Kiss Kiss Bang Bang – Shane Black (2005)

“Parmağını al, köpeği öldür ve hemen çık oradan”

Ters giden bir soygun girişiminden sonra kendisini önce bir deneme çekiminde, ardından Los Angeles’ta bulan New Yorklu bir hırsızın hikâyesi.

Shane Black’in yazdığı (Brett Halliday’in “Bodies are Where You Find Them” adlı romanından “kısmen” esinlenerek) ve yönettiği bir A.B.D. yapımı. Amerikalıların “pulp fiction” (ucuz roman diye çevirebiliriz herhalde) dedikleri türden bir hikâye yazmış Black ve tam da bu hikâyeye uygun bir yönetmenlik tercihi ile eğlendiren, dinamik ve esprili bir film koymuş ortaya. Türün klişeleri ile dalga geçen bir havası olan ama sonuçta kendisi de tam da bu türden olan bu “ucuz film”, göndermeleri ile de kimi sinemaseverlerin ilgisini çekebilecek bir içeriğe sahip. Belki daha sakin bir dil ve hikâyesine kendisini gereğinden fazla kaptırmamış bir anlatım biçimi ile sinemasal açıdan daha başarılı olabilirmiş gibi görünen film, yine de eğlenmek için keyifle seyredilebilir açıkçası.

Shane Black hikâyesini beş bölümde anlatmış ve bu bölümlerin her birine, “ucuz roman” türünün ve dedektiflik eserlerinin ustalarından Raymond Chandler’ın çalışmalarının isimlerini koymuş: “Trouble is My Business”, “The Lady in the Lake”, “The Little Sister”, “The Simple Art of Murder” ve “Farewell, My Lovely” adını taşıyan bu bölümlerin içerikleri isimlerine hayli uygun ve bu açıdan Black’in ödevini çok iyi yaptığı anlaşılıyor; herhangi bir zorlama hissi vermiyor bu isimlendirmeler çünkü. Gary Mau’nun imzasını taşıyan açılış jeneriğinin üslubu ve animasyonu ile de hem klasik dönem Bond filmlerini hem de dedektiflik türündeki sinema örneklerini çağrıştırıyor Black’in filmi ve senaryosunun tüm temel ögelerinde olduğu gibi esinlendiği türe saygısını eksik etmiyor (veya ek olarak, bir başka ifade ile türün birikiminden epey yararlanıyor). Filmin adını da eklemek gerek, Black’in türe “saygı”sını anarken: “Kiss Kiss Bang Bang” ifadesi 1960’lı yıllarda özellikle Avrupa’da ve özellikle de Bond filmlerini tanımlamak için kullanılırdı. Sonuçta silahlar patlar (“Bang Bang”) ve kahramanımız güzel kızları öper (“Kiss Kiss”) bu filmlerde. 1966 yılında İtalyan sinemacı Duccio Tessari’nin yönettiği “Kiss Kiss Bang Bang” adında bir casusluk komedisi de çekilmiş hatta. Amerikalı ünlü film eleştirmeni Pauline Kael de eleştirilerini topladığı kitaplarından birine bu ismi vermiş ve “silahların ve öpücüklerin çoğu seyirciyi sinemaya çeken şeyler olduğunu ve sinemanın nadiren bu formülün dışına çıkabildiğini” yazmış.

Küçük bir hırsızlık girişimi sırasında işler ters gidince polisten kaçarken kendisini bir deneme çekiminin içinde bulan ve burada gösterdiği başarı üzerine Los Angeles’a götürülen baş karakter Harry’i Robert Downey Jr. canlandırıyor ve hikâye onun ağzından anlatılıyor esprili bir şekilde. Zaman zaman doğrudan seyirciye de hitap ediyor kahramanımız (hatta finalde Val Kilmer ile birlikte yapıyor bunu) ve hikâyenin diğer iki ana karakteri olan Gay Perry (bir eşcinsel dedektif olan bu karakteri Val Kilmer oynuyor) ve Harmony Faith Lane (Los Angeles’a ünlü olmaya gelen bir yıldız adayı olan bu karakteri canlandıran isim ise Michelle Monaghan) ile birlikte. Yaklaşık 100 dakika boyunca bu üç karakter bir olaydan diğerine, bir tehlikeden diğerine koştururken bol bol konuşuyorlar (neyse ki bu konuşmalar Tarantino’nun karakterleri için yazdığı türden “havalı” diyaloglar değil), bol bol hareket ediyorlar ve sık sık da eğlendiriyorlar izleyeni. Kara mizaha da bulaşıyor hikâye zaman zaman ve bir ucuz romandan beklenebilecek hemen tüm ögeleri (dedektif, güzel bir kadın, cinayet, zengin adam, sosyete dünyası vs.) barındırarak kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Tıpkı ucuz romanların hızlı okumaya müsait olması gibi, bu roman da hızlı bir seyir ihtiyacını karşılıyor amaçladığı şekilde.

Eşcinsel dedektif karakteