The Fighter – David O. Russell (2010)

“Neden sadece çeneni kapatıp, benim için mutlu olmuyorsun? Hayatımın son on yılını senin ve annemin ayarladığı kötü maçlarla harcadım. Nihayet iyi bir şey oluyor ve sen benim adıma mutlu olamıyorsun? Neden?”

Kendisi de eskiden boksör olan ama şansını iyi değerlendiremeyen ağabeyinin gölgesinde kalan ve bir çıkış yakalamaya çalışan boksör Micky Ward’ın gerçek hikâyesi.

Hafif Walter Sıklet’te WBU (World Boxing Union) şampiyonu olan Micky Ward ve onun antrenörlüğünü yapan ve kendisi de eski bir boksör olan ağabeyi Dicky Englund’un hikâyesini anlatan bu Amerikan filminin yönetmenliğini David O. Russell üstlenirken, senaryoyu Paul Tamasy, Eric Johnson ve Keith Dorrington’un hikâyesinden yola çıkarak Tamasy, Johnson ve Scott Silver yazmış. Kapanış jeneriği ile birlikte karakterlerin gerçek hallerinin de karşımıza çıktığı film bir boksörün hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda aile kurumunun bireyler üzerindeki etkisine ve amatörlük ile profesyonelliğin çatışmasına da eğilen bir eser. Güçlü oyuncu kadrosu (Micky rolünde Mark Wahlberg, Dicky’i canlandıran Christian Bale, annelerini oynayan Melissa Leo ve Micky’nin kız arkadaşı rolündeki Amy Adams) ile dikkat çeken film sonlarda süratle tipik bir Hollywood eseri havasına bürünse de hikâyesinin gerçekliğinden başarı ile yararlanan, bir boksör hikâyesinin odağının boksörün kendisi olması gerektiğini unutmayan ve boks sahnelerinde Scorsesevari gösterişlere gereğinden fazla başvurmadan da etkileyici anlar yakalayabilen; kısacası ilgiyi hak eden bir çalışma.

Hikâyemizde iki boksör var: Dicky ve Micky. İlki bir zamanlar hayli popüler olan, en büyük boksörlerden biri olan Sugar Ray Leonard ile de maç yapmış ve kaybettiği bu maçta onu yere düşürmüş (bu düşmenin Leonard’ın ayağının kaymasının sonucu olduğu kabul edilse de) ve eline geçen fırsatları değerlendirmeyip şimdi zamanını kardeşine antenörlük yaparak geçiren ve bir alkol ve uyuşturucu bağımlısına dönüşmüş bir karakter. İkincisi ise hep ağabeyinin gölgesinde kalmış olsa da ondan aldığı eğitimin katkısının da farkında olan ve hikâyemizin ana kahramanı olan bir boksör. HBO Dicky üzerine bir belgesel çekmektedir; Dicky bu belgeselin kendisinin “geri dönüş”ü üzerine olduğunu söylese de film onun bağımlı olarak hayatı üzerinedir aslında. Daha önce Dicky için yaptığı gibi Micky’nin menajerliğini de anneleri üstlenmiştir; farklı erkeklerden yedi de kızı olan bir kadındır anne. Film bize bu karakterlerin hikâyesini Micky’nin kız arkadaşını da (o da üniversiteye gitmişse de içki alışkanlığı nedeni ile hayatı dağılmış, şimdi barlarda çalışarak hayatını sürdüren genç bir kadındır) katarak anlatırken, bir boksörün yükselişi ve/veya çöküşüne eğilmiyor asıl olarak; filmin temel meselesi Micky’nin kariyerinde ailenin mi yoksa profesyonellerin mi etkisinin ağır basacağı ve kahramanımızın ailenin kısıtlayıcı değil, destek veren ve zenginleştiren karakterinden yararlanıp yararlanamayacağı.

