Aku Wa Sonzai Shinai – Ryûsuke Hamaguchi (2023)

“Benim büyükbabalarım buraya yerleşimci olarak geldiler. Bu bölge savaştan sonra tarıma açıldı, uzun bir geçmişi yoktur. Bir bakıma, hepimiz yabancı sayılırız. Bölgeyi dışarıdan gelenler geliştirdi, öte yandan doğayı da tahrip ettiler. Denge anahtardır. Aşırıya kaçarsanız, dengeyi bozarsınız”

Küçük kızı ile Tokyo yakınlarındaki bir köyde yaşayan bir adamın düzeninin, bölgede su kaynaklarını tehlike sokacak bir kamp alanı inşa etme planı yüzünden bozulmasının hikâyesi.

Ryûsuke Hamaguchi’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Japon filmi. Venedik’te Büyük Jüri Ödülü’nü ve sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan film, amatör oyuncuların da yer aldığı bir kadro ile çekilmiş bir ekoloji öyküsü anlatıyor ve ana odağı olan doğanın ve doğal dengenin ruhuna uygun bir belgeselci tavrı ile sinemalaştırıyor bu hikâyeyi. Başlangıçta Japon müzisyen Eiko Ishibashi’nin canlı icra edeceği müziğine eşlik edecek, yarım saatlik bir kısa film için yola çıkmış Hamaguchi ama çekimler ilerledikçe yapıtı bir uzun metrajlı kurgu filme dönüştürmeye karar vermiş. Öyküsü, mizanseni ve oyunculuklarının sayesinde, seyrettiğinizin gerçekliğine sizi inandıran film doğa ile insanın uyumunun önemini ve gerekliliğini zarif ve güçlü bir şekilde hatırlatan bir çalışma. Ishibashi’nin müziklerinin taşıdığı hafif mistik tonların öykü ile çekici bir uyum yakaladığı ve görüntü yönetmeni Yoshio Kitagawa’nın yalın ve zarif çalışmasının önemli bir destek sağladığı yapıt, kapitalizmin doğasındaki daha fazla kâr hedefinin insan ile doğa arasındaki hassas dengeyi durdurulamaz bir şekilde yok ettiğini anlatan önemli bir çalışma.

Ryûsuke Hamaguchi filmi için mekân araştırması yaparken ziyaret ettiği farklı köylerde gerçekleştirmiş çekimleri ve kurgusal bir köy yaratarak, sadece bir haftada yazmış senaryoyu. İşte o senaryo temel olarak, eşinin ölümünden sonra küçük kızı Hana (Ryo Nishikawa) ile birlikte köyünde sakin ve doğanın ritmi ile uyumlu bir yaşam süren Takumi’nin (Hitoshi Omika) etrafında dönüyor. Onun ve köydekilerin sakin ve huzurlu yaşamları bölgede inşa edilecek bir glamping (İngilizce “glamorous” (göz alıcı) ve “camping” (kampçılık) kelimeleri bir araya getirilerek oluşturulan bir sözcük) alanı nedeni ile tehlikeye girmek üzeredir; çünkü yörenin doğası kadar, eşsiz tadı ile bilinen su kaynağı da zarar görecektir bu kamp alanından. Tokyo’dan halkı bilgilendirmek için gelen 2 şirket görevlisinin (Ryûji Kosaka ve Ayaka Shibutani) ziyareti halkın itirazlarını daha da artıracak ve bu iki görevlinin kendilerini sorgulamalarına da yol açacaktır.

Açılış jeneriğinde filmin adı küçük bir oyunla gösteriliyor; ilk çıkan sözcükler “Kötülük Diye Bir Şey Var” anlamına gelirken, yeni sözcükler eklenerek ifade tamamlandığında “Kötülük Diye Bir Şey Yok” adını görüyoruz. Filmin -açıkçası bir parça kafa karıştırıcı olan- finalini de düşünerek baktığımızda, kötülüğün varlığı ve açılıştaki uzun kaydırmayı düşünürsek, kaynağı üzerinde bir sorgulama öyküsü izleyeceğimizi ima eden bir oyun bu. Kurguyu yaparken karar vermiş bu jeneriğe yönetmen ve hem onun hem müzikleri imzalayan Eiko Ishibashi’nin ortak ilgileri olan Godard’ın filmlerini hatırlatıyor. Ishibashi’nin pek çok ödül kazanan müziğinin dramatik, büyülü, mistik tonları ve bir film müziğinin nasıl olması gerektiğini kanıtlayan atmosferi ile eşlik ettiği açılış sahnesinde Hamaguchi çok uzun bir kaydırma ile, bir ormanın alttan çekilen ağaçlarını gösteriyor bize. Bu ilk sahne bir yandan öykünün ana mekânının ve odağının doğa olduğunu söylerken bize, yönetmenin daha sonra da sık sık kullanacağı uzun, sessiz ve yalın tek planların da ilki oluyor. Hiç acele etmiyor Hamaguchi öyküsünü anlatırken; dürüst bir belgeselci tavrını hep koruyarak, tanık olduklarını hiç müdahale etmeden, süslemeye veya olduğundan farklı göstermeye çalışmadan anlatıyor hikâyeyi. Küçük kızın orman içindeki yalnız yürüyüşleri, babanın odun kesmesi, su kaynağından büyükçe bir kepçe ile bidonlara doldurulan suyun taşınması veya kamp alanı ile ilgili bilgilendirme toplantısını örneğin, bir belgesel sadeliği ve titizliği ile görüntülüyor. Bir aksiyonun peşine düşmüyor yönetmen ve bununla çok da doğru görünen bir seçim yapıyor; çünkü asıl olarak doğanın ve onun içsel dengesinin ve sahiciliğinin öyküsü seyrettiğimiz. O doğa ile gerçek bir denge kurarak ve uyum içinde yaşayan insanların hayatlarına, sermayenin ve onun hep daha fazla kazanmak isteyen karakterinin saldırına alçak gönüllü bir eleştiri bu ve bu eleştiriden sadece o sermayenin sahipleri ve temsilcileri değil, o kamp alanını kısa süreli keyifleri için kullanacak şehirliler de alıyorlar paylarını. Bu son eleştiri epey önemli; çünkü film doğanın parçası olarak ve ona saygı göstererek yaşayanlarla, onu “sömürenler”i karşı konumlara yerleştiriyor. Tüm bu eleştiriler, söylemler ve diğerlerinden yüksek bir sesi olan bir manifesto yazmaya soyunulmaması da kesinlikle doğru bir seçim olmuş.

