i olan film çeteleri kıyafetleri ve silahları ile birbirinden farklı çizerek hayli renkli bir hava da yaratıyor. The Warriors’ın başlardaki ilk kapışmadan son ana kadar diğer çetelerle tüm yüzleşmelerini -zaman zaman hayli sertleşerek- tempolu ve gerilimli bir şekilde anlatan film çetelerin oluşumuna veya onları yaratan koşullara (ve elbette toplumsal düzene) hiç değinmiyor bir popüler film olarak (Walter Hill de zaten bu tür dertleri olan bir yönetmen değil pek); bunun yerine, belki dolaylı olarak bir analiz sayılabilecek bir şekilde, çete üyesi olmanın bu genç adamlara vazgeçilmez ve nerede ise kutsal bir kimlik kazandırdığını vurguluyor.

Filmin ana karakterlerinin biri hariç tümü erkek; kadın karakter ise hem zorlama görünüyor hem de gençlerin kendilerine dayatılan hayatlara isyanını oldukça yüzeysel ve ucuz bir biçimde dile getirmek için hikâyeye eklenmiş gibi duruyor. Son anlarında o ana kadarki biçimsel havasını ve orijinalliğini unutan ve “doğan güneş, okyanus kenarı, el ele tutuşma” gibi filme hiç uymayan klişelere başvuran çalışma, gerçeküstü (veya -olumlu anlamda- komik) sahneleri (örneğin beyzbolcular tarafından kovalanma) ve şiddete dozu kaçmış bir şehvetle yaklaşan ve koreografisi iyi düzenlenmiş kavga bölümleri (örneğin metro tuvaletindeki kavga) ile de ilgi çekebilir. Hikâyenin sonu ile filmin ne mesaj verdiğini anlamak ise hayli güç; zorlama görüntülerle, anlamsız ve temelsiz bir “dönüşüm”ü anlatıyorsa bu son, hiç doğru bir seçim olmamış kesinlikle. Hill’in sertliğe ve şiddete hiç eleştirel yaklaşmayan ve hatta onların tadını çıkarır görünen bu ilginç aksiyonu özgünlüğü ile ilgiyi hak ediyor özetle.

(“Savaşçılar”)

The Spy Who Came in from the Cold – Martin Ritt (1965)

“Yoruldun mu diye merak ettim. Bu, burada anlayışla karşılanan bir durumdur; metal yorulması gibi bir şeydir. Biz duygularımızı paylaşmadan yaşamak zorundayız, değil mi? Ne var ki bunu sonsuza dek yapamazsın. İnsan sürekli dışarıda kalamaz; içeri girmeli, soğukta kalmamalı”

Berlin Duvarı’nın tamamlanmasından bir yıl sonra, Batı Berlin’de görev yapan bir İngiliz ajanının Doğu’nun ajanlarına karşı mücadele ederken işinin doğal yozlaşmalarını keşfetmesinin hikâyesi.

İngiliz yazar John le Carré’in 1963 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu Paul Dehn ve Guy Trosper’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim Amerikalı sinemacı Martin Ritt. 1950’li ve 60’lı yıllarda Berlin’de İngiliz istihbarat servisleri MI5 ve MI6 için çalışan le Carré buradaki tecrübelerini çarpıcı bir biçimde yansıttığı güçlü romanları ile casus edebiyatının en parlak örneklerini üreten bir isim ve bu eserleri defalarca sinemaya da uyarlanmış. Martin Ritt imzalı bu uyarlama parlak bir romanın parlak bir uyarlaması ve açılış ile kapanıştaki “aksiyon” sahneleri dışında sadece ajanlara, entrikalara ve ajanlık işine odaklanarak, o dünyanın gerçeklerini çekici bir şekilde getiriyor karşımıza. Başroldeki performansı ile Oscar’a aday olan Richard Burton’ın dengeli, “soğuk” ve sade oyunu ile göz doldurduğu filmde, Ritt hikâyenin gerektirdiği atmosferi başarı ile yaratıyor ve ortaya hem bu türün hem sinemanın önemli örneklerinden birini çıkarıyor.