Ailenin gözdesi olan ağabeyinin hep gölgesi altında kalan genç boksörün kendi kişiliğini ve gücünü ortaya özgürce çıkarabilme çabasını anlatan filmi yerinde ve doğru bir tempo ile anlatıyor yönetmen David O. Russell. Christian Bale’in konuşkan ve hareketli karakterini ustası olduğu türden bir fiziksel performansla canlandırdığı ve yardımcı oyuncu dalında Oscar kazandığı filmde Mark Wahlberg ise karakterine uygun bir sessizlikle oynamış ve tıpkı hikâyenin kendisinde olduğu gibi ağabeyinin gölgesinde kalmış görünse de sade bir oyunculukla üzerine düşeni yapmış görünüyor. Yine yardımcı oyuncu Oscar’ını kazanan Melissa Leo ödülünü kesinlikle hak eden ve her sahnesinde etkileyici kıldığı bir performans sunarken, Amy Adams da tıpkı Wahlberg gibi Leo’ya göre daha dizginlenmiş bir oyunculuk gösteriyor ve bu sadeliğin içinden güçlü bir etki çıkarmayı başarıyor.

Güçlü bir soundtrack’i olan film bir “stepping-stone” (asıl boksörlerle maç yaparak bir bakıma onlara antrenman sağlayan ve maçların kaybedeni olacağını herkesin bildiği boksör olarak tanımlayabiliriz bu ifadeyi) değil, gerçek bir dövüşçü olmayı hedefleyen genç adam için ağabeyi hem önemli bir engel hem de aynı önemde bir destek. Antrenörlük görevini sefil hayatı ile sık sık ihmal eden, boks dünyasının ve menajerliğin gerektirdiği kurumsallığın karşısında annesi ile birlikte amatör bir çift oluşturan ve başarısızlığı küçük kardeşi için de hep bir tehdit olan bu adam bir yandan da kardeşini çok iyi tanımasından kaynaklanan iyi bir yol göstericidir. Annenin aile içindeki hâkim kişiliği de Micky için hem bir destek hem bir engel oluşturur. Hikâyenin çekici yanlarından biri aile kurumunun bireyler üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini zaman zaman mizaha da başvuran, gerçekçi ve samimi bir dil ile anlatabilmesi. Dicky ile annesinin araba içindeki şarkılı sahnesi filmin bu konuda ulaştığı başarının en güzel örneklerinden biri. Kadınların toplu kavgası ve kız kardeşlerin göründüğü tüm sahneler gibi bölümleri ile seyircisini eğlendirmeyi de başaran eserin sonlarda -gerçek hikâye öyle olsa bile- dönüştüğü Hollywoodvari biçim ve içerik ise filmi bir parça sıradanlaştırıyor açıkçası.

Bağlar, travmalar, ilişkiler, beklentiler, hayal kırıklıkları, bağımsızlık ve özgürlük gibi aile kurumu ile ilişkilendirilebilecek temalar üzerinde dönen filmin yeterince güçlü bir etkiye sahip olamamasının temel nedeni baş karakterinin gerektiği ölçüde güçlü çizilmemiş olması senaryo tarafından. Ana karakter olmasına rağmen, Micky diğer tüm karakterlerin gölgesinde kalıyor zaman zaman. Bu da arada bir de olsa bir odak kaybına (veya daha doğru bir ifade ile, odak yokluğuna) neden oluyor. Şunu da eklemek gerekiyor ki -senaryo bunu amaçlamadığı halde- Dicky hikâyenin ana kahramanına dönüşüyor sık sık senaryonun ona sunduğu imkânlar ve çekicilik nedeni ile. Bu kusuruna ve finali ile ana akım sinemasına dönüşmesine rağmen filmin yukarıda sıralananlar dışında da bir çekiciliği var. Massachusetts eyaletindeki Lowell şehrinin işçi sınıfına dürüst ve gerçekçi bir tavırla yaklaşan bir hikâye bu. Şehrin sokaklarını, o sokaklardaki pek de bakımlı görünmeyen evleri ve Kamboçyalı göçmenleri hikâyenin doğal bir parçası olarak gören ve bunu bize de yansıtan içeriği ile karakterlerine saygı ile yaklaşıyor ve onları kusurları, sertlikleri, zayıflıkları ile birlikte birer insan olarak görüyor. Boks maçı sahnelerinde elbette yavaşlatılmış çekimleri de göreceğiniz ama şiddeti sömürmekten özenle kaçınan ve ilgiyi hak eden bir film bu, özet olarak.

(“Dövüşçü”)

L’Eclisse – Michelangelo Antonioni (1962)

“Neden bu kadar çok soru soruyoruz? İki insan âşık olmak istiyorlarsa, birbirlerini çok iyi tanımamalılar. Aslında belki de hiç âşık olmamalı”

Sevgilisinden ayrılan bir genç kadının bir başka adamla ilişkisi üzerinden anlatılan bir “ilişkilerin kırılganlığı” hikâyesi.

Yönetmenliğini Michelangelo Antonioni’nin üstlendiği ve Fransa – İtalya ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu Antonioni ve Tonino Guerra yazmış, Elio Bartolini ve Ottiero Ottieri’nin de katılımı ile. Antonioni’nin 1960 yapımı “L’Avventura – Macera” ve 1961 tarihli “La Notte – Gece” adlı filmleri ile birlikte “İletişimsizlik Üçlemesi”nin bir parçası olarak kabul edilen çalışma, 1960’ların modern dünyasında ilişkilerin sürdürülebilmesinin ve iki insanın gerçek bir iletişim kurabilmesinin imkânsızlığı üzerine etkileyici bir sinema eseri. Basit bir hikâye üzerinden çok iddialı bir sonuç üretebilen ve bu iddiasının altını sağlam bir şekilde doldurabilen Antonioni’nin sinemanın ustalarından biri olduğunu hatırlamak ve başrollerdeki Monica Vitti ve Alain Delon’un güçlü oyunculukları ile bu iki yıldız oyuncunun keyfine varmak için mutlaka izlenmesi gereken bir film bu.

Bugün hem Antonioni’nin hem sinemanın klasikleşmiş sahnelerinden biri olan son yedi dakikası zamanında ABD’de kesilerek gösterilmiş bu filmin; bunun nedeni ise ilgili sahnenin anlamsızlığı ve hikâyeye hiçbir şeye katmaması olmuş! Evet, hemen tüm Antonioni filmleri gibi sinemaya ve sanata yeni bir bakış katan, bugün belki bir parça eskimiş gibi dursa da tazeliği ile hâlâ önemli ve değerli olan bu filmin başına ABD’de gelenin de gösterdiği gibi tam bir Avrupa sineması örneği bu. Hollywood’un dikkate almaya bile değer bulmayacağı bir basit hikâyesi (Bir kadın bir adamdan ayrılır, nedenini pek anlayamayız; o kadın bir başka adamla ilişki kurar) olan bu çalışma 1960’ların İtalyası’ndan -o döneme özgü- çağdaş ve güçlü bir öykü anlatıyor oysa ve sadece iletişimsizlik etrafında şekillenen içeriği ile değil, bu içerik ile organik bir uyumu olan biçimsel özellikleri ile de çarpıcı bir sonuç koyuyor ortaya.

İtalyan şarkıcı Mina’nın seslendirdiği ve filmin orijinal müziklerini de hazırlayan Giovanni Fusco’nun bestelediği “L’Eclisse Twist” adındaki pop şarkısının eşlik ettiği jenerik ile açılıyor film ama bir süre sonra müzik bu şarkı ile tam zıt bir yönde duran bir havaya bürünüyor. 1960’ların pop havasının arkasındaki gerçeğe bakacağını adeta bu geçiş ile ima ediyor film. İlk sahne, bir önceki gece saatlerce konuşan bir kadın ve bir erkeğin birlikte geçireceği son dakikaları getiriyor karşımıza. Uzun bir süre aralarında herhangi bir diyalog geçmiyor, zaman zaman bakışmalarla geçen bu anlarda bir modern ve entelektüel çiftin evinde olduğumuzu ve erkeğin kadından bir şey (bir karar?) beklediğini anlıyoruz. Evet, bir ayrılıkla başlıyor hikâye ve adamın sorularının (“Ne yapmalıyım?”, “Beni sevmediğin için mi?”, “Evlenmek istemediğin için mi?”) karşılıksız kalması gibi Antonioni de seyircisine ortalama bir ticarî filmin size sunacağı türden gerekçeler vermiyor bu ayrılık için. Masanın üzerinde 1960’ların sol dergisi “Corrispondenza Socialista”nın durduğu ve duvarlarında soyut resimlerin yer aldığı bu entelektüel evin dışını ilk kez kadının perdeyi açması ile görüyoruz. Dev bir su kulesini andıran yapı ilk gözümüze çarpan obje oluyor; daha sonra kadın dışarı çıktığında gördüğümüz de yine bu yapının havasını taşıyan bir resim oluyor: Boş caddeler ve sokaklar, ıssız bir bölge, modern mimari özelliklere sahip ama bir yarım kalmışlık havasına da sahip yeni yapılar. Bu sessiz, ıssız ve yalıtılmış hava hikâyenin yalnızlık havasına da hayli uygun düşüyor. Kadının daha sonra gittiği yer ise (Roma borsası) tam tersi bir havayı sergiliyor; kaos, gürültü ve yalnızlığın tam tersine -gerekçesi çok maddî olsa da- bir sürekli iletişimin hâkim olduğu bu mekan üzerinden Antonioni modern insanın kendi doğasına aykırı olarak inşa ettiği mekânları ve kurduğu hayat biçimlerini eleştiriyor sanki.

Borsadaki sahnelerden biri işte bu insanın doğasına aykırılığı ve kendisi için kurduğu yapay dünyayı çok iyi anlatıyor bize: Borsanın tüm o kaosu (bilgisayar sistemlerinin olmadığı, tüm hisse senedi işlemlerinin manuel yürütüldüğü ve işlem emirlerinin bağrış çağrış verildiği bir dünyadan bahsediyoruz) içinde bir zil sesi ile işlemlere ara verilir çünkü aralarından biri vefat etmiştir. Herkes sessiz bir şekilde saygı duruşuna geçer ama tüm o sessizliğin içinde birazdan tekrar patlayacak olan kaosu adeta elle tutulur bir şekilde hissediyorsunuz. Kamera borsa dışına çıktığında gördüğümüz dünyanın hemen tamamı ile taban tabana da zıt bu tanık olduğumuz. Kadının hırslı ve başarılı borsacı ile olan ilişkisini de gölgeleyecektir bu durum elbette. Kadının bir arkadaşı ile gittiği bir komşu evinde (Kenya’da doğmuş ve orada yaşayan ama aslen İtalyan olan komşularının evidir bu) yaşananlar da bir başka tuhaf zıtlığın örneği olarak dikkat çekiyor. “6 Milyon zencinin 60 Bin beyazı ülkeden atmak istediğini” söyleyen ve Afrikalı yerli halkı “Hâlâ ağaçlarda yaşıyorlar ve kuyruklarını bile güçbelâ kaybettiler” ifadeleri ile aşağılayan bu komşu kadının evinde geçen sahnede Monica Vitti’nin canlandırdığı kadın kendi modern hayatını düşünerek şöyle konuşuyor: “Belki de orada (Kenya’da) mutluluk hakkında daha az düşünüyorsun ve işlerini oluruna bırakıyorsun. Yanılıyor muyum? Oysa burada her şey çok karmaşık, aşk bile”. Bu cümlelerin Antonioni’nin kişisel görüşünü ifade etmekten çok, kadının umarsız mutluluk arayışının yansıması ve oradaki basit hayatın buradaki kaos ile karşılaştırılmasının sonucu olduğu açık.

Antonioni’nin özellikle Vitti’nin bazı sahnelerinde bir görsel sembolizme başvurduğu anlar da var filmde. Örneğin komşunun evden kaçan köpeğinin peşine düşüldüğü sahnede kadının rüzgârdan sallanan çok sayıda direğin ve bir heykelin altındaki görünümü, içinde bulunduğu dünyada kendisini “küçük” hissetmesinin bir aracı olarak kullanılmış. Yönetmenin her zaman doğrudan olmasa da politik bir içeriğe de zaman zaman bavurması dikkat çekiyor. Başlardaki sol derginin görünümünden borsada kaybeden kadının sosyalistlere söylenmesine kazanma hırsının borsada oynayan karakterler üzerinden güçlü bir biçimde gösterilmesine ve Alain Delon’un karakterinin arabasının da bir göstergesi olduğu maddiyatçılığına ciddi bir eleştiri getiriyor modern film.

