It – Andy Muschietti (2017)

“Küçükken her zaman seni koruyacaklarını ve seninle ilgileneceklerini düşünürsün. Sonra bir gün, bunun gerçek olmadığını fark edersin. Gözlerini açarsan, yaşamakta olduğumuzun ne olduğunu göreceksin. Çünkü çocukken ve yalnızken, canavarlar senin daha zayıf olduğunu anlarlar. Yaklaştıklarını bile anlamazsın… ta ki çok geç olana kadar”

Akranlarının eziyetine uğrayan bir grup çocuğun kasabalarının küçük yaşlardaki çocuklarını kendilerine kurban seçen palyaço görünümlü bir canavarla mücadelelerinin hikâyesi.

Eserleri defalarca sinema ve televizyona aktarılmış Amerikalı yazar Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Gary Dauberman, Chase Palmer ve Cary Joji Fukunaga’nın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda Arjantinli sinemacı Andy Muschietti var. Bugüne kadar King’ten sinemaya uyarlanan filmler içinde en yüksek gişe gelirine sahip olan çalışma yazarın da onayını ve beğenisini almış. Yine Muschietti’nin yönettiği devam filmi (“It Chapter Two – O Bölüm 2”) kısa bir süre önce gösterime giren çalışma seyircinin ilgisinin yanı sıra eleştirmenlerin de genel olarak beğenisini kazanmış. Tüm ana karakterleri çocuklar olan bir korku filminin doğal rahatsız ediciliği ile birlikte, korkutmak ve etkileyici olmak hedefine ulaşmayı başaran çalışma türün meraklılarının kaçırmaması gereken, türe çok da düşkün olmayanların ise -çocukların tüm hikâye boyunca acı çekmeleri ve eziyet görmelerinin rahatsız ediciliğini aşabilirlerse- sıkılmadan izleyebilecekleri bir sinema eseri.

King’in 1986 tarihli hacimli romanı (1,138 sayfa) 1990 yılında bir televizyon dizisi olarak da hayat bulmuş. Andy Muschietti’nin bu uyarlaması bir bakıma romanın ilk yarısını ele alıyor ve karakterlerinin çocukluklarında yaşadıkları macerayı getiriyor karşımıza; devam filmi ise aynı karakterlerin 27 yıl sonraki maceralarına odaklanıyor. 27 yıl sonra çünkü Pennywise adlı palyaço her 27 yılda bir ortaya çıkıyor ve kasabadaki çocuklara musallat oluyor. Ekim 1988’de bir çocuğun kaybolması ile başlayan hikâye Eylül 1989’da sona ererken devam filmine de göndermede bulunuluyor ve çocuklar palyaço geri dönerse tekrar bir araya gelip onunla mücadele etmek için yemin ediyorlar.

Filmin hikâyesi temel olarak 1988’in yaz aylarında geçiyor ve her biri birer “ezik” olan biri kız yedi çocuğun korkunç palyaçoya karşı mücadelelerini anlatıyor. Hikâye tamamı ile çocuklar veya ergenlik çağında olanlar üzerine kurulu; yetişkinler ise çok pasif karakterler ve karşımıza çıkanların tümü çocukları ya hiç anlamayan, onlara kötü davranan ya da onlara ihtiyaçları olan korunmayı sağlayamayan bireyler. King’in romanında çocukları hem yaşıtlarından ve kendilerinden büyük olan gençlerden sürekli eziyet görenlerden seçmesi hem de onları korkunç palyaçonun saldırısına maruz bırakması ilginç bir tercih ve filmi de farklı kılan önemli öğelerden biri bu. Canavarın geçmişte neden olduklarını ve sırlarını araştıran da çocuklar, onunla savaşan da. Büyükler, polisler dahil, olan bitenin ve öneminin hemen hiç farkında değiller ve küçüklerin gördükleri dehşetli görüntüleri de görmüyorlar. Öyle ki hikâyenin şiddet ve korku açısından sadece yetişkinlere uygun olan bölümleri çıkarılsa ve palyaço biraz daha az korkunç olsa, rahatlıkla çocuklar için heyecanlı bir macera olarak sınıflanabilirmiş bu film. Hikâyedeki kötü veya iyi, tüm eylemlerin sahipleri çocuklar bu filmde.

Pennywise ve kırmızı balonu bu filmle sinemaya giriş yapıyor ve kuşkusuz ki korku türünün iki önemli unsuru olarak yerlerini alıyorlar sinema tarihinde. Kurbanlarının en büyük korkularını keşfeden ve onları bunlarla avlayan canavarı, sıradan vatandaşları en büyük korkuları üzerinden kendisine bağlayan ve yanına çeken politikacılar ve liderler ile eşleştirmek mümkün kuşkusuz. Amerikanın sağcılarını, muhafazakârlarını ve onların egemen olduğu “derin Amerika”yı hep eleştirisinin odağına almış bir yazar King sonuçta. Böyle bakınca da, çocuklar arasındaki dayanışmayı ve -ciddi inandırıcılık sorunları olan- savaşlarını bu zihniyete karşı bir mücadele olarak görmek mümkün. Hikâyenin dayanışmanın yanında, zalimden korkmamayı da öğütlemesi destekliyor bu bakışı.

Banyo sahnesi ve dia gösterisi sahnesi gibi etkileyici ve sık sık korkutmayı aşıp, sinir bozucu ve iğrenç de olan bölümleri ile başrol oyuncularının görmemesi gereken bu filmde CGI efektleri yerli yerinde kullanılmış ve yönetmen Andy Muschietti de işini gerektiği gibi yapmış. Sahnelerin sık sık aynı formülü (yavaş yavaş ilerleyen gerilim ve korkunun zirveye çıkması) takip etmesini unutturan temposu ve kurgusu ile bu film, çocukları espri de yapan aksiyon karakterleri (örneğin Bruce Willis’in karakterleri) olarak çizmek gibi anlamsız ve alışıldık yollara sapsa da ve mizahı çok da gerekli değilmiş gibi dursa da türün meraklılarını bu problemlerin hiç rahatsız etmeyeceği açık. 35 Milyon Dolarlık bütçesine karşılık dünya çapında elde ettiği 700 Milyon Doların üzerindeki gişe geliri ile “başarılı” bir film bu sonuçta. Kesinlikle bir korku klasiği değil ve kalıcılığı da tartışmalı ama genç oyuncularının dikkat çektiği, Pennywise’ı canlandıran Bill Skarsgard’ın ise palyaço makyajı altındaki çarpıcı performansı ile hayli başarılı olduğu bir film bu ve hedefini de tutturuyor.

(“O”)

Europa Europa – Agnieszka Holland (1990)

“Kafamın ne kadar karışık olduğunu ilk kez o zaman anladım. Dostum kimdi, düşmanım kimdi? Bana bu kadar nazik davranırlarken, nasıl aynı anda diğerlerini korkunç bir şekilde öldürebiliyorlardı? Bizi birbirimizden farklı kılan neydi? Bir deri parçası mı?”

Yahudi bir gencin Hitler Almanyası’nda hayatta kalabilmek için etnik kimliğini gizleyerek Alman rolü yapmasının sonucunda yaşadıklarının hikâyesi.

Solomon Perel’in anılarını anlattığı “Ich War Hitlerjunge Salomon” kitabından Agnieszka Holland’ın uyarladığı ve yönettiği bir film. Almanya, Fransa ve Polonya ortak yapımı olarak çekilen film “inanılmaz” hikâyesi ile ilgi çekiyor öncelikle ve senaryonun gerçeklerden -gereksiz bir şekilde- saptığı noktaları olmadan bile çarpıcılığıi ile kendisine bağlıyor seyredeni. Naziler ve Sovyetler arasında kalan genç bir adamın yaşadıklarını yönetmen Holland duyguları sömürmeden ve sade bir dil ile anlatıyor. Başroldeki Marco Hofschneider’in gençliği ve naifliği ile hayat verdiği karakterin korkunç günlerini anlatan film “Uyarlama Senaryo” dalında Oscar’a aday olan hikâyesi ve samimiyeti ile görülmeyi hak eden bir çalışma.

Üçü oğlan, biri kız dört çocuğu olan bir Yahudi ailenin üyesi Sally (Solomon). Ayakkabıcı olan babası ve eğlenceli annesi ile olan mutlu hayatı Almanya’daki Yahudi aleyhtarı eylemler ve sonra da saldırılar nedeni ile darmadağın oluyor. Kaçtıkları Polonya’nın Almanlar ve Sovyetler tarafından işgali genç adamın inançlı bir komünist olmak ve seçilmiş gençlerle birlikte elit bir Nazi okuluna gitmek gibi farklı uçlar arasında gidip gelmesine neden oluyor. Hitler ile aynı doğum gününe sahip olmasının da bir işareti sayılabileceği inanılmaz bir hayat sürüyor genç adam ve savaşın o korkunç günlerinde şans, tesadüfler, mucizeler ve zekâsı sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Abisi ile mucizevî karşılaşma sahnesinin bir örneği olduğu kimi gerçeklerden sapılan anları olsa da anlatmaya ve seyretmeye değer bir hayat bu ve Holland bu sapmaları göz ardı edersek, duyguları zorlamadan ve hatta küçük eğlenceleri de ihmal etmeden anlatıyor bu hayatı bize.

Sally’nin hikâyesi farklı ideolojilerin çatışmasını da getiriyor karşımıza: Komünizm ve faşizm yandaşlarının fanatik eylemleri ile sergilenirken, ikincisi çok daha sert bir tavırla olsa da her ikisi de filmin eleştirisinden payını alıyor. Sovyetlerin inançlı komünist gençler yetiştirmesi ile Nazilerin inançlı faşist yetiştirmesini aynı kefeye koyuyor film ve fanatik bağlılıkları ve herhangi bir ideolojiye saplantılı sadakati sert ve alaycı bir biçimde eleştiriyor. Genç adamın zaman zaman karşımıza gelen rüyalarının birinde Hitler ve Stalin’in birlikte dans etmesinin bir örneği olduğu gibi her iki ideolojiyi aynı sepetin içine atıveriyor Holland. İlginç sahnelerin birinde Nazilerden kaçanlar ile komünistlerden kaçanların farklı yönlerde hareket eden kayıkların içinde karşı karşıya gelmesi bu eşitlemenin ilginç ve eğlenceli örneklerinden biri. Bunun yanında kendisi de Polonyalı olan Holland’ın ülkesinin makûs tarihini gündeme getirmesi de dikkat çekiyor. İki zıt ideolojinin ortasında kalan ülkesinin ve halkının yaşadığı korkunç olaylar hikâyenin önemli bir parçası her ne kadar Sally ve onun üzerinden tüm yahudilerin karşılaştığı zulüm ve işkenceler filmin asıl konusu olsa da.

Defalarca yakalanan, defalarca taraf değiştirmek zorunda kalan Sally’nin hayatını borçlu olduğu mucizeler üzerinden filmin din olgusunu öne çıkarması da dikkat çekiyor. Holland bir taraf tutmadan, hem yahudiliğin hem hristiyanlığın (özetle, dinlerin) bireyler üzerindeki etkisini de gösteriyor filminde. Kahramanımızın hayatını şekillendiren mucizeleri de (Stalin’in oğlunun Almanlar tarafından esir alınma anının önemli bir parçası olmak, Hitler ile aynı günde doğmak, tam tersi bir eylem içindeyken birden kendini Almanların kahramanı olarak bulmak, yakayı ele vermesinin kaçınılmaz olduğu ve “Bana bir mucize lâzım” dediği anda hayatını kurtaran bombalar, toplama kampında son anda hayatını kurtaran tesadüf vs.) dinin, ya da en azından ilahî olanın göstergesi olarak görmek mümkün. “Gökten gelen” bir mucizenin filmin başlarında komünistlerin Tanrı’nın göklerdeki varlığı ile dalga geçmesine bir cevap olduğu da açık kuşkusuz. Bu mucizelerin ne kadarı gerçekten olmuştur ya da ne kadarı toplama kampındaki tesadüf gibi gerçeklerle bir parça oynanarak filme eklenmiştir bilmiyorum ama ne olursa olsun gerçekten inanılmaz bir hikâye bu seyrettiğimiz ve bu olağanüstülük savaşın neden olduğu felâketler düşünülünce “doğal” da görünüyor öte yandan. Sonuçta mucizeler sıradan anlarda değil, olağanüstü anlarda gerçekleşmez mi? Ağabeyinin genç adama söylediği sözler (“Hikâyeni hiç kimseye anlatma, kimse inanmaz sana”) aksini söylese de, iyi ki anlatılmış bir hikâye bu.

Temelde bir kimlik hikâyesi seyrettiğimiz ve baş karakter, kimliğini çoğunlukla saklayarak, bazen de bu gizlilikten yorulması nedeni ile kendisini ifşa ederek insanların olduklarından farklı görünmeye ve davranmaya zorlanmalarının neden olduğu acıların da sembolü oluyor bir bakıma. Bugün doksan dört yaşında olan Solomon Perel’in finalde gerçek görüntüsü ile karşımıza çıktığı filmin bu kimlik karmaşasını sözü onca geçmesine rağmen hak ettiği kadar güçlü bir biçimde dillendirememesinin temel nedeni bir film süresinin yetmediği (ya da yetemeyeceği) kadar çok olayı anlatmaya soyunması. Sadece ilk yarım saat içinde olanlar bile seyircinin nefesini kesecek kadar çok ve bu da zaman zaman bir özet seyrettiğiniz izlenimini uyandırıyor kaçınılmaz olarak. Yine de karşımıza gelenlerin çarpıcılığı ve gerçek olmalarını bilmenin yarattığı ek heyecan bu problemi tamamen yok etmese de etkisini azaltıyor.

Krzysztof Kieslowski filmleri için hazırladığı başarılı müziklerle bilinen Zbigniew Preisner’in etkileyici çalışmasından da destek alan film adının çağrıştırdığının aksine bir “Avrupa hikâyesi” değil; Polonya ile sınırlı kalan hikâye yine de İkinci Dünya Savaşı’nın yakıp yıktığı bir kıtadan önemli resimler sergiliyor bize ve sık sık naif bir gencin fazlası ile bireysel bir hikâyesini anlatır havaya bürünse de etkileyici bir “hayatta kalma hikâyesi” olmayı da başarıyor. Bir başka ifade ile söylersek, adının aksine makro değil mikro bir hikâyeyi tercih etmiş Holland.

(“Hitlerjunge Salomon” – “Avrupa Avrupa”)

Przypadek – Krzysztof Kieslowski (1987)

“Her nesil bir ışık ister, dünyanın daha iyi ve daha adil olabileceği konusunda güven ve inanca ihtiyaç duyar. Bu arzu, Marx’tan daha eski ve Marx’tan daha yeni, bir ilaç gibidir. Başta mutluluk verir çünkü ışık erişilebilir gibidir; sonunda ise mutluluk yerini acıya bırakır. Kırk yıl boyunca çok şey gördüm geçirdim ve şimdi o ışık başta olduğundan daha uzakta. Engebeli bir yol bu ama güven bana: Acı ve umudun olmadığı bir hayat zavallı bir hayattır”

Babasının ölümü üzerine Varşova’ya gitmek isteyen bir adamın yolculuk edeceği treni yakalaması ya da yakalayamaması üzerine farklı yollarda ilerleyen hayat(lar)ının hikâyesi.

Krzysztof Kieslowski’nin yazdığı ve yönettiği bir Polonya filmi. Film bir trenin peşinde koşan bir adamın bu treni yakalama çabasının sonucuna göre gelişen üç farklı hikâye anlatıyor bize. Son örneklerinden biri Jaco Van Dormael’in 2009 tarihli “Mr. Nobody”si olan “Ya öyle değil de böyle olsaydı” türündeki hikâyelerin en önemlilerinden biri olan bu Kieslowski filmi rastlantıların (ve onlara bağlı olan ya da olmayan seçimlerin) hayatımızı nasıl değiştirebileceğini anlatan bir çalışma. Kieslowski’nin “kader” odaklı filmlerinden biri bu ve ülkesinin içinde bulunduğu politik durum için de de dolaylı ve dolaysız eleştirileri ile dikkat çekiyor. Hikâyenin kahramanı olan Witek karakterini canlandıran Boguslaw Linda’nın muhteşem bir performans gösterdiği film Polonya’da altı yıl boyunca yasaklı kalmış ve 1981’de çekilmiş olsa da 1987’de seyirci ile buluşabilmiş ancak. Kader ile özgür iradenin çatışması üzerine seyirciyi düşünmeye de yönlendiren film sıradan bir eyleminin bireyin hayatını nasıl derinden değiştirebileceğini de bize hatırlatan güçlü bir sinema eseri.

Film birbirinden bağımsız görünen görüntülerle başlıyor: Dehşet içinde çığlık atan ve “Hayır!” diye bağıran bir adamın yakın plan çekimi, bir hastane koridorunda yatan ölüler ve yaralılar, bir otopsi dersindeki tıp öğrencileri, Danimarka’ya giden (kaçan?) bir baba ve oğul ile vedalaşma vs. Bu görüntüler seyredeceğimiz ve peşinden koşulan bir trenin yakalanması ya da yakalanmaması üzerine gelişen üç farklı hikâyeden seçilmiş çeşitli parçalar ve film ilerledikçe bu görüntüler yavaş yavaş yerine otururken film de gittikçe artan bir etkileyiciliğe kavuşuyor.

Üç farklı hikâye var karşımızda; ilkinde Witek treni son anda yakalamayı başarıyor, sonraki ikisinde ise kaçırıyor treni; bunların ilkinde bir istasyon görevlisi onu zor kullanarak durdurduğu için kaçırıyor treni, ikincisinde ise tüm gayretine rağmen yetişemiyor trene. Bu hikâyelerin üçünde hem kaderin darbesi hem de bireyin seçimleri var olan biteni etkileyen; yine de rastlantıların (ya da kaderin) bir parça daha belirleyici olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hikâyelerin birinde hükümet için çalışan, diğerinde muhaliflere katılan, sonucusunda ise muhalif olsa da politik eylemlerden uzak duran Witek’in son hikâyedeki sürpriz ve trajik sonu en baştaki görüntünün de açıklaması olurken, Kieslowski seyirciyi hazırlıksız yakalıyor bu final için. Kieslowski’nin senaryosu politik olmaktan hiç çekinmeden oluşturulmuş; bir tıp merkezini atanan yeni yöneticiler yüzünden işgal eden gençler, işlemediği bir suçu itiraf etmek zorunda kalanlar, grev, polisin dövdüğü suçsuz bir adam, muhaliflerin peşinde gezen hükümet ajanları, protesto bildirileri vs. hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyorlar. Filmin çekimleri Walesa’nın yönetimindeki Dayanışma sendikasının yavaş yavaş ciddi bir hükümet karşıtı güç olmaya başladığı yıllarda çekilmiş ve hatta aynı yılın sonunda yaklaşık 1.5 yıl süren bir sıkıyönetim de ilan edilmişti ülkede. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşmış olan komünist kadın; muhaliflerle birlikte hareket eden rahip; hikâyelerin birinde yönetimdeki komünist partiye üye olan, ikincisinde ise muhalif bir örgüte katılıp kilisede vaftiz edilmeyi isteyen kahramanımız üzerinden gündeme getirilen parti ve kilise kurumu gibi unsurları ile hikâye ülkenin o dönem içinde bulunduğu politik durumun yansımalarını olabilecek en açık şekilde sergiliyor seyirciye.

Film Kieslowski’nin örneğin “Üç Renk Üçlemesi” kadar güçlü ve etkileyici değil belki ama yavaş yavaş artan bir etkileyiciliğe sahip ve özellikle sürpriz finali ile karamsar ama çok güçlü bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Gerçekçilikten taviz vermeyen filmin -yine- özellikle finali ile özgür iradenin kader/rastlantılar karşısındaki “çaresizliği”ni vurgulaması ilgi çekici. En baştaki o “hayır çığlığı”nın somutlaştırdığı ve görselleştirdiği bu çaresizliğin bireyin iradesinin önüne geçirilmesini de Kieslowski’nin politik bir tercihi olarak görmek gerekiyor. Bu tercih filmin karamsar havasının en temel nedeni ve kimilerini rahatsız edebilir kuşkusuz; sonuçta hikâyenin finalini -bir parça abartı ile- mücadele etmenin anlamsızlığının sembolü olarak görmek mümkün. Öte yandan bu tercih hayatın gerçekleri ile uyumlu bir seçim olarak da değerlendirilebilir elbette.

Baş karakterin bir komünist, dindar bir antikomünist ve apolitik hayatlar sürdüğü üç ayrı hikâyede görüntü yönetmeni Krzysztof Pakulski’nin renk tercihlerinin (soluk ya da soğuk sıfatı ile tanımlanabilecek mavi, gri ve kahverengiler) depresif yanının altını çizdiği filmde özellikle hareket halindeki treni yakalama sahnelerinde etkileyici bir mizansen yaratmış Kieslowski ve tümü bir hayal kırıklığı ile sona eren üç ayrı alternatif barındıran hikâyesini teknik oyunlara başvurmadan anlatmayı tercih etmiş. Özgür irade, seçimler, rastlantılar, ilahî kader gibi farklı ve hatta zıt uçlarda duran ifadelerle açıklanabilecek hikâyeleri ile Kieslowski belki de bize hayatın tüm bunların toplamı olduğunu ya da bunların hiçbiri ile açıklanamayacağını söylüyor. Sadece bir Kieslowski filmi olduğu için değil, aynı zamanda önemli bir sinema eseri olduğu için de görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Blind Chance” – “Kör Talih”)

Kiseki – Hirokazu Koreeda (2011)

“Sana bir sır vereceğim: Sakura treni Kagomisha’dan saatte 260 km. hızla kalkıyor. Tsubama treni de Hakata’dan 260 km. hızla kalkıyor. Birbirlerinin yanından hızla geçerken de bu olay meydana geliyor: Mucize. Aşırı enerji yüzünden. Bunu görenin dileği gerçekleşiyor, tıpkı bir kayan yıldız görmek gibi”

Boşanan bir çift, anne ile kalan on iki yaşındaki bir çocuk, baba ile kalan on yaşındaki kardeşi ve çocuklarının büyüğünün aileyi tekrar bir araya getirecek mucizeyi gerçekleştirmeye çalışmasının hikâyesi.

Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir Japon yapımı. Kendisi de demiryollarına ve trenlere özel bir sevgisi olan yönetmenin yeni bir hızlı tren hattının açılışı nedeni ile özel bir demiryolu şirketinin “sipariş”i üzerine çektiği bir film bu. Japonca adı “Mucize” anlamına gelen film açılmakta olan yeni hat üzerinde karşılaşacak olan trenlerin görüntüsüne tanık olanların o sırada tuttukları dileklerin gerçekleşecek olmasına inanan bir çocuğun ailesini tekrar birleştirme çabasını anlatıyor. Başrollerde iki gerçek kardeşe rol veren yönetmen, onların ve diğer çocukların başarılı performansları ile bu biraz neşeli biraz hüzünlü aile dramını her zamanki sakin ve samimi sinema dili ile çekmiş. Bir kez daha, seyrettiğinizin gerçekliğine sizi kolayca ikna ediyor yönetmen ve hayatın içindeki o “gerçek” hikâyelerden birinin tanığı yapıyor.

Hikâye temel olarak üç farklı lokasyonda geçiyor: Hattın bir ucundaki Kagomisha ve hat üzerindeki Fukuoka şehirleri ile iki trenin karşılaşacağı Kawashiri kasabası. Bunların ilkinde büyük kardeş annesi ve onun ailesi ile birlikte yaşamakta ve sürekli olarak, ayrılan anne ve babasının tekrar birleşmesini düşünmektedir. İkincisinde ise küçük kardeş bir müzisyen olan babası ile birlikte yaşamaktadır ve ailenin parçalanmasını kabullendiği keyifli bir hayat sürmektedir. Bu iki kardeşi canlandıran Kôki Maeda ve Ohshirô Maeda seyrettiğimiz hikâyenin en büyük kozları olsa gerek. Ailenin parçalanmasını bir türlü kabullenmeyen ağabey rolündeki Kôki Maeda karakterinin hüzünlü ve inatçı halini yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla ve sadelikle canlandırırken, mevcut durumun tadını çıkaran ve annesi ile babasının bir araya gelmelerini eskiden sürekli kavga etmeleri nedeni ile aslında pek de istemeyen küçük kardeşi oynayan Ohshirô Maeda eğlenceli ve hınzır karakterini yüzünden hemen hiç eksik etmediği bir gülümseme ile ve çarpıcı bir oyuncukla canlandırıyor. Yönetmenin çocuk oyuncuların peformanslarındaki katkısı çok büyük muhtemelen ama bu iki oyuncunun yakaladıkları doğallık hikâyeyi gerçek ve karakterlerini de elle tutulur kılıyor.

Kagomisha, bir volkana yakın bir şehir ve patlamış olan volkandan yağan toz ve kül sürekli olarak şehrin üzerine inmektedir. Adı Koichi olan büyük çocuk, boşanmadan sonra annesi ile birlikte büyük şehri terk ederek geldiği bu şehirde halkın volkan patlarken sakinliğini korumasına şaşırıyor sürekli ve neden bir şey yapmadıklarını anlamıyor, tıpkı ailesinin içine düştüğü duruma şaşırıp bunu değiştirmeye çalışması gibi (“Acaba dördümüz yeniden birlikte yaşayabilecek miydik?”). Ryunosuke adındaki küçük kardeş ise babası ile sürdürdüğü hayatın keyfini çıkarmakta ve annesi ile abisini özlese de mevcut durumun herkes için en iyisi olduğunun farkında olduğundan buna uygun davranmaktadır. Film büyük kardeşin planladığı “mucize” yolculuğu üzerinden ilerliyor ve iki kardeşe bu yolculuklarında eşlik eden beş çocuğu ve onların dileklerini de gündemine alıyor. Bir bakıma bir “çocuk filmi” bu; büyükler de var filmde ve onların da hikâyelerine tanık oluyoruz ama filmin asıl kahramanları başta iki kardeş olmak üzere yedi çocuk. Hirokazu Koreeda ana hikâyeyi her zaman odağında tutsa da diğer çocukların da hikâyelerini (ve dileklerini) ihmal etmiyor hiç ve her birini sıradan bir yan karakter olmaktan çıkarıp hak ettikleri zamanı veriyor onlara. Senaryonun hayli önemli bir başarısı bu; önemli çünkü bu çocukların her biri üzerinden ayrı bir aile hikâyesi kuruyor film ve aileyi bir kurum ve ilişkiler ağı olarak filmin odağına yerleştiriyor böylece. Yolculuk boyunca çocukları birlikte gördüğümüz sahneler başta olmak üzere, bu karakterlerin kendi aralarındaki konuşmaları da etkileyici bir doğallıkla oluşturulmuş ve küçüklerin dünyasının büyüklerinkinden ne kadar daha dolu, masum ve dürüst olduğunu gösteriyor bize.

Koreeda zaman zaman ailenin eski günlerinden sahneler yerleştiriyor akışa ve bunu eskiyi anlattığını özellikle vurgulamadan yapıyor. Bazıları mutlu, bazıları mutsuz bu anların ve hikâyeye -özellikle büyük çocuk için- bir nostalji katarken seyircinin de ailenin hikâyesini tüm boyutları ile kavramasını sağlıyorlar. Eskiye olan özlemin bir başka örneği de büyükbabanın çocukluğunun tatlısı olan karukan kekini yapmaya çalışması sürekli olarak. Bunları birlikte düşündüğümüzde, filmin kaybedilen şeylerin peşinde koşan karakterleri, onların arayışlarını anlattığını da söyleyebiliriz, aile kurumunun işlevleri ve bu işlevlerin yitirildiği zamanların yönetilmesinin zorluğu (ve zorunluluğu) ile birlikte. Finaldeki gerçekleşen ve gerçekleşmeyen mucizeleri ile aynı zamanda da bir büyüme ve dünyanın gerçekleri ile yüzleşme hikâyesi bu. Babanın büyük oğluna telefonda söylediği, “Büyüdüğünde sadece kendi hayatından daha fazlasını umursayan biri olmanı istiyorum” cümlesinin de vurguladığı gibi dünya ve oradaki kendi yeri ile barışık biri olmayı öğrenmenin hikâyesi bu seyrettiğimiz.

Koreeda’nın ustası olduğu samimiyet ve dürüstlüğün örneklerinden biri olan film belki yönetmenin diğer eserleri kadar çok güçlü bir sinema vaat etmiyor ama her zamanki gibi üst düzeylere taşınan dokunaklılığı ile kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Şehrin üzerine kül boşaltan volkan kötü bir şeylerin varlığını vurgulasa da ve büyük çocuk için hayatının kötüye gittiğinin işareti olsa da, yaşlı adamlardan birinin söylediği gibi bu faaliyeti dağın hâlâ canlı olduğunu da söylüyor bize ve hikâyeye umut ögesini katıyor. Küçük, hoş, dürüst ve gerçekçi bir film bu ve yaşayan tüm karakterleri ile görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“I Wish” – “Bir Dilek Tuttum”)