Bob le Flambeur – Jean-Pierre Melville (1956)

“Garip hikâyemiz işte burada, Montmartre’da başlıyor. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı saatlerde, şafağın ilk ışıklarında Montmartre bir yanıyla cenneti bir yanıyla cehennemi andırırken; gecenin izleri gitgide silinip, insanlar caddeleri doldurmaya başlarken; bu temizlikçi kadın gibi, çalışanlar işlerine yetişmeye çabalarken ve bu genç kızımız gibi aylaklar biraz daha eğlence ararken… Gelin şimdi de Bob’la tanışalım, kumarbaz Bob’la; ihtiyar bir delikanlı, efsanevi bir suçluyla”

Son bir büyük işe soyunan eski soyguncu, yaşlı kumarbaz Bob’un hikâyesi.

Bugün özellikle her biri bir klasik olan polisiyeleri ile tanınan Fransız sinemacı Jean-Pierre Melville’in bu türdeki ilk filmi sadece suç filmlerinin değil, genel olarak sinemanın da en önemli çalışmalarından biri. Fransız Yeni Dalga akımının ilham kaynağı olarak tanımlanan Melville bu filmde klasik Amerikan gangster filmlerine basit görünen ama aslında hayli zengin hikâyesi ile müthiş bir Fransız havası katıyor ve Grumbach olan soyadını hayranı olduğu ABD’li yazar Herman Melville’den esinlenerek değiştirmesinde olduğu gibi Amerikan sinemasına özgü bir türü benimseyerek bu türe çok önemli yeni boyutlar katıyor. Daha sonra çekeceği filmlerle suç sinemasına daha pek çok başyapıt armağan eden Melville’in bu filmi içerdiği gerçekçi bir şiirsellik ve sonradan Yeni Dalga filmlerinin karakteristik özellikleri olan “sıçramalı kesme”lerin (jump cut) kullanıldığı kurgusu ve el kamerası kullanımı ile de öncü sinema eserlerinden biri ve mutlaka görülmesi gereken bir çalışma.

Bir dış sesten duyduğumuz ve yazının girişinde yer alan sözlerle açılıyor film ve bu şiirsel girişi seslendiren dış ses (yönetmen Melville bu sesin sahibi) hikâye boyunca da zaman zaman ama çok daha kısa cümlelerle araya giriyor. Bu araya girişlerin gerekliliği zaman tartışmalı olsa da uygun bir nötr tonla konuşan bu ses bile bir açıklama yapmaktan çok, ilgili sahneye bir duygu katarak filme katkıda bulunmuş. Eddie Barclay ve Jo Boyer’in imzasını taşıyan ve film boyunca sık sık ton ve ritm değiştiren müziklerin eşlik ettiği bu girişin hemen ardından kahramanımız Bob ile karşılaşıyoruz. Zar atan, diğer elinde para ve ağzında sigarası olan Bob kumar oynadığı bu ortamdan dışarı çıkınca üzerine pardösü ve fötr şapkasını geçirdiğinde 1950’lerin tipik Parisli kıyafetine bürünür. Oysa sıradan bir adam değildir Bob; savaştan önce banka soygunu dahil çeşitli suçlara karışmış ve cezasını çekmiş, şimdi de tutkunu olduğu kumarla vaktini geçiren iyi yürekli bir adam karşımızdaki. Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Jean-Luc Godard, Mike Hodges ve Paul Thomas Anderson’un en sevdikleri filmlerden biri olduğunu söyledikleri, Stanley Kubrick’in ise Melville’in bu filmle türün en iyisini yaptığını düşündüğü için kendisinin suç filmleri çekmeyi bıraktığını açıkladığı eseri 2002 yılında da Neil Jordan “The Good Thief” adı ile yeniden çekmiş.