Hareket halindeki bir karakteri takip eden kameranın onunla arasına giren bir objeyi umursamadan görüntülemeye devam etmesi gibi örneklerin belgesel gerçekçiliğini desteklediği film, bir hayvandan düşen tüyün bile değerlendirilebildiği bir dünyaya tüm yok edici saldırganlığı ile giren sermayenin girişimcilik, optimizasyon gibi süslü ifadelerle ve kalkınma, istihdam gibi vaatlerle yerel halkı ikna etme oyunlarını sade ve etkileyici bir öykü ile anlatıyor. Bizde benzerlerini ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) için gerçekleştirilen, halka açık bilgilendirme toplantılarında gördüğümüz organizasyonu uzun uzun gösteriyor film ve bu tür toplantılardaki ikiyüzlülüğü de çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Bu öyküde kamp alanını inşa edecek olan şirketin patronu, halkın tepkisinden etkilenen çalışanlarına şöyle diyor örneğin: “Gittiğiniz toplantının iki amacı vardı: İlki yetkililere yerel halkla iletişimde olduğumuzu göstermek, ikincisi ise yerel halka tepkilerini gösterme şansı vermek”.

Müziğin birkaç kez, rahatsızlık hissi yaratacak şekilde -sahne bittiği için- kesilmesi gibi küçük bir sıkıntının dışında, asıl olarak filmin finali üzerinde durmak gerekiyor. Seyrettiğimizin ne kadarı gerçek ne kadarı değil, tam olarak ne oluyor ve gördüklerimizi nasıl anlamlandırmak gerekiyor sorularının cevabı yok ve bu cevapların seyirciye bırakıldığını düşünmek de bu rahatsızlığı gidermiyor. Gerçekçi bir tavrı finaline kadar koruyan bir filme elbette mistik bir boyut eklenebilir sonradan ama bunu sahici kılacak doğallık görsel olarak mevcut olsa da, aynısını içerik ve bütünsellik açısından söylemek kolay değil burada. Yine de karakterlerini iyi ve kötü olarak sınıflamak kolaycılığına sapmayan (şirket adına halkla toplantı yapan iki kişinin, öykü ile ilgisi olmayan kişisel konulardaki sohbetini uzun süre boyunca göstermesi veya köylülerin de o bölgeye savaş sonrasında yerleştirilmeleri ve bunun da elbette doğaya zarar vermiş olması bunun örnekleri) “kötülük diye bir şey var”sa bunun herkesin içinde ve her yerde (hatta doğanın kendisinde bile) olabileceği şeklinde yorumlayabiliriz bu finali. Belki de Ryûsuke Hamaguchi ekolojik bağlamda baktığımızda, bazı soruların cevaplanmasının güç, hatta imkânsız olduğunu düşünüyordur ama bu da yapıta gerçekçi de olsa karamsar bir atmosfer katıyor.

(“Evil Does Not Exist” – “Kötülük Diye Bir Şey Yok”)

Boiling Point – Philip Barantini (2021)

“Yorumlamak seks yapmak gibidir; orada olana bakarsın, olmayana değil”

