Where Love Has Gone – Edward Dmytryk (1964)

“Peki sen nesin? Ayyaş, zavallı bir kapatma. İşini elinde tutamıyor, karından geçiniyorsun. Sen değersiz, sürüngen, zavallı bir erkek bozuntususun, o kadar. Ödlek bir kahramansın. Kahraman değilsin; ayyaşsın, ayyaş, ayyaş!”

Kızları annesinin âşığını öldürmekle suçlanan boşanmış bir çiftin bu cinayetle ilgili gerçeği ve kendi ilişkilerini sorgulamasının hikâyesi.

Amerikalı yazar Harold Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu John Michael Hayes’in yazdığı, yönetmenliğini Edward Dmytryk’in üstlendiği bir Amerikan filmi. Ünlü film yıldızı Lana Turner’ın kızı olan Cheryl Crane’in annesinin âşığı olan gangster Johnny Stompanato’yu öldürmesinden esinlendiği söylenen (yazar bunu sürekli ret etse de) romanın yazarı Robbins popüler eserleri ile tanınan bir edebiyatçı ve onun eserinden Hollywood’un yaptığı bu uyarlama romanda da var olmayan derinliğe ulaşamayan, bir parça yorgun görünen bir film. Susan Hayward ve Bette Davis gibi iki yıldız oyuncuya görünüşte görkemli bir performans alanı vaat eden ama aslında yeterince güçlü olmayan senaryosunun zarar verdiği film yine de -ve özellikle- bu iki oyuncusunun hatırına ilgi gösterilebilecek, Jack Jones’un seslendirdiği ve Oscar’a aday gösterilen şarkısı ile de tanınan ve 1960’ların esintisi ile nostalji duygusu yaratan bir çalışma.

Sözlerini Sammy Cahn’ın yazdığı Jimmy Van Heusen şarkısı “Where Love Has Gone” aşkın gittiği bir yerden söz eder: Parıltılı bir dünyadır bu yer ve sönmüş tüm hayaller ve arzular tekrar can bulur orada. Harold Robbins’in romanı da aşkları yitip gitmiş bir çiftin hikâyesini bir cinayet anından yola çıkarak geriye dönüşle anlatan ve bu aşkın doğuşu, bitişi ve tekrar canlanma umudunu sergileyen bir çalışma. İkinci Dünya Savaşı’nın madalyalı kahramanlarından biri olan bir mimar (Mike Connors) ile her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan güçlü ve zengin annesi (Bette Davis) ile yaşayan bir heykeltraşın (Susan Hayward) ilişkisi filmin temel konusu; cinayet ve arkasındaki sır ise filme bir merak ve trajedi katma işlevi görüyor. Seksin -görsel değil, sözel olarak- dönemin Hollywood hikâyelerine göre oldukça fazla bir yer tuttuğu ve eylemin failinin de erkek değil, kadın olduğu film bu farklılığını yeterince güçlü bir biçimde işleyemiyor ve bu trajedi duygusundan yola çıkarak içeriğine göre hayli iddialı bir büyüklüğün peşine düşüyor.

15 yaşındaki bir karakteri 20 yaşında bir oyuncuya (Joey Heatherton) oynatarak kendi gerilim duygusunun gerçekçiliğine zarar veren film günümüzü anlatan ilk bölümden sonra geçmişe gidiyor ve çiftimizin tanışmasından boşanma aşamasına ve sonunda da cinayete kadar giden günleri atlattıktan sonra tekrar günümüze geliyor. “Başarıya milyonlar veririm, başarısızlığa beş kuruş vermem” diyen güçlü annenin tüm yaşananların -sonucun böyle olmasını arzu etmese de- sorumlusu olduğu hikâye bir psikolojik boyut da içeriyor ama Robbins’in popüler yaklaşımını aynen taşıyan film bu boyutun tam bir sinema karşılığını üretemiyor. Güçlü bir karakter ve onun altında ezilme, özgürlük, sevgi ihtiyacı, arayışlar vb. temalar çoğunlukla diyalogların arasında kayboluyor. Oysa Hayward ve Davis gibi iki güçlü yıldızı var filmin ve daha güçlü diyaloglarla ve hikâye ile görkemli bir trajedi (veya melodram) çıkabilirmiş ortaya. “Balayı nedir ki, iki insanın iki hafta boyunca birbirlerine asla hakkını veremeyecekleri yalanlar söylemelerinden başka?” veya “Sen alkolü nasıl kullandıysan ben de seksi öyle kullandım” gibi diyaloglara daha fazla ihtiyaç duyan film oyuncularına yeterli oyun alanı sağlayayamıyor sonuç olarak. Yine de Davis ve Hayward birer yıldız olmalarının nedenlerini ortaya koymayı ve filme çekicilik katmayı başarıyorlar. Ermeni asıllı olan ve sinemada çoğunlukla yardımcı rollerle yetinmek durumunda kalan, asıl ününü Mannix adlı televizyon dizisine adını veren dedektif karakteri ile yakalayan Mike Connors ise sağlam bir oyunculuk sunuyor ve yıldızların karşısında ezilmiyor kesinlikle. Genç kızı canlandıran Joey Heatherton ise -biraz da senaryonun kurbanı olarak- canlandırdığı karakter kadar zayıf bir performans sunuyor bize.

Sahip olmaya çalıştığı büyük trajedi havası dikkate alınmadan ve olduğu hâlinin tadı çıkarılarak seyredilmesi gereken bir film bu. Ancak bu şekilde davranılırsa, filmin derin bir şekilde ele almadığı ve almaya da pek gerek duymuş görünmediği boyutlarının farkına varılabilir ve sonuçta bir Hollywood ürünü olmasının doğal sonucu olarak sahip olduğu belli bir zanaatkâr kalitesinin keyfine varılabilir. Evet, ucuz ve sık sık da yapay bir görünümü var filmin ama Davis ve Hayward’ın -senaryoya fazla gelen- yıldız havaları, çocuklarını güçleri ile ezen ebeveynlerin onların karakter gelişimine ket vurduklarını hatırlatan trajik unsurları ve -Edward Dmytryk kendisini tamamen geri plana çekip mizanseni otomatiğe bağlamış görünse de- hikâyeye uygun sinema dili ile belli bir çekiciliği de var açıkçası.

(“Kaybolan Aşk”)

Paar – Goutam Ghose (1984)

“Sebep mi? Yeni bir durum değil bu. En çok yoksulları etkiliyor. Bu yüzden öldürülüyorlar, köyleri yakılıyor. Kadınlara tecavüz edildi. Tek sebep talepleri, çok büyük bir talep de değil üstelik. Hak ettiğimiz ücreti almak istiyoruz, hepsi bu”

“Dokunulmazlar”dan olan yoksul bir Hintli çiftin köyde başlayıp şehirde devam eden hayatta kalma hikâyesi.

Bengal dilinde yazan Hintli yazar Samaresh Basu’nun bir hikâyesinden serbest bir şekilde uyarlanan bir Hindistan yapımı. Senaryosunu Partha Banerjee, Goutham Ghose ve Partho Mukerjee’nin yazdığı filmin yönetmenliğini üstlenen isim Goutham Ghose olmuş. Henüz kırk beş yaşındayken hayatını kaybeden ve ülkesinin sosyal meseleleri ile çok yakından ilgilenen Hintli sinemacı S. Sukhdev’e ithaf edilen film, yoksul bir çiftin önce köylerindeki sonra da Kalküta’daki hayatlarını iki bölümde anlatan; onların yoksulluk, sınıf çatışması, direniş ve hayatta kalma mücadelelerine odaklanan hikâyelerini tam bir gerçekçilik duygusu ile aktaran, iki başrol oyuncusunun (Naseeruddin Shah ve Shabana Azmi) sağlam performansları ile parladığı ve filmin adının esinlendiği unsurlardan biri olan sahnesinin bir örneği olduğu etkileyici bölümleri olan bir çalışma. Sorumlu bir sinemacının en başarılı eserlerinden biri olan film sinema dili açısından sayısı kısıtlı bazı anlarında yeterince olgun görünmese de, politik ve sosyal meselelere eğilen önemli bir Hindistan yapıtı olarak görülmeyi hak ediyor.

Goutam Ghose senaristlik ve yönetmenlik dışında, görüntü yönetmenliğini ve müziklerini de üstlenmiş filmin ve bu bakımdan tam anlamı ile kendi damgasını vurmuş filme. Onun Hint ezgilerini içeren müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriği yavaş yavaş batmakta olan güneşi ufukta gördüğümüz bir sahneyi getiriyor karşımıza. Başlayan gecenin bir felaket getireceği köyde yaşlı anne ve babası ile yaşayan yoksul tarım işçisi Naurangia ve hamile eşi Rama’nın hikâyesi bu ama film “Dokunulmazlar” sınıfından olan bu insanlar üzerinden, yoksulluk ve sömürünün egemen olduğu bir düzeni evrensel kılmayı başararak anlatıyor. Zengin toprak sahipleri hükümetin belirlediği asgari ücreti vermeye yanaşmamakta ve yoksulların acizliklerini ve zorunluluklarını onların aleyhine kullanmaktadır. Köyün entelektüeli diyebileceğimiz, Gandhi’nin pasif direniş prensibini benimseyen öğretmen dokunulmazları hem muhtarlık seçimi için hem de ücret hakları için örgütleyerek düzeni değiştirmeye çalışır ama yüzlerce yıldır süren bir sisteme karşı koymak mümkün değildir. Film ikinci bölümde ise çiftin gitmek zorunda kaldıkları Kalküta’daki hayatlarını, bir fabrikada iş bulmaya çalışmalarını anlatıyor ve sömürünün sadece biçim değiştirdiğini ama özünün aynı kaldığını gösteriyor bize. Özetle, köyden şehire yoksulların hayatında değişen bir şey yoktur ve sömürü aynen sürmektedir.

Goutam Ghose’nin görüntüleri bu “mutlak çaresizlik” filmine önemli bir gerçekçilik katmış pek çok sahnede. Bizde özellikle 1960’ların ikinci yarısında ve 70’lerde örneklerini seyrettiğimiz türden politik bir içeriği olan film bu içeriğe doğru tonda bir gerçekçilik katan görüntülere sahip ve Ghose birkaç farklı sahnede filmin geneli açısından değerlendirildiğinde belki bir parça ayrıksı duran ama kesinlikle etkileyici bir görsellik de yakalamış. Örneğin köydeki cinayet sahnesinde katilleri karanlık gökyüzü fonu önünde bir siluet olarak gördüğümüz sahne şiirsel bir duyguya sahip tüm sertliğine rağmen. Bir benzerine yine oldukça önemli bir etkileyicilikle “iskelede mal bekleme” sahnesinde tanık olduğumuz bu “artistik” görüntüler dışında ise, Ghose hiç yapay ışıklandırmaya başvurmamış görünüyor ve karşımıza karanlık kareler getirmekten çekinmiyor; sizi seyrettiğiniz sahnenin parçası yapan ve gördüğümüzü de gerçekçi kılan bir tercihte bulunmuş oluyor böylece yönetmen. Ghose belgeselci olarak başladığı sinema kariyerindeki bu geçmişini de yansıtmayı başarmış filme. Hikâyenin her ânına yeterince yansıtılamamış olsa da, katliamdan kurtulanlarla röportaj yapan gazetecinin sahnesinden kalabalıkların yer aldığı sahnelere Ghose hikâyesini dürüst ve gerçek kılan bir belgeselci anlayışı tercih etmiş.

Sömürüye başkaldırış yöntemlerinin farklılığı (çaresizliği kabullenmek, pasif direniş veya şiddete şiddetle karşılık vermek) ve mutlak acizliğin insanları nasıl zavallılaştıracağı benzeri sosyal meseleleri kendisine dert eden ve bir gerilim havasında anlatan filmde “Kalküta’da para harcatan adam”la ilgili bölümlerin (örneğin müze sahnesi) gibi gereksiz durduğunu ve köy ile şehir bölümlerinin temelde aynı meselelere odaklansa da tam bir organik bağı olmayan, iki ayrı hikâye gibi durduklarını da söylemek gerekiyor. Buna karşılık bu problemlerinin tümünü unutturacak bir finali var filmin. Domuzları nehirde karşıdan karşıya geçirme sahnesi bu ve son bir romantizm görüntüsü ile filmi kapatırken, oldukça vurucu bir etkiye sahip oluyor seyirci üzerinde. İki oyuncunun insanüstü bir efor harcamak zorunda kalan karakterlerine tüm bedenlerini emanet ettiği bu sahne sert gerçekçiliği ile oldukça başarılı ve bir mutluluk hayalinin domuzların yanında yerde yatarak sona ermesi ile yaralıyor seyirciyi.