“Keşke seni sevmeseydim… ya da daha çok sevseydim” cümlesinin damgasını vurduğu ilişkide tarafların birbirlerine artık hep görüşeceklerini söyledikleri andan itibaren o ilişkinin nereye gideceğini çarpıcı bir biçimde anlatmayı başaran Antonioni’nin bu filmi son yedi dakikasındaki ve adeta hikâyeyi özetleyen sahnesi ile de önemli. Bu bölümde iki baş karakterin daha önce dolaştıkları mekânları bu defa onlar olmadan gösteren film zaman zaman da çeşitli insan yüzlerine odaklanıyor ve bir yalnız, mutsuz ve kaybolmuş insanlar sergisine götürüyor bizi. Bireylerin birbirlerine ve yaşadıkları dünyaya yabancılaşmalarını, iletişim kuramamalarını ve zaten bunun imkânsız olduğunu anlatan bu hikâyede Vitti ve Delon kalabalık bir dünyada insanların -bilinçli ya da bilinçsiz- yalnızlıklarını güçlü oyunculuklarla canlandırıyorlar. Karakterlerine uygun olarak sırası ile sakin ve hareketli performanslar sunuyorlar ve ilişkinin olanaksızlığını da çok iyi yanıtıyorlar bu tercihleri ile. Gianni Di Venanzo’nun yalın ve güçlü hareketleri olan kamera çalışmasının zenginleştirdiği film mimarlığın da karakterler kadar önem taşıdığı ve kesinlikle görülmesi gerekeli bir sinema yapıtı. Yapıların mimarî özelliklerinin sembolü olduğu gibi izole, soğuk ve yaklaştırmaktan çok uzaklaştıran ilişkilerin dünyasını anlatan bir film bu.

(“Batan Güneş”)

Ölüm Hücresi – Arthur Koestler

Macar asıllı İngiliz yazar ve gazeteci Arthur Koestler’ın İspanya İç Savaşı sırasında milliyetçi Franco kuvvetleri tarafından yakalanarak idama mahkum edildikten sonra atıldığı cezaevinde infaz edilmeyi bekleyerek geçirdiği günleri anlatan 1937 tarihli kitabı. Bir komünist olarak cumhuriyetçilere destek olmak amacı ile ve İngiliz News Chronicle gazetesinin muhabiri görünümü altında bulunduğu İspanya’da faşist İtalyan askerleri tarafından, Malaga’nın düşmesinden sonra yakalanan Koestler üyesi bulunduğu Alman komünist partisinden Stalin karşıtlığı nedeni ile 1938’de ayrılmış ve hatta 1940’da “Darkness at Noon – Gün Ortasında Karanlık” adını taşıyan ve Sovyet rejimini sert bir biçimde eleştiren bir kitap da yazmıştı. Koestler, Andre Malraux’nun “Le Conquerants – Fatihler” kitabından “Bir hayat hiçbir şey değildir; ama hiçbir şey de bir hayat değildir” cümlesi ile başladığı kitapta tam da bu alıntıya uyan bir içerikle bir toplumsal ve politik mücadelenin, bir iç savaşın yenik düşen tarafında olan bir insanın bu mücadele içinde tek başına hiçbir değeri olmayan ama diğer her şeyden de çok daha değeri olan hayatının yaklaşık üç ayını geçirdiği hapishanedeki günlerini ve öncesindeki birkaç günü paylaşıyor okuyucu ile.

Koestler’in kaldığı Sevilla cezaevinde kurşuna dizilen Nicolas adlı genç adama ithaf ettiği kitap bir gazetecinin İspanya İç Savaşı sırasındaki gözlemleri havasında başlıyor ama yavaş yavaş kişisellik dozu artan bir hikâye olarak devam ediyor. Yazarın iç savaş nedeni ile “can çekişen” bir şehir olarak tanımladığı Malaga’da başlayan, Sevilla’da devam eden ve serbest bırakıldığı La Linea’da sona eren kitap, ölüme mahkum edildiği için her an bunun korkusunu yaşayan ve her gece infaz edilen cumhuriyetçilerin seslerini duyan bir adamın ölümün kendisi kadar korkunç olan bekleme sürecinin neden olduğu ruh halini okuyucu ile samimi bir şekilde paylaştığı bir eser. Malaga’da işkencelere tanık olan Koestler’ın bu yok edici bekleyiş ile farklı yollarla mücadele etmeye çalıştığı günlerin dökümü olan kitapta, “Bekleyiş her zaman bir işkencedir, umutsuz bekleyiş ise hepsinin en beteri” diye yazıyor ve “Hele insanın ölüm karşısında duyduğu korku gibi çok genel bir olayı anlatmaya kalkınca söz kesinlikle işe yaramayan bir araç halini alıyor” dese de kitap dürüst ve içten anlatımı ile sözün gücünü kanıtlıyor.