Bir Londra restoranının Noel zamanındaki yoğun bir Cuma akşamında, iş ve özel yaşamla ilgili problemlerin ve gerilimlerin çalışan herkesi bir patlama noktasına getirmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Philip Barantini ve James Cummings’in yazdığı, Barantini’nin yönettiği bir Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD yapımı. Başrolünde güçlü performansı ile filme önemli bir katkı sağlayan Stephen Graham’in yer aldığı film için, yine Barantini’nin bu oyuncu ile çektiği 2019 tarihli ve aynı adlı kısa filmden yola çıkılmış ve kendisi de 2023’te BBC’de yayınlanan 4 bölümlük bir diziye kaynak olmuştu. Son yıllarda farklı yönetmenlerin -zaman zaman da teknik bir şov yapmak istemelerinin sonucu olarak- denediği, tek bir plan sekanstan (kesintisiz tek çekim) oluşan filmlerden biri olan çalışma, yoğun bir gecede bir Londra restoranında yaşananları güçlü bir dinamizm ve gerçekçilikle anlatan, şef karakteri öne çıksa da, restoran çalışanlarından müşterilere diğerlerinin öyküsünü de anlatmayı başarabilen ilginç bir yapıt. Gerilimini zaman zaman dramatik, hatta esprili sahnelerle zenginleştiren film, oyuncuların “takım oyunu” kavramına örnek gösterilebilecek performansları ve kesintisiz tek çekim tercihinin öyküye çok iyi uyum göstermesi ile izlenmeyi hak eden bir çalışma.

Tüm filmi kesintisiz tek bir çekimle oluşturmak son yıllarda iyice moda olan bir “cüretkârlık” oldu sinema dünyasında ve bu tercihte bulunanların gerekçesi farklılaşsa da, pek çoğunda, alınan riskin büyüklüğü ile seyircinin gözünü boyamak gibi bir ticari anlayışın yattığı da açık elbette. Bazı filmlerde birden fazla uzun süreli çekimlerin tek bir çekimmiş havası verecek şekilde bir araya getirilerek seyircinin karşısına çıkılması gibi örneklerini de gördüğümüz bu yöntemin, ticari beklentiler bir yana, öykünün içeriği ve/veya yönetmenin yaratmayı hedeflediği duygu/atmosfer ile uyumu nedeni ile doğru ve güçlü bir tercih olmasının farklı örnekleri de var. Usta İngiliz sinemacı Alfred Hitchcock 1948 tarihli “Rope” (Ölüm Kararı) adlı filminde dönemin teknik şartları nedeni ile her biri en fazla 7 – 10 dakika uzunluğunda olabilen planları 20 dakika uzunluğundaki toplam dört plan-sekans hissini verecek şekilde bir araya getirdi ve amaçladığı tiyatro oyunu havasını ve gerilimi yarattı örneğin. Philip Barantini’nin, görüntü yönetmeni Matthew Lewis ile birlikte bu filmdeki tek plan sekans tercihi de belli bir amacın sonucu ve kesinlikle çok yakışmış öyküye. Çok karakterli bir öyküyü, yoğun bir Cuma gecesinin kalabalığına sahip olan bir Londra restoranında bu yöntemle anlatmanın doğruluğunu her bir ânında gördüğünüz bir sonuç çıkmış ortaya ve senaryonun taşıdığı kaotik ve gerilimli havayı daha da ileriye taşımış bu yöntem. Baştaki çok kısa bir bölüm dışında hemen tamamı tek mekânda (restoranın mutfak ve müşteri bölümlerinde) geçen ve açılış sahnesi dışında bir kez restoranın arkasındaki çöp bidonlarının olduğu alana, bir kez de restoranın önündeki alana çıkan kamera ustaca hazırlanmış bir “koreografi” ile restoran içinde hareket eden oyuncuları takip ediyor öykü boyunca ve sonuç temposu yerinde bir dram oluyor.

Öykü telaşlı adımlarla ve cep telefonu ile konuşarak yürüyen Andy’i (Stephen Graham) göstererek başlıyor; konuşan restoranın şefidir, geç kaldığı iş yerinden aranmaktadır ve ardından, boşandığı eşi ile yaptığı konuşmada, yoğunluğundan dolayı katılamadığı bir etkinlik için çocuğuna üzgün olduğunu söylemesini istemektedir. Andy’nin tüm öykü boyunca üzerinde taşıyacağı yorgun, gerilimli ve telaşlı hâlinin ilk örneğidir bu sahne. Yoğun gece için restorana giren Andy önce çevre sağlığı denetçisi ile karşılaşacak, hiç hazır olmadığı bu denetimden sonra, restoranın çalışanları ve müşterilerinin de dahil olacağı olaylar onu “patlama noktası”na taşıyacaktır.