Çaresizliğin tam bir resmini çizen filmde hamile kadın – hamile hayvan bağlantısının iç burkan yanı, kameranın iki oyuncunun yüzünde yakaladığı ifadeler, Naseeruddin Shah (Venedik’te ödül amış buradaki performansı ile) ve Shabana Azmi ikilisinin karakterlerinin ruhsal ve fiziksel ızdıraplarını, çabalarını, umutlarını ve çöküşlerini yansıtan usta oyunculukları ve seyrettiğinizin gerçekten yaşanmış olduğuna sizi ikna edecek dürüstlüğü gibi pek çok çekici öge var. Nehrin bir yakasından diğerine, köyden şehire, umutsuzluktan umuda geçmeye çalışanları anlatan bu film görülmeli ve sinemanın -örneğin bizde olduğu gibi- insanı, meselelerini ve bu meseleleri yaratan düzeni anlatmayı ihmal ederek (ya da özellikle anlatmamayı tercih ederek) nasıl bir ihanet içinde olduğunu hatırlamalı!

(“The Crossing”)

Elysium – Neill Blomkamp (2013)

“Herkesin özel bir yeteneği vardır, Max… kaderinde yazılı olan bir şey, yapmak için doğduğu bir şey”

Zenginlerin bir uzay istasyonunda mükemmel bir yaşam sürdükleri, geri kalanların ise hastalıklarla ve kirlilikle dolu, aşırı kalabalık bir hâle gelen dünyada hayatta kalmaya çalıştıkları 2154 yılında bir adamın bu duruma karşı çıkmasının hikâyesi.

Neill Blomkamp’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD, Meksika ve Kanada ortak yapımı. Zenginlerin yaşam tarzlarını korumak için bir uzay istasyonunda kurulan cennette refah içinde, hastalık ve yaşlılık olmadan yaşadıkları bir distopik dünyada bir adamın bireysel kurtuluşu için başlattığı mücadelenin tüm insanları etkilemesini anlatan, Blomkamp’ın çok beğenilen ve yine bilim kurgu ve aksiyon türünde olan 2009 yapımı “District 9” (Yasak Bölge 9) adlı filmden sonra çektiği bu ikinci uzun metrajlı filmi önceki kadar doyurucu olamasa da ilgiyi hak eden bir çalışma. Amerikalı sağcıların ve muhafazakârların “Sosyalist çöp” ve “Bilim kurgu sosyalizmi” gibi ifadelerle eleştirdiği film onların kendileri gibi düşünmeyen herkesi sosyalist olarak etiketlemesinin (Obama’yı bile sosyalist olmakla suçlamışlardı!) aksine, böyle bir politik boyut içermiyor elbette ve bir Hollywood ürününden bunu beklemek de saçma kuşkusuz. Buna karşılık, zengin bir azınlık ile sefalet içindeki çoğunluğun resmini net bir biçimde sergileyen hikâyesi, zenginlerin varlıklarını ve ayrıcalıklarını korumak için gidebilecekleri uçları göstermesi ve bunu günümüze göndermelerde bulunarak yapması ile takdiri hak ediyor Blomkamp’ın filmi. Senaryosu bir parça zayıf olan, aksiyonu ve şiddeti bir ticarî filmden hiç de farklı olmayan bir şekilde kullanan ve Hollywood usulü kahramanlar ve kahramanlıklardan kaçınmayan; tüm bunlara karşın yine de hikâyesi ve duyarlılığı ile ilgiyi hak eden bir bilim kurgu aksiyonu.

