Im Toten Winkel – Ayşe Polat (2023)

“Soğuk bir sonbahar günüydü, havada kar kokusu vardı ve ben de çorbamı hazırlıyordum. Oğlum Baran arkadaşı ile görüşmeye şehre indi. Gitti ve bir daha dönmedi. Hayatta olup olmadığını bilmemek beni öldürüyordu. Bir gün aklıma şu geldi: Aynı gün ve aynı saatte çorba yaparsam, oğlum bana geri döner ve bu kâbus biter”

Oğlu kaçırılan ve geri dönmeyen bir anne, JİTEM için çalışan bir adam ve onun, hayalî arkadaşı yüzünden kafası karışan küçük kızı, belgesel çekimi için bölgede olan bir Alman ekip ve diğerlerinin parçası olduğu, gerilimli ve travmaların izinin egemen olduğu bir hikâye.

Senaryoyu yazan Ayşe Polat’ın, yönetmenliğini de yaptığı bir Alman filmi. Kars’ta geçen öyküyü Polat üç ayrı bölümde ve bir bakıma 3 kez anlatıyor ve aynı anları farklı karakterler üzerinden karşımıza getirerek, gerçeği yavaş yavaş açıyor seyirciye. Böylece gizemi sürekli diri tutuyor film ve ülkenin yakıcı bir sorununu ve geçmişini adeta bir gerilim öyküsünün kaynağı yapıyor. Gözetleme ve gözetlenmenin ana odağında olduğu, gerçeklerin ve paranoyaların birbirinin yerini aldığı ve yüzleşilmeyen acıların nasıl kalıcı ve nesilden nesile aktarılan bir travmayı doğurduğunu anlatan yapıt politik içeriği nedeni ile ayrıca önemli olan, değerli bir çalışma.

Öykünün, adı hiç söylenmese de, Kars’ta geçtiğini araç plakalarından ve tabelalardan anlayacağımız hikâye bir buluşma ile başlıyor. Bir Alman fim ekibi (Katja Bürkle ve Max Hemmersdorfer) şehirde avukatlık yapan ve insan hakları ile ilgili davalara bakan Eyüp (Aziz Çapkurt) ve ekibe tercümanlık yapacak olan Leyla (Aybi Era) ile buluşmuştur. Almanlar yıllar önce kaçırılan ve bir daha kendisinden hiç haber alamadığı oğlunu hâlâ umutla bekleyen Hatice (Tudan Ürper) adında bir Kürt kadınla yapacakları röportajın da dahil olduğu bir belgesel çekecektir. Birtakım güçler için kuşku yaratan bir durumdur bu ve bu karakterlere Leyla’nın komşusu olan ve istihbaratta çalışan Zafer (Ahmet Varlı), Zafer’in eşi Sibel (Nihan Okutucu), küçük kızı Melek (Çağla Yurga), mesai arkadaşı Hasan (Muttalip Müjdeci) ve şefi Burhan’ın (Rıza Akın) da katılması ile endişe, gizem, korku ve paranoya dolu bir öykü başlayacaktır. Bu öykünün ana meselesi ise geçmiş acıların yarattığı bireysel ve toplumsal travmaların etkilerinin kalıcılığı, yüzleşme ve barışmanın sağlanmamasının sonuçlarıdır.

Yukarıda anılan ilk sahnede ilginç bir görsel tercihte bulunuyor Ayşe Polat; avukat ve Almanlar konuşurken, kamera öndeki bu karakterleri flu, arka planı ise net gösteriyor. Daha sonra birkaç kez daha tekrarlanacak bu tercih (kameranın, oturduğu sandalyeyi anden terk etmek zorunda kalan adama değil, onun boş bıraktığı sandalyeye odaklanması gibi) tek tek bireylerin değil, bir bölgenin (ve oranın halkının) öyküsünün anlatılacağının bir işareti ve aynı zamanda o karakterlerin birileri tarafından gözetlenmesinin de sembolü bir bakıma. Evet, açılış sahnesinde bir siyah arabanının bu buluşanların ve sık sık da avukat Eyüp’ün peşinde olduğunu görüyoruz. Filmin sürekli gözetleme ve gözetlenme hâlinde olma temasının karşımıza çıkan ilk örneği bu ve öykü boyunca farklı kameraların (belgeselcilerin kamerası, cep telefonlarının kamerası, bir eve yerleştirilen gizli kameralar, bir otelin güvenlik kamerası ve elbette, filmi çeken kamera) varlığı, takip etme ve edilmenin iç içe geçmesi üzerinden tedirgin bir atmosferin yaratılmasını sağlıyor.

Öykünün birinci bölümünün önemli bir kısmı belgesel diline yakın duruyor ve bir “belgesel çekiminin belgeseli” havasını taşıyor ağırlıklı olarak. “Oğlumun iki ismi vardı: Evde Baran, dışarıda Musa. Kürtçe isimler yasaktı” diyen Hatice (bir “Cumartesi annesi” o) ve “(Şimdi de) zor zamanlardayız, hatta daha kötü” diyen Eyüp ile yapılan ya da yapılmaya çalışılan röportajların çekimlerini izliyoruz ağırlıklı olarak bu bölümde ve sonraki bölümlerde sırları çözülecek bazı gizemli unsurlarla (siyah araba, Melek’in tuhaf sözleri ve davranışları, avukata gelen telefonlar, kurşunlanmış güvercin, itirafları karşılığında iltica etmek isteyen adam veya bölümün sonundaki cinayetin faili) ilk kez karşılaşıyoruz. Bir bakıma belgesel gibi başlatmış yapıtını Polat ve ilk bölümün ikinci yarısından itibaren de kurguya geçiş yapmış demek mümkün. Bu bölümdeki bazı sahnelerin varlığı filmin “belgesel gerçekçiliği” kavramını sorgulatmayı hedeflediğini de düşündürtüyor açıkçası. Hatice ile yapılan çekimde ona verilen “Ona kadar say ve sonra içeri gir” talimatı, görüntüye giren bir direk için “politik hava katar” yorumu yapılması sinemacının/gazetecinin gerçeğin en saf halinden estetik ya da etkileyicilik uğruna bazen vazgeçtiğini gösteriyor ve buradan bir eleştiri üretiyor sanki. Bir başka yorumla, Almanlar için, o anda tanık olduklarının “başkalarının yaşamları ve acıları” olmaktan öteye geçemeyeceğini ve bunun verdiği duygu ile bu tür estetik müdahaleleri yapmayı normal gördüklerini öne sürüyor olabilir film. Bu yorumların hangisi doğrudur ya da herhangi biri yönetmenin aklındaki midir bilmiyorum ama açıkçası ikisinin de öykünün temel odak noktaları arasında kaybolduğunu da söylemek gerekiyor.

Usta Japon sinemacı Akira Kurosawa’nın 1950 tarihli filmi “Rashōmon” işlenen bir suçu farklı karakterlerin anlatımına/yalanlarına göre değişecek şekilde tekrar tekrar gösteren ve sanat dünyasına “The Rashomon Effect” adı ile geçen, tanık(lık)ların güvenilmezliği fenomenini armağan eden bir başyapıttı. Ayşe Polat da filminde benzer bir yola başvuruyor; ama bu kez aynı olayları birileri yeniden ve yalanlara başvurarak anlatmıyor. Burada aynı olay birden fazla bölümde tekrar görüntüye geliyor ama her birinde gerçeğin bir kısmını görüyoruz ve ancak film tamamlandığında gerçek tam anlamı ile netleşiyor ve gizemlerin -en azından bir kısmı- çözülüyor. Filmi belki de en özgün kılan tarafı, politik bir öyküyü -üstelik hayli sert bir politik içerik bu- sıkı bir gerilim ve paranoya atmosferi ile birlikte aktarabilmesi seyirciye ve bu başarıda merak duygusunu -her zaman olmasa da- genel olarak diri tutabilmesinin önemli bir payı var.

Korkutanın da korktuğu, izlenenin de izlendiği bir öyküyü çekici biçimde anlatan senaryonun travmaların kalıcı etkisi ve nesilden nesile aktarılması üzerine söylemleri önemli ve güçlü ama burada aksayan bir nokta da var. Bir zulmün failinin ruhundaki yara ve kötücüllük adeta bunlar kendisine babasından aktarılmış ya da onun yönlendirmesi ile oluşmuş gibi gösterilmesi ve daha da ileriye gidilerek, bu travmatik yaranın ve baskının benzer bir yolla bir sonraki nesle de taşınması hem gerçekçi değil, hem de sorunun toplumsal, demokratik ve politik boyutunun zedelenmesine yol açıyor. Benzer bir başka zorlama ise ters bir yönde işliyor ve kötülüğü öykünün ana noktalarından biri olan bir karaktere bir de”sapıklık”ekleniyor gereksiz bir şekilde ve işte o kötülüğün önemi kayboluyor bir bakıma.

Bir sahnede görüntüye giren duvardaki TÜGVA yazısının bilinçli bir seçim olup olmadığı merak uyandıran film (bu önemin farkında olunmaması da, olunması da biri olumsuz, diğeri olumlu olmak üzere çok şey söyleyebilir bize) kurbanların, acıların ve travmaların adını yüksek sesle söylemek (onları anmak ve onlarla yüzleşmek) gerektiğini hatırlatan önemli bir çalışma. Tedirginlik ve kapana kısılmışlık duygusunu seyirciye güçlü bir biçimde geçiren ve -bazen bir parça fazla oynasa da- başta Ahmet Varlı olmak üzere kadronun işini iyi yaptığı filmde, “hayali arkadaştan kurtulmak” için Almanların başvurduğu ritüel ile Türklerin başvurduğu ritüelin farklılığı ise (ilki çocukca bir oyun, ikincisi sakallı bir hocanın -üstelik de üceti karşılığında- karıştığı bir üfürükçülük) özellikle öyküye yerleştirilmiş gibi duruyor ama amaç pek net değil açıkçası. Burada batıl inançların modern Doğu ve Batı toplumlarındaki yeri üzerinden bir karşılaştırmaya mı gidilmek istenmiş veya yaşanan travmaya dışarıdan bakışın, belli bir noktadan sonra ve ne olursa olsun gerçeğe tam anlamı ile erişmesinin mümkün olmayacağına sembolik bir işaret olarak mı kullanılmış anlaşılmıyor. Elbette özel bir amaç güdülmemiş olabilir bu iki unsurun kullanımından ama sonucun bir yorumu/anlamlandırmayı teşvik ettiği açık.

Adındaki “kör nokta”yı tüm o kameraların varlığı altında böyle bir noktanın varlığının imkânsızlığına ya da bireylerin görüş alanlarının asla, kötücüllüğün (burada derin devletin) gücü ve yaygınlığını tam anlamı ile bilebilecek kadar geniş olamayacağına bir gönderme olduğunu düşünebileceğimiz filmin kurgusunda imzaları olan Serhad Mutlu ve Jörg Volkmar’ın, gizemi özellikle belirsiz tutmama tercihi (ki yönetmenin seçimi olsa gerek bu) tartışmaya açık olan ama biçimsel olarak kesinlikle çok başarılı kurgu çalışması ve Patrick Orth’un gözetle(n)me temasına uygun kamera çalışması da takdiri hak ediyorlar. Travmaları ile yüzleşmeyen toplumların geçmişte yaşamaya ve bugünü de geleceği de kaybetmeye mahkûm olduğunu anlatan önemli bir çalışma bu.

(“In the Blind Spot” – “Kör Noktada”)

Zhong Hua Zhang Fu – Chia-Liang Liu (1978)

“Japonya’da da dövüş sanatları olduğunu duydum ama uzun bir geçmişi olan bu sanatlar Çin kökenlidir. Çin kung fu’su dünya çapında ünlüdür, Japon dövüş sanatları ise nispeten önemsizdir. Çin kung fu’sunun daha iyi olduğu kanıtlanmıştır. Japonya’ya döndüğünde yeteneklerini geliştirmiş olmalısın. Hangi dövüş sanatını kullanırsan kullan, benimle bir müsabakaya girersen ve tek bir kategoride bile kazanırsan mağlubiyeti kabul edeceğim”

Japon bir kadınla Çinli bir adamın evliliğinin, iki ülkenin kültürleri ve özellikle de dövüş sanatları üzerinden yaşanan tartışmalar yüzünden tehlikeye girmesi ile yaşananların hikâyesi.

Senaryosunu Kuang Ni takma adı ile çalışan Cong Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chia-Liang Liu adını da kullanan Lau Kar-leung’un yaptığı bir Hong Kong filmi. Hong Kong sinemasının özellikle dövüş sanatı fimlerinde sıkça rastlanan, farklı isimler kullanmanın örneklerinden biri olan yapıt elbette öncelikle “dövüş sanatları”ndan hoşlananlar için. Özellikle 1970 ve 80’lerde bizde olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesinde epey ilgi toplayan ve bugün de fanatikleri olan türün önde gelen örneklerinden biri olan çalışma beklenen ve sevenlerinin de talep edeceği pek çok dövüş sahnesine sahip ve bu açıdan tatmin de ediyor seyircisini; ama filme ek bir boyut katan unsur, Çin ve Japonya arasındaki geleneksel çatışmayı öyküsünün odak noktasına yerleştirmesi, daha önceki yapıtların aksine bunu “daha az milliyetçi” bir tutumla gerçekleştirmesi ve geleneksel Japon dövüş sanatının örneklerini de birer birer seyircinin karşısına çıkarması olmuş.

Filmin ilk dört dakikası açılış jeneriğinden önce geliyor karşımıza. Hong Konglu Ho Tao (sinemada Gordon Liu Chia-hui takma adını kullanan Sin Kam-hei) çocukluğundan tanıdığı ve o dönemde aileler arasında yapılan anlaşma ile evlenmelerine karar verilmiş olan Japon Kung Zi’nin (Yuka Mizuno) gelmek üzere olmasından dolayı tepkilidir. Japonya’da ticaret yapan ve Kung Zi’nin babası ile ortak işleri de olan babası (Ching Miao) getirmiştir kızı ama “çocukluğunda çirkin” olan genç kadın ile evlenmeye kesinlikle karşıdır genç adam (“Zorla evlendirilmektense ölmeyi yeğlerim”). Ne var ki Kung Zi çok güzel bir kadın olmuştur ve onu görür görmez evliliğe yürekten bir evet der Ho Tao! Bu evlilik için düzenlenen tören ise ilk çatışmanın kültürel bir bağlamda ortaya çıkmasına neden olur; Çinli kadın misafirler gelinin beyaz giymesini kınarlar çünkü bu uğursuzluk demektir ve yeni gelin kayınpederinin önünde 3 kez eğilmeyi ancak ikinci denemede gerçekleştirir. Ho Tao Çin dövüş sanatlarının uzmanıdır ama Kung Zi de aynı sanatın Japon versiyonunda iddialıdır. Hangi sanatın daha iyi olduğu konusunda aralarında çıkan tartışma, içinde romantizmin ve özellikle Ho Tao’nun yardımcısı Chow Kan (Cheng Hong-Yip) üzerinden yaratılan mizahın da olduğu, elbette bol dövüşmeli bir öykünün doğmasına neden olacaktır. Bu öyküde onur, aşk, kıskançlık, intikam, hırs ve milliyetçilik baş köşeleri tutarken, şık koreografili dövüş sahneleri de meraklısını tatmin edecektir.

Film 1978’de çekilmiş ve İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz 33 yıl geçmiştir sadece ve o savaşta kaybeden tarafta olan Japonya, kazanan tarafta olan Çin’e karşı çok kötü savaş suçları işlemiştir. Her ne kadar Hong Kong 1978’de İngiliz kolonisi olsa da ve hatta ülke halkı Çin’e bağlanmayı (1997’de gerçekleşen bu işlemde Çin hükümeti takip eden 50 yıl boyunca Hong Kong’a ekonomik ve politik açından farklı bir statüyü taahhüt etti) pek de arzu ile beklemese de, ülkenin sinema endüstrisinde de kendisini gösterdiği gibi kültürel ve tarihi açıdan bir bağlılık vardı Çin’e karşı. Hong Kong sinemasında bunun karşılığı Japonların öykülerde kötü karakterler olarak hayat bulması oldu; zalim, sinsi ve korkaktı Japonlar genellikle Hong Kong filmlerinde. Lau Kar-leung’un filmi, ilk örnek olmasa da, işte bu filmlerden farklı bir yerde durması ile dikkat çekiyor. Elbette asıl kahramanlıklar Hong Konglulardan geliyor, Çin dövüş sanatı Japonlarınkinden daha çekici ve üstün olarak gösteriliyor ve ikili çarpışmalarda hileye başvuran da yine Japon karakterler oluyor; ama yine de filmin, dönemdaşlarından çok daha hoşgörülü ve yapıcı olduğunu görüyoruz.

İlk yarısında mizah unsurlarına daha fazla yer veren filmin ikinci yarısı ise peş peşe farklı ikili mücadeleleri anlatıyor ve türün fanatiklerine heyecanlı, koreografisi çekici ve eğlenceli dövüşler seyretme imkânı sağlıyor. Bu dövüşlerin her biri farklı Çin ve Japon tekniklerinin ve silahlarının çatışması aslında; örneğin uzun kılıçların kullanıldığı dövüşte Japon “katana”sı ile Çin “jian”ı kapışıyor, kısa kılıçla yapılanda ise Japonların “ninjato”sunun karşısına Çinlilerin “dao”su çıkıyor ya da kökeni Çin ve Japon olan “karate” ile Çinlilerin “sarhoş yumruk” tekniği karşı karşıya geliyor. Tüm bu ikili kapışmalar sadece farklı tekniklerin değil, Çin ve Japonya’nın kavgası olarak da kullanılıyor ve film için -benzerleri ile kıyaslandığında tonu daha az olsa da- bir Çin milliyetçiliğinin aracı işlevi görüyor.

Yönetmenin kendisinin de sarhoş kung fu ustası So olarak çok eğlenceli bir performans verdiği filmin Japon eleştirisi , dozu azaltılmış olsa bile, yine de oldukça belirgin ve bunların çoğu, öykünün kahramanı Ho Tao’nun ağzından dile getirilen sözlerle hayat buluyor. Ho Tao Çinli kadınların kung fu yaparken edepli davranmaya özen gösterdiğini (“Çinli kadınlar tekme attıklarında, düşmanları bu tekmeleri görmez; çok terbiyeli ve düzeylidirler”), oysa karısının da yaptığı gibi Japonların buna hiç önem vermediğini söylüyor örneğin. Bir Japon karakter, “önemli olan kazanmaktır” diyerek hileye başvurmayı normalleştirirken, Çinliden “Ona şüphe yok ama kullandığın yöntem de önemli” cevabını alıyor ve etik ilkeler hatırlatılıyor kendisine. Film ayrıca Japon silahları gibi, alfabesinin de Çin kökenli olduğunu dile getirmeyi ihmal etmiyor ve işte bu ve benzeri örneklerle her alanda Çin’in üstünlüğünü vurguluyor. Özellikle eleştirilen ise japonların Ninjutsu tekniği oluyor ve rakibini pusuya düşürme, onu aldatma yöntemlerinin altı hep etik dışı unsurlar olarak çiziliyor. Tüm bunlara rağmen, başta son bölümlerde gördüklerimiz olmak üzere ve arada bir de olsa, senaryo barışçıl ve ön yargılardan uzak söylem ve eylemler de içermiş ve bu da onu farklı kılmaya yetiyor.

Filmdeki çatışma sadece Çin ve Japon kültürleri üzerinden değil, aynı zamanda kadın ve erkek cinsiyetleri üzerinden de inşa edilmiş. Her ne kadar eşi tarafından edep(sizlik) ile ilişkilendirilse de, kadının özgür davranışları dikkat çekiyor öyküde ve aralarında kimi eğlenceli olanları da olmak üzere, farklı çekişme alanları tarafların cinsiyet farklılığına dayandırılmış. Buradaki denge, yukarıda belirtilen, Japon karakterlere saygı gösterme özgünlüğünde olduğu gibi, yine de geleneksel olanın lehine bozulmuş ama; Ho Tao her zaman daha aklı başında kararlar veren ve karı kocanın tüm kapışmalarında olduğu gibi hep kazanan taraf oluyor. Ho Tao’nun başına gelen ve genellikle eğlenceli sıkıntıların nedeni ise, kendisinden çok yardımcısının yanlış müdahalelerinden kaynaklanıyor.

Bu tür filmlerin hemen hepsinde olduğu gibi peş peşe pek çok ikili mücadelenin en önemlisi ve en zorlusu finalde karşımıza çıkıyor ve Japon ninjutsu uzmanı Takeno (Yasuaki Kurata) ile Hong Konglu Ho Tao sonu sürprizli ve uzun bir dövüş için kapışıyorlar. Başta “sarhoş yumruğu” tekniğini, ustasına fark ettirmeden öğrenme sahnesi, tüm final bölümü ve, Ho Tao ve eşinin ülkelerinin “gizli silahlar”ını kulanarak kapıştıkları sahne olmak üzere tüm dövüş bölümleri çekici koreografileri ve zaman zaman dansı andıran hareketleri ve eğlenceleri ile seyircinin beklentisini karşılıyor. Hong Kong sinemasının bizde zamanında “karate filmleri” olarak ve yanlış bir genelleme ile tanımlanan yapıtlarında yavaşlatılmış gösterimlere sık sık başvurulur ve dövüş sanatlarını icra edenlerin estetik başarılarının altı çizilir özellikle. Burada ise çok az başvurulmuş bu tercihe nedense ve çok da kısa tutulmuş bu anlar; ama yine de işte bu anların bazıları “şiddetin estetiği”ni bize geçirmeyi başaracak şekilde doğru noktalarda kullanılmış.

Başroldeki Sin Kam-hei’nin çizgi fim karakterlerininkini andıran mimiklerle oynadığı film doğal olarak beden hareketlerinin ya da kullanılan silahların yarattığı sesleri taklit eden efektlerle dolu baştan sona; alışık olmayanlar için fazla gürültülü gelebilir sonuç ama meraklıları için bu türden yapıtların olmazsa olmaz bir işitsel boyut bu kuşkusuz. 1970 – 82 arasında onlarca filme müzikler hazırlayan Yung-Yu Chen’in buradaki çalışması da ağırlıklı olarak geleneksel Çin ezgilerinin havasını taşıyor ama özellikle bazı gerilimli sahnelerde Batılı tonlara da sahip olması ile de dikkat çekiyor. Yönetmenin hiçbir dövüşün ölümle sonuçlanmaması kararını alarak türün diğer örneklerinden farklılaştırdığı ve uzak geçmişte değil, 1930’larda geçmesi ile de bu farklılığı destekleyen film naif hikâyesi ve adeta bir “dövüş sanatları antolojisi” olarak nitelenebilecek içeriği ile türünün meraklılarının kesinlikle ilgisini çekecektir. Bazı düşmanlıkların ön yargılardan ve diğerini tanımamaktan kaynaklandığını vurgulayan unsurları ise ek bir bonusu filmin.

(“Challenge of the Ninja” – “Shaolin vs. Ninja” – “Shaolin Challenges Ninja” – “Şaolin Ninja’ya Karşı”)

Dolor y Gloria – Pedro Almodóvar (2019)

“Birkaç farklı ağrının peş peşe geldiği gecelerde Tanrı’ya inanıyor ve ona dua ediyorum. Sadece tek bir ağrının olduğu günlerde ateistim”

Farklı sağlık problemleri yüzünden bir süredir çalışmayan ve depresyonda olan bir sinema yönetmeninin geçmişteki yaşamını ve eylemlerini sorgulamasının hikâyesi.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya ve Fransa yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve orada Erkek Oyuncu ve Müzik ödüllerine sahip olan yapıt, aday olduğu ve/veya kazandığı diğer pek çok ödülün yanında iki Oscar ödülüne de (Uluslararası Film ve Erkek Oyuncu) aday gösterildi ve İspanya’nın Goya ödüllerinde şık bir başarı kazandı: aralarında En İyi Film’in de olduğu, yedisi ödüle dönüşen on altı adaylık. Çağdaş sinemanın önemli isimlerinden Pedro Almodóvar’ın, otobiyografik özellikler taşıyan bu filmi onun en olgun çalışmalarından biri ve en azından içeriği açısından herhangi bir “çılgınlık”tan uzak olması ile dikkat çekiyor öncelikle. Başroldeki Antonio Banderas’ın nerede ise “hiç oynamadan” sergilediği müthiş performansı, aralarında Almodóvar’ınkilerin de olduğu pek çok önemli yapıtta imzası olan Alberto Iglesias’ın takdiri hak eden müzik çalışması, Almodóvar’ın klasik melodram unsurlarından beslenen ama kesinlikle modern de olan senaryosu ve yine klasik sinemadan beslenen yalın sinema dili ile kesinlikle önemli bir yapıt.

Pedro Almodóvar ve Antonio Banderas bugüne kadar birlikte sekiz film yaptılar ve “Dolor y Gloria” bunların şimdilik sonuncusu. Sinemada pek çok örneği olan “yönetmen ve fetiş oyuncusu” iş birliklerinden biri onların bu ortaklığı ve yarı-otobiyografik olarak tanımlayabileceğimiz bir öyküde yönetmenin yine bu oyuncuyu tercih etmesi çok anlaşılabilir ve hatta belki de çok doğru bir karar bu bakımdan. Aslında filmde yönetmenin yine fetiş oyuncusu olarak tanımlanabilecek başkaları da var. Öykünün kahramanının annesinin gençliğini canlandıran Penélope Cruz ve yaşlılığını oynayan Julieta Serrano; ilki ile altıncısı bu filmde olmak üzere yedi kez, ikincisi ile ise sonuncusu bu filmde olmak üzere altı kez birlikte çalışmış Almodóvar. Başta kısa bir sahnede sinema oyuncusu Zulema rolünde gördüğümüz Cecilia Roth ise bir zamanlar “Almodóvar kızı” olarak anılmasının doğruluğunu kanıtlayacak şekilde bugüne kadar biri kısa, toplam dokuz filminde yer almış yönetmenin. Kuşkusuz bu bağlamda Banderas’ın diğerlerinin önüne geçmesinin asıl nedeni birlikte yaptıkları film sayısı değil, onun bir bakıma yönetmenin kendisini canlandırıyor olması. Ortak çalışmalardan söz etmişken, iki ismi daha anmak gerek: Alberto Iglesias bugüne kadar biri kısa, toplam 13 filmine müzik hazırlarken yönetmenin, José Luis Alcaine de dokuz filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmış onunla. Tüm bu birbirini tanıma durumu kuşkusuz beklentilerin ve yapılabileceklerin karşılıklı olarak daha iyi anlaşılmasını sağlarken, filmler arasında bütünsel bir bakışa da imkân veriyor şüphesiz.

Ebru sanatından örnekleri çağrıştıran hoş ve renkli bir jenerikle açılıyor film ve Almodóvar’ın, bu en olgun yapıtlarından birinde bile renkli karakterini koruduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Açılış sahnesinde Salvador’u (Antonio Banderas) bir havuzun dibinde nefesini tutmuş olarak dururken görüyoruz. Göğsünde bedenini baştan aşağı kat eden ve bir ameliyatın işareti olduğu açık bir yara izi olan adamın gözleri kapalıdır ve bu görüntü onun çocukluğundaki bir âna bağlanır. Annesi ve birkaç kadınla birlikte ırmak kenarındadır Salvador ve o oyun oynarken, kadınlar da çamaşır yıkamaktadırlar. Bugünün dramatik bir ânından geçmişin mutlu bir ânına geçildiği bu bölüm öyküdeki pek çok geri dönüşün de ilki olacaktır. Salvador sağlık gerekçelerini (kronik ağrıları vardır ve hareket etmesinde sıkıntılar yaratmaktadır bu durum) öne sürerek uzun süredir çalışmamaktadır ve pek de niyeti yok görünmektedir buna. Senaryo onun bugünü ile geçmişi arasında gidip gelirken, yıllardır görmediği gençlik aşkı Federico (Leonardo Sbaraglia), birlikte çektikleri bir filmden sonra oyunculuk performansı hakkında kötü eleştirilerde bulunduğu ve bu nedenle araları bozuk olan Alberto (Asier Etxeandia), asistanı Mercedes (Nora Navas), annesi (gençliğini Penélope Cruz, yaşlılığını Julieta Serrano canlandırıyor) ve geçmişteki genç bir inşaat işçisinin (Eduardo rolünde César Vicente var) önemli karakterleri olacağı bir öykü anlatacaktır bize. Bu öyküde öne çıkansa nostalji duygusu, geçmişin iyi ve kötü anıları, sanatçı egosu, ilk aşk, sinema tutkusu, hasta bir beden ve uyuşturucu madde bağımlılığı olacaktır.

Filmin klasik dilinin içine yerleştirdiği kimi unsurlarla yapıtın kendi imzasını taşıdığını çekici bir şekilde sık sık hatırlatıyor yönetmen. Örneğin Salvador’un tüm hastalıklarının birer birer anlatıldığı bölüm bir animasyonla oluşturulmuş; karakterin fiziksel ve “soyut” (depresyon, panik, endişe) tüm sıkıntılarını dinlediğimiz ve gördüğümüz ilginç ve özgün havalı bir animasyon bu. Filmin set tasarımları da renk seçimleri ile (özellikle Salvador’un evi) yönetmenin filmografisinin geneli ile tutarlı seçimlere sahip ve kahramanımızın çocukluğunun bir bölümün geçtiği “mağara ev” (İspanya’nın Paterna şehrindeki “Paterna Mağaraları” yörenin doğal topolojisi ve geleneksel mimarinin birleşmesi ile oluşturulan ve engebeli araziye oyulmuş yeraltı yerleşimlerine verilen isim) ilginç mimarisi ile farklı bir görsellik katıyor filme ve Almodóvar’ın görsel gücünün bir örneği oluyor.

Almodóvar bu yarı-otobiyografik filminin karakteri üzerinden sanatçıların “kaçınılmaz ve doğal” egolarını da resmetmiş bizim için. Salvador’un yıllar önce yaptığı bir hatayı tekrarlamasının ya da Alberto’nun iyi bir rol için öfkesini bir kenara koymasının arkasında yatan bu sanatçı egosu ve kibri elbette. Yine Salvador karakteri üzerinden filme eklenen bağımlılık konusu ise hikâyenin hem en güçlü yanlarından birini oluşturuyor hem de bir parça tartışmaya açık bir şekilde de kullanılıyor. Bir aşkın sonunu getiren geçmişteki bağımlılık hem öyküde iyi işlenmiş hem de Almodóvar’ın kaleminden çıkan bir metnin vurucu gücüne de kaynaklık ediyor. Günümüzdeki iki bağımlılıktan biri diğerine giden yolu açarak ve yine geçmişteki bir tatsızlığın nedeni olarak öykünün doğal bir parçası olmuş ama işte o diğer bağımlılık pek de iyi gerekçelendirilemiyor ve bu yüzden de yeterince inandırıcı olamıyor.

Cinsellik bir şekilde her Almodóvar hikâyesinin bir parçası ve burada da ilk cinsel uyanış, daha doğrusu cinsel kimliğin şekillenmesi ile yerini almış. Salvador’un öyküdeki karakterlerden birine karşı hissettiklerini daha ilk sahneden başlayarak dokunaklı bir şekilde resmediyor Almodóvar ve müthiş bir sahnede (kesinlikle filmin zirvelerinden biri bu; çok iyi yazılmış ve yönetmen de mizansen becerisinin en parlak örneklerinden birini göstermiş) zirveye çıkarıyor bu dokunaklılığı. Güneş çarpması ile çıplaklığın olabilecek en edepli bir şekilde bir araya getirildiği bu sahneden etkilenmemek mümkün değil. Bir gençlik aşkını da diyaloglar (“Hayatımı şimdiye kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin yapamadığı kadar doldurdun”) ve iyi yazılmış/oynanmış pek çok sahne ile seyirciye çok iyi biçimde geçirebilmiş film ve, özlem ve sevgi dolu bir sarılma, eski günlerin anısına kısa ve ateşli bir öpüşme ve iki eski âşığın geçmişte yaşadıkları güzelliğe saygılı ve sevgi dolu yaklaşımları gibi farklı örneklerle tüm o yalınlığın içinde güçlü bir sonuç elde etmiş.

Alberto Iglesias’ın örneğin çocukluğun sıcaklığı veya yaşlılığın hüznü gibi hikâyenin duygusal yönden birbirinden farklı anlarını çok iyi yakalayan ve notalarla adeta yeniden yaratan çok başarılı müziklerinin eşlik ettiği ve İtalyan Mina’nın “Come Sinfonia” adlı klasiğinin de aralarında bulunduğu farklı şarkıların da kullanıldığı filmde Almodóvar klasik bir sinema dili tercih etmiş ve göğüs planları ile seyircinin kendisini karakterlerin arasında hissetmesini sağlamış. Belki “kişisel” bir öykü olarak gördüğü için bu filminde, teknik oyunlardan uzak durmuş ve ortaya oldukça sade ve nostaljinin tadını hissettiren bir sonuç çıkmış böylece. Bu sonucun başarılı olmasında başroldeki Antonio Banderas’ın payını atlamamak gerek; parmak ısırtacak güzellikte bir performans sunuyor Banderas ve yaşlı annesi ile ikili sahneleri ve geçmişten kısa bir süreliğine gelen aşkı ile karşılaşama sahnesi başta olmak üzere, sadelikten o denli güçlü bir etkileyicilik çıkartıyor ki hayran olmamak elde değil. Salvador karakterinin gerçek olduğuna ve gördüklerinizin de onun hayatına girmiş kamera aracılığı ile saptananlar olduğuna kuşkuya hiç yer bırakmayacak biçimde ikna ediyor sizi Banderas. Almodóvar’ın baş karakterini ille de sevilesi ya da nefret edilesi yapmaya çalışmadan her şeyi olduğu gibi anlatmayı seçmiş havası yaratan senaryosunun ruhunu içselleştirmiş Banderas ve ortaya dürüst ve vurucu bir performans çıkmış. Kadronun diğer isimleri de yalın oyunculukları ile filme sıcak ve gerçek bir hava katarak eşlik etmişler ona.

Bazı tesadüfleri (bir galerinin sergi kataloğundaki resim veya kısa bir süreliğine dönülen bir şehirde öylesine gidilen bir tiyatroda sahnelenen oyunun önemi vs.) Almodóvar’ın melankoli türüne yakınlığı ile açıklayıp görmezden gelmemiz gereken film pek çok değerlendirmede 2019’un en iyileri arasına girdi. TIME’a göre yılın en başarılı filmiydi “Dolor y Gloria”, Sight & Sound yılın en iyi 6. Filmi seçerken, Rolling Stone da Almodovar’ın yapıtını 21. Yüzyıl’ın en iyilerinde 37. sıraya yerleştirdi. İşte bu hayli beğenilen filminde geçmişe de günümüze de uzanan politik değinmelere de yer vermiş Almodóvar: Geçmişte ailelerin çocuklarını okutabilmelerinin tek yolunun onları katolik ruhban okullarına göndermek olduğu bir dönemi gösteriyor film ve kilisenin gücünün biraz da bundan kaynaklandığını hatırlatıyor. Günümüzdeki gönderme ise bir duvar yazısı olarak çıkıyor karşımıza: “Kız kardeşim, sana inanıyorum”. 2016’da İspanya’nın Pamplona şehrinde bir festival sırasında bir grup erkek on sekiz yaşındaki bir genç kıza tecavüz etmiş ve dava süreci ülkedeki aşırı sağcı Vox partisinin üyeleri ile feminist örgütleri karşı karşıya getirmişti. Almodóvar duvardaki yazı ile tarafını belli ediyor, her ne kadar bu referans davaya ve onun sloganına hâkim olmayanların gözünden kaçacak olsa da.

Sinema sevgisinin doğrudan ve dolaylı olarak pek çok kez kendisini gösterdiği film tüm iddiasızlığı içinde bir sorgulama ve yüzleşme hikâyesi anlatıyor samimi bir dil ile. Keşke Salvador -ve aslında Almodóvar- Eduardo’nun akıbetinin peşine düşseymiş diye de düşündürten filmde, yönetmen “Niagara” (Henry Hathaway, 1953), “Splendor in the Grass” (Aşk Bahçesi – Elia Kazan, 1961) ve “La Niña Santa” (Küçük Azize – Lucrecia Martel, 2004) filmlerinden kadın karakterlerin (sırası ile Marilyn Monroe, Nathalie Wood ve, María Alché ile Julieta Zylberberg) olduğu kısa sahneler, karakterlerden birinin evinde asılı olan “Otto e Mezzo” (Sekiz Buçuk – Federico Fellini, 1963) afişi ve elbette kahramanının bir sinemacı olması gibi farklı pek çok örnekle sinema sanatını öykünün odağında tutuyor hep. Özetlemek gerekirse; Almodóvar’dan sade, dokunaklı, olgun ve güçlü bir film bu.

(“Pain and Glory” – “Acı ve Zafer”)

Genç Bir Doktorun Anıları – Mihail Bulgakov

Ölümünden sonra basılan “Usta ile Margarita” ile yirminci yüzyılın en önemli romanlarından birine imza atan Rus Yazar Mikhail Bulgakov’un 1925 – 27 arasında iki farklı dergide (1919 – 1936 arasında yayımlanan “Meditsinskii Rabotnik” (Tıp İşçisi) ve 1923 – 1930 arasında yayımlanan “Krasnaya Panorama” (Kızıl Görünüm)) tefrika edilen öykülerinden oluşan bir kitap. Genç ve tecrübesiz bir adamın, tek doktoru olarak çalıştığı bir ücra bölge hastanesinde yaşadıklarını konu alan yedi ve onun tanıdığı diğer iki doktorun yaşadıklarını anlatan iki, toplam dokuz öyküden oluşan kitabın orijinali aslında ilk yedisini içerse de, İngilizcedeki ilk baskısında (1975) diğer iki öykü de eklenmiş ve bugün daha çok bu hâli ile yayımlanıyor bu eser. Öykülerin devrim günlerinde geçiyor olması o dönemin havasını hissetmemizi sağlarken, yirminci yüzyıl başında Rus köylülerin hastalıklar hakkında bilgilerini ve cahilliğini de aktarıyor okuyucuya Bulgakov. İlk yedi öyküde doktorun ağzından dinliyoruz yaşananları, son iki öyküde ise bu doktorun tanıdığı başka iki doktorun başlarından geçenleri okuyoruz. Bu anlatıcı farklılığı, öykülerin dilinde de kendisini gösteriyor ve ilk öykülerdeki hafif (tüm ciddi vakalara rağmen) hava yerini daha sert bir dile bırakıyor.

Bulgakov üniversitede tıp okumuş ve hatta önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra da takip eden iç savaşta doktor olarak görev yapmış; bu görevleri sırasında, öykülerde anlatılan bazı hastalıkları bizzat geçirmiş de üstelik. Doğal olarak kendi yaşam tecrübeleri öykülerin tümünde bir şekilde karşımıza çıkıyor ve kitabın otobiyografik öğelerden beslendiğini söyleyebilmemizi sağlıyor. Çeşitli eserleri Sovyet yönetimi tarafından zaman zaman yasaklanan Bulgakov’un bu öykülerdeki genç doktoru, mezun olur olmaz gönderildiği, Smolensk bölgesindeki sağlık kurumunda tek doktor olarak ve sadece iki ebe-hemşire ve bir sağlık memurunun desteği ile aklına gelebilecek (ve çoğu ile karşı karşıya kalmayı düşünmekten bile korktuğu) her türlü vaka ile uğraşıyor ve yazar da bu vakaları tıbbi detayları ile birlikte okuyucusuna aktarıyor. Aşırı hasta yükü, ücra ve uygarlıktan uzak bir yerde yaşamak, zorlu hava koşulları ve yalnızlık doktorun tecrübesizliğine ekleniyor ve taşıması çok güç bir yük yaratıyor üzerinde. Buna rağmen Bulgakov bu doktorun başına gelenleri anlattığı öyküde onun telaşı ve acemiliklerini nerede ise bir eğlence aracına dönüştürüyor ilginç ve çekici bir biçimde. Kitaptaki son iki hikâye ise yine (en azından biri) Bulgakov’un şahsi deneyimine dayalı ama bu defa yazarın dili -özellikle birinde- karanlık bir havaya bürünüyor. Bu dil farklılığı bu son iki hikâyenin kitabın orijinal baskısında olmamasını da açıklıyor bir bakıma diye düşünmek de mümkün.

Kitaptaki ilk öykü “Horozlu Havlu” adını taşıyor. 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öykü 1917’de geçiyor ve Moskova’dan gelen Vladmir Bomgard adındaki genç doktorun görev yerine varışını ve asistan olarak çalışmayı beklerken, bir hastanenin tek doktoru olarak atanan 24 yaşındaki bu genç adamın mesleği ile ilgili tereddütlerini ve endişelerini, karşılaşmaktan en çok korktuğu vakalardan birini odağına alarak anlatıyor. “Bir doktorun doğuşu” olarak tanımlayabileceğimiz içeriği, Yunan mitolojisinde tıp tanrısı olan Asklepios’a göndermeler de taşıyor gibi. Bu tanrıya sunulan adaklardan birinin horoz olması, hayatını kurtardığı hastanın bir bakıma doktora “hayat vermesi” ve “ayaksızlığın” Asklepios’un asasındaki yılan motifini çağrıştırması bu ihtimali destekliyor.

Tipi” adını taşıyan ikinci öykü yine 1926’da ve “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış ilk kez. Doktor bu kez sadece zorlu bir vaka ile değil, yörenin zorlu kış koşulları ile de tanışıyor ve yorgunlık ve yalnızlık iyice kendisini hissetirmeye başlasa da, kahramanımızın bilgi ve becerisi de artıyor bir yandan. Dili ile klasik edebiyatın tadını hissettiren bu öyküyü “Çelik Soluk Borusu” adlı üçüncü öykü izliyor. İlk kez 1925’te ve “Kızıl Görünüm” dergisinde yayımlanan hikâye, kahramanımızın karşılaştığı bir yeni zorlu vaka olurken, işini yine de iyi yapmanın ve bunun için harcanan çabanın bir başka örneğini anlatıyor bize.

Zifiri Mısır Karanlığı” adlı dördüncü öykü 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış önce ve “Hayır,… kaderim beni bu sapa yerde tuttuğu sürece Mısır Karanlığı ile mücadele etmeyi sürdüreceğim” cümlesinin bir özeti olabileceği şekilde, koşullar ne olusa olsun savaşma azmi duygusunu içeriyor. Bu azmin Rus devriminin ilk yıllarındaki idealizm ile örtüştüğünü ve diğer öykülerde olduğu gibi burada da devrimci ruha gönderme yapıldığını düşünmek mümkün. Devrimlerin bazen -belki de her zaman- “halka rağmen halkçı” prensibi ile gerçekleştirilebileceğini hatırlatan öykünün ismi, İncil’deki bir bölümden alınmış (Musa’nın elini göğe kaldırarak İsraillilerin yaşadığı yerler hariç, tüm Mısır’ı 3 gün boyunca koyu bir karanlığa gömmesi) ve batıl inançlar ve yobazlığın neden olduğu karanlıktan çıkışın (tıpkı Musa’nın Mısır’dan çıkışı sağlaması gibi) kahraman doktorumuz gibi inatçı savaşçılar sayesinde mümkün olabileceği vurgulanmış.

Beşinci öykü “Ters Vaftiz” adını taşıyor ve 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde tefrika edilmiş ilk kez. Bu kez bir doğumla ilgili zorlu bir vaka geliyor hastaneye ve öykülerin pek çoğunda olduğu gibi başarıyı, rahatlamayı ve huzuru çağrıştıran uyku ile sona eriyor macera. Hastalarla ilgilenmekten başka hiçbir aktivitenin olmadığı bir yörede, uyku günün yorgunluğunu atmak ve yarın yaşanacak bir benzerine hazırlanmak için tek yol olarak görünüyor tüm öykülerde. Altıncı öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan “Kayıp Göz”. Öncekilerde olduğu gibi burada da doktorun ağzından anlatılan öykü onun kendi kendi ile hesaplaşması, kendini sorgulaması ve çabalaması üzerinden yaratılan hafif bir mizah da içeriyor. Burada anlatılan vaka için Bulgakov bir köy doktoru olarak çalıştığı dönemde şahsen gerçekleştirdiği bir göz operasyonundan esinlenmiş.

Yıldız Döküntü” adını taşıyan yedinci öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde çıkmış okuyucunun karşısına. Doktorun, “frenginin burada kimseyi ürkütmeyişinin, frenginin kendisinden daha korkutucu olduğuna inanmıştım” cümlesi ile izah ettiği üzere, öykü bu hastalığın oldukça yaygın olduğu bir dönem olduğunu hatırlatıyor o yılların. Bulgakov’un kendisi de doktorluğu döneminde sıkça karşılaşmış bu hastalık ile ve hikâyede bu tecrübesini detaylı biçimde aktarıyor.

Sekizinci hikâye orijinal baskıda olmayan ama bugün belki de yazarın en bilinen çalışmalarından biri olan “Morfin”. 1927’de “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öyküde bu kez doktor Bomgard’ın kendisinin değil, onun bir büyük şehre tayininden sonra yerine atanan bir başka genç doktorun yaşadıkları anlatılıyor. Bu doktor, Bomgard’a bir mektup yazarak ondan yardım istiyor; hikâyenin adından da anlaşılacağı gibi morfin bağımlılığıdır sorun. Bu genç doktorun yalnızlık ve yoğunluk ile baş etmekte yeterince güçlü olmamasının da yolunu açtığı bağımlılığın öyküsünü anlatan bölümler onun yazdığı bir mektup aracılığı ile aktarılıyor ve müptelalığın insanın nasıl yavaş yavaş ve geri dönmesi zor bir şekilde insanın bir kuyuya sürekli olarak düşmesi gibi bir hâl olduğunu etkileyici bir şekilde aktarıyor okuyucuya. Dili ve içeriği ile öncekilerin aksine karanlık bir öykü bu ve Bulgakov’un kendisinin de bir dönem morfin bağımlı olması öykünün gücünü artırmış kesinlikle.

Son öykü “Ben Birini Öldürdüm” adını taşıyor ve bir doktorun bir insanı isteyerek öldürmesinin imkânsız olduğunu tartışan ve aralarında Bomgard’ın da olduğu birkaç doktordan birinin, bu eylemi isteyerek gerçekleştirmesini onun ağzından anlatıyor. Bu anlatım bölümünün zaman zaman bir Edgar Allan Poe havasını taşıdığı öykü, Rus devriminden sonra yaşanan iç savaşa değinirken, Ukrayna’nın bağımsızlık mücadelesinin lideri Petliura ve askerlerine Sovyet rejiminin gözü ile bakarak sert bir eleştiri de yapıyor. Petliura’yı Yahudilere uygulanan pogromdan doğrudan sorumlu tutuyor bu öykü ve günümüzde Ukrayna’da, özellikle milliyetçiler arasındaki onu kahramanlaştırma yaklaşımına ters düşüyor.

Bulgakov’un tıp okullarında öğretilenlerle gerçek hayattaki pratikler arasındaki farkları da yine kendi tecrübelerine dayanarak anlattığı öyküler sinema ve televizyonda da hayat bulmuş. Bu uyarlamaların en önemlisi Aleksey Balabanov’un yönettiği, 2008 Rusya yapımı “Morfiy” asıl olarak kitaptaki aynı isimli öyküden yapılan bir uyarlama olsa da, diğer öykülerin birkaçı da yer almış senaryoda. 1991’de Sovyetler Birliği’nde Mikhail Yakzhen’in yönettiği ve kitapla aynı adı taşıyan bir televizyon filmi olarak da uyarlanan kitap, 2012’de ise Birleşik Krallık’ta Alex Hardcastle ve Robert McKillop’un yönettikleri bir mini dizi olarak seyircinin karşısına çıkmış.

(“Zapiski Yunogo Vracha”)