Deutschland im Jahre Null – Roberto Rossellini (1948)

“Keşke anneniz sağ olsaydı ama onu da aldılar benden. Her şeyimi aldılar; enflasyon bütün birikimimi, Hitler çocuklarımı. İsyan etmeliydim ama kuşağımın çoğu gibi ben de bunu yapamayacak kadar zayıftım. Felaketin geldiğini görüyorduk ama onu durdurmak için hiçbir şey yapmadık. Sonucunu da ancak şimdi anlıyoruz ve hatalarımızın bedelini ödüyoruz; hepimiz, sizin kadar ben de. Suçumuzla yüzleşmemiz gerekiyor. Sadece şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olmuş, halkın yoksulluk ve açlıkla mücadele ettiği Berlin’de on iki yaşında bir çocuğun yaşadıklarının hikâyesi.

Roberto Rossellini, Carlo Lizzani ve Max Kolpé’nin senaryosundan Rossellini’nin çektiği bir İtalya – Fransa – Almanya ortak yapımı. Jenerikte belirtilmese de Basilio Franchina’nın bir fikrinden yola çıkılarak yazılan hikâye çok trajik koşulların hüküm sürdüğü bir şehirdeki (filmin adının da vurguladığı gibi, bir ülkedeki aslında) hayatı bir çocuğun gözünden, daha doğrusu onun yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Hasta babası, bir ablası ve bir abisinden oluşan ailesinin hemen hemen tüm yükünü sırtlanmak zorunda kalan, yetişkin gibi davranması gereken on iki yaşında bir çocuktur Edmund ve Rosselini İtalyan Yeni Gerçekçilik türündeki bu filminde oldukça karanlık ve sert bir gerçekçilik ile bizi onun hayatına sokuyor. Yönetmen önceki filmlerinden ikisi (1945 yapımı “Roma Città Aperta” (Roma, Açık Şehir) ve 1946 tarihli “Paisan”) ile birlikte bir üçleme oluşturduğu kabul edilen filmde türünün başyapıtlarından bir diğerini yaratırken, bizi savaşın neden olduğu trajedilerin ortasında ve etkileyici bir yüzleşme ile baş başa bırakıyor.

Rossellini’nin, dokuz yaşında hayatını kaybeden oğlu Marco Romano’ya ithaf ettiği film yönetmenin kardeşi olan Renzo Rossellini’nin görkemli bir trajediyi hatırlatan müziğinin eşlik ettiği ve Berlin’in bombardımanlarda yıkılmış evlerin korkunç görüntülerini ve sokaklarının perişan hallerini tarayan kameranın saptadığı görüntüler ile açılıyor. Savaşın üzerinden çok kısa bir süre geçmiştir ve yaşanan korkunç günlerin izleri tüm canlılıkları ile durmaktadır yapıların ve insanların yüzlerinde. Yeni Gerçekçilik akımına uygun olarak çoğunlukla amatör oyuncularla çekilen (çocuğu oynayan Edmund Moeschke’nin ve ablasını canlandıran Ingetraud Hinze’nin ilk ve tek oyunculuklarıdır bu film örneğin) ve gerçek mekânların (tüm dış sahneler Berlin’in harap sokaklarında çekilirken, iç sahneler için Almanya’daki yetersiz koşullar nedeni ile Roma’daki bir stüdyo kullanılmış) kullanıldığı film belgesele yakın gerçekçiliğin avantajını kullanarak ve Rossellini’nin kolay bir çarpıcılığın değil, doğal olanın peşine düşerek yakaladığı hava ile hayli etkileyici olabilen bir çalışma.

Babası ağır hasta olan, savaşın son günlerine dek silahı elinden bırakmadığı için şimdi yetkili makamlara kayıt olmaktan korktuğundan evde saklanarak yaşayan abisi ve sigara, yiyecek gibi şeyler için akşamları dışarı çıkarak şehirdeki yabancı askerlerle “ileri gitmeden” flirt eden ablası ile yaşayan bir çocuk Edmund. Ailenin durumu nedeni ile, çalışan tek kişidir o ve tüm halkın ellerinde ne varsa satarak ya da takas ederek ulaşmaya çalıştığı temel gıdaları ailesine getirebilmek için o da didinmektedir herkes gibi. Hikâye boyunca onun yaşadıklarını izliyoruz ve Rossellini en ufak bir dramatik zorlamaya başvurmamış görünen anlatımı ile bu hikâyenin trajedisini tüm sertliği ile gösteriyor bize. Sokakta yatan bir ölü atın etinden pay alma çabası, yiyecek parası kazanabilmek için yabancı askerlerle yatan kadınlar, bir aracın arkasından dökülen kömür parçalarının peşine düşenler, ölen komşularının üzerindeki süveter ve çorapları değerlendirmeyi konuşan komşular, Britanyalı ve Amerikalı askerlere -koleksiyon değeri için veya savaş hatırası olarak- Hitler’in konuşmalarının plaklarını satanlar ve pedofili imasını da içerecek şekilde çocukları kullananlar şehirden karşımıza çıkan korkunç görüntülerden birkaç örnek sadece. Yaşayan herkesin ağır bir depresyon altında olduğu şehirde vaktinden önce büyümek zorunda kalan, daha doğrusu öyle davranmak zorunda olan bir çocuğun duygularını sadeliğin sağladığı bir güçle anlatıyor Rossellini. Onu sokakta tek başına oynarken veya diğer çocukların oyunlarına katılma isteği ret olurken gösteriyor ve savaşın çok erken büyümek zorunda bıraktığı bir bireyin çocukluğunun yitirilen masumiyetini provokasyonlara hiç başvurmadan sergiliyor. Adeta yönetmen kamerası ile çıkmış sokaklara ve ne saptadı ise, hiçbir müdahalede bulunmadan, yorumlamadan göstermiş bize gibi hissediyorsunuz.

Bu “müdahalesizlik” yanıltmamalı bizi ama; hasta babanın uzun umutsuzluk konuşmasını onu değil, çoğunlukla küçük çocuğunu görüntüleyerek veriyor örneğin Rossellini ve bizi olacaklara (en azından bir kısmına) hazırlıyor. Tüm bir final bölümü ise gerçekçilikten hiçbir ödün vermeden nasıl seyirciyi büyüleyen bir sinema yaratılabileceğinin parlak bir örneğini oluşturuyor. Yanıp yıkılan bir binanın içinde geçen bu finalde Edmund’u belki de ilk kez gerçek anlamda bir çocuk olarak gösteriyor Rossellini ve trajedi duygusunu ve filmin son karesinin etkisini artırıyor. Bu son kare, bir tablo güzelliğinde kesinlikle ve sadece bir bireyin değil tüm bir insanlığın sonunu, acılara daha fazla katlanamayan bir insanın umutsuz isyanını ve taşımak zorunda bırakıldığımız korkunç yüklerin altında nasıl ezildiğimizin resmini çiziyor.

François Truffaut’nun 1959’da “Les Quatre Cents Coups” (400 Darbe) filmini çekerken esinlendiği söylenen bu Rossellini filmi yönetmenin gerçekçiliği tanımlarken kullandığı “Gerçekçilik gerçeğin sanatsal bir biçiminden başka bir şey değildir” cümlesine uygun bir şekilde, bir gerçeği ama sanatın çarpıtmadan aktardığı ve belki tam da bu nedenle sanatsal olabilen bir gerçeği getiriyor önümüze. Doğal mekânlarda çalışmanın katkısı, küçük oyuncu Edmund Moeschke’nin kendi hayatını kameranın farkında olmadan yaşarmışcasına doğal oyunu ve Fransız görüntü yönetmeni Robert Juillard’ın yalın kamera çalışması ile değerlenen bir çalışma bu. Savaşın bitiminin üzerinden henüz üç yıl bile geçmemişken Alman halkını bir suçlamaya, şeytanlaştırmaya girişmeden acıların tüm çıplaklığı ile birlikte göstermesi ile cesur bir harekette bulunan Rossellini “Ölmenin en iyisi olduğunu düşünen ama kendisini öldürmeye cesareti olmayan” insanları sert ve “ham” bir şekilde anlatıyor bu filminde ve Edmund karakteri üzerinden bizi onları anlamaya davet ediyor. Yönetmenin üçlemesinin diğer filmleri gibi sadece sinemanın değil, tüm bir sanat tarihinin de insanı anlattığı en önemli çalışmalardan biri bu sinema eseri ve mutlaka görülmeyi hak ediyor.

(“Germania Anno Zero” – “Germany Year Zero” – “Almanya, Sıfır Yılı”)

Çok Güzelsin Gitme Dur – Haldun Taner

Haldun Taner’in Milliyet gazetesinde “Pazar Sohbetleri” adını taşıyan köşesinde 1976 – 1982 yılları arasında yazdığı yazılardan oluşan bir derleme. Toplam elli üç yazının yer aldığı kitapta birbirinden çok farklı konularda ve Taner’in köşesinin adına uygun bir şekilde okuyucularla sohbet havasında yazılmış yazılara yer verilmiş. Nedense sonlardaki birkaçının tarihinin belirtilmediği bu yazıların ilki 29 Ağustos 1976, sonuncusu ise 28 Şubat 1983 tarihini taşıyor. Bir Pazar gününün bir parça da rehavet içeren havasında okunacak şekilde yazmış Haldun Taner ve o gün onun için hassasiyet taşıyan konulara değinmiş. Ülkemiz için bekleneceği gibi, o konuların tamamı bugün daha da ciddi boyutlar kazanarak hayatımızda yer almaya devam ediyor ve bu nedenle kitabı okumak zaman zaman ülke ile ilgili bir yılgınlık da yaratıyor; ama bu tür derlemeler tam da bu nedenle önemli aslında: Sorunlarımızın hep var olduğunu ve onları çözmenin kolay olmadığını, yoğun bir gayret gerektirdiğini hatırlatıyor bize bu ve benzeri kitaplar.

1915 doğumlu bir yazar Haldun Taner ve bu bakımdan bir cumhuriyet çocuğu olarak tanımlayabiliriz kendisini. Yazıların tümüne sinen bir cumhuriyet coşkusunu, cumhuriyetle hedeflenen aydınlanmaya olan inancı, Atatürk’ün ifadesi ile söylersek “muasır medeniyet seviyesi”ne erişme arzusunu hissediyorsunuz kitap boyunca. Yazarın en eskisi kırk dört yıl öncesine ait olan yazılarında bahsettiklerinin bugün de aynen geçerli olması, hatta hemen tüm yazıların bugün yayınlanmış gibi güncelliğini koruması kitabı günümüze de ait kılarken, kuşkusuz bir karamsarlık da doğurmuyor değil. Çevre sorunlarından politika ve politikacılara ve her türlü toplumsal yozlaşmaya tüm başlıklar bugün de ülkenin en büyük sorunları arasında yer alıyor. Örneğin “İstanbul’a Bakmak” başlığını taşıyan, 27 Şubat 1977 tarihli yazıda şehirdeki betonlaşmadan şikâyet ediyor Taner; bu yazıyı bugün okuyan pek çok kişinin İstanbul’un 1970’lerdeki fotoğraflarına bakıp özlem ile iç çekeceğini ve yitirdiğimiz güzellikler için üzüleceğini düşünürseniz, olumlu anlamda değişen bir şey olmadığını, Taner’in şikâyet ettiği o günleri yaşadığı için aslında şanslı olduğunu anlıyorsunuz. Yıllar öncesine ait yazıların gazete arşivlerinden çıkarılıp yeniden hayatla buluşturulması demek olan bu tür derlemeler yaşadığı dünya ile ilgili meselesi olan ve o dünyayı nasıl daha iyi anlarım, daha güzel kılabilirim telaşını hissedenler için işte böyle sorgulamalara imkân verdiğinden ayrı bir değer taşıyorlar.

Doğrudan politikayı konu alan yazılar yok kitapta ama bizdeki politikacıların düzeyini eleştiri konusu yapıyor Taner ve bu konuda yazdıkları da güncelliğini koruyor. Aslında yazıların ait olduğu dönem (1970’ler ve 80’ler) düşünülürse, sırası ile önce kaos içinde daha sonra da bir askerî darbenin sonrasındaki sessizlik içinde yaşayan bir ülkede yazıyor Taner ama en azından bu kitaba seçilenlerde politika bir ağırlık taşımıyor. Buna karşılık, politik atmosferin etkisinin sızdığı yazılar var. Örneğin bir anneler günü yayınlanan 8 Mayıs 1977 tarihli yazıda “Pazarları, bayramları bile kana bulayan bir gözükızmışlık içinde…” ifadesi ile bir hafta önce yaşanan Taksim katliamına göndermede bulunuluyor.

Haldun Taner’in kıvrak öykücülüğünün ve sade dilinin zenginleştirdiği yazıların düzeyini ve zenginliğini bugün ana akım medyada yazanlarınki ile karşılaştırmak elbette günümüz için olumsuz bir sonuç veriyor. Hem dil hem içerik olarak ne kadar gerilediğimizi net bir şekilde fark etmemizi sağlıyor kitap. Örneğin 25 Şubat 1979 tarihli “Dört Emeklli” başlıklı yazıda biri gerçek, üçü kurgu 4 emekli adam karakteri üzerinden bize adeta dört kısa hikâye anlatıyor Taner ve bir edebiyatçının kaleminden çıkan bir köşe yazısının nasıl çekici olabileceğini gösteriyor.

Arım Balım Peteğim – Muzaffer Arslan (1970)

“İlk aşklar unutulmaz kalmalı, ben de unutmayacağım… giydiğim ilk topuklu ayakkabı gibi”

Genç bir kadının, özel dedektif olan babasının takip ettiği çapkın bir adama âşık olmasının hikâyesi.

Billy Wilder’ın 1957 tarihli “Love in the Afternoon” (Öğleden Sonra Aşk) filminden uyarlanan bir Yeşilçam yapımı. Elbette ne Wilder’ın filminin ne de o filmin senaryosunu yazan I.A.L. Diamond’ın yola çıktığı Jean Schopfer’in romanının adını anan film Yeşilçam’ın özellikle 1960 ve 70’li yıllardaki hızlı üretim döneminde bolca yaptığı “izinsiz esinlenme”lerin örneklerinden biri. Filme adını veren şarkının popülerliğine; Türkan Şoray’ın gençliğini, güzelliğini ve danslarını sunduğu performansına, Şoray ve Cüneyt Arkın ikilisinin yıldız cazibelerine ve Wilder filminden apartılan komedi ögelerine dayanan film bunlardan daha fazlasını sunmayan, seyircinin de daha fazlasını talep etmediğini bilmenin rahatlığı ile senaryo sorunları da dahil olmak üzere bunu dert de etmeyen bir tipik Yeşilçam filmi.

Türk Sanat Müziği’nin klasiklerinden biri “Arım Balım Peteğim” şarkısı. Pek çok sanatçı tarafından seslendirilen; sözleri Mehmet Erbulan’a, bestesi ise İsmet Nedim’e ait olan eserin en popüler olduğu tarihte çekilen bu filmde gerek bu şarkıyı gerekse Türkan Şoray’ın görüntüsünü ve danslarını kattığı diğerlerini Nesrin Sipahi seslendiriyor ve en azından işitsel açıdan keyif katıyor hikâyeye. Yeşilçam’ın bir dönem günün popüler şarkılarından yola çıkarak ve şarkının sözleri ile özellikle bir ilgi kurmanın peşine de düşmeden çektiği filmlerden biri olan çalışmanın senaryosunu Muzaffer Arslan ve Bülent Oran yazarken, yönetmenliğini Muzaffer Arslan üstlenmiş. Wilder’ın filminde baş karakterler arasındaki yaş farkının epey azaldığı ve dolayısı ile hikâyenin temalarından biri olmaktan çıktığı film bu değişikliğin de bir örneği olduğu gibi Yeşilçam’ın orijinali kopyalarken çoğunlukla onun ruhunu bir kenara koyup, özeti ile yetindiğini de hatırlatıyor.

Özellikle 1970’li yıllarda Yeşilçam filmlerinin popüler mekanlarından biri olan Tarabya Oteli’nde açılıyor film. Bir özel dedektif (Münir Özkul) aldatıldığından şüphelenen bir kocanın (yine abartılı oynayan ya da oynatılan Cevat Kurtuluş) isteği üzerine bir otel odasını gözetlemektedir. Ünlü bir çapkın (Cüneyt Arkın) bu odayı kendisine mesken edinmiş ve eşlik eden dört müzisyenle birlikte kadınları baştan çıkarmaktadır. Dedektifin kızı (Şoray) ihanete uğrayan kocanın adamı öldürmeye niyeti olduğunu öğrenince müdahil oluyor odaya ve gerisi beklendiği gibi ilerler. Aşk olur, sorun olur, sorun çözülür vs.

Muzaffer Arslan’ın filmi hikâyeyi yerlileştirirken bir sahnede namus kavramını öne çıkarıyor abartılı melodramatik bir konuşmanın (“Ya o kız ben olsaydım?”) konusu yaparak. Belki yine bu yerlileştirmenin ve “Belki öz baban gibi öpemedim ama öz oğlum gibi hissettim seni” gibi “Size baba diyebilir miyim?”vari konuşmalara olanak sağlama gayretinin sonucu olarak, hikâyeye bir de çocuk ekleniyor ki onun varlığı bir Bülent Oran senaryosundan ne bekliyorsanız, hepsini size fazlası ile sağlıyor. Nesrin Sipahi’nin sesinden “Arım Balım Peteğim” dışında “O Siyah Gözler”, “Aşkın Kanunu” ve “Yar, Saçların Lüle Lüle” şarkılarını da dinlediğimiz film bu şarkılar açısından oldukça yerli ama filmin diğer müziklerinin tamamı yine bir Yeşilçam geleneği olarak, herhangi bir telif hakkı derdi olmadan yabancı filmlerden çalınmış. Neyse ki Sipahi’nin yorumculuğu mükemmel, Şoray da muhteşem güzelliği ve sahne performansları ile onun şarkılarına çok iyi uyuyor ve -elbette ve sinema değeri açısından maalesef- hayli uzun tutulmuş konser sahnelerinde filme keyif katıyor. Filmin en büyük eğlencesi ise çapkın adamın aşk gecelerine hiç konuşmadan eşik eden dört müzisyen; Sami Hazinses, Kayhan Yıldızoğlu, Aziz Basmacı ve Ergun Köknar’ın başarılı performansları enstrümanları dışında sessiz olan bu karakterlerin göründükleri tüm sahneleri çok eğlenceli kılıyor. Wilder’ın filmindeki varlıkları çapkın kahramanımızın romantik konuşmayı pek becerememesi ve müzisyenlerin bu açığı kapatarak gerekli romantizmi sağlaması ile izah edilirken bu filmin böyle bir açıklamada bulunma derdi yok; adamın gerektiğinde gayet iyi konuştuğunu gördüğümüz sahnelerin de katkısı ile bir Türkiye hikâyesi için hiç de gerçekçi olmuyor elbette onların varlığı örneğin âşıklar birbirleri ile oynaşırken.

Çoğunlukla dramın, melodramın ve trajedinin sonuna kadar gidebilmek tek amacı gibi görünen Oran senaryosunun başta inandırıcılık olmak üzere ve elbette zorlama tesadüfleri de içeren sorunları var bekleneceği gibi. Kadının erkeğe -karakterindeki tüm kusurları ve bunun getireceği tehlikeleri bilmesine rağmen- ilk karşılaştıkları sahnede âşık olması ve hatta sitemkâr bir aşığa dönüşecek kadar duygularının ilerlemesi, ocaktan sızan gazla dolu bir odaya giren bir karakterin pencereyi açmak yerine sanki odanın dışındaymış gibi sandalye ile vurarak camı kırması, bir kurgu probleminin sonucu da olarak Şoray’ın konserde aynı şarkıyı söylerken trajik bir yüz ifadesinden bir şuh gösterisine geçivermesi ve bunun defalarca tekrarlanması, küçük çocuğa “büyümüş de küçülmüş” ifadesi ile açıklanamayacak laflar ettirilmesi veya arabada seks yapılırken kan anonsunun radyodan duyulduğu sahne (komedi olabilecek kadar saçma bir sahne bu) gibi pek çok örneği var bu problemlerin. Yalnız şunun da hakkını vermek gerek: Adam sahnede şarkı söyleyen kadına bakıp yanındaki kadınlara (sevgililerine) şöyle diyor: “Şahane bir kadın”. Gerçekten de şahane bir Türkan Şoray bu ve böylesine boş hikâyelerde bolca harcanması Yeşilçam tarafından ne yazık!

Bir sahnede el kamerası kullanarak o ana bir farklılık katmak dışında yönetmenin varlığını hemen hiç hissetmediğiniz filmde Şoray ile Arkın’ın tango sahnesi sinemamızda pek görmediğimiz türden ve iki yıldızın bu sahnenin hakkını verdiğini görmek ve karakterlerinin iktidar kavgasını danslarına yansıtmayı başardığına tanık olmak filmin sağladığı keyiflerden biri. Son bir not olarak, senaryonun hemen hiç işlemeden bıraktığı ve bu nedenle karşılıksız aşkının da anlamsız kaldığı, Bora Ayanoğlu’nun canlandırdığı Cem karakterinin ve tüm benzerlerinin kendi hikâyelerini anlatan filmleri hak ettiğini söyleyelim ve bu filmi Şoray hayranlarına ve katıksız Yeşilçamseverlere önerelim.

Höstsonaten – Ingmar Bergman (1978)

“Bir anne ve kızı: Duyguların, kafa karışıklığının ve yıkımın ne korkunç bir bileşimi! Sevgi ve şefkat adına her şeyi yapmak mübah. Kızlar annelerinin yaralarını miras alır. Annelerin hatalarını kızlar ödemelidir. Annelerin mutsuzluğu kızlarının mutsuzluğudur. Sanki göbek bağı hiç kesilmemiş gibi… Anne, sahiden öyle mi? Kızının mutsuzluğu bir annenin zaferi midir? Anne, benim üzüntüm sana gizli bir zevk mi veriyor?”

Bir rahiple evli olan bir kadının yedi yıldır görmediği ve ünlü bir piyanist olan annesini evine davet etmesi ve ikilinin kaçınılmaz yüzleşmenin hikâyesi.

Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir Almanya, Norveç, İsveç, Fransa ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Yönetmenin, vergileri ile ilgili olarak hakkında yürütülen soruşturma nedeni ile gönüllü sürgüne gittiği Norveç’te çekilen film bir anne ve kızı arasındaki ilişkinin gecikmiş sorgulamasını ve iki kadının ertelenmiş yüzleşmesini yoğun ve acı bir dil ile anlatıyor. Başrollerdeki Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın kusursuz performansları, görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in büyük bir kısmı iki büyük oyuncu arasındaki sahnelerle ve iç mekanlarda geçen hikâyeyi görüntülerken yakın plan yüz çekimleri ile yakaladığı etkileyici anlar ve gerçeği tüm çıplaklığı ile -gecikmeli de olsa- konuşan iki insanın ağzından duyduğumuz çarpıcı diyalogları ile çok önemli bir film bu. Pek çok sorunumuzun kökeninde aile kurumunun yattığına sizi ikna edecek bir gücü olan hikâyesi ve dürüstlüğü ile film bu kurumun insanı sevme ve sevilme yeteneğinden nasıl mahrum bırakabileceğini de gösteren bir sinema eseri olarak mutlaka görülmeyi hak ediyor.

Bir “oda sineması” örneği bu film; çoğunlukla tek bir mekanda geçen ve tıpkı oda müziğinin bir senfoniye göre daha az enstrümanla icra edilmesi gibi daha az karakterle anlatılan ve her bir karakterin kendisine özel sesini daha net duyabileceğiniz, yoğun bir çalışma. Açılış sahnesinde, Liv Ullmann’ın rahip kocasını canlandıran ve tüm sadeliği ile etkileyici bir performans sunan Halvar Björk’ü doğrudan seyirciye konuşturuyor Bergman ve adam arkasındaki masada oturup bir mektup yazmakta olan -gazetecilik yapmış ve kitap yazmış- eşinin, kim olduğuna emin olamaması ve olduğu gibi sevilme ile ilgili beklentilerini paylaşıyor bizimle: “Bu onun ilk kitabı, şöyle yazmış: “İnsan yaşamayı öğrenmeli. Ben her gün buna çalışıyorum. En büyük sorun kim olduğumu bilmemem. Karanlıkta el yordamı ile ilerliyorum. Beni olduğum gibi sevecek biri olsa en azından kim olduğumu bulmaya çalışabilirdim. Ama buna pek ihtimal vermiyorum”. Ona bir kez olsun söyleyebilseydim keşke koşulsuz sevildiğini. Ama bana inananacağı şekilde söylemem imkânsız. Doğru kelimeleri asla bulamıyorum”. Sevmek ve sevilmekle ilgili sorunları olan kadın mektubu yedi yıldır görmediği annesine yazmıştır ve ünlü bir piyanist olan kadını (Ingrid Bergman) sıcak bir dil ile evine davet etmektedir.

İki kadının ilk anları oldukça sıcak geçer ama hikâye kısa bir sürede bizi annenin kendine odaklılığı ve kızının acılı ruhu ile karşı karşıya bırakır. Annenin on sekiz yıllık dostu olan ve on üç yıllık hayat arkadaşlığı yaptığı erkek ölmüştür; bunu paylaşır kadın kızı ile ama hayatına eskisi gibi devam edeceğini de ilan ederek. Birkaç günlük ziyareti daveti ile başlatan genç kadın ise çok küçüklüğünden beri içinde biriken tüm acıyı, korkuları ve nefreti ortaya dökmeye hazırdır ve kısa sürede ikisi arasında tüm bir geçmişin konuşulduğu bir sözlü savaş başlar. Evde bir genç kadın (Helena) daha vardır ve vücut fonksiyonlarını yavaş yavaş kaybeden, sürekli ağrıları olan ve artık anlaşılır bir şekilde konuşamayan bu kadın annenin yine yıllardır görmediği diğer kızıdır. Bergman hikâyenin büyük bir kısmını dört karakter (anne, iki kızı ve kızlardan birinin kocası) ile anlatıyor ama özellikle Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın canlandırdığı anne ve kız ikilisi uzun sahnelerin yegâne kahramanları oluyorlar. İki oyuncu da senaryonun sağladığı olanakları çok iyi değerlendirerek ve her biri acı veren diyalogları tam anlamı ile hissederek ve hissettirerek bu sahnelerde mükemmel etkileyiciliği olan anlar yaratıyorlar ve bazı sahneleri benzersiz bir güzelliğe taşıyorlar. Örneğin önce kızın sonra annenin Chopin’in La Minör 2 numaralı prelüd’ünü çaldığı sahne mükemmel bir sinema örneği kesinlikle. Kızının performansını beğenmeyen annenin piyanonun başına kendisi oturup Chopin’nin bu eserinin nasıl çalınması gerektiğini tam bir profesyonellik içeren analizle anlatması, kız çalarken annenin yüz ifadeleri, anne çalar ve konuşurken kızın içindeki tüm olumsuz birikiminin yavaş yavaş yüzünde belirmesi ve kameranın ikisini birden görüntülediği anlarda doğrudan dile getirilmeyen çatışmayı elle tutulur bir somutluğa kavuşturması Ingmar Bergman’ın mükemmel sinemacılığının örnekleri arasına koyulabilir rahatlıkla. Tüm bir hikâyenin özeti olabilecek bu sahne filmi görmek için tek başına yeterli olabilir kesinlikle.

Tüm hissedilenlerin, içte tutulanların ortaya döküldüğü bir terapi seansı gibi bir film bu ve bu nedenle bazıları için fazla konuşmalı, fazla yoğun ve yorucu gelebilir. Bergman’ın bu filmi her birimizin içinde tuttuğu ve bizi ruhen sakatlayan travmaların bir örneğini koyuyor karşımıza ve iki baş karakterinin acılarının bizim de parçamız olmasını sağlıyor. Yoruculuğu buradan geliyor filmin ve sevme ve sevilme yetenekleri köreltilmiş bireylerin acılarına bunca maruz kalmaktan kaynaklanan tatlı ve sağladığı benzersiz sinema keyfi ile tadılması gereken bir yorgunluk bu aynı zamanda. Bergman geçmişte geçen sahnelerde yalın bir sahneleme yöntemi seçerek ve kamerayı karakterlerden ve olan bitenden hep belli bir uzaklıkta tutarak “günümüz”de geçen bölümlerle doğru bir zıtlık yaratarak bu keyfin yaratıcısı olduğunun sağlam örneklerinden birini veriyor. Yüzleşme içeren bugünün yoğun sıcaklığı ile yüzleşilmeyen ve bugünkü acıların kaynağı olan geçmişin soğukluğunun sembolü denebilecek bir şekilde bugünün yakın planlarının yerini dünün uzak çekimleri alıyor ilgili sahnelerde.

Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın dört dörtlük performansları kullanılabilecek tüm kelimeleri, tüm övgüleri yetersiz gösterecek bir güce sahip. Bergman kişisel hayatından izler de taşıyan bir karakterde ve son sinema filminde başarısız anneyi o denli gerçek kılıyor ki görmeden inanmak mümkün değil oyununun güzelliğine. Ullmann da tüm yeteneğini yaralı karakterinin emrine vermiş ve seyirciyi sorgulamasının ve yüzleşme (ve yüzleşerek arınma) çabasının ortağı etmeyi başarmış. Fiziksel ve ruhsal problemleri olan bir genç kadını ustaca oynayan Lena Nyman ve rahip rolündeki Halvar Björk de onlara başarı ile eşlik ediyorlar ve bu karakter filmine çok önemli birer katkı sağlıyorlar.

Ailenin sevginin kendiliğinden ve doğal olarak doğduğu ve beslendiği bir kurum olduğu bakışına zıt bir yerde duran hikâye tüm sevgiler gibi anne ve çocuk sevgisinin de hak edilmesi, kazanılması ve canlı tutmak için çaba gösterilmesi gerektiğini çok iyi anlatıyor. Sonlarda Helena’nın yerde sürünerek annesine seslenmesi ve “Gel” demesi gibi bir parça kaba bir sembolizm çabası bir yana bırakılırsa, bu güzel ama sert film mutlaka görülmesi gerekli bir sinema yapıtı. Kritik bir sahnenin müziği olan Chopin’in eserinin seçiminin bile tek başına Bergman’ın tercihlerinin doğruluğunu gösterdiği (basit görünen ama gittikçe kompleksleşen yapısı ile bilinen bir eserdir bu) bu filmi de, büyük sinemacının bize bıraktığı diğer eserleri gibi görmekte kesin bir yarar var. Sinemacı bir defasında “Gençliğimizde ailemizden uzaklaşır ve zamanla onlara geri döneriz” demiş; bunun bir örneği olan film yüzleşmenin sonucu (ya da sonuçsuzluğu) ve aile ilişkilerinin hayat vericiliği (ya da öldürücülüğü) üzerine çok önemli bir eser kuşkusuz.

(“Autumn Sonata” – “Güz Sonatı”)