İki farklı dünyayı karşımıza getiriyor film. Los Angeles’ın distopik görüntüleri üzerinden sefaleti anlatılan Dünya ve zenginlerin refah ve sağlık içinde bir yaşam sürdükleri, hava araçları ile on dokuz dakikada ulaşılan bir uzay istasyonunda kurulan Elysium adındaki cennet. Yunan mitolojisinde kahramanların ve tanrılar tarafından seçilenlerin gittiği ve mutlu bir hayat sürdükleri ”öteki dünya”ya verilen isimden adını alan bu cennete mitolojidekinin aksine iyi kahramanlar değil, zenginler gidebiliyor sadece. En ölümcü olanların dahil tüm hastalıkların anında iyileştirilebildiği bir refah dünyası bu ve zenginler yoksulları bu dünyadan uzak tutmak için tüm tedbirleri de almışlar. Bu iki dünyayı günümüze uyarlayabiliriz rahatlıkla ve örneğin zenginlerin büyük şehirlerde, yüksek güvenlik önlemleri olan sitelerinde etraflarındaki yoksul mahallelerden soyutlanmış sürdürdükleri yaşamlarına benzetebiliriz. 2154 yılında da büyük şirketler, onların iktidarın asıl sahipleri olduğunu gösteren ilişkileri ve onların fabrikalarında her türlü sömürüye açık olarak çalışan yoksullar vardır yine ve zenginlerin tümü beyazlardan oluşurken, Los Angeles’ın sefalet içinde yaşayan halkı -filmin gösterdiğine göre- ağırlıklı olarak siyahlar ve Latinlerden oluşmaktadır. “Sıfır hoşgörü” politikası ile Dünya’daki güvenlik robot polislerce sağlanmakta, resmî hizmetler de çoğunlukla robot çalışanlarca karşılanmaktadır. Robot üreten bir fabrikada çalışan ve hikâyenin kahramanı olan Max (Matt Damon) pek çok suç kaydı olan bir adamdır ve kölelik koşullarının yürürlükte olduğu fabrikada öldürücü dozda radyasyona maruz kalınca, tek umudu kaçak olarak Elysiuma’a gitmek ve iyileşmek olur. İşte onun bu bireysel mücadelesi koşulların da zorlaması ile bambaşka bir savaşa dönüşecektir.

Günmüzde sınırları aşarak insanca yaşam koşullarına erişmeye çalışan tüm mültecilerin, kaçak göçmenlerin (örneği sınırı geçerek ABD’ye gitmeye çalışan Güney Amerikalılar) birebir karşılıklarının bulunduğu filmde Jodie Foster tarafından canlandırılan güçlü, acımasız ve tehlikeli güvenlik şirketi patronu, insan tacirleri, sadece kârlarını düşünen patronlar ve onların acımasız kuklaları olan ustabaşları gibi yine günümüze göndermeler içeren pek çok unsur yer alıyor. Pis işlerde kullanılan ve gerektiğinde (“fazla” ileri gidildiğinde) bir kenara atılıveren ajanların da yer aldığı filmde başroldeki Matt Damon bu tür rollerin”kaliteli aksiyoncusu” olarak üzerine düşeni yapıyor ve fiziğini bolca veriyor hikâyenin hizmetine. Foster ise senaryonun kendisine çizdiği dar kalıplara rağmen yine de sıradan olmamayı başarıyor. Neill Blomkamp yönetmen olarak özellikle aksiyon sahnelerinde gösterdiği başarıyı, -kendisinin de kabul ettiği üzere- senaryoda gösterememiş. Romantizm zorlama görünüyor, inandırıcılık problemleri mevcut (örneğin sonlarda hava aracının nasıl tüm güvenlik önlemlerini aşıp Elysium’a inmeyi başardığı anlaşılmıyor) ve odağına eşitsizliği alan hikâyesinde -Amerikalı sağcıların sosyalizm iddiasının aksine- toplumsal değil, bireysel bir mücadeleyi anlatmayı tercih ediyor (sondaki yardımcı karakterler bu sorunu ortadan kaldırmıyor çünkü tek bir sahnede bir yaşlı kadının yardımı dışında, halk bu mücadelenin hiçbir yerinde yok). Bu son problem özellikle önemli; çünkü sadece önemli bir fırsatı kaçırmakla kalmıyor hikâye, aynı zamanda neredeyse tamamen bireysel bir savaşı anlatarak sıradan aksiyonlarla aynı tercihlerde bulunuyor. Filmin şiddet içeren sahnelerinde de yine ticarî filmlere yaklaşıyor Blomkamp ve ilgili sahnelerde sertliği keyifle kullanıyor gibi görünmekten kurtulamıyor.

Yan rollerde Sharlto Copley (ajan), Diego Luna (kahramanımızın arkadaşı Julio) ve Wagner Moura’nın (insan kaçakçısı Spider) göz dolduran performanslar sunduğu filmin müziklerini hazırlayan Ryan Amon bilim kurgu, aksiyon, dram ve gerilim havalarının tümünü içeren notaları ile başarılı bir çalışma ortaya koyarken, set tasarımları da etkileyici içerikleri ile filmi zenginleştiriyor. Ses ve görsel efektlerin de başarılı olduğu filmde, sondaki kapışmanın taraflarının beklenen ikili olmaması hikâyenin artılarından. Finalinin bir parça hızlandırılmış görüntüsü ile de sıkıntılı olan film anlattığı meseleye ihanet ettiğini söyleyebileceğimiz, nedense ticarî bir aksiyona dönüşmeyi tercih etmiş ve toplumsal bir dönüşüm için toplumsal mücadele gerektiğini özellikle gizlemiş bir çalışma; yine de bir bilim kurgu ve aksiyon filmi olarak ilginç ve dikkati hak eden bir sinema eseri.

(“Elysium: Yeni Cennet”)

Mission: Impossible – Brian De Palma (1996)

“Eğer o liste çalınırsa, Doğu Avrupa ülkelerindeki ajanlarımızın adları parayı verene açık artırmayla satılacak. Üçüncü dünya teröristleri, silah tüccarları, uyuşturucu patronları ve bizim gibi ajanlardan kurtulmak isteyen herkese. Bu liste ellerine geçerse, tüm ajanları temizlerler”

Sorumlu olduğu operasyon başarısız olan ve hain olduğundan şüphelenilen bir ajanın gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmasının hikâyesi.

Bruce Geller’ın yarattığı, Amerikan televizyonlarının en popüler dizilerinden biri olan ve ilk olarak 1966 ile 1973 arasında yedi sezon boyunca yayınlanan, ardından 1988 ile 1990 arasında iki sezon için yeniden çekilen “Mission: Impossible” dizisinin ilk sinema uyarlaması. “Impossible Missions Force” (IMF) adı ile bilinen gizli ajan ekibinin hikâyesini anlatan bu ilk sinema filminden sonra -şimdilik- beş macera daha karşımıza çıktı beyazperdede. Bu açılış filmi dizinin sinemaya taşınan tek karakterinin ihanetini söz konusu ederek radikal bir değişiklik içeren, serinin sonraki filmleri kadar olmasa da aksiyonunun teknik başarısı ile kendisinden bekleneni karşılayan, bir parça karışık görünen hikâyesinin ve inandırıcılığın hiç umursanmadığı aksiyon sahnelerinin tadı çkarılarak ve daha fazlası beklenmeyerek izlenmesi gereken bir çalışma. David Koepp ve Steven Zaillian’ın hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Koepp ve Robert Towne’un yazdığı, yönetmenliğini Brian de Palma’nın üstlendiği film, Lalo Schifrin’in dizi için hazırladığı unutulmaz özgün müziğinden yararlanarak ve görevin tanımını içeren dosyanın alınma, okunma ve yok edilme rutinini -modernleştirerek de olsa- tekrarlayarak dizinin geleneğine saygı göstererek doğru bir iş yapıyor. Sinemadaki serinin altı filmi içinde eleştirmenlerin en az beğendiği ama bütçe ve gişe geliri karşılaştırması açısından değerlendirildiğinde en kârlısı olan bu film özellikle aksiyonseverler ve belki bir de dizinin nostaljik hayranları için.

Başlarında yeni nesil IMF ajanı Ethan Hunt’ın (Tom Cruise) olduğu ekibin başarılı bir operasyonu ile açılıyor film. IMF’nin Doğu Avrupa’daki gizli ajanlarının listesini ele geçirip bunu en fazla parayı verecek olan hainin peşine düşen ekibin Kiev’deki bu ilk operasyonunu takip eden Prag ayağı ise felaketle sonuçlanır. Bu başarısızlığın nedeni olarak görülen hain için ilk aday Ethan Hunt’tır ve gizli ajanımız kendisini temize çıkarmak ve gerçek haini bularak, onun ajanların listesini satmasını engellemek üzere kendi teşilatına karşı bir mücadeleye girişir. Sadakatinden kuşkulanılan bir ajan, onun kendi adını temizlemek için koca bir organizasyona karşı mücadelesi ve bu arada diğer kötülerle de savaşması ve gerçek hainin kimliği ile ilgili merak duygusu… bu filmden önce ve sonra da sıklıkla tekrarlanan bir formül ve eğer iyi kotarılırsa belli bir ilgiyi de garanti eden bir içerik. Brian de Palma’nın yönettiği bu ilk ve son “Görevimiz Tehlike” filmi başlarda alçak gönüllü görünen aksiyonunu finalde iyice çoğaltan ve tünel içinde geçen sahnede gerçekçiliği tamamen bir kenara koyarak, adrenalini sınırsız bir biçimde kullanan bir çalışma olarak bu formülü pek bir yenilik katmadan ama aksadığı da söylenemeyecek bir şekilde değerlendiriyor ve aksiyonseverleri mutlu edecek bir seviyeye ulaşmayı başarıyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve tüm varlıklarını bu dönemin atmosferi üzerine kuran ajanların boşluğa düşerek kendilerini sorgulamaları sinemada başka örnekleri de olan bir tema. Varlıkları bir düşmanın varlığı ile anlamlı olan ajanların yok olması mümkün değil kuşkusuz çünkü iktidarların geniş kitleleri yönetmek ve bir düşmanın varlığına ikna etmek için kullandıkları araçlardan biri olan ajanlar için her zaman yeni düşmanlar olacak, yoksa da yaratılacaktır. Anlaşılan Soğuk Savaş’ı kendileri için daha şık, daha önemli ve -hadi İngilizce söyleyelim- daha “cool” görüyorlardı o dönemin ajanları ve onların kendilerini daha sıradan hissetmelerini de zaten olması gereken olarak görüyordu hikâyeleri yazanlar. Filmimizde de bir Soğuk Savaş “mağduru”, daha doğrusu Soğuk Savaş’ın bitişinin “mağduru” kendisini boşlukta hissediyor ve hainliğine giden yol açılıyor. Haksız bir şekilde hainlikle suçlanan kahramanımız ise yaşı gereği o dönemin nostaljisini yapacak biri değildir ve “Neden?” diye sorar ihanetin nedenini anlamak için.

Filmdeki aksiyon sahneleri birkaç ana bölümde toplanmış: Ters giden Prag operasyonu, Ethan’ın yönetcisi ile restorandaki yüzleşme, CIA merkezindeki bilgisayar sistemlerine sızma ve finalde Manş Tüneli’nde kovalamaca. Bu sahnelerin her birinde seyirciyi etkileyecek heyecanı ve gerilimi yaratıyor Brian de Palma. Restoranda geçen sahnedeki patlama veya CIA merkezindeki riskli operasyon ayrıntılara gösterilen özenleri ile dikkat çekerken, tüneldeki helikopterli ve hızlı trenli sahne tam bir teknik başarının kanıtı oluyor. Ne var ki bu son sahne tüm fizik yasalarını altüst eden içeriği ile saçmalık derecesine ulaşıyor sık sık. Evet, bir aksiyon filminin bu yasaları esnetmesi ve hatta kırması beklenen ve hatta arzu edilen bir durum ama burada çok daha ileriye gidiliyor ve bunun örneğin bir Bond filminin aksine en ufak bir mizah duygusu içermeden tam bir ciddiyet içinde yapılması rahatsız ediyor. O tarihte 34 yaşında olan ama bugün 58 yaşında da hâlâ aynı role soyunabilen Tom Cruise üzerine düşeni yapıyor özellikle bu aksiyon bölümlerinde ama filmin geri kalanında sınırları olan yeteneğinin dışına çıkamıyor. Onun dışında -hikâyenin hak etmediği kadar- zengin bir kadro oluşturan oyunculardan (Jon Voight, Jean Reno, Emmanuelle Béart, Kristin Scott Thomas, Ving Rhames, Henry Czerny ve Vanessa Redgrave vs.) sadece Redgrave anmaya değer bir performans sunuyor ve iz burakabiliyor seyirci üzerinde; ama bunun nedeni oyuncuların kendisi değil, senaryonun onlara iyi bir oyun alanı tanımıyor olması.

Yere düşen İncil’in açılan kapağının içindeki notun Ethan’ın çözüme gitmesini kolaylaştırmasındaki zorlama tesadüf veya yine Ethan’ın CIA binasına inanılmaz hâkimiyeti gibi inandırıcılık problemleri olan film içeriği dert etmeden seyredilmesi gereken, bir parça düz ve aksiyonseverleri oyalayacak bir çalışma. Aksiyona odaklanmaktan çok, casusların macerasını anlatan bir dizinin bu ilk sinema uyarlamasının bir aksiyon olmaktan öteye geç(e)memesi ise dizinin yaratıcısı olan ve kendi kullandığı uçağın düşmesi nedeni ile henüz kırk yedi yaşında hayatını kaybeden Bruce Geller için talihsiz bir durum olsa gerek.

(“Görevimiz Tehlike”)