Matthew Lewis’in elde taşıdığı kamerasının gerekli tüm hareketliliği ve kaosu yansıttığı filmde şef Andy’nin gittikçe artan gerilimi, öfkesi, özel hayatındaki sıkıntıları, bağımlılıkları ve bunun sonucu olarak yapmaya başladığı hataların üzerindeki etkisini seyirciye de geçirmeyi başarmış Philip Barantini. Etkileyici ama yine de bir şekilde bir eksiklik duygusu yaratan finalini gerçekçi kılabiliyor film ve bir lüks restorantta çalışıyor olmanın tüm duygularını bize de aktarmayı başarıyor. Önde (müşterilerin oturduğu bölümde) ve arkada (mutfakta) biçimleri farklı ama dozları aynı olan stresler, çalışanların kısıtlı bir mekânda iç içe çalışıyor olmalarının daha da zorlaştırdığı koşullar ve, ilişkilerin ve kişisel sıkıntıların kolayca bir çatışmayı tetikleyebilmesi gibi pek çok gerçeği anlamamızı sağlıyor film. Tam da bu noktada filmin ihmal ettiği bir konuya değinmekte yarar var; İngilizcede 1970’lerde ortaya çıkan bir kavram “food porn” ve görsel medyada yemeklerin göz alıcı bir çekicilikle sergilenmesini ifade etmek için kullanılıyor. Buradaki porn ifadesi cinselliği değil, porno sınıfına sokulabilecek tüm görsellerde yapıldığı gibi, yapay bir süsleme ve abartma çabasını işaret ediyor. Günümüzde sayıları giderek artan, televizyonlardaki yemek programlarının ve oradaki kibir dolu gösterişli hâllerin sadece zenginlerin değil, sıradan halkın hayatına da soktuğu bir kavram bu, kavramın kendisinden haberleri olmasa da. Baranti’nin filminin mekânı lüks sayılabilecek bir restoran ama birkaç sahne dışında “food porn”, yapıtın başka açılardan da eksik olan eleştirel bakışının bir diğer örneği olarak, yeterince ele alınmıyor. Daha da önemlisi, dünya üzerindeki nüfusun %9’unun açlık sorunu yaşadığı ve çocuk ölümlerinin yarısından fazlasının yetersiz beslenme ile ilişkili olduğu günümüzde, zenginlerin yemeği bir lüks tüketime dönüştürmeleri; bir yandan birileri açlıktan ölürken, diğerlerinin “food porn”un şehvetinin tadını çıkarmalarını düşünmeden edemiyorsunuz filmi seyrederken. Senaryonun restorandaki gerilimi, bir fırsatı görmezden gelerek, sadece oraya özgüymüş gibi ve Andy başta olmak üzere tüm çalışanların yaşadıklarını adeta sadece kişisel bir boyuta indirgeyerek anlatmayı seçmesinin de bu bağlamda eleştirilmesi gerekiyor.

Restoranda ön ve arka tarafta çalışanları, denetçiyi ve müşterileri 90 dakikalık bir öyküde yeterince doyurucu bir biçimde ele almak mümkün değil kuşkusuz ama senaryo bu konuda kesinlikle başarılı bir sonuç elde etmiş ve örneğin Andy’nin eski ustası ile aralarında olan bitenleri sağlam bir yan öykü olarak yerleştirebilmiş de filme. Burada aksayan tek nokta “instagram influencerlar”ı; varlıkları öyküye doğru ve eğlenceli bir boyut katıyor ama onların olduğu sahnelerin üzerinde sanki yeterince durulmamış ve aceleye getirilmiş gibi görünüyor. Filmin hedefleri düşünüldüğünde, çok da önemli değil bu problem açıkçası ve diğer tüm karakterlerin doğru resmedilmesi yapıta bu alanda yeterli bir zenginlik katıyor.

Tek plan sekanstan oluşan film için başlangıçta sekiz ayrı çekim yapmayı planlamış Barantini ama bütün dünyayı etkisi altına alan pandemi nedeni ile sadece dört deneme yapılabilmiş ve işte o denemelerin de üçüncüsünü kullanmaya karar vermiş yönetmen. Kuşkusuz kameranın farklı karakterlerin peşine takılması, o sırada sahnesi olmayan oyuncuların işini kolaylaştırıyor ama bir oyuncunun kamera tekrar kendisine döndüğünde doğru konsantrasyonu yakalayabilmesi ustalık isteyen bir iş yine de. İşte bu ustalığı tüm kadro parlak performanslarla sergiliyor ve başta Stephen Graham ve dizi olarak çekilen devamında başrolü üstlenen Vinette Robinson olmak üzere her biri zor bir işin altından başarı ile kalkıyor. Öykünün başlarında restoran müdürünün çektiği ve kapanış jeneriğinin arkasından bize de gösterilen selfie’nin hem filmin gerçekçi havasına uygun olması hem de tüm o instagram selfie’lerinin yapaylığını hatırlatması ile iyi bir seçim olduğu filmin belki de en önemli başarısı, tek plan sekansla çekildiğini hissettirmemesi; bir başka ifade ile söylersek, içerik ile biçimin çekici uyumu sayesinde bu seçimin doğallığını hiç yitirmemesi. Dinamik, eğlenceli, gerilimli ve -filmin kendisi ihmal etse de- eleştirel alanlara seyirciyi yönelten ilginç bir yapıt bu.

(“Patlama Noktası”)

Dona Flor e Seus Dois Maridos – Bruno Barreto (1976)

“Dışarıdan bakınca ağırbaşlı, ciddi bir hanımefendi gibi görünüyorum; ama ben müstehcen şeyler hayal eden edepsiz bir kızım”

Sorumsuz ve kumarbaz olsa da âşık olduğu kocasının ölümünden sonra saygın bir adamla evlenen bir kadının hikâyesi.

Jorge Amado’nun 1966’da yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Eduardo Coutinho ve Leopoldo Serran ile birlikte yazan Bruno Barreto’nun yönetmenliğini de yaptığı bir Brezilya filmi. Ülkesinde en çok seyirci toplayan (10.7 milyon kişi seyretmiş filmi sinemada) Brezilya filmi ünvanını 2010 yılına kadar elinde tutan yapıt komedi tonu ile hayli ilginç ve kesinlikle eğlendiren bir “kadının arzusu” hikâyesi anlatıyor. “Normal evlilikler”i sorgulayan ve kadınların cinsel arzularını ve özgürlüklerini odağına alan öykü üç başrol oyuncusunun (Sônia Braga, José Wilker ve Mauro Mendonça) başarılı performansları, cüretkâr olmaktan çekinmeyen anlatımı ve büyülü gerçekçiliğe yakın duran seçimleri ile oldukça ilginç ve eğlenceli bir çalışma.

