Billy Liar – John Schlesinger (1963)

“Bugün büyük kararların günü. Bir roman yazmaya başlayacağım, her gün 2.000 kelime; sabah erken kalkarak başlayacağım. Başlangıç olarak şu uzayan tırnaklarımı keseyim; evet, bugün büyük kararların günü”

Tembel ve sorumsuz bir genç adamın kendi yarattığı fantezi dünyasında yaşamasının ve olgunluktan uzak kararlar almasının hikâyesi.

John Schlesinger’ın kariyerinin başındaki parlak İngiltere döneminin örneklerinden biri olan çalışma, “A Kind of Loving”ten hemen sonra çektiği ve yine sinemanın klasikleri arasına giren bir yapıt. İngiliz yazar Keith Waterhouse 1959 tarihli ve aynı isimli romanını 1960 yılında Willis Hall ile birlikte tiyatroya uyarlamış, ardından da yine onunla birlikte bu filmin senaryosunu yazmıştı. Waterhouse’un James Thurber’ın “The Secret Life of Walter Mitty” adlı kısa hikâyesinden esinlenerek yazdığı romandan yola çıkan bu film İngiliz Yeni Dalga’sının da en önemli örneklerinden biri olmasının yanında Tom Courtenay’in etkileyici performansı ve sonradan sinemanın önemli yıldızlarından biri olan Julie Christe’nin kariyerini gerçek anlamda parlatması ile de ilgiyi hak eden bir çalışma. Bugün belki biraz eski görünen ve Venedik’te Altın Aslan için yarışan film, Yeni Dalga’nın kendiliğindenlik ve belgesele yakın bir gerçekçilik (gerçek mekânların kullanımı da dahil olmak üzere) gibi karakteristik özelliklerini de taşıyan önemli bir çalışma.

Annesi, babası ve büyükannesi ile birlikte yaşayan ve bir cenaze levazımatçısında çalışan genç bir adamın, Billy Fisher’ın hikâyesini anlatıyor film. Sürekli kaytardığı işine her zaman geç kalan Billy (annesi onu “Bir gün işe o kadar geç gideceksin ki işten dönen kendinle karşılaşacaksın” sözleri ile eleştiriyor) aralıksız yalan söyleyebilen, aynı anda birkaç kızla çıkmaktan ve onlarla nişanlanmaktan çekinmeyen ve kendisini zengin hayal gücü ile içinde bulunduğu andan çok farklı yerlere taşıyabilen bir kişiliğe sahip ve ailesinin beklediği olgunluktan çok uzak bir birey. Çalıştığı işyerinin postalaması için verdiği reklam takvimlerini evindeki dolaba saklayıp paraya el koyan, annesinin postalaması için verdiği mektubu göndermeyen ve tek nişan yüzüğü ile iki kadını birden idare eden bu genç adam yazar veya senarist olma hayali kuruyor sürekli olarak ve içine düştüğü tatsız anlardan kurtuluşu da hayal gücü ile yarattığı sahte dünyalar ile buluyor. Özetle tam bir baş belası bu genç adam ve babası ile büyükannesinin azarları ve annesinin sitemleri arasında sürdürdüğü yaşamının tatsızlıklarını Ambrosia adını taktığı hayalî bir ülkede atlatmaktadır. Bu ülkede kendisini savaş kahramanı, devlet başkanı veya gazi bir asker gibi farklı kimliklerde hayal eden bu genç adam bir bakıma yönetmenin bir önceki filmi “A Kind of Loving”teki baş karakteri Vic’in tembel bir versiyonu. Schlesinger’ın her iki filmi de baş karakterlerinin yataktan uyanması ile açmasının da -belki de- bir göstergesi olduğu bu benzerlik genç adamlarının her iki filmde de bir çıkışsızlık karşısında olmaları ile de destekleniyor. Vic hatasının bedelini ödemeye boyun eğerken, Billy tüm sorumluluklardan özenle kaçınıyor. Her iki filmin hikâyesinin de İngiltere’nin kuzey bölgelerinde geçmesini de aralarına eklememiz gereken bu ortak özelliklere karşın önceki film dramatik bir anlatımı benimserken, bu film komediyi öne çıkarıyor.

Schlesinger filmini radyoda yayınlanan bir sabah programı ile açıyor. Dinleyicilerin şarkı isteğinde bulunduğu bu programın anonslarının eşlik ettiği kamera kasabanın evlerini tarıyor bu ilk sahnede ve eğlenceli bir giriş sağlıyor hikâyeye. Buradaki mizah havasını hemen hep koruyor film ama bu mizah bir kahkaha attırmayı hedeflemekten çok kahramanının oyunlarının yarattığı durum üzerine kuruyır varlığını. Tuvalette takvimleri yok etme çabası veya bir dans gecesinde iki nişanlının karşılaşması gibi anlarda hep onun neden olduğu ve kendisini de bir parçası yaptığı zor durumların tanığı oluyor ve eğleniyoruz. Yüzeydeki görünümünün aksine Schlesinger burada sadece bir anti-kahramanın hikâyesini anlatmıyor; tıpkı “A Kind of Loving”in Vic’i gibi “Yalancı Billy”i de 1960’lı yılların başlarındaki genç bireylerin sembolü olarak görmek mümkün ve gerekli. Dönemin gençlerinin yerleşik değerleri ve kendilerinden önceki nesilleri eleştirmesini de doğrudan öne çıkarmasa da konusu yapıyor film özellikle de Billy ve bir arkadaşının bir belediye meclis üyesi ile dalga geçmeleri üzerinden. 1968’e doğru ilerleyen dünyada o günlerin -cinsel alandaki de dahil olmak üzere- özgürlük arayışı da yer alıyor hikâyede. Billy’nin ailesinin rutin hayatına çocuksu karşı çıkışına ek olarak, Julie Christe’nin “özgür kız”ını ve genç erkeklerin cinselliğin peşinde koşmalarını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Christe’nin kısa rolünde gerçekten çarpıcı bir başarı ile oynadığı ve öne çıktığı genç kız Billy’nin aksine ne istediğini bilen ve bunu elde etmek için gerekli cesarete de sahip bir insan ve adeta ideal bir sembolü dönemin gençlerinin.

Filmin önemli yanlarından biri bir fantezi dünyası içinde yaşayan (ama aslında bu dünyanın fantezi olduğunun da farkında olan) genç adamın hikâyesini gerçekçiliği hiç yitirmeden anlatması ve onun sırtından vurduğunu hayal ettiği bir adamın bu hayalin farkında olmadığı halde sırtını ovalaması gibi gerçek ile gerçeküstünün bir arada olduğu anlarda bile bu havasını korumayı başarması. Bu sahnenin bir benzerini de Billy’nin kendisini siyah bir asker olarak hayal ettiği ve kameraya göz kırptığı anda görüyoruz. Bir diğer önemli nokta ise Tom Courtenay’ın performansı: Patronu ile uzun konuşma sahnesinin tümünün en çarpıcı örneklerinden biri olduğu şekilde tam anlamı ile döktürüyor oyuncu ve bir anti-kahramanı sevimli ve çekici kılmayı başarıyor. Daha önce tiyatroda da canlandırdığı karakterinin finaldeki tereddüt ânını (bu sahne filmin en güzel bölümlerinden biri ve Schlesinger’ın buradaki yönetmenlik çalışması onun sinema yeteneğinin de en güzel örneklerinden biri) çarpıcı kılan en önemli unsur da onun performansı. Richard Rodney Bennett’ın 1960’ların havasına uygun caz esintili müziğinin eşlik ettiği bu özgür havalı filmde özgürlük isteyen ama bunun için oyunlar çevirmek ve yalanlar söylemekten başka bir çabası olmayan karakterde Courtenay’ın başarısı tek başına bile filmi görmek için yeterli bir neden oluşturuyor. Öyle ki bu adamı kadınlar için -özellikle de Julie Christe’nin karakteri için- cazip kılanın ne olduğunu anlatmakta yetersiz kalan senaryonun bu kusurunu da o örtüyor.

Schlesinger, hayatını değiştirmek için çabalayan ama bunun için gerekli cesareti de olmayan karakterini özenle anlattığı hikâyesinde onun değişememesinin karşısına çevresindeki dönüşümü yerleştirmiş. Koca balyozların yıktığı binaları ve yeni inşaatları hikâye boyunca karşımıza getiren yönetmenin bu filmi hayal sahnelerinin tekrarı gibi kusurları olsa da ilgiyi hak eden, eğlenceli bir çalışma eski havasına rağmen. 1973 ile 1974 arasında İngiltere’de bir televizyon dizisinde de hikâyesi anlatılan Billy sinemanın ilginç karakterlerinden biri ve Denys N. Coop’un kamerasının başarılı siyah-beyaz görüntülerinin bize aktardığı hikâyesi de benzer bir ilginçliğe sahip kesinlikle.

Patriot Games – Phillip Noyce (1992)

“Sinirlenmiştim. Orada öylece durup, gözümün önünde o insanlara ateş etmelerini seyredemezdim. Öfkeydi… saf öfke. Beni kızdırdı işte”

CIA analisti Jack Ryan’ın IRA’yı yeterince radikal bulmayan bir gruba karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

Tom Clancy’nin aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu W. Peter Iliff ve Donald E. Stewart’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda Phillip Noyce oturuyor. 1990 yapımı “The Hunt for Red October – Kızıl Ekim” (John McTiernan) ile sinemada ilk kez hayat bulan Jack Ryan’ın 1992 yapımı bu ikinci macerasını, 1994’te “Clear and Present Danger – Açık Tehlike” (Phillip Noyce) takip etmişti. Amerikan sağına yakın bir yazar olan Tom Clancy’nin bu ruhunun kendisini gösterdiği filmin senaryosundan memnun kalmayan yazar proje ile ilişkisini kesmiş; bunun nedeni daha çok senaryonun kurgusu ve özellikle yazarın hiç beğenmediği finali olmuş ve ortaya çıkan sonuç da vasatı çok da aşamayan bir hikâye. İlk kez bu rolü üstlenen Harrison Ford’un br sonraki filmde de tekrarlayacağı arada kalmış ve ne tam bir aksiyon kahramanı ne de analitik yeteneği öne çıkan bir karakter olan performansı ile rolüne pek de uygun görünmediği film hareketten ve hızdan hoşlananları mutlu edecek aksiyon bölümleri ile meraklısının ilgisini çekecek ama zayıf hikâyesi ve yönetmen Noyce’un özel bir çekicilik yaratamayan mizansen çalışması nedeni ile sık sık sıradanlaşan bir eser.

CIA’den ayrılmış ve Deniz Akademisi’nde tarih hocalığı yapan eski analist Jack Ryan bir konuşma için gittiği Londra’da IRA’nın (daha doğrusu bu örgütü yeterince radikal olmamakla eleştiren örgüt içindeki bir grubun) Birleşik Krallık hükümeti bakanı da olan bir kraliyet ailesi üyesine suikast girişiminin tanığı olur ve bu tanıklığı teröristlerden birini öldürerek suikaste engel olması ile sonuçlanır. Tam da süper kahramanlara yakışacak bu tesadüf, öldürülen teröristin kardeşi olan ve suikast girişimine de karışan Sean adlı adamın intikam için Jack Ryan ve ailesinin peşine düşmesine yol açar ve hikâye okyanusu aşarak ABD’de devam eder. Suikast anındaki tesadüf başta olmak üzere pek çok inandırıcılık problemi olan hikâye filmin en zayıf unsurlarından biri. Finalde İngiliz Lord’un Jack Ryan’ın evinde olmasının (ciddi bir yaralanmadan sonra hastaneden o gün evine dönen bir küçük kızın hoş geldin partisine bir politikacıyı hangi baba davet eder veya böyle bir davete hangi arkadaş üniforması ile katılır örneğin?) önemli örneklerinden biri olduğu bu problemi çok da dert etmemiş görünüyor senaristler ve belki de bu sorunu aksiyon ve Harrison Ford’un varlığı ile aşmayı planlamışlar ama bunların ikisi de yeterli olmamış görünüyor.

Baştaki suikast sahnesi, otoyoldaki takip ve kaza bölümü veya finalde bir deniz motorunun içinde geçen bölüm kurguları ile heyecan veriyor ama herhangi bir orijinallik de içermiyorlar açıkçası. Finalin evin içinde geçen bölümler çok daha çarpıcı olabilirmiş (ya da olmalıymış) ve vasat bir aksiyon filminin -hatta zaman zaman hayli ucuz görünen- aksiyon numaralarına başvurulmamalıymış kesinlikle. Ancak sıkı bir aksiyon meraklısını tatmin edecek bu bölümlerin de gösterdiği gibi Harrison Ford bu Jack Ryan maceralarında kendisini yanlışlıkla o anların içinde bulmuş sarsak bir üniversite hocası gibi oynuyor sürekli olarak. Aksiyondaki olmamışlığını da senaryodan kaynaklanan zayıflıklar yüzünden analistliği ile de örtemiyor. Hatırladığı görüntüler üzerinden yaptığı bir analize ve sonuca kendisine pek de sıcak bakmayan bir CIA yöneticisi gibi bizim de inanmamız pek mümkün değil açıkçası. Eşi ve kızının da olduğu bir ortamda ve hiçbir resmî görevi veya unvanı yokken “sadece sessiz kalamadığı” için çok tehlikeli bir olaya müdahale etmesinde de pek bir gerçekçilik bulunmayan bu eski CIA çalışanının macerasını hem politik hem kişisel bir boyut katarak anlatmaya çalışması da yardımcı olmamış filme ve aksine ek inandırıcılık sorunlarına yol açmış.

Amerikan cumhuriyetçisi Tom Clancy’nin “kutsal aile” yaklaşımını her karesine sindiren bir film bu. Afişinde yazdığı gibi “Ülkesi ve onuru için değil, eşi ve kızı için” mücadele ediyor Jack Ryan ve senaryo da başta açılış sahnesi olmak üzere aile kavramını hep gündemde tutarak bu kutsallık üzerinden seyiriciyi etkilemeye çalışıyor sık sık ama bunu elini fazlası ile açık ederek yaptığı için de amaçladığına ulaşamıyor, en azından sinemanın bu tür numaralarına alışkın seyircilerinin gözünde. Kaldı ki iddia ettiğinin aksine ülkesini ve ona hizmet etmenin onurunu hiç de ihmal etmiyor kahramanımız. Eşinin kendisine “Git onu yakala” dediği sahnede sadece bir “anne”nin değil, bir “ana”vatanın çağrısını da duyuyoruz açık bir şekilde. Jack Ryan’ın eninde sonunda bir CIA elemanı olduğunu unutmamız mümkün değil elbette ve bu örgütün tarihi boyunca neden olduğu kötülükleri ve işlediği suçları düşündüğümüzde, bu çağrıyı sempatik bulmamız da söz konusu değil.

“Kötü adam”da Sean Bean’in oyunculuk alanında öne çıktığı ve en apolitik eleştirmenlerin bile anti-İrlandalı olarak nitelediği film bu yanı ile rahatsız ediyor. İngiliz kolonisi olmaktan onlara karşı bağımsızlık mücadelesi vererek kurtulan ABD’nin, İngilizlerin yıllarca mezhep ayrılığını körükleyerek ikiye parçaladığı ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele eden İrlandalıları kolayca terörist olarak niteleme ikiyüzlülüğüne de bir kez daha tanık olduğumuz film, özetle söylemek gerekirse, çok da orijinal ve güçlü olmayan aksiyonu için seyredilebilecek, vasatın az üzerine ve ancak zaman zaman çıkabilen bir eğlencelik.

(“Tehlikeli Oyunlar”)

A Kind of Loving – John Schlesinger (1962)

“Artık onunla çıkmıyorum… ama bu gece, çıksaymışım demeye başlıyorum. Çok güzel görünüyor. Biliyor musun, ne tuhaf; bazen gerçekten ondan hoşlanıyorum ama ertesi gün onu görmeye bile zor katlanıyorum”

Rutin hayatından sıkılan genç bir erkek, tanıştığı bir kadın ve istenmeyen bir hamileliğinin sonuçlarının hikâyesi.

İngiliz yazar Stan Barstow’un ayn adlı romanından uyarlanan senaryosunu Willis Hall ve Keith Waterhouse’un yazdığı, yönetmenliğini John Schlesinger’ın üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. 1950 sonları ile 1960 başları arasında İngiliz sinemasına damgasını vuran “Yeni Dalga” akımının örneklerinden biri olan film John Schlesinger’ın ABD’ye yerleşmeden önce ülkesinde çektiği ve bugün tümü klasikler arasına giren çalışmalarından biri. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan film kendi ülkesinde ancak bundan sonra seyirciden ilgi görmüştü. Başroldeki usta oyuncu Alan Bates’in kariyerinin başlarında yer aldığı filmde ona eşlik eden isim ilk kez bir sinema filminde rol alan ve birkaç sinema filmden sonra kariyeri televizyon dizileri ile devam eden June Ritchie olmuş. İngiliz sinemasının alamet-i farikası olarak yardımcı oyuncuların tümünün oldukça sağlam oyunculuklarla onlara eşlik ettiği filmde iki oyuncu da rollerinin hakkını kesinlikle veriyorlar. Sıradan insanların hayatlarına gerçekçi bir göz atan ve detaylardaki titizliği ile dikkat çeken film, iddiasız görünümü altında çekici ve güçlü bir hikâye anlatıyor. Başarısını sadeliği, dürüstlüğü ve gerçekçiliğinden alan önemli bir klasik film bu.

Bir düğün sahnesi ile açılan film bu düğünde kız kardeşi evlenen genç bir adamın istenmeyen bir hamileliğin sonucu olarak bir evliliğe sürüklenmesini anlatıyor. Kürtajın yasal olmadığı, erkeklerin eczanelerde satılan prezervatifi kadın satıcıdan istemeye utandığı ve seksin kolay ulaşılır olmadığı bir zamanda, hamileliğin evlilikle eş anlamlı olduğu günlerde geçiyor hikâye ve rutin hayatından sıkılan, yurt dışına gitme hayalleri kuran bir genç adamın nden olduğu hamileliğin sonuçları ile yüzleşmesini anlatıyor. Genç erkeklerin birbirlerine -o döneme göre- cüretkâr pozlar veren kadınların olduğu resimleri gösterdiği ve seksi konuşma konularından hiç düşürmediği günlerdeyiz. Bir fabrikada teknik bir işte çalışan genç adam ve aynı fabrikada daktilocu olarak görev yapan bir genç kadın; tanışırlar, birbirlerinden hoşlanırlar ve kadının uzun tereddütlerinden sonra ânın heyecanına kapılarak terbirsizce sevişirler. Bu eylemleri ikisinin de hayatını değiştirecektir hiç planlamadıkları bir şekilde.

Filmin önemli başarılarından biri yalın ve gerçekçi hikâyesini iddiasız bir şekilde anlatmayı tercih etmesi ve buradan güçlü bir sonuç çıkarabilmesi. Başta iki ana karakteri olmak üzere tüm karakterlerini İngiltere’nin o yıllarını (1960 başları) anlatan bir dokümanda karşılacağınız insanların gerçekliğine ulaşan bir şekilde oluşturmuş Willis Hall ve Keith Waterhouse’un senaryosu ve John Schlesinger da bu senaryoya çok uygun bir sade dil üzerine kurmuş yönetmenlik çalışmasını. İşçi sınıfını, aşkı ve cinselliği sosyal boyutları ile ele alması da hikâyenin basit görünümünün arkasındaki gücün ortaya çıkmasını sağlıyor ve İngiliz Yeni Sinema akımının örneklerinden biri olarak film Kuzey İngilere’nin işçi sınıfının “karanlık” hayatlarından portreler getiriyor seyircinin karşısına.

Erkek kızla tanışır, onun peşinde koşar, kız erkekten hoşlanır, erkek onunla yatmak ister, kız çekinir ama sonra olanlar olur; hikâyenin bu kısmı filmin en çekici bölümlerini oluşturuyor. Erkeğin kendisini “iç güveyisi” olarak bulduğu andan itibaren yaşananlar ise odağın zaman zaman bir “kayınvalide – damat” kavgasına kaymasına neden oluyor ki filmin gücünü de biraz azaltıyor açıkçası bu. Aslında erkeğin içine düştüğü durum parasızlığının bir sonucu elbette ama kayınvalide ile kavganın bu ve diğer sosyal olguların zaman zaman zaman önüne geçer gibi olması çok doğru olmamış. Buna rağmen, aşk arayışının ve cinsel dürtülerin mantığın ve aklın önüne geçmesinin trajedisini yarattığı adamın baştaki heyecanını yitirmesi (ilk sevişmeden hemen sonra kadının “Beni seviyor musun?” sorusunu sorduğu sahne içeriği, mizanseni ve oyunculukları ile filmin en çarpıcı anlarından biri) ve bunun sonucu olarak kadını tanıdıkça uzaklaşmaya başlamasını (bir kafedeki buluşmada kadın sürekli televizyon programlarından ve iş yeri dedikodularından söz ederken erkeğin yüzünün aldığı ifadeler örneğin) dürüst bir şekilde anlatmayı başaran film bu sayede bu problemi de unutturuyor kesinlikle ve neden hemen tüm klasiklerin “gerçek” insanların “gerçek” hikâyelerini anlattığını da açıklıyor. Karşınızdaki karakterler ve yaşadıkları her türlü abartıdan uzak ve dürüst; ve siz de bu dürüstlüğün çekiciliğine kapılıyorsunuz farkında olmadan.

Finaldeki “uzlaşma” (filmin adı da buradan geliyor çünkü bu uzlaşma “bir çeşit aşk”ı deneme kararının sonucu) ile seyirciye net bir son vermemeyi tercih eden film bu açıdan da doğru bir iş yapıyor; çünkü sonuç ne olursa olsun bir mutlak mutluluk / mutsuzluk söz konusu değil gerçek hayatta. Yaşamları hatalar, bedeller, mücadeleler ve kabullenmelerle dolu sıradan insanların ikisini anlatıyor görünse de film, aslında onların sosyal sınıfının tümünün hikâyesi söz konusu olan. Bu sınıfın iki bireyinden erkeği öne çıkararak anlatıyor hikâyesini film ve Alan Bates’in performansı ile de seyircinin çoğunlukla onun gözünden görmesini sağlıyor olan biteni. Kız kardeşin baştaki eğlenceli kilise düğününün yerine kendisi soğuk bir belediye evliliğine mahkûm olan adamın kendisinin de muhatabının da çok da gönüllü olmadığını bildiği evlilik teklifi sahnesi, doktora “babalık fikrine alışmak”la ilgili sözleri söylediği an veya eski bir arkadaşla “kafayı dağıtmaya” gittiği bölümün çarpıcı örneklerini oluşturduğu güçlü performansı ile çaresiz kalan karakterine hayat veriyor Bates ve Schlesinger’ın istasyondaki sahnede yakın plana aldığı yüzünün tüm gençliğini, sevimliliğini, şaşkınlığını ve trajedisini elle tutulur kılıyor.

Final iyimser görünebilir bir parça ama tam da gerçekçi bir yaklaşımın sonucu bu tercih ve Schlesinger filmin tümüne yayılan soğuk, nemli, gri ve sisli bir atmosferi kurduğu bu finalde hikâyeye doğru bir kapanış sağlıyor. Görüntü yönetmeni Denys N. Coop’un başarılı siyah-beyaz görüntü çalışması ve sadeliği ile dikkat eden ama doğru seçilmiş birkaç farklı anda farklılaşarak etkileyici olan kamera açıları ile hikâyesini izlediğimiz genç adam, Schlesinger’ın İngiliz işçi sınıfına doğrudan bir bakış atmak için kullandığı önemli bir araç oluyor. Onun ve genç kadının temsilcisi olduğu kuşağın ebeveynlerinden farklılığını 1960’ların yaklaşan değişim döneminin habercisi olarak da görebileceğimiz hikâye bugünün sosyal ve toplumsal değerleri açısından ele alındığında biraz eskimiş durabilir belki ama sosyal normlarla kişisel arzuların uyuşmazlığının ezelî ve ebedî bir tema olduğunu düşünürsek bunun pek de bir önemi yok kesinlikle. Bates’in kendisini mutlu hissettiği anlardaki yüzündeki gülümseme tüm bir görüntüyü aydınlatsa da ve final iyimser gibi görünse de kasvetli havasını hep koruyan önemli bir sinema eseri bu.