Yazarın hâlâ istihbaratta çalışırken yazdığı roman türününün en iyi örneklerinden biri kuşkusuz. Bu derece iyi bir romana hakkını veren bir sinema eseri ortaya koymak bir yandan kolay (çünkü güçlü bir potansiyeli var romanın) olsa da, çıkacak sonucun özellikle de romanın hayranlarını memnun etmemesi gibi önemli bir risk de taşıyor. Oswald Morris’in hikâyenin ruhunu çok iyi yansıtan siyah-beyaz görüntü çalışmasının da sağladığı önemli katkı ile Ritt romanın adında yer alan ve temasını çok iyi anlatan “soğuk” dünyayı soğuk bir gerilimle yaratıyor ve bu riski sıfırlıyor sinemasal becerisi ile. Romana oldukça sadık kalan senaryonun giriş ve kapanıştaki hareketli kısa sahneler dışında aksiyona hiç başvurmadan yaratmayı başardığı gerilimli dünyayı ustalıkla kullanıyor Ritt ve ortaya görülmesi gerekli bir sonuç çıkarıyor.

İkiye ayrılmış Berlin’in Amerikalıların yönettiği taraftaki kontrol noktasında başlıyor film. Burton’ın canlandırdığı terübeli ajan Alec Leamas Doğu Berlin tarafında çalışan İngiliz ajanlarından sorumludur ve açılış sahnesinde bunlardan birinin -daha önceki ikisi gibi- tam sınırı gerçerken Doğu Almanya tarafından açılan ateşle vurularak öldürülmesinin tanığı olur. Tüm sadeliği ve gerçekçiliği ile çok iyi çekilmiş bu sahnede Sol Kaplan’ın gerilim, melankoli ve hüzün duygularını içeren caz havalı müziği tanık olduğumuz anın ruhunu çok iyi beslerken, Ritt’in mizanseni tüm yalınlığı ile çok etkileyici. Operasyonda olmayı (“soğukta kalmak”) bırakıp masabaşı bir işe geçmesi (“içeri girmek”) teklif edilen Leamas’ın tercihi ve istihbarat şefinin onu dahil etmeyi düşündüğü plan hikâyenin takip eden gelişmelerini yaratır ve sağlam bir romanı kaynak olarak alan film bizi içine soktuğu dünyanın doğal ahlâksızlığının tanığı yapar.

“Sırf hükümetinin iyilik politikaları yüzünden düşmanlarından daha az kötülük yapamazsın, değil mi?” diyor bir sahnede MI6’nın yöneticisi Leamas’a. Oyunun kuralları bellidir ve bu kurallar doğal olarak sıradan insanlarınkinden çok uzak, kendine has içeriklere sahiptir. Entrikalar, sahte kimlikler, oyunlar, yalanlar, çarpıtmalar, insanları kullanmalar ve acımasızlıklar hâkimdir bu dünyaya ve film tüm bunları güçlü diyaloglar, sağlam bir kurgusu olan hikâye, şaşırtıcılığı ıskalamayan bir gerçekçilik ve dürüstlükle anlatıyor bize. Ne kadar başarılı olursa olsun her ajanın eninde sonunda tek başına kalacağını, kendisi karşı tarafı kullanırken sadece onlar tarafından değil, kendi örgütü tarafından da kullanılacağını ve bu dünyanın doğası gereği sahtelik üzerine kurulu olduğunu çok iyi sergiliyor film. Leamas karakterinin bu dünyada üstlenmek zorunda kaldığı gerçek ve sahte kimliklerini çok iyi işleyen senaryonun kendisine sunduğu imkânları Richard Burton da çok iyi değerlendiriyor ve müthiş bir peformans gösteriyor. Karakterinin gerçekliğini ve sahteliğini ustaca yansıtan, sade ve çarpıcı bir performans bu ve kariyerinin özellikle son yıllarında hayli gösterişli olan tarzından uzak bu tercihi ile filmi zenginleştiriyor. Başta “Kontrol” rolündeki Cyril Cusack ve Nancy rolündeki Claire Bloom olmak üzere tüm diğer oyuncuların da oldukça güçlü destekleri ile film oyunculuklar açısından hayli üst bir noktada yer alıyor bu şekilde.