Brezilyalı sinemacı Bruno Barreto on beş ve on altı yaşlarında çektiği iki kısa filmden sonra, ilk uzun metrajlı filmi olan ve Moskova’da yarışan “Tati” ile henüz on yedi yaşında ilk kez bir uzun metrajlı film için oturmuş yönetmen koltuğuna. 20-21 yaşlarında çektiği “Dona Flor e Seus Dois Maridos” onun ikinci uzun metrajlı çalışması ve 2015 yılında Brezilyalı sinema eleştirmenleri arasında yapılan değerlendirmede tüm zamanların en iyi 39. Brezilya yapımı seçilmiş. Çok genç bir yaşta ve kadının cinselliğini, kadın-erkek ilişkilerini, erkeğin kadını sömürmesini konu edinen böylesine olgun bir filmi çekebilmek çok önemli bir başarı kuşkusuz Barreto adına. Yapıtın başarısının bir diğer göstergesi ise Brezilya’da gördüğü ilgiden etkilenen Hollywood’un 1982’de “Kiss Me Goodbye” (Robert Mulligan) adı ile filmi Amerikan toplumuna uyarlayarak yeniden çekmesi. Barreto’nun filminin başarısında, kaynak aldığı Amado romanının da önemli bir payı var elbette; Barreto’nun filmi ve onun ABD’deki tekrar çekimi dışında, bir Broadway müzikali (“Saravà”), Brezilya’da 1998’de bir televizyon dizisi, 2006’da Arjantin’de ve 2008’de Brezilya’da tiyatro oyunu, 2017’de Brezilya’da aynı isimle bir sinema filmi (Yönetmen Pedro Vasconcelos) ve 2019’da Meksika’da bir pembe dizi olarak da seyircinin karşısına çıktı bu roman. Tüm bu uyarlamaların içinde en başarılı ve kalıcı olanın Barreto’nunki olması da bu sinemacının başarısının bir diğer kanıtı.

Brezilya’da askerî bir diktatörlüğün sürmekte olduğu bir dönemde çekilen film 1943’te bir karnaval sabahında başlıyor. Finalde de aynı açı ile görüntülenerek karşımıza gelecek olan kasaba meydanındaki bir masada oturan ve geceden kalma oldukları belli olan, bir kısmı da kadın kıyafetleri içinde bir grup erkek sarhoş sesleri ile çalıp söylemektedirler. İçlerinden biri olan Vadinho (José Wilker), dans ederek kendilerine yaklaşan bir gruba katılır ve onlara cinsellik kokan hareketlerle eşlik eder. Ne var ki bu sarhoş adamın dansı, onun birdenbire sokağın ortasında düşüp ölmesi ile sonuçlanacaktır. Halkın sesini duyarak koşan eşi Dona (Sonia Braga) çığlıklar atarak kocasının bedenine sevgi ile sarılacak ama bir yas döneminden sonra, doğanın çağrısına uyarak Teodoro (Mauro Mendonça) adında bir adamla evlenecektir. Çalışmayan, ağzı bozuk, sürekli kumar oynayan ve içen, ve her fırsatta aldattığı eşine, parasını alabilmek için şiddet uygulamaktan da çekinmeyen Vadinho’ya tüm bu kusurlarına rağmen tam bir tutku ile bağlı olan Dona’nın ikinci kocası ise tam aksine oldukça “normal” bir adamdır. Her konuda birbirlerine tam zıt noktalarda duran iki erkek ile olan evlilikleri Dona’yı çözmekte zorlanacağı bir durumun içine sokacaktır. İlk evliliğinde bir erkekte özlediğini söylediği her şeye sahip olan Teodoro ile olan birlikteliği Dona’yı mutlu edecek midir?

Askeri dikatörlük döneminde eserleri sık sık yasaklanan Brezilyalı sanatçı Chico Buarque’ye ait olan şarkıların (özellikle hem kendi sesinden hem de kapanış jeneriği sırasında Simone Bittencourt de Oliveira’dan dinlediğimiz ve film için bestelenen “O Que Será (A Flor Da Pele)”ye dikkat!) eşlik ettiği filmin ilk yarısında uzun bir geri dönüşle, Dona’nın ilk kocası ile olan evliliğinden manzaraları izliyoruz; ikinci uzun bölümde ise ikinci evliliğin günleri geliyor karşımıza ve seyirci kadının bu iki birlikteliğinde yaşananları karşılaştırma fırsatı buluyor bir kara komedi havasında. Son bölümde ise bir sürprizle Dona’nın “iki kocalı” yaşamını izliyoruz ve öykünün “aksiyon”u da bu son sahnelerde çıkıyor karşımıza. Bu sürprizin gerçekliğini seyirciye bırakıyor Barreto ki bu da oldukça doğru bir seçim olmuş; çünkü öyküye mekân olan Bahio eyaleti ve başkenti Salvador, Brezilya’nın büyü ve doğaüstü pratikler gelenekleri olan bir bölgesi. Böylece seyirci biri “büyülü gerçekçilik” esintili olan iki seçenek arasında kendi yorumunu yapma fırsatı buluyor.