Kadın pazarlayanlara sert davranan, bir olay sırasında hayatını kurtardığı için arasının iyi olduğu komiserin vefalı davrandığı ve eski bir suç arkadaşının oğlu olan ve kendisine de hayranlık duyan genç bir adama kol kanat germiş bir adam Bob. Bir kadına bar açabilmesi için para veren, kolayca yatağına alabileceği genç kadınların zor durumlarından yararlanmayan kahramanımızın kumar düşkünlüğü o denli ileri boyutta ki evine her girdiğinde bir kapının ardında duran kumar makinesinin kolunu en az bir kez çevirip şansını deniyor. Melville bu adamın uzak durduğu suça -belki de son bir kez- bulaşmasını hayli çekici bir şekilde anlatıyor bize. Bu çekiciliğin birkaç nedeni var: Öncelikle yalın bir senaryosu var filmin; zorlama ve “çok büyük” söz ve eylemlerin peşine düşmeyen senaryo buna rağmen onca farklı karakteri sade ama zengin bir kurgu ile birbirine bağlıyor ve basit hikâyesini -olumlu anlamda- kompleks kılmayı başarıyor. Hikâyenin kendine özgü bir şiirselliği de var ama altını çizmiyor bu yanının senaryo ve yine sadeliğini koruyarak, bu şiirsel havasını çok doğal bir biçimde oluşturuyor. Senaryonun bir diğer başarısı da baş karakteri Bob ve diğer hemen tüm ana karakterleri gerçek kılabilmesi ve kendi hikâyeleri ile getirebilmesi karşımıza her biri ilgiyi hak edecek şekilde. Böylece sadece Bob değil; ona hayran olan genç adam, Bob’un yardım ettiği ve genç adamın tutkulu bir şekilde aşık olduğu kadın, eski suçlu ama şimdi bir casinoda krupiyer olarak çalışan adam veya kadın pazarlamacısı gibi diğer karakterler de hak ettikleri ilgiyi buluyorlar hikâyede.

Finaldeki polisle soyguncular arasındaki çatışma sahnesinin gereğinden fazla yalın ve kısa olması gibi bir problemi olsa da filmin geneline bakıldığında Melville tüm sahneleri doğru bir tempoda oluşturmuş ve zaman zaman başvurduğu kamera açıları ile abartısız bir farklılık yaratmayı başarmış. Karakterlerin kritik anlarında yakın plan çekimlerle yüzlerine odaklanan kameranın bu anlarda oyuncuların sade performansları ile yakaladığı etkileyicilik Melville’in bir yönetmen olarak imzasını attığı bir başka başarı. Soygun için ekibin toplanması, tatbikatın yapılması gibi anları da uzun uzun ve adeta yapılan işe “saygı göstererek” sergileyen Melville hikâyesini dürüst bir tarafsızlıkla anlatıyor ve seyirciyi de gördüğünün gerçekçiliğine ikna ediyor.

Filmin kadın karakterlerine rağmen erkeklerin dünyasını ve erkeklerin bakış açısını öne çıkararak anlatması dikkat çekiyor. Bob’un ekibindeki kasa açma ustasının “Kilitler güzel kadın gibidir: Onları tanımak istiyorsan çaba göstermen gerekir” veya Bob’un genç hayranına söylediği “Sana daha önce de söylemiştim: Asla bir kadına güvenme!” sözlerinin yanısıra krupiyerin eşinin hırsı ile neden oldukları da kadınların “neden olduğu“ belaların örnekleri olarak gösterilebilir.