Bir atasözünü hatırlatarak “Kararsızlık yarı ölüm demektir” diyen Koestler durumunun belirsizliğini (öldürülecek mi, ne zaman öldürülecek, İngiliz resmî görevlileri kurtulmasını sağlayacak mı vs.) ve yaşadığı sessizlik, yalnızlık ve korkuyu okuyucuya geçirmeyi başarıyor. “Kuşku, beyni usul usul ama mutlak şekilde kemiren bir mikroptur. İnsan o küçük korkunç kurdun beynin içinde kımıldadığını gerçekten duyar” cümlelerinin iyi bir özeti olduğu bu ruh durumu üzerinden ilerleyen kitap asıl olarak gerçekliği ve dürüstlüğü ile etkileyici olan bir çalışma. Sadece hayatının kurtulmuş olması nedeni ile değil, Sevilla cezaevinde içinde bulunduğu koşullar açısından da şanslı olduğunu açıkça belirten Koestler’ın kendisini kahramanlaştırmadan ve herhangi bir insanın hissedecekleri ile yazması kitabının önemini ve gücünü artırıyor kesinlikle. Son bölümünde yazarın cezaevi günleri, özgürlük ve ölüm üzerine düşüncelerine de yer verdiği kitap “araftan sonra tekrar cehenneme dönmek” gibi korkunç bir acıyı birinci ağızdan aktaran önemli bir eser. Koestler kitabın sonunda yer alan ve 1938 tarihini taşıyan yazıda şu cümlelerle daha iyi bir dünya için mücadeleye ve hayatını feda etmeye hazır olanların varlığını hatırlatarak umutlu bir şekilde kapatıyor eserini: “Ancak şu da bir gerçek ki, bu çağda da, hâlâ haklı bir dava uğrunda ortaya atılan daha başka kuvvetler var ve bunları düşünmek her bakımdan daha rahatlatıcı”.

(“Spanish Testament”)

Uski Roti – Mani Kaul (1970)

“Bu yemeği Sucha Singh’e vermek için geldim. O benim kocam”

Otobüs şoförü olan kocasına yemeğini verebilmek için her gün yol üzerinde onu bekleyen, bir yandan kocası ile bozulan ilişkisini düzeltmeye çalışırken diğer yandan da kız kardeşini köydeki erkeklerden korumaya çalışan bir kadının hikâyesi.

Hindistan’da 1950’li yıllardaki “Nai Kahani – Yeni Öykü” akımının öncülerinden olan yazar Mohan Rakesh’in aynı adlı öyküsünden uyarlanan bir Hindistan yapımı. Yönetmenliğini Mani Kaul’un üstlendiği filmin senaryosunu Kaul öykünün yazarına ait diyaloglar ile oluşturmuş. Geleneksel anlatımdan farklı bir dili olan ve bilinen anlamda bir hikâyesi olmayan filmler çeken yönetmen belgesellerin de yer aldığı filmografisindeki filmlerinin bir kısmını “şiirsel belgesel” olarak tanımlayan bir sanatçı. Onun “Paralel Sinema” olarak adlandırılan ve Hindistan sinemasının danslı şarkılı içeriklerini ret eden akımın örneklerinden biri olan bu çalışması akımın kimi özelliklerini (sembolik bir anlatım, ülkenin sosyopolitik atmosferine değinen bir hikâye ve ciddî bir yaklaşım) taşıyan yaklaşımı, minimalist dili ve içeriği ile sıradan seyirci için değil kuşkusuz; ne var ki has bir sinemasever için kesinlikle ilgiyi hak eden, farklı, dürüst ve ilginç bir yapım.