Filmin komedisi kahkaha attıran türden değil; kendisini hep hissettiren ama öne de çıkmayan bir mizahı var yapıtın ve bu mizahın kara havası da altı çizilmeden, doğal bir şekilde eklenmiş buna. Vadinho’nun çılgın ve edepsiz dansını yaparken birdenbire düşüp ölmesi veya bir evin açık penceresinden içerideki tabut içinde yatan ölüyü ve başındaki yas tutanları gördüğümüz bir karede pencerenin önünden eğlenerek geçen karnaval katılımcıları bu mizahın tipik örnekleri olarak eğlendiriyor seyirciyi. Bu kara komedi filmin son sahnelerinde ivmesi artan bir dozda karşımıza çıkarken, belki de en önemli kaynağını Vadinho karakterinden alıyor. Bir koca için hayal edebilecek en kötü huylara sahip olan bu sorumsuz adamın parçası olduğu tüm sahnelerde ondan hem nefret ediyor hem de -hatta belki biraz da gizlice özenerek ona- eğleniyorsunuz. Daha ölür ölmez tüm komşularının ve tanıdıklarının hakkında olumsuz onlarca şeyi sayıp dökmeye başladığı (“Kadın parası yiyen ayyaş herifin tekiydi” bunlardan sadece biri) Vadinho ile yedi yıldır evli olan Dona’nın, tüm kusurlarını yakından bildiği bu adama olan bağlılığı ve tutkusu da bir yandan düşündürürken bir yandan da eğlendiriyor. Teodoro ile ideal bir kocanın canlı haline kavuşan Dona’nın aklının hâlâ Vadinho’da olmasını öykü boyunca sık sık karşımıza çıkan ve bazen de komedinin parçası olan dinsel unsurlarla birlikte düşünmek ve bunu da finaldeki doğaüstü öğe ile birlikte değerlendirmek gerekiyor herhalde. Brezilya istatistiklere göre dünyanın en fazla katolik barındıran ülkesi ve bu dinin cinselliğe geleneksel bakışı onu bastırmaya, filmimizden yola çıkarak söylersek, ama varlığını hep hissettiren bir hayalete dönüştürmeye yönelik. Çok güçlü ve bastırılmaya çalışılan bir dürtü ile mücadelenin ve/veya onun boyun eğmenin hikâyesi bu ve bu bağlamda, finaldeki son görüntü çok doğru ve etkileyici. Bu sonun romanda olmadığını, hatta kitabın yazarı Jorge Amado’nun bu fikri hiç beğenmediğini ama filmi gördükten sonra Barreto’yu takdir ettiğini de belirtelim bu arada.

Bruno Barreto’nun filmi daha önce genellikle pembe dizilerde oynayan Sonia Braga’nın Brezilya sinemasında bugünkü yıldız statüsüne giden yolu açması ile de biliniyor. Bir konuşmasında İtalyan yıldız Sophia Loren’in “tanrısal” bir statüde olduğunu söyleyen sinemacı, Braga’yı da aynı yerde görmesini “Sonia bir oyuncu olmanın ötesine geçer… karakterin kendisi olur” sözleri ile gerekçelendiriyor. Burada da gerçekten olağanüstü bir performans sergiliyor Braga; kocasına hiç de hak etmediği bir bağlılığı ve sadakati olan ve saygın bir eş olmakla, “müstehcen arzular”ı olan bir kadın olmayı aynı inandırıcılıkla gerçek kılıyor. Dönemi için cüretkâr sahnelerde de, yas tutan bir eş olarak da hep sahici ve güçlü bir performans veriyor oyuncu ve filmin en önemli kozlarından biri oluyor. Onun ilk ve ikinci kocalarını canlandıran José Wilker ve Mauro Mendonça da rollerinin hakkını kesinlikle vermişler ve özellikle Wilker, karakterinin nefret ve sempatiyi aynı anda uyandırması nedeni ile, zor bir yanı da olan rolünün altından eğlendirerek kalkmayı başarmış.

Barreto’nun filmini değerli ve farklı kılan yönlerinden biri, cinsellik konusundaki söyleminde kadını erkeğin gerisine atmayan ve onu sadece obje olmaktan çıkarıp, özne yerine koyan bir tutum takınması. Sadece Dona değil bu tutumun örneği; diğer kadınlar da cinsellikle -en azından- söylem olarak hayli ilgili ve gerçekçi görünüyorlar (“Migreni olan dul, erkeği olmayan dul demektir”, “İçten içe cayır cayır yanıyorsun. Bunun çaresi evlilik; ya evlenirsin ya kafayı yersin”vs.). Kuşkusuz cinsellik asıl olarak, Dona’nın iki evliliğini karşılaştırmasına neden olan ana faktör: Balayı gecesindeki kısa süren, pijamalı ve ışık söndürülerek yapılan seks Dona’yı ciddi bir sorgulamaya itiyor. “İki kocalı” son sahnelerdeki gerilim, aksiyon ve gizem de yine cinsellik üzerine kurulu ve filme sağlam bir çekicilik katıyor. Bugün bir ikona dönüşen o son görüntü o son sahnelerin etkileyiciliğini daha da artırıyor şüphesiz.