Özetle, iyi anlatılmış ve hikâyesi başarı ile kurgulanmış bir film bu. Melville’in ücretinin yüksekliği nedeni ile oynatamadığı Jean Gabin’in yerine başrolde oynayan Roger Duchesne’nin ekonomik bir performans ile yaşlı karakterinin çocuksu ruh halini etkileyici bir şekilde sergilediği film ironik finali ile hem kahramanını hem de seyircisini ödüllendiren önemli bir çalışma. Kısıtlı bir bütçe ile çekilen ve Melville’in titizliği nedeni ile çekimleri iki yıla yayılan filmde, hem anlatım biçimi hem de içeriği ile Yeni Dalga’ya ilham veren, yola çıktığı Amerikan gansgter filmlerini başka bir noktaya (çok daha sakin ama çok daha gerçek bir nokta bu) taşıyan Melville’in sokakta keşfettiği Isabel Corey de eylemi ile hikâyenin dönüm noktasının yaratıcısı olan kadını başarılı bir performans ile getiriyor karşımıza. Mutlaka görülmeli.

(“Bob the Gambler”)

Les Faux Tatouages – Pascal Plante (2017)

“Fiona Apple’ı duydun mu? Ayrılık şarkılarında uzmandır. Şarkılarından birinde şöyle der: Bütün bu aşkın / Bütün bu aşkın / Eksik bir yanı olmalı / Seni tanımaya çalışmaktan / Sıkılıyorsam”

On sekiz yaşını yalnız başına kutlayan ve geçmişinde bir acısı olan genç bir adam ile doğum günü gecesinde tanıştığı genç bir kadının hikâyesi.

Kanadalı yönetmen Pascal Plante’in konulu ilk uzun metrajlı filmi. Plante senaryosunu Geneviève Dulude-De Celles ile birlikte yazdığı filmde on sekiz yaşındaki bir genç adamın geçmişindeki acının etkisi ile yalnız ve mutsuz bir hayat sürerken tanıştığı bir kadınla değişen (ya da değişebilir gibi görünen) günlerini anlatıyor. Baş karakterinin hüznüne ve kırılganlığına uygun bir dili olan film bir “yaz aşkı” anlatsa da bu aşkı ince ve zarif bir dil ile karşımıza getirmesi ve aşkın öncesi ve sonrasını hissettirmesi ile farklılaşmayı başarıyor. İki genç oyuncunun doğal ve samimi oyunları ile içtenliğine önemli bir katkı sağladıkları çalışma seyirci üzerinde kırık bir umut uyandıran “küçük” bir film.

On sekiz yaşını ilk kez satın alabildiği birayı bolca içerek ve çılgın bir metal konserinde yalnız başına eğlenerek kutlayan ama tüm bu anlarda bir mutluluktan çok bir yalnız genç adam havası ile karşımızda olan bir genç Théo. Konser sonrası bir cafede genç bir kadınla tanışıyor ve film bundan sonra bir yandan bir aşkın başlangıcını ve gelişimini anlatırken, yavaş yavaş da genç adamın geçmişindeki sırrın üzerindeki örtüyü açıyor bizim için. Sadece 2 hafta sürebilecek bir yaz aşkı bu; çünkü Théo -kendi seçimi olmasa da- şehri terk edecektir bu sürenin sonunda. Film adını bu genç adamın kolundaki “sahte dövme”den alırken, onu güçlü kişiliği ile hayata tekrar katan kadın gerçek dövmeler taşıyor kolunda. Yönetmen Plante iki genç birey arasındaki ilişkiyi sık sık tek çekimle oluşturduğu sahnelerle anlatıyor bize. Örneğin cafedeki ilk tanışma sahnesinde iki gencin uzun uzun müzik zevkleri konusunda konuşmalarına kesintisiz bir şekilde tanık oluyoruz. Benzer şekilde kadının erkeğe şarkı söylediği sahneyi (hikâyede kritik bir öneme sahip bu şarkı Kanadalı müzisyen Daniel Bélanger’in “Séche Tes Pleurs – Sil Gözyaşlarını” adlı parçası) ve ilk birlikteliklerini de yine hep tek çekimle sergiliyor film. Bu tercih ilgili sahnelere (ve daha sonra tanık olacağımız diğerlerine) bir doğallık duygusu katıyor ve hikâyenin sahici ve dürüst olmasını sağlıyor.

Pascal Plante’in temel başarısı filmini sadelik ve doğallık üzerine inşa etmesi ve onun bu tercihi belki de daha önce defalarca seyretmiş olabileceğiniz bir hikâyeye farklılık katıyor onu çekici kılacak bir şekilde. Bazen dürüstlük ve sevgi ile uzatılan bir elin nasıl bir etki yaratabileceğini seyirciyi ikna edici bir biçimde anlatabilmesi ve bunu yaparken seçtiği sembolleri de rahatsız etmeden kullanmayı becerebilmesi ile dikkat çeken film seyirciye herhangi bir duyguyu empoze etmemeye de özen gösteriyor. Bu “tarafsızlığın” en bariz göstergesi de filmin kırılgan ve “açık uçlu” sonu olsa gerek. Başta bahsi geçen Fiona Apple şarkısındaki “tanımaya çalışmak” ifadesi iki gencin birbirini tanıma ve neleri sevdiklerini öğrenme sahnesi üzerinden bir aşkın, finalde seslendirilen şarkı da bir insanın sevdiğinin sevdiklerinden etkilenmesinin güzelliğinin ve bir acıyı -belki de- geride bırakmasının sembolü oluyor sanki.

Théo’yu canlandıran Anthony Therrien ve aşık olduğu Mag’i canlandıran Rose-Marie Perreault tek çekimlik uzun sahnelerde hiç aksamıyorlar ve doğal oyunlarını hep koruyorlar. Tanıştıkları ilk sahnede müzik üzerine olan uzun konuşmalarında olduğu gibi doğaçlama havasını veren performansları ile karakterlerini seyirciye yakınlaştırmayı başarıyorlar ve seyrettiğimiz hikâyenin bizi kolayca etki altına almasına büyük bir katkı sağlıyorlar. Özellikle Therrien’in filmin ilk yarısında karakterinin kadından (ve bizden) gözlerini kaçırdığı anlardaki performansının çok çarpıcı olduğunu vurgulamakta yarar var. Bir doğum gününde başlayıp bir sonraki doğum gününde biten bu gençlik filmi sıkı müzik bandı ile de seyirciyi etkileyebilecek, ilgiye değer bir çalışma. “Erkek kızla tanışır” filmlerinden bir diğeri belki ama taze bakış açısı ve karakterlerinin ağzına çok yakışan diyalogları ile farklı bir çalışma ve kahramanına – hiç ağladığına tanık olmasanız da- “sil gözyaşlarını” demek gereğini hissettirmesi ile önemini kanıtlayan bir film.

(“Fake Tattoos”)

La Vida Útil – Federico Veiroj (2010)

“Sinemateki artık destekleyemeyeceğiz; çünkü finansal açıdan kârlı bir proje değil”

25 yıldır çalıştığı ve tutku ile bağlı olduğu sinematekin son günlerini yaşadığını anlayan bir sinemaseverin hikâyesi.

Senaryosunu Inés Bortagaray, Federico Veiroj, Gonzalo Delgado ve Arauco Hernández Holz’un yazdığı ve yönetmenliğini Federico Veiroj’un üstlendiği bir Uruguay ve İspanya ortak yapımı. Sadece 67 dakikalık süresi olan hayli alçak gönüllü bu sade film tıpkı hikâyenin ilk yarısının tamamının geçtiği sinematek gibi dayanışma ile yaratılmış görünüyor. Yönetmenin yapımcılığın yanısıra kurguyu da üstlendiği çalışmada, kurguda onunla birlikte çalışan Arauco Hernández Holz aynı zamanda görüntü yönetmenliğini de üstlenmiş örneğin. Tutku ile çalıştığı mekânın kapanmak üzere olduğunu hisseden ve yeni hayatı hakkında hiçbir fikri olmayan bir adamın -hikâyenin ikinci yarısında tanık olacağımız- arayışını anlatan film konusunun da doğal sonucu olarak öncelikle katıksız sinemaseverler için. Aksiyonsuz, belgesele çok yakın bir anlayışla anlatılan hikâye film seyir tecrübesinin o eski toplu gösterimlerden evlerin içine kapandığı ve klasiklerin popüler ticarî filmlerin iyice gerisine düştüğü zamanımızda oluşan bir durum nedeni ile düzülen bir ağıt. İçten ve gerçekçi bu eser özellikle bağımsız filmlerden hoşlananlar ve farklılık arayışında olanlar için.

Film gerçek bir hikâye anlatmıyor ama gerçeğe bir açıdan da hayli yakın bir kurgu seyrettiğimiz. 1952 yılında kurulan ve bugün maddî açıdan çok da iyi bir durumda olmayan Cinemateca Uruguaya (Uruguay Sinematek’i) filmin ilk yarısının geçtiği mekan. Kurumun direktörü olan Manuel Martinez Carrril filmde Martinez adındaki direktörü oynayarak kendisini canlandırıyor bir bakıma. Hikâyenin odağındaki asıl kişi ise Jorge Jellinek’in (kendisi aslında gerçek bir film eleştirmeni) oynadığı ve kendisi ile aynı adı taşıyan, direktörün yardımcısı olan Jorge karakteri. Bu seçimlerin de gösterdiği gibi yönetmen Federico Veiroj yarı-gerçek diyebileceğimiz bir hikâye anlatıyor bize. 2010 yılında Uruguay’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, içeriğine uygun, eski usûl bir jenerik ile başlıyor: Eski filmlerde gördüğümüz türden ve sadece standart karakterlerle yazılmış hayli basit bir jenerik bu ve filmin kendisi de siyah-beyaz tercihi ve görüntü formatı ile bu eski havayı destekliyor. Buna karşılık Eduardo Fabini, Macunaima ve Leo Masliah imzası taşıyan müzikler sadece bu klasik havayı desteklemekle kalmıyor, biraz gerilim ve dram duygusu da içeren havaları ile hikâyeyi modernleştiriyorlar bir bakıma. İlk sahnede, planladıkları bir toplu gösterim için İzlanda’dan gelen filmleri aralarında paylaşan Martinez ve Jorge karakterlerini görüyoruz. Bir film festivalinde sadece seyirci olarak bile bir deneyim yaşamış herkesin iki karakterin bu sahnedeki konuşmalarını çok iyi anlayacağı ve hatta kırık bir mutluluk hissedeceği bir sahne bu.

İçine düştüğü finansal zorluk nedeni ile zor zamanlar geçiren sinematekin iki çalışanı radyo programları ve bağış çağrıları ile kurumlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar ama her ay düşmekte olan üye sayısı ve kendilerini destekleyen vakıfın kurumu “finansal açıdan kârlı” görmemesi nedeni ile yaklaşan kötü sonun da farkındalar. Bu durum üzerinden bir kurumun ve bir sinema kültürünün ağıtı bu hikâye ama hiçbir anında seyircisini kışkırtacak bir tavır içine girmiyor; bir başka ifade ile söylersek, ağıdını alçak gönüllü, sakin ve belgeselvari bir tavırla, hatta kimilerine soğuk gelecek bir tarzla dile getiriyor. Tek bir sahnede bu tavrından vazgeçer gibi oluyor yönetmen Veiroj; Jorge karakterinin gözlerinin yaşardığı kısa bir sahne dışında film soğukkanlı tavrını hep koruyor. Oysa hikâye yitip gitmekte olan bir kültürü ve hayatını bu kültürün izlerini taşıyan bir kuruma adanmış bir adamı anlatması ile melodram potansiyeli bile barındırıyor ama Jorge’nin arşivde sinema filmi makaraları arasında dolaştığı sahnede bile mesafesini koruyor ve sadece göstermekle yetiniyor, herhangi bir provokasyona kalkışmadan.

Filmin ilk yarısının tamamı sinematek içinde ve hemen kapısının önünde geçerken, ikinci yarısı “kaçınılmaz olarak” dışarı çıkıyor ve Jorge karakterinin başta bir üniversite olmak üzere birkaç farklı mekanda yaşadıklarını izliyoruz. Bu dış sahnelerde yönetmen Veiroj -muhtemelen sinematekte gösterilmiş- filmlerin ses bantlarını fon olarak kullanıyor ve Jorge’nin yeni bir hayat arayışını aktarıyor bize. Onun gittiği kütüphaneyi sinematekle ve oradaki tüm o ciltli kitapları da sinematekteki film makaraları ile ilişkilendiren film finalini beklendiğinin aksine karamsar havada oluşturmaması ile dikkat çekiyor. Gidilen berberden yeni bir saç traşı ile çıkılması, orada özellikle terk edilen bir valiz ve fakültenin merdivenlerinde icra edilen ve Amerikan müzikallerinde göreceğimiz türden bir dans yeni bir hayatın başlayacağını söylerken, kahramanımızın kadın arkadaşına yaptığı teklif de sinemanın hep hayatında olacağının bir kanıtı oluyor.

Baş karakterinin yalnızlığını ve yalıtılmış hayatını sinematekin benzer boş havası ile eşleştiren bu film bildiğimiz anlamda bir hikâye anlatmaması ve “inatçı” sakinliği ile herkese göre bir film değil kuşkusuz. Bir ağıt olmasına rağmen büyük sözlerin ve duyguların peşinde koşmayan ama belki tam da bu nedenle çok gerçek görünen, sade bir çalışma bu. Filmin dikkat edilmesi gereken iki özel sahnesi var: İlkinde Jorge ve Martinez bir radyo röportajı kapsamında konuşuyorlar. Burada Martinez’in iyi toparlayamadığı ve fazlası ile entelektüel görünen konuşması “sanat sineması”nın çıkmazı olarak nitelendirilebilecek bir duruma işaret ederken, ikincisinde Jorge’nin üniversitede bir sınıfa girerek yalan söylemek üzerine yaptığı konuşmayı izliyoruz. Bu konuşma aslında Mark Twain’in “On the Decay of the Art of Lying – Yalan Söyleme sanatının Bozulması Üzerine” adını taşıyan 1880 tarihli makalesinden bir bölüm ve burada film -herhalde- sinemanın anlattığı hikâyelerin de aslında bir çeşit yalan olduğunu hatırlatıyor ve Twain’in kelimeleri ile, gerçekten kurtulup yalanın güzel dünyasına sığınmanın aslında hiç de kötü olmadığını öne sürüyor.

(“A Useful Life” -“Faydalı Hayat”)

Life of Brian – Terry Jones (1979)

“Tamam ama sanitasyon, tıp, eğitim, şarap, kamu düzeni, sulama, yollar, temiz su sistemi ve halk sağlığı dışında Romalılar bizim için ne yaptılar ki bugüne kadar?”

İsa ile aynı gün ve onunkinin hem yanındaki bir ahırda doğan ve halkın mesih olduğunu düşündüğü Brian’ın hikayesi.

Monty Python komedi grubunun ikinci sinema filmi. Senaryosunu grup üyeleri Graham Chapman, Terry Gilliam, John Cleese, Terry Jones, Eric Idle ve Michael Palin’in yazdığı filmi -Terry Gilliam’ın imzasını taşıyan birkaç sahne dışında- Tery Jones yönetmiş. 6 sanatçının da birden fazla rolü (kırktan fazla karakter!) üstlendiği film gösterime girdiği yıllarda farklı ülkelerde farklı süreler boyunca yasaklanmış ve örneğin İrlanda’da ancak 1987 yılında kaldırılmış bu yasak. Bu tepkinin temel nedeni kutsal şeylere saygısız (ya da “küfürlü”) yaklaşımı hikâyenin. Monty Python üyeleri kendilerine özgü komedi anlayışı ile Hristiyanlığın kutsal bildiği tüm değerler, tüm dinsel mitler ve bu mitlere dayanan başta sinemadakiler olmak üzere tüm sanat eserleri ile oldukça cüretkâr bir şekilde dalgalarını geçmişler ve pek çok kişi tarafından en başarılı eserleri olarak görünen bir flm çıkarmışlar ortaya. Komedisini hem görsellik üzerinden hem de eğlenceli diyalogları aracılığı ile üreten fim çarpıcı bir eğlencesi olan çalışma ve seyircisini kendisini en hafif gülümsemeden en şiddetli kahkahaya kadar değişen boyutlarda gösteren biçimlerde etkisi altına alabiliyor.

İsa’nın hayatını anlatan bir Hollywood filminin açılış klişeleri ile başlıyor film. Dinsel atmosfere uygun bir müzik, gün batımı/doğumu kızıllığına boyanmış bir gökyüzü, yıldız dolu bir gece ve kayan bir yıldız… 3 bilge adamın ahırları karıştırdıkları için yanlışlıkla doğumunu kutsamaya geldikleri bebek ise İsa değil, Brian. İsa ile aynı gün doğan ve fiziksel olarak de ona benzeyen Brian eğlenceli ve animasyonla hazırlanmış açılış jeneriğini süsleyen şarkıda dile getirildiği gibi sıradan bir genç (“Başladı tıraş olmaya ve kendini tatmin etmeye”) ve annesinin sıklıkla şikâyet ettiği gibi tek ilgi alanı da kızlar. Göğe yükselen İsa’nın güneşe çarparak erimesi ile sona eren jenerikten sonra birbiri ardından karşımıza tepkisiz kalamayacağınız bir komedisi olan sahneler geliyor ve tüm bu sahnelerde Monty Python grubu hedeflerindeki herkesi, her kurumu ve her olguyu hayli sert ve güçlü bir mizahla alaylarının nesnesi yapıyorlar. Başta yer alan, İsa’nın vaazını dinleme sahnesindeki karakterlerin aralarındaki tartışmadan başlayarak hikâyenin sonuna kadar tüm diyalogları çok iyi yazılmış ve onları seslendiren karakterlerle çok iyi bütünleştirilmiş bir film bu. Yanlış anlamalar, tekrarlamalar ve kelime oyunları ile dolu bu diyalogları akıllıca bir şekilde günümüzün (daha doğrusu filmin gösterime girdiği 1970’li yılların) sosyal ve politik olgularına alaycı göndermeler yapmak için de kullanıyor senaryo.

Romalılara karşı kurulan direniş örgütlerinin isimleri (“Yahudiye’nin Halk Cephesi” ve “Halkın Yahudiye Cephesi” adlarını taşıyan iki farklı örgütün aralarındaki düşmanlık örneğin) ve Romalıların emperyalist yönetimleri üzerinden yürütülen tartışmalarda çağdaş dünyadaki solun söylemlerine ve problemlerine değinen ve örgütlerin eylem/teori tartışmalarını alaya alan film elbette asıl taşlarını Hristiyanlık kurumu için saklıyor. Bu dinin pek çok miti ile dalgasını geçerken, İsa’nın peygamberliğinin kanıtı olan “mucize”ler üzerinden de saldırıyor dine. Örneğin İsa’nın cüzzamlı hastayı iyileştirme mucizesi burada hayli farklı bir bakışla ele alınıyor ve eski cüzzamlının bu mucizeden dolayı düştüğü sıkıntı dile getiriliyor: Artık sağlıklı olduğu için dilenememekte ve bu nedenle de ciddi bir yoksulluk çekmektedir çünkü! Romalıların bölgede yaptıkları da (yazının girişindeki diyalog!) emperyalizm tartışmalarının komedisi için uygun bir araç olmuş grup için.

Her biri birer klasiğe dönüşmüş pek çok sahnesi var filmin ve grup bir önceki filmleri “Monty Python and the Holy Grail”de olduğu gibi bu bölümleri bağımsız bir skeç havasında değil, birbiri ile akıcı bir ilişkisi olacak şekilde kullanarak hikâyesinin kalitesini de hep önde tutmayı başarmış. Tanrı’nın adını ağzına alan adamın taşlanması sahnesinin esprisi ve ortaya çıkan kaos, arenada toplanan direniş örgütü üyelerinin arasındaki erkek/kadın tartışması (ve burada politik doğruculuğun alaya alınması), baştan sona bir komedi klasiği olarak nitelendirilmeyi hak eden “duvara rejim karşıtı slogan yazma” sahnesi, “Biggus Dickus” adlı komutanın adını duyunca gülmemeye çalışan askerler, Sezar ile halk arasında geçen hangi mahkûmun affedileceği konuşması, Brian’ın annesinin oğlunun mesih olduğuna inanan halk ile arasındaki atışma ya da mezheplerin (Katoliklik ve Protestanlık) doğuşunun sembolü olan “Su Kabakçılar” ve “Sandaletçiler” bölümü gibi anları ile çok sıkı bir eğlence sunuyor film bize. Monty Python grubu, söyledikleri hiç dikkat çekmeyen ama söylemediği nedeni ile bir mesih olduğuna inanılan ve “Beni takip etmeniz gerekmiyor. Kimseyi takip etmeniz gerekmiyor. Kendiniz düşünmelisiniz. Bir birey olmalısınız” diyerek kendisini savunmaya çalışan Brian’ın hikâyesini anlatırken, dinler tarihindeki “mucize”lerin de “gerçek” kaynaklarını gösteriyor hayli eğlenceli bir “18 yıldır konuş(a)mayan adamın konuşması” sahnesinde olduğu gibi.

Gerek finaldeki toplu çarmıha germe sahnesi gerekse başka bölümleri ile William Wyler’ın 1959 yapımı “Ben-Hur”unu da alay ettiklerinin arasına alıyor film. Mahkûmların birer birer “Brian benim!” diye bağırması ile Yeşilçam’ın “Kara Murat benim!” sahnelerindeki yürekli fedakârlığın aksine korkak bir üç kağıtçılığın sergilenmesinin gösterdiği gibi benzer konuya sahip “ciddi” filmlerin tüm klişelerini yerle bir eden bir çalışma bu. Bu son final sahnesinde bugün bir klasik olan “Always Look on the Bright Side of Life” şarkısının seslendirildiği ve çekimleri Tunus’ta gerçekleştirilen filmin tüm hikâye içinde ayrıksı duran ve dozu kaçmış absürtlüğü ile anlamsızlaşan bir de uzaylı bölümü var. Muhtemelen iki yıl önce “Star Wars – Yıldız Savaşları”nın gördüğü ilgiden dolayı senaryoda yer bulan ve animasyon ile gerçek karakterlerin bir arada yer aldığı bu bölüm sanki başka bir film için düşünülmüş de son anda buraya yerleştirilmiş gibi görünen gereksiz bir sahne. Kapanış jeneriğinin sonunda “Eğer bu filmden hoşlandıysanız, neden gidip “La Notte” yi görmüyorsunuz” diyerek Michelangelo Antonioni’nin bu “sanat filmi”ne göndermede bulunan film eğlenceli, bu eğlencesinin kendisi de farkında olan ve mutlaka görülmesi gereken bir komedi klasiği. Son bir not olarak, filmin İsa değil onun sembolü kılındığı değerler hakkında olduğunu ve hayatını anlattığı kişinin de İsa değil, bir mesih zannedilen sıradan bir genç adam, Brian olduğunu belirtmekte yarar var!

(“Monty Python’s Life of Brian” – “Brian’ın Hayatı”)