Mani Kaul ilk yönetmenlik çalışması olan bu filmi 25 yaşında çekmiş ve Fransız sinemacı Robert Bresson’u hatırlatmış pek çok eleştirmene. Tümü ilk kez bir filmde rol alan (bir kısmının da tek filmleri olmuş bu) oyuncularla çekilen, çok az diyalog kullanılan ve bilinen anlamda bir öykü anlatmanın peşine düşmeyen bu çalışma özellikle güzel görüntüler peşine düşmemesine rağmen, bir şiirsel atmosferi de hep koruyan kamera çalışması ile de değer taşıyor. Kaul 1994 yılındaki bir röportajında filmine yaklaşımını şöyle ifade etmiş: “Bu filmi yaparken, gerçekçi bir geliştirme sürecini tamamen ortadan kaldırıp, tıpkı bir ressamın resmini oluşturmasında olduğu gibi çalışmak istedim”. İngiliz film eleştirmeni Derek Malcolm da film için şu cümleyi kurmuş: “Bu film tam bir hikâye anlatmak yerine, sessizlik, ruh durumu ve hayal etme(tasvir etme) ile ilgileniyor”.

Rutan Laal isimli müzisyenin çaldığı geleneksel Hint müzik aleti “santoor”dan çıkan melodilerin eşlik ettiği film bir beklemenin ve beklemekte inat etmenin hikâyesini anlatıyor bize. Haftada bir evine gelen kocasına günlük yemeğini (geleneksel Hint ekmeği olan roti) verebilmek için her gün otobüs durağına gelen ama ya kocasının gelmemesi ya da gelse bile kendisine soğuk davranarak yemeği almayı ret etmesi nedeni ile hayal kırıklığına uğrayan bir kadın filmin ana karakteri. Siyah ve beyaz olarak çekilen filmde, kendisine ihanet ettiğini düşünmeye başladığı kocasını -tüm anlamsızlığına rağmen- bekleyen bu sessiz kadının hikâyesini kameranın arkasındaki K.K.Mahajan’ın ilginç ve çarpıcı bir şekilde hem doğal hem farklı olmayı başaran görüntüleri ile anlatıyor Mani Kaul. Ellere, ayaklara ve yüzlere sık sık yakın planlarla yaklaşan kamera kendi kız kardeşinin “Eve sadece haftada bir geliyor. Diğer günlerde ne yapıyor?” sorusu ile hakkındaki şüphelerini ima ettiği kocasını inatla bekleyen kadının bunu yapmasının nedenini doğrudan söylemiyor bize ama dolaylı olarak ima ediyor. Kocasının sinirli yapısını bilen ve buna uygun davranmaya çalışan kadının boyun eğmesi, onun parasına ihtiyacı olduğunu ima etmesi ve kız kardeşini taciz eden köylüye karşı kocasının gücünden medet umması bize hikâyenin kadının toplum içinde erkek karşısındaki konumunu ve ona bağımlılığını etkileyici bir şekilde aktarıyor.

Kameranın zaman zaman aniden tempo değiştirmesi, özellikle konuşmasız anlarında bir sessiz sinema estetiği yakalaması, kimi anların veya sahnelerin tekrarlanması ve konuşmalı bir sahnede sesin kesilerek seyirciye satoordan çıkan müziğin dinletilmesi gibi farklı tercihleri ile ne gösterdiğinden çok, nasıl gösterdiğine odaklanan bu film gerçekten ilginç bir çalışma. Sahnelerin tekrarlanmasının da etkisi ile daha kısa bir sürede anlatılabilir gibi görünse de hikâye, o şiirsel atmosferi, sessizliğin içindeki gürültüyü ve toplumsal baskının yükünü hissettirmek için ihtiyacı varmış filmin sahip olduğu süreye. Geleneksel anlatımı ve olay örgüsünü ret eden ve seyircinin konsantrasyonunu isteyen (Kaul’un kendisi filmi için, “Beklemek hakkında bir film bu; kasıtlı olarak yavaş bu nedenle”) bu film sadece Hindistan sineması için değil, dünya sineması için de önemli olan bir yönetmenin yalnızlık, hüzün ve içine kapanmak zorunda kalmanın sonuçları üzerine anlattığı bir hikâye. Erkeklerin dışarı çıkabildiği, nefes alabildiği ve sosyalleşebildiği ama kadınların kendi içlerine dönmek zorunda kaldığı, nefessiz kaldıkları ve yalnızlıkla başbaşa yaşadıkları tüm toplumların resmini görebilmek için de bir fırsat.

(“His Daily Bread”)