Leamas’ın komünist kız arkadaşının trajedisi istihbarat dünyasında herkesin her şekilde kullanılabileceğinin örneklerinden biri olurken, film (ve aslında roman) ideolojik tarafsızlığını da -çoğunlukla- doğru bir biçimde koruyor. Çarpıcı finalinin de bir kanıtı olduğu gibi, film Batı’nın veya Doğu’nun tarafında konumlandırmıyor kendisini. Öyle ki tüm Batılı karakterleri Doğulu, Doğulu karakterleri de Batılı yapsanız hikâye etkileyiciliğinden ve gerçekliğinden hiçbir şey yitirmezdi. Aynı derecede “dürüst” iki taraf da, aynı entrikaların egemen olduğu bir dünyaları var ve hedefler için aynı derecede etik dışı davranmakta (eski Nazileri kullanmak, kendi adamını satmak vs.) her ikisi de. Soğuk Savaş döneminde daha da artan bir şekilde tek egemen değerin rakibini alt etmek olduğu bu dünyada iki tarafın da ideolojisine -çoğunlukla- eşit ölçüde uzak duruyor film ve ideolojilerin bireyleri -doğaları gereği- piyon olarak gördüğünü hatırlatıyor güçlü bir şekilde.

Doğru bir final, Oscar’a aday gösterilen güçlü sanat yönetimi, özgün hikâyesi, seyircisini sürekli tetikte kalmaya zorlayan güçlü gerilimi, Soğuk Savaş’ın atmosferini somutlaştıran görselliği, oyuncu kadrosunun başarısı ve Martin Ritt’in kendisini öne çıkarmayan alçak gönüllü yönetmenliğinin yarattığı gerçekçilik ile önemli bir film bu.

(“Utanç Duvarında Casusluk”)

Le Corps de Mon Ennemi – Henri Verneuil (1976)

“İşte nefretim o zaman başladı, o “Kusura bakma” sözü ile: Kızın imtiyazı, adamın benimle senli benli oluşu. Ona sürekli “Hemen, küçük hanım”, “Elbette, küçük hanım” demesi. Adalet çok sonra, o küçük hanımla yattığımda yerini buldu”

Cinayet nedeni ile yattığı cezaevinden çıkan bir adamın geçmişte olan bitenlerin arkasındaki gerçekleri araştırmasının hikâyesi.

Fransız yazar Félicien Marceau’nun 1975 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir Fransız yapımı. Senaryosunu Henri Verneuil, Félicien Marceau ve Michel Audiard’ın yazdığı ve yönetmenliğini geniş kitlelerin beğenisine uygun filmler çeken, Fransız sinemasının “entelektüel” imajına uzak düşen ve özellikle polisiyeleri ile dikkat çeken Verneuil’in üstlendiği yapıt Lille bölgesindeki Cournai’de, tekstil patronlarının egemen olduğu bir şehirde, zengin sınıftan olmayan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Başroldeki Jean-Paul Belmondo’nun benzerlerini sıklıkla canlandırdığı bir rolde karizmasını tıpkı karakteri gibi bolca kullandığı film sonlara doğru netleşen bir parça karışık hikâyesi, politik bir bakışı meselesinin ana parçası yapması, geçmişle bugün arasında sürekli geliş gidişleri ve iç ses kullanımı ile Verneuil’in temsilcisi olduğu klasik dilden uzak gibi görünse de mizanseni bu dile tamamen sadık kalan bir çalışma. Yönetmenin en güçlü eserlerinden biri değil ama yine de 1970’lerin havasını bolca taşıyan bu çalışma klasik Fransız polisiyelerini sevenler başta olmak üzere sinemaseverlerin ilgisini hak eden bir film.

Filmin sadece başrolünü üstlenmeyip, yapımcılarından da biri olan Jean-Paul Belmondo’nun damgasını bastığı bir eser bu. Açılışta onun bir trenden inişini ve istasyonda yürüyüşünü izliyoruz ve jenerik boyunca da onun dondurulan görüntüleri karşımıza çıkıyor sürekli olarak. Verneuil filmini onun doğal karizması üzerine kurmuş ve oyuncu da üzerine düşeni fazlası ile yerine getirmiş. Bu durum sadece filme bir çekicilik katmakla kalmıyor, aynı zamanda canlandırdığı karakterinin sahip olduğu cazibeyi başarı ile yaratmasını sağlıyor perdede. Cezaevinden çıkan adam işlediği suç ile şehir halkı üzerinde derin bir iz bırakmıştır; çünkü ölenlerden biri şehrin futbol takımının Macar yıldızıdır ve onun ölümü takıma ciddi bir darbe vurmuştur. “Sınıf başkanının daima tekstilcilerin çocuklarından biri olduğu ve bu çocuklara iyilik yapmanın değil, başkan olmanın öğretildiği” bir şehirde doğup büyüyen kahramanımızın ailesi o zenginlerin sınıfından değildir ve babası da seçimlerde şehrin yönetimini elinde tutan nüfuz sahibi ailelere karşı yarışan bir adaydır. Genç adam şehrin en büyük tekstil patronlarının birinin kızını ayarttır ama sonra cezaevine düşmesine yol açar bu ve film temel olarak, adamın başına gelenlerin sorumlusunu bulma çabasını anlatır.