Öyküde önce Dona ve Vadinho, sonra da Dona ve Teodoro’nun yaşadığı evin aynen korunup bir müzeye dönüşmesini sağlayacak kadar ilgi gören film Brezilya’da diktatörlüğün nispeten yumuşaması ile çekilmeye başlanan erotik komedilerden biriydi. Yapıtın asıl dinamizmini yaratan bölümlerin bir parça geç başlaması ve gösterime girdiği dönemde feminist çevrelerin verdiği olumsuz tepkiyi anlaşılır kılan bazı unsurları (örneğin Vadinho’nun tüm o zaman zaman hayli sevimli olan görüntüsünün ardında, kadına “verdikleri” dışında ona tam anlamı ile kötü davrandığı gerçeği ve buna rağmen kadının seçimi) gibi sorunları olsa da, Barreto’nun filmi üzerinden geçen 50 yıla rağmen çekici olmayı başarabilen bir çalışma. O tarihlerin genç yönetmeni Barreto’nun, Vadinho’yu görüntülerken hem onun karakterini hem de Dona ile olan ilişkisinin ruhunu yansıtan hareketli bir kamera çalışmasını, Teodoro’nun sahnelerinde ise daha statik bir kameranın bize yansıttığı yakın göğüs planlarını seçmesi gibi doğru seçimleri olan film, Brezilya sinemasının ilgiyi hak eden çalışmalarından biri özetle söylemek gerekirse.

(“Dona Flor and Her Two Husbands”)

Körler Hakkında Mektup – Denis Diderot

Fransız filozof ve yazar Denis Diderot’nun 1749 tarihli eseri. Katarakt ameliyatlarının yapılmaya başlandığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği, ve doğuştan körler üzerinde gerçekleştirilen cerrahi operasyonların “mucizeler” yarattığı bir dönemde yazılan kitap bu başarıların sonucu olarak görme ve görsel algılama kavramlarına duyulan ilginin bir ürünü bir bakıma. Adı belirtilmeyen bir kadına (bu kadının on yıla yakın Diderot’nun metresi olan feminist yazar Madeleine de Puisieux olduğuna inanılıyor) yazılan bir mektup şeklinde kaleme alınan eser zamanında özellikle dinle ilgili bir takım ifadeler nedeni ile tepki toplamış ve hatırlı kişiler araya girene kadar da yazarı birkaç ay boyunca hapishanede kalmıştı. Diderot’nun algılama, bilgi ve deneycilik (Bilginin duyular yoluyla, gözlem ve deneyimle kazanıldığını savunan; insanın doğuştan bilgiyle donatılmış olma düşüncesini ret ederek, bütün bilginin zamanla, dış dünyadan duyusal veriler aracılığıyla edinildiğini öne süren görüş) kavramlarını kullanarak ve körlerin deneyimlerine dayanarak; Tanrı, metafizik ve ahlak üzerine yazdıkları ile o dönem için önemli tartışmalara yol açan kitap başta “Encyclopédie” (Ansiklopedi) olmak üzere pek çok önemli eserin sahibi olan, Aydınlanma Çağı’nın bu güçlü isminin okunması gereken bir yapıtı. Bir bilimsel gelişmenin bir filozofa verdiği ilhamın sonucu olan bu entelektüel çalışma Aydınlanma Çağı’nın insanlığın gelişimine sağladığı katkının da ilginç bir örneği.

Diderot eserleri ile dönemin Fransız yönetimlerinin tepkisini çekmiş bir isim ve “Körler Hakkında Mektup” onun bu konudaki tek örneği değil. Yazarlarından biri ve editörü olduğu, 1751 ile 1772 yılları arasında yayımlanan “Ansiklopedi”, İncil’de anlatılan mucizelere kuşku ile yaklaşılan seküler içeriği nedeni ile Katolik Kilisesi ve ardından da Fransız hükümeti tarafından yasaklanmış, esere katkı sağlayan farklı isimler tepkilerden çekinerek projeyi bırakmış ve bazıları da hapse girmişti örneğin. 1746’da yayımlanan ve ilk kitabı olan “Pensées Philosophiques” (Filozofça Düşünceler) ise deizmi savunan içeriği nedeni ile Fransız Parlamentosu’nun kararı ile halka açık bir ortamda yakılmıştı. İsmini koymadan yazdığı “Körler Hakkında Mektup” nedeni ile hapse atılan ve “… gerekse “Körler Hakkında Mektup”, kontrolümden nasılsa kaçmış birtakım düşünce taşkınlıklarından başka bir şey değildirler” demek zorunda kalan yazarın, kitabın Türkçe baskısındaki -adı belirtilmeyen Fransız editörün tanımı ile- “pek ılımlı cüret”inin doğurduğu tepkiyi bugün anlamak imkansız kuşkusuz ama Diderot’nun, eserleri ile arkasındaki fikirlere ilham verdiği Fransız İhtilali’ne daha 40 yıl vardır ve yazar ölümünden beş yıl sonra gerçekleşecek bu devrimi göremeyecektir. Eserin kendisi ise hak ettiği itibara ancak 1820 yılında kavuşabilecektir.

Romalı şair Vergilius’tan bir alıntı ile açmış kitabını Diderot: “Güçlüdürler, ama güçsüz görünürler”. Körler ve algılama yetkinlikleri üzerine olan bir kitap için çok doğru bir alıntı bu kuşkusuz ve yazar, tüm “akademik” çağrışımlarına karşın, “sıradan” okuyucunun da meselelerini rahatlıkla anlayabileceği bu eserinde benzer pek çok doğru örnek, tanım ve yaklaşımla ilginç bir sonuç koymuş ortaya. Örneğin objeleri -ancak- dokunarak algılayabilen/tanımlayabilen bir körün ayna için yaptığı şu açıklama gibi: “Bu öyle bir alettir ki kendisinden uzaktaki nesneler, karşısına uygun bir şekilde konulacak olursa, onları kabartma halinde gösterir; tıpkı elim gibi ama onu bir şeyin yanına koymam gerektirmeden”. Gerek bu tür tanımlamalar gerekse yazarın kendi gözlem ve fikirleri kitabın en önemli yanlarından birinin de göstergesi: Bir yetiye sahip olanların ona sahip olmayanların bu konudaki “eksiklikleri”, becerileri ve kendilerine has kavramlardan oluşan dünyaları konusundaki bilgisizlikleri. Görme yetisi konusunda düşünürsek, görenlerin, körlerin görmenin yerine koyduklarını ve bunu nasıl yapabildiklerini anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu anlatan pek çok örnek veriyor kitapta Diderot. Görenlerin onların dünyasından ne kadar uzak olduğunu anlatan belki de en çarpıcı örnek, doğuştan kör olan bir bireyin yapılan operasyonla görme yetisine kavuştuğunda nasıl görebileceği, gördüklerini nasıl algılayabileceği ve onlarla ilgili daha önceki algıları ile şimdi gördüklerini nasıl ilişkilendirebileceği konusunda yazdıkları yazarın. Küre ve küp cisimlerini ayırt etmeyi dokunarak öğrenmiş bir körün gözleri açıldığında da bunu başarıp başaramayacağı bu konuda çarpıcı bir tartışma alanı yaratıyor örneğin. Tüm bunları “Bir kör gözleri açılınca hemen görebilir mi?” gibi retorik sorularla aktarıyor okuyucuya Diderot.

“Ben genellikle körlerin merhametli olduklarından şüpheliyim” diyen yazar bu düşüncesini “Erdemlerimizin, duyuşumuza ve dış şeylerin üzerimizdeki etkilerine böylesine bağlı olması”na dayandırıyor. Kitabına ek olarak ve, bazı düşüncelerini daha fazla açıklamak ve kimi eleştirilere kaşı cevap olarak yazdığı ve 1782’de Correspondance Littéraire, Philosophique et Critique dergisinde basılan yazısında (Türkçe baskıda yer alıyor bu ek) bu konda geri adım atmış Diderot ve bunun için, kör olan Fransız müzisyen Mélanie de Salignac’ın olağanüstü yeteneklerinden yola çıkmış. Diderot’nun bir diğer kaynağı ise 1 yaşında kör olan İngiliz matemaktikçi ve bilim adamı Nicholas Saunderson olmuş. Matematik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Saunderson’un geometrik hesaplamalar için kullandığı yöntemleri hayranlıkla detaylandıran Diderot, bu bilim adamının Gervaise Holmes adında bir rahiple olan konuşması üzerine (“Eğer Tanrı’ya inanmamı istiyorsanız, ona dokunabilmemi sağlamalısınız”) yazdıkları başını derde sokan asıl unsuru olmuş kitabın anlaşılan. Saunderson’un ağzından yazılan bazı düşüncelerin içerikleri, örneğin evrim teorisini çağrıştıran bölüm, kitabın yarattığı tepkinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Saunderson’a atfettiği sözlerin ve düşüncelerin çoğu aslında Diderot’ya ait. İngiliz politikacı, yazar ve gazeteci John Morley 1878’de yayımlanan “Diderot and the Encyclopaedists” adlı kitabında açıklıyor bu durumu ve Fransız filozofun kaynak olarak gösterdiği eserin ve yazarının sahte olduğunu belirtiyor.

1751’de yayımlanan “Lettre sur Les Sourds et Muets a l’usage de Ceux qui Entendent et Qui Parlent“ (Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup) adlı kitabı ile bir bakıma kardeş bir eser üreten Diderot’nun, fikirleri ile ilham verdiği Fransız Devrimi sırasında, kurşundan imal edilmiş olan tabutu mezardan çıkarılarak silahlar için mermi yapmak amacı ile kullanılmıştı. Onun bu kitabı “entelektüel” tartışmalara meraklı olanlar başta olmak üzere herkesin ilgisini çekebilecek bir klasik, özetlemek gerekirse.

(“Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” – “Lettre sur Les Aveugles à l’usage de Ceux Qui Voient”)