Son bir not olarak Stan Barstow’un romanının 1982’de bir televizyon dizisi olarak da çekildiğini ve yazarın kahramanı Vic’in burada başlattığı macerasını boşanmasını ve kasabasını terk ederek Londra’ya gitmesini anlattığı iki ayrı romanda (“The Watchers on the Shore” ve “The Right True End” sürdürdüğünü de belirtelim ve başta kadının annesini oynayan Thora Bird olmak üzere tüm yan kadronun başarısını da tekrar hatırlatalım.

L’Heure de la Sortie – Sébastien Marnier (2018)

“Beni çıldırtmaya çalışıyorlar. Çok tehlikeliler. Bay Capadis’nin yaptığının aynısını yapmamı istiyorlar”

İntihara teşebbüs eden bir lise öğretmenin yerine geçici olarak atanan bir yedek öğretmenin, sınıfındaki altı parlak ama tuhaf davranan öğrenci nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Fransa’da 1977’den beri 18 ile 30 yaş arasındaki yazarların basılmamış romanlarına verilen En İyi İlk Roman ödülünü 2002’de kazanan ve filmle aynı ismi taşıyan Christophe Dufossé romanından uyarlanan bir sinema yapıtı. Yönetmenliği de üstlenen Sébastien Marnier’in, senaryosunu Elise Griffon ile birlikte yazdığı film öğrencilerinin gizemli davranışları karşısında önce korkuya kapılan, ardından da dehşete düşen bir adamın ne olup bittiğini öğrenme çabasını gizemli bir havayı hep koruyarak anlatan ilginç bir çalışma. Bilgilerinin, entelektüel düzeylerinin ve öngörülerinin ağırlığı altında dünyanın geleceği ile ilgili bir aksiyon alma telaşındaki altı lise öğrencisi ile henüz hayatta kendi yerini tam bulamamış ve tanık olduğu gizemli olayların sırrını çözmeye çalışan genç öğretmenin mücadelesini -hikâyenin tümüne yayılamasa da- merak duygusunu hep ayakta tutarak anlatan film başroldeki Laurent Lafitte’in performansının da katkısı ile kendisini sonuna kadar ilgi ile seyrettiriyor. Yeterince ve kalıcılığı sağlayacak bir güce sahip değil belki ama yine de keyifli bir çalışma bu.

Hikâye ilerledikçe nedenini anlayacağımız bir şekilde parlak bir güneşin görüntüsü ile açılıyor film. Bu görüntüyü ve güneşin sıcaklığını zaman zaman bir şekilde karşımıza çıkaran film çevreci temasını ve dünyanın geleceği ile ilgili kehanetini (altı parlak ve tuhaf öğrenciden birinin ifadesi ile söylersek “Artık çok geç. Gelecek diye bir şey yok artık. Siz gerçekle yüzleşmek istemiyorsunuz”) gizemli bir hikâye üzerinden anlatarak seyircinin mesajına erişimini kolaylaştırma yolunu seçen ve bu yolla da hedefini tutturan bir eser. Baş karakterini ve hep onunla birlikte hareket etmesini sağladığı seyirciyi birkaç kez aldatarak boşa düşüren film gerek karakterlerini gerekse hikâyesini çok sıkı bir gerilim filminin gerektireceği güçte oluşturamamış görünüyor ve bu nedenle de hep bir eksiklik duygusu ile seyretmenize neden oluyor tanığı olduğunuz olayları ama bu eksiklik filmi görmeye bir engel oluşturmamalı kesinlikle.

Okuldaki diğer öğrencilerin nefret ettiği ve hatta sözlü ve fiziksel olarak sataştığı, farklıklarını ister istemez bir kibirli davranışa da dönüştüren altı genç birey var karşımızda. Hikâyenin başında dersin ortasında pencereden atlayan öğretmenlerinin bu eylemine sınıftaki diğer öğrenciler dehşete kapılarak tepki verirken, bu altı genç yüzlerindeki donuk ifade ile karşılıyorlar olanı. Onların tuhaflığı ile bu ilk tanışmamız bir bilim kurgu hikâyesinde karşılaşacağınız türden karakterleri hatırlatıyor bize ve daha sonra göreceklerimiz bu karakterlere bir gizemli tarikatın üyesi havası da katıyor. Final bizi bambaşka bir yere götürse de, hikâye yarattığı soru işaretleri üzerinden genellikle aksamadan ilerliyor ve bizi de baş karakteri olan öğretmenin macerasına ortak ediyor. 40 yaşındaki bu öğretmen o yaşta hâlâ yedek öğretmen olarak çalışıyor olmanın ezikliğini yaşayan, bir yandan Kafka üzerine yazdığı tezle uğraşırken bir yandan da aşk hayatındaki boşluğun sıkıntılarını çeken bir adam ve karşılaştığı güç mesele ile mücadeleye de -bir tuhalık olduğuna ikna edemediği diğerlerin yardımını alamadan- devam ediyor. Eşcinsel olan öğretmen eskiden sevgilisi olan ve şimdi çocuğunun annesi olan kadınla yan evde yaşayan adamın hayatında bıraktığı boşluğu dolduramamıştır henüz ve filmin birkaç farklı karakteri gibi yaralı bir bireydir.

Seyirciyi gerçeğe hâkimiyet açısından hikâyenin kahramanı ile hep eşit düzeyde tutan film böylelikle onun duyguları ile paralel tutuyor seyircinkileri de ve bu da filmin gizem ve merak unsurunu canlı tutuyor. Buna karşılık, kimi öğelerin yeterince olgun bir biçimde ele alınamamış olduğunu da söylemek gerekiyor. Örneğin öğretmene gelen sessiz telefonların sahibi olan kişinin kimliği ortaya çıktığında verdiği tepki bir parça zorlama ve hatta aptalca görünüyor. Benzer şekilde öğretmenin bir kâbusundaki zombileri hatırlatan görüntüler de doğru bir tercih olmamış. Öğretmenin sinirlerinin yavaş yavaş bozulmasını, Laurent Lafitte’in oyunculuğunun da katkısı ile başarılı bir biçimde bize geçirebilen filmin bu tür problemlere sahip olması onun daha güçlü bir etkiye sahip olmasına da engel olmuş.

Romain Carcanade’ın başarılı görüntü çalışması ile sıcağı, nemi ve yaklaşan felaketi hissettirdiği filmde Etienne Jaumet ve Cosmic Neman’dan oluşan Fransız elektropop ikilisi Zombie Zombie’nin sade ve bir korku hikâyesi ile de uyum sağlayacak ilgi çekici müziği de dikkat çekiyor. 1980’li yılların synthesizer ağırlıklı korku filmleri müziklerine bir selam gönderen ve bir film müziğinin olması gerektiği biçimde, kendisini öne çıkarmadan ve eşlik ettiği sahnenin atmosferini destekleyecek biçimde kullanılan bu çalışmanın da katkısı ile Sébastien Marnier’in bu ikinci uzun metrajlı çalışması rahatsız edici olmayı başarıyor kesinlikle. Öğretmenin Kafka üzerine tez yazıyor olmasının karşılığını sadece evindeki böceklerle değil, asıl olarak adamı tıpkı Kafka’nın kendilerini gerçeküstü olaylarla karşı karşıya bulan ve yaşadıkları ile yalnız başına mücadele eden kahramanları gibi konumlandırması ile de üreten film, kendi kendini yok eden ve bunu umursamaz bir şekilde seyreden dünyaya bir uyarı da olarak ilgiyi hak ediyor.

(“School’s Out” – “Okul Çıkışı”)