Hikâyenin “bugün” bölümü Almanya’nın Bayern Münih takımı ile Fransız Saint-Étienne arasında Şampiyon Kulüpler Kupası’nın finalinde karşılaştığı zamanlarda geçiyor ve film futbolu aralarında bu maçın da bulunduğu farklı örnekleri ile hikâyenin önemli bir parçası olarak kullanıyor. Yedi yıl önce işlenen cinayetlerde kurbanlardan birinin yerel takımın yıldızı olan bir Macar futbolcu olması, istasyonda binilen takside taksici ile futbol muhabbeti veya Belmondo şehir halkının canlı yayınlanan bir maçı seyretmek için evlerine kapanması nedeni ile ıssız bir şehire dönüşen Cournai’nin sokaklarında dolaşırken kulaklarımıza futbol spikerinin konuşmalarının gelmesi gibi örnekler futbolun geniş kitleler üzerindeki etkisini anlatmaya yararken, film asıl olarak zenginlerin ve güç sahiplerinin bu sporu halkı yönetmek ve bastırmak için kullanmasının altını çiziyor.

Filmin politik boyutu futbolun bir uyuşturucu olarak kullanıldığını vurgulaması ile sınırlı değil; şehre egemen olan sınıf farklılıkları, iş adamlarının “gençlerin sokaklarda politik pankartlar yerine, stadyumda takımlarının flamalarını sallamasını” sağlaması, takıma yabancı futbolcu transferinin grevlerin maliyetinden daha düşük olduğu gerçeği, travestilik üzerinden 1968 Mayıs’ına bir gönderme, tüketim toplumu eleştirisi, şehrin hızlı değişimine neden olan Amerikan tarzı büyümeden şikâyet edilmesi veya bir seçim konuşmasındaki provokasyon Verneuil’in filmini politika meraklıları için de çekici kılabilir. Ne var ki bu örneklerin bazılarının üzerinde yeterince durulmazken, senaryonun tüm bunları gerektiği kadar güçlü (ve üzerinden geçen kırk dört yıldan sonra hâlâ etkileyici) bir biçimde bir araya getirdiğini söylemek zor biraz. Genel olarak filmin bugün bir parça eskimiş görünmesinin de gücünü azalttığını belirtmek gerekiyor. Striptiz sahnesini hikâyeye katkısı olmayacak bir şekilde gereğinden uzun tutarak ucuz bir yola başvuran yönetmenin elindeki senaryonun bir parça karışık ilerlemesi de işini zorlaştırmış görünüyor.

Filmin kapanışında İngiliz şair William Blake’in 1794 tarihli “A Poison Tree” adlı şiirinin son iki dizesini okuyoruz: “Sabah görmekten memnun oldum / Düşmanım, ağacın altında uzanmış cansız” (In the morning, glad, I see / My foe outstretched beneath the tree”. Henri Verneuil’in bu dizelere uygun görüntülerle bitirdiği filmin hikâyesi de uyggun onun dizelerine. Belmondo da düşmanının cesedini bu şekilde görmeyi arzulayan karakterini karizmasını ve çekiciliğini bolca kullanarak ama tüm performansına yansıdığı gibi bunu dizginlenmiş bir şekilde sergileyerek filme önemli bir katkı sağlarken, Francis Lai’nin bolca 1970’ler kokan müziği renklendiriyor hikâyeyi. Blake’in şiiri dile getirilen öfkenin kaybolacağını, dile getirilmeyenin ise nefret, öfke ve intikam duygularını besleyerek zehirli bir ağaca dönüşeceğini ve bunun da yok edici bir sonuç yaratabileceğini anlatır; bu Belmondo filminin onun bu anlatımı ile ne derece örtüştüğünü görmek için de izlenebilecek, bir Fransız polisiye klasiği bu film. Görmekte yarar var.

(“Body of My Enemy” – “Bitmeyen Kin”)