Room – Lenny Abrahamson (2015)

“Önce oda var. Sonra uzay, tüm televizyon gezegenleri orada. Sonra da cennet. Bitki gerçek ama ağaçlar değil. Örümcekler ve bir keresinde kanımı even sivrisinek gerçek. Sincaplar ve köpekler gerçek değil, sadece televizyon onlar; Şanslı hariç, o benim köpeğim ve bir gün gelebilir. Canavarlar gerçek olamayacak kadar büyük, deniz de öyle. Televizyon insanları yassı ve renklerden yapılma. Ama sen ve ben gerçeğiz. Yaşlı Nick, o gerçek mi bilmiyorum. Belki yarı gerçek…”

Bir adamın yedi yıl boyunca küçük bir odada kapalı tuttuğu bir kadın ve çocuğunun hikâyesi.

Senaryosunu kendi romanından Emma Donoghue’nin yazdığı bu ABD, Birleşik Krallık, Kanada ve İrlanda ortak yapımının yönetmenliğini Lenny Abrahamson üstlenmiş. Donoghue’nin roman henüz yayınlanmadan senaryosunu hazırladığı film kabaca iki ana bölümde anlatıyor hikâyesini: Kadın ve çocuğunun tutsaklık günleri ve kurtuluştan sonra yaşananlar. Her iki bölümünde de ortalamanın üzerinde bir seviyeyi tutturduğu rahatlıkla söylenebilecek film hikâyesini akıcı ve çekici bir biçimde anlatmayı başarıyor ve kendisini ilgi ile seyrettiriyor. Bağımsız bir yapım olmasına rağmen özellikle ikinci yarısında zaman zaman ticarî sinemanın kalıplarına bürünen ve bunun artı ve eksilerini aynı anda barındıran çalışma, anneyi oynayan Brier Larson’un Oscar’ı kazanmasını sağlayan performansı ve küçük oyuncusu Jacob Tremblay’ın -8 yaşında olmasına rağmen 5 yaşındaki bir karakteri canlandırmasının da avantajı ile- hiç aksamayan ve etkilemeyi başaran oyunculuğu ile de ilgiyi hak ediyor.

Merak uyandıran bir girişle başlıyor film. Belirsiz bir içeriği olan bu görüntülerin yedi yıldır süren bir tutsaklığı anlattığını sonradan anlayacağız. Sağlıksız görüntüleri olan bir kadın ve uzun saçı nedeni ile önce kız olduğunu düşündüğümüz, beş yaşında bir çocuk eski ve yıpranmış bir durumu olan bir oda içindeler ve aralarında da keyifli bir ilişki var. Kadının ve çocuğun kimlikleri, neden orada oldukları ve çocuğun neden bir gardırobun içinde yattığını hikâyenin başlarında öğreniyoruz ve bu bilgiye kavuştuktan sonra filmin ilk yarısında kadının oğlu ve zaman zaman yanlarına gelen “yaşlı Nick” ile olan ilişkilerine ve odadan kurtulma çabasına tanık oluyoruz. Odanın küçüklüğü ve iki karakterin son yedi yıllarının (çocuğun doğumundan beri üstelik) orada geçmesi beraberinde doğal bir klostrofobi atmosferi getiriyor ve yönetmen Lenny Abrahamson’un en önemli başarılarından biri bu atmosferi dozunda kullanması ve zorlama bir gerilim üretmemeye çalışmaması bundan. Bu çok doğru bir tercih; çünkü ne kadar küçük olursa olsun burası anne ve oğlulun dünyası ve klostrofobiden boğulacakları bir dünyada hayatta kalamazlardı. Bundan daha önemli olan neden ise çocuğun bildiği tek dünyanın bu oda olması sadece. Annesinin mecbur kalarak yalan söylediği üzere bir tek burası var, bir de -odadaki çatı penceresinden görünen- uzay ile “televizyon gezegenleri”. Bir başka ifade ile söylersek; oda ve içindekiler gerçek, televizyonda gördükleri gerçek değilken odaya arada girip çıkan Nick yarı-gerçektir. Tüm algısı bununla sınırlanan çocuğun bulunduğu odada klostrofobi hissetmesi gerçekçi olmazdı ve film tam da bu nedenle odayı hem küçük hem büyük göstermeyi tercih ediyor.

Kadının tarif ettiği o küçük dünya içinde mutlu etmeye çalıştığı çocuğa yıllardır söylediğinin yalan olduğunu itiraf edip gerçeği anlatma çabası (“Jack, dünya çok büyük. O kadar büyük ki inanamazsın. Bu oda onun sadece kokuşmuş bir parçası”) ve bunun o odadan kurtulmaları için kadının yaptığı planının gerçekleşmesinin tek yolu olması filmin ilk yarısına önemli bir gerilim duygusu katıyor. Kaçış bölümü de mizanseni ve küçük çocuğun -Jacob Tremblay’ın başarılı performansı ile daha da somutlaşan- korku ve mücadelesi ile benzer bir başarıya sahip. Bu bölümden sonra hikâyenin ikinci yarısı başlıyor ve kadının ve özellikle çocuğun yeni hayatlarına uyum sağlama çabasını izliyoruz. Genel olarak ticarî sinema ve Hollywood’a daha uygun bir içerik ve biçimi olan bu yarıda hikâye çekiciliğini temel olarak iki temadan alıyor: Çocuğun babasının kimliğinin neden olduğu rahatsızlık ve -daha da önemli olarak- kadının çocuğun doğumundan sonra yaptığı tercih. Bunların birincisini fazlası ile ve beklenenden pek sapmadan (bu nedenle özel bir başarı da sağlayamadan) kullanan film, ikincisini daha iyi değerlendirme fırsatını ise ıskalamış gibi görünüyor.

Finalini iyi bağlayan ama sembolik bir mesaj vermeden de duramayan (Kapısı kapanırsa orası “oda” olacağı için kapıyı kapatmama veya “odaya veda” vs.) film iyi çekilmiş, iyi oynanmış ve hedefini yakalamış görünen bir çalışma. Çocuğun aklından geçenleri onun sesinden dinlediğimiz bölümlerin romanın yazı dili kadar etkileyici olamayan bir şekilde karşımıza gelmesi eleştirilebilir ama yine de burada belli bir etkileyiciliğin yakalandığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Görüntü yönetmeni Danny Cohen’in çocuğun gözünden veya bizim gözümüzden görünmesine göre odayı büyük veya küçük kılabilen kamera çalışmasının da dikkati çektiği film hikâyenin ilk bölümünün sağladığı olanağa rağmen ucuz bir korku veya gerilim hikâyesine dönüşmemesi ile de takdiri hak ediyor.

(“Gizli Dünya”)

Ansikte mot Ansikte – Ingmar Bergman (1976)

“Uzun bir süre kapıda durdum… yaşlı çifte ve aralarındaki bağa baktım. Ayrılmak zorunda kalacakları o ketum ve korkunç ana doğru yavaşça ilerleyişlerini gördüm. Onurlu ve alçak gönüllü boyun eğişlerini gördüm. Kısa bir an için, aşkın her şeyi kuşattığını idrak ettim, ölümü bile”

Psikolojik bir çöküntüye uğrayan bir psikiyatristin geçmişteki travmaları ile mücadelesinin hikâyesi.

Sinemanın en büyük ustalarından Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir İsveç filmi. Başroldeki Liv Ullmann’ın olağanüstü oyunculuğu ile parladığı film aslında İsveç televizyonu için çekilen dört bölümlük bir dizi ama sinema için kısaltılan versiyonu daha önce gösterime girmiş. Bunun neden olduğu bir eksiklik duygusu var ve zaman zaman anlatılanın anlatıldığı süre için fazla yoğun görünmesi gibi bir sonuç çıkmış ortaya ama bu “psikolojik film” seyredeni kesinlikle etkileyen bir çalışma. Kahramanının adım adım çöküşünü onunla birlikte yaşatan ve her duygusunu seyirciye geçirmeyi başaran film hayli karanlık ve yürek ezici hikâyesine rağmen, -Liv Ullmann’ın kısa ve sıcak bir gülümsemesi ile somut bir biçim alan- umudu da hissettirmekten geri kalmıyor. Sinemanın klasiklerinden biri bu ve her Bergman filmi gibi kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Ingmar Bergman 1987’de yayımlanan otobiyografisi “Laterna Magica – Büyülü Fener”de bu film için şunları yazmış: “Yüz Yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. Düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. Zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir… Ama bu kez çok güç oldu. Gereksinim duyduğum sesi bulamadım. Düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. Yer yer sağlam sahneler vardı, Liv Ullmann aslanlar gibi döğüştü. Gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. Sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sırıttı.” Belki de filmle ilgili yazılabilecek her şeyi, kendi başarısını nerede ise görmezden gelip sadece Ullmann’ı överek, filmin aksayan yanlarını ise hedefinden uzak düşmesini öne çıkararak ve abartarak ifade etmiş Bergman bu sözlerle. Amerikalı psikolog ve psikoterapist Arthur Janov’un “Primal Scream” adlı çok tartışılan kitabını okuyan ve etkilenen Bergman yazarla bir araya gelip görüştükten sonra tasarlamaya başlamış televizyon dizisini ve otobiyografisinden alıntıladığım bölümdeki “ana çığlık” ifadesi ile Janov’un kitabının adına göndermede bulunmuş.

Sırası ile “Ayrılık”, “Sınır”, Alacakaranlık Ülkesi” ve “Dönüş” adlarını taşıyan dört bölümden oluşan televizyon dizisinin toplam süresi 176 dakika, önce Cannes’da gösterildikten sonra sinemalarda vizyona giren hali ise 130 dakikaymış; daha yaygın olan versiyon ise 114 dakika uzunluğunda (benim gördüğüm kopya da bu en kısa süreni). Bu kısa versiyonu seyrederken bir eksiklik duygusu hep hissettiriyor kendisini ve yönetmen koltuğunda oturan Bergman’ın sanatsal becerisi olmasa bir zorlama duygusuna kadar da gidebilimiş bu. İşte tam burada hem Bergman’ın hem de oldukça zor bir rolün altından muhteşem bir performans ile kalkan Liv Ullmann’ın ustalığı giriyor devreye ve ortaya bu sorunların üzerini çoğunlukla kapatan bir sonuç çıkıyor. Afişinde “Bir kadının en mahrem yüzleşmesi tanımadığı bir kişi ile, kendisi iledir” sözü yer alan bu film işte bu yüzleşmeyi ve sonuçlarını anlatıyor bize ya da başka bir şekilde ifade edersek, bu yüzleşmenin zamanında gerçekleşmemiş olmasının sonuçları ile. Kahramanımızın filmdeki bir sözünden yola çıkarsak da (“Bildiğin korkuların için minnettar olursun. Bilmediğin korkuların daha kötüdür”) farkına varılmayan, bilinçaltına itilmiş korkuların yüzeye çıkmasının neden olduğu bir psikolojik çöküş hikâyesi seyrettiğimiz.

Kendisi gibi bir psikiyatristle evli ve on dört yaşında bir kız çocuğunun annesi olan kadının hüznü hissettiren bakışları ile açılıyor film. Boş bir evdedir kadın, içinde sadece saksıda bir çiçek ve bir telefon kalmıştır evin. Bu sahneden başlayarak Bergman -filmin adına da uygun bir şekilde- sık sık yüzlere odaklanıyor yakın çekimlerle ve zaman zaman da tek çekimlerle oluşturuyor sahneleri. İçtenlik ve mahremiyeti hatırlatan bu tercihler başroldeki Liv Ullmann için oldukça zorlayıcı aslında, özellikle de bir psikolojik bunalıma düşen ve duyguları ve tepkileri belirgin bir şekilde dışa vurulması gereken bir karakteri canlandırması gerektiğini düşünürsek. Kolayca yapaylık tuzağına düşülebilecek bu sorundan ustalıkla sıyrılıyor Ullmann ve etkisinden çıkamayacağınız bir oyunculuk sunuyor tüm hikâye boyunca. Karakterinin korkularını, panik anlarını, depresyonunu, tedirginliklerini, tereddütlerini, mücadelesini ve umudunu o denli somut bir biçimde elle tutulur kılıyor ki filmin tüm karanlığı da üzerinize siniveriyor onunla birlikte. Kadının büyükannesi ile büyükbabası arasında sürekli gözlemlediği ilişkisi (Adamın “yaşlılık bir cehennem” dediği ve ağladığı sahnenin etkileyiciliğini anmadan geçmemeli) karşısında ve bu ilişkiyi kendi yaşadıkları ile ilişkilendirmesi sonucunda ne hissettiğini örneğin, o denli iyi anlıyorsunuz ve çarpıyor ki sizi Ullmann’ın ustalığı gözleriniz yaşarabilir kesinlikle. Ona eşlik eden ve İsveç sinemasının bir başka usta oyuncusu Erland Josephson’u da unutmamalı elbette. Kendi sırları ve acıları da olan adamın kadına desteğini inandırıcı kılıyor sade ama güçlü oyunu ile sanatçı.

Kilise çanları ve duvar saatlerinin “hatırlatıcı, uyarıcı ve hatta tehdit edici” seslerini sık sık belirgin biçimde kullanan Bergman yakın planlara yoğun bir şekilde başvurmasının yanında, iki adamın kadına saldırdığı sahnede olduğu gibi zaman zaman kamerasını özellikle uzak da tutuyor olan bitene. Çok sık birlikte çalıştığı usta görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in kamerası kimi sahnelerin sonunda Ullmann’ın yüzünü seyirciye bakarken getiriyor karşımıza ve tanık olduğumuz mahrem anların parçası yapıyor bizi ve bu tercih bir terapistin hastası ile paylaştığı mahremliğin atmosferini yaratıyor perdede adeta. Yaralanmış bir ruhun yaşadıklarını pek çok etkileyici sahne ile anlatıyor Bergman bize: Küçükken bir trafik kazasında yitirilen anne ve baba ile konuşma, kadını kırmızı kıyafeti (Bergman’ın bir söyleşisinde “Ruhun renginin kırmızı olduğunu düşünürüm hep” dediğini hatırlamakta yarar var burada) içinde gördüğümüz tüm düş/kâbus sahneleri veya Ullmann’ın hem kendisinin hem büyükannesinin “ses”i ile konuştuğu bölüm örneğin usta bir sinemacılığın izlerini getiriyor önümüze.

Bir yüzleşme, itiraflar, travmalar, suçluluk duygusu, intihar ve korkular filmi olan bu Bergman çalışması yukarda belirtilen ve yönetmenin kendisinin dile getirdiği eksiklikleri olsa da kesinlikle bir klasik. Eğer bir yerlerden bulunabilirse, televizyon dizisi olarak yayınlanan orijinal versiyonu görme arzusunu da yaratan bu film sembol kullanımların fazlaca doğrudan olmasına ve en önemlisi -Bergman’ın da dile getirdiği gibi- düş ile gerçek arasındaki geçişlerin yeterince yumuşak yapılamamasına rağmen önemli, hatta çok önemli bir çalışma. Çocuk ve ebeveynler (ya da onu yetiştirenler) arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik üzerine düşündürten ve bu bağlamda kadın ile kızı arasında geçen çarpıcı bir sahneye de sahip olan film Bergman’ın en iyilerinden biri olmasa da ve bir parça eski usul görünse de sonuçta bir Bergman filmi özet olarak.

(“Face to Face” – “Yüz Yüze”)

So-Gong-Nyeo – Go-Woon Jeon (2017)

“Seninle beraber olduğum ve sigara içebildiğim sürece başka bir şeye ihtiyacım yok”

Hayatını yarı zamanlı temizlik işleri yaparak sürdürmeye çalışan, otuz yaşlarındaki bir kadının, kirasını ödeyemeyeceği için evinden ayrılmasından sonra gecelemek zorunda kaldığı arkadaşlarının evlerinde yaşadıklarının hikâyesi.

Güney Koreli sinemacı Go-Woon Jeon’un ilk yönetmenlik çalışması. Sanatçı senaryosunu da yazdığı filmde bir kadının epey sıkıntı ve zorluklarla dolu hayatını esprili, alçak gönüllü ve çekici bir biçimde anlatıyor. Finansal ve lojistik sorunlar nedeni ile erkek arkadaşı ile bir araya gelemeyen kadının eskiden birlikte bir grupta müzik yaptığı arkadaşlarının evlerinde kalma çabası modern toplum bireyleri için epey eğlenceli ama bir yandan da oldukça depresif bir resim çiziyor. Başroldeki Esom’un (gerçek adı ile Lee So-Young) muhteşem performansı, eğlenceli bir hüznü olan hikâyesi ve seyreden herkesin kendisinin veya etrafındakilerin hayatlarından izler bulacağı içeriği ile önemli bir ilk film bu.

Orijinal adı “Bir Küçük Prenses” olan filme İngilizce olarak “Microhabitat” adı verilmiş ve her iki isim de seyrettiğimiz hikâyeye uygun tercihler. Tüm para problemlerine rağmen viski ve sigarasından vazgeçmeyen ve bunun için sokakta kalmayı da göze alan kadını bu “lüks” tercihleri nedeni ile bir prenses olarak görmek mümkün ve kendisi hikâye boyunca temas kurduğu tüm insanların hayatlarını değiştirir ya da en azından yaşadıkları hayatlarını sorgulatırken bir prenses güzelliği ve iyiliği içinde hareket ediyor sürekli olarak. Öte yandan kelime anlamını düşündüğümüzde “Microhabitat” da uygun bir seçim. TDK sözlüğünde biyoloji terimi olarak mikrohabitatın anlamı “Özellikle küçük bir organizmanın en yakın çevresi; genel bir habitat içinde kendi çevre şartları ile ayırt edilebilen küçük yer” olarak veriliyor. Buradaki küçük organizma kahramanımız olan kadın ve en yakın çevresi de birer birer yanlarına uğradığı eski arkadaşları olarak gösterilebilir. Ne var ki bu arkadaşların her biri kendi mikrohabitlarında da sıkıntılıdırlar zaten ve bir başkasını o çevreye sokmaya niyetli ya da istekli de değildirler. Özetle söylemek gerekirse, bireylerin modern toplumlardaki mikrohabitatlarındaki tedirginlikleri ve yalnızlıkları burada anlatılan.

Bir viski ve sigara hikâyesi seyrettiğimiz film. İkisinin de tüketicisi ve hayranı olmasanız bile kahramanımızın onlardan aldığı keyif sizi de etkileyecek kadar hikâyenin tüm karelerine sinmiş durumda ve onun tüm kararlarını doğrudan etkiliyor. Sigaraya ve viskiye yapılan zamlar onun bu ürünlerden değil, hayatının bunların aksine zorunlu olan ihtiyaçlarından vazgeçmesine neden oluyor. Öte yandan zamların kendisi de (bu ürünler dışında ev kirası da artıyor örneğin) hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyor. Açılıştaki pirinç sahnesinden başlayarak küçük prensesin hikâyesini tüm olumsuz unsurlara rağmen esprili ve hemen hep gülümseten bir içerikle anlatıyor film. Evin çok soğuk olması nedeni ile gerçekleştirilemeyen seks (“Baharda yaparız”), kadının bütçe yönetimi ve onu ideal bir gelin adayı olarak gören ailenin oyunu gibi bölümlerle film eğlenceli havasını her zaman koruyor. Kwun Hyun-jeong’un imzasını taşıyan ve sahnelerin her birine uygun ve birbirinden farklı havalara bürünebilen ama hüzünlü bir eğlence havasını da her zaman taşıyan müziğin de katkısı ile film kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

Senaryonun önemli bir başarısı bir zamanlar hep birlikte müzik yapan ve eğlenen gençlerin birkaç yıl sonra dönüştükleri haller üzerinden bir eleştiriyi de gündemine alabilmesi. Kadının her bir arkadaşını müzik grubundaki rolleri ile (basçı, klavyeci, davulcu, vokalist vs. tanıtan ve bu arkadaşlar bazında bölümlere ayrılan film düzenin gençleri nasıl kendi kurallarına boyun eğdirdiğini ve gençliğin saflığını nasıl “hayatın gerçekleri” ile yok ettiğini gösteriyor bize. Arkadaşlarından biri işkolik bir kadına dönüşürken, bir diğeri kendisini terk eden karısının isteği ile aldığı 20 yıl vadeli ev kredisi ile baş başa kalan sefil bir erkeğe dönüşmüş. Biri ruhunda hiç olmayan ev kadınlığına mahkum edildiği bir hayatı sürerken bir diğeri anne babasının “küçük çocuğu” olarak devam ediyor hayatına ve sonuncusu da zengin bir koca bulmanın rahatlığı içinde olsa da bir yandan anneliğin zorlukları ile baş etmeye çalışırken bir yandan da içinde bulunduğu refahı korumak için sertleşen bir kadına dönüşmüş durumda. Bir zamanların sanatçıları şimdi birer “sıradan” birey olurken, kahramanımızın erkek arkadaşı da sanatçı olma çabasını bırakıp düzenli bir işe girmek zorunda kalmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Kısaca film, toplumsal düzenin gençleri nasıl “yola getirdiğini” ve ideallerini nasıl terk etmek zorunda bıraktığını mizahı hiç unutmayan bir şekilde sergiliyor ve ilgi çekmeyi başarıyor çizdiği resim ile.

Genel olarak yalın bir mizanseni tercih eden yönetmen, kadının kendisini gelinleri yapmayı kafalarına koyan ailenin oyununu keşfettiği sıradaki esprili sahneleme ile seyirciyi hoş bir biçimde şaşırtırken hem yönetmenliği hem de senaristliği ile göz dolduruyor ve pek çok çarpıcı sahneye imza atıyor. Zengin ailenin evindeki hizmetçinin işini kaybetme korkusu yaşadığı an tam bir kahkaha kaynağı olurken; kahramanımız ile erkek arkadaşının adamın yeni işi ile ilgili yaptığı konuşmaya tanık olduğumuz sahne, hayli eğlenceli bir “emlakçı ile ev bakma” bölümü ve kadının sürekli karşısına çıkan fiyat artışları gibi unsurları akıllıca kullanıyor yönetmen henüz ilk filmi olan bu çalışmasında ve sade filmini çekici kılıyor.

İçinde bulunduğu tüm koşullara rağmen umudunu ve yaşam sevincini ayakta tutan (hayatının en büyük zevkleri olan viski, sigara ve erkek arkadaşından hiç vazgeçmemesi başka nasıl açıklanabilir ki?) kadının iyiliği ile etrafını aydınlatmasını ilgi çekici biçimde anlatan film unutulmaz ifadesini hak eden son bölümü ile çarpıcı bir şekilde sona eriyor. Başta başroldeki Esom olmak üzere tüm oyuncuların eğlenceli ve güçlü performanslar sunduğu film yeni bir sinemacının doğuşunu kanıtlaması ile de önemli ve görülmesi gerekli bir çalışma. Bir sosyo-politik değerlendirme, bir trajikomik masal, Güney Kore’den bir resim sergisi ve bunlardan da öte güzel bir film bu ve hiçbir karakterini yargılamaması ile de takdiri ayrıca hak ediyor.

(“Microhabitat”)

Alman Ekmeği – Bekir Yıldız

Bekir Yıldız’ın türü “Hikâye/Röportaj” olarak belirtilen kitabı Almanya’daki Türkiyeli işçilerin sorunlarına odaklanan ama bununla yetinmeyip daha genel olarak kapitalist bir düzen içinde emekçi sınıfının yaşadıklarına ve buna bağlayarak da, emperyalizmin eleştirisine uzanan bir eser. 1962 ile 1966 yılları arasında kendisi de Almanya’da işçi olarak çalışan Bekir Yıldız daha öncesinde (1966’da) “Türkler Almanya’da” adında bir roman da yayımlamış aynı konuya eğilen. Her ne kadar hikâye/röportaj olarak belirtilse de kitabın türü, her ikisinden de izler taşıyan ama aynı zamanda izlenimler üzerine kurulu bir kitap bu. Yazarın ağzından anlatılan “hikâye”ler bir süre işçi olarak çalıştığı Almanya’ya bu kez yabancı işçilerle ilgili röportajlar yapmak için geri dönen yazarın tanıklıklarını ve hatırladıklarını aktarıyor okuyucuya. Almanların toplum yapısına, savaştan sonraki hızlı kalkınma dönemi süresince makineleşen bireylerine ve kapitalist sisteme sert, zaman zaman oldukça sert, söylemlerle eleştiri oklarını yöneltiyor Bekir Yıldız ve güçlü dili ile etkileyici bir eser koyuyor ortaya.

On üç bölümden oluşuyor kitap ve bölümlerin her biri çarpıcı isimler taşıyor: “Ekmekle Körebe Oynayanlar”, Kadınlarımızın Kırkta Biri Almanya İçin Gebe”, “Ailenin Böylesi”, “Otto’nun Bacakları Kimlerin Kasasında”, “Rahibelere Kapıcılık Yaptırıyor Fabrikatörler”, “Hitler’in Sığınağında Bir Fadime”, “İyilik Yargılanıyor”, “Koku Sızdırmayan Tabutlar”, “Yiyenler ve Alanlar”, “Dünyanın En Büyük İspiyon Şebekesi”, “Masalara İğnelenmiş Pazular”, “Babam Feleğin Üstüne Yürüyor” ve “Yanıbaşımızdan Türkler Geçiyor”. Bölümlerin tümü, ağırlıkları değişse de birkaç farklı tema üzerinde oluşturulmuş: Emekçi sınıfı, emek sömürüsü, tüketim toplumu, emperyalizm, kapitalizm; toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemin yalnızlaştırdığı, bireyselleştirdiği, sadece “tüketici” kimliği ile tanımladığı ve makineleştirdiği bireyler. Tüm bu temalar üzerinde birinci ağızdan gözlemlerini ve yaşadıklarını aktarırken Bekir Yıldız, Alman toplum yapısını çok sert yargılarla eleştiriyor ve zaman zaman da henüz Batılılaşmamış Türkiye halkı ile Alman halkını karşılaştırıyor. Almanya üzerine yazan yazarların birinci kuşağından olan Yıldız’ın dili o kuşaktaki yazarlarla benzer bir biçimde gerçekçi ve doğrudan; bunun da temel nedeni içine doğdukları toplumsal yapı ile Almanya’da karşılaştıkları toplum yapı arasındaki derin farklılıkların yarattığı “şok” etkisi olsa gerek. Yıldız’ın sık sık vurguladığı “ahlâki yozlaşma” eleştirisi de aynı bakışla birlikte ele alınmalı ama yine de bazen çok sert bir dilinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor bu eleştirilerin.

Alman ailelerinin evleri, mahkeme salonu, kreş, fabrika ve tren gibi farklı mekanlardan aktarılan gözlemler, emekleri ucuzlaştırılan ve bu emeklerinin karşılığında aldıkları ile de bir tüketiciye dönüştürülen insanların (Alman ya da yabancı) sefaletlerini aktarırken sözünü hiç sakınmıyor Yıldız ve zaman zaman ufak bir mizaha ve sembol kullanımına da başvuruyor. “Dünyanın En Büyük İspiyon Şebekesi” adını taşıyan bölümün en iyi örneklerinden biri olduğu şekilde tüm hikâyeler çarpıcı birer kısa filme dönüştürülebilecek içeriklere sahipler ve yazar da doğrudan ve adeta görsel bir dil kullanarak bu havayı zenginleştiriyor. Edebiyatımızda ve özellikle de sinemamızda -diğer pek çok toplumsal konu gibi- ihmal edilmiş olan “yabancı ülkelerde çalışan işçiler“ üzerine önemli eserlerden biri bu ve birinci elden tanıklığın sonucu olması ile ayrıca da önemli. Kitabın yayımlandığı ilk tarihten (1974) bu yana yeni kuşaklarla birlikte Almanya’da yaşamayı tercih edenlerin sayısının artması nedeni ile ülkedeki Türklerin sayısı yükseldi kuşkusuz. Bu nedenle, Bekir Yıldız’ın Almanların yabancı işçilerin varlığından rahatsızlığının yavaş yavaş ortaya çıkmasının da etkisi ile yazdığı “Sonunda Almanya Almanlara kalacak gene” ifadesi doğrulanmadı ama hemen bu cümlenin arkasından dile getirilen endişesi (“Böylesi iyi. Almanlar gelmese memleketimize ama. Emeği, ucuz avlamak için, kurmasalar yararları adına fabrikalarını memleketimize ama”) Türkiye’nin özellikle 1980 darbesinden sonra hızla liberal ve kapitalist düzenin parçası olması ile bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Dili ve söylemleri ile kimi satırları bir manifesto havası da taşıyan kitap hayli politik içeriği ile de ilgi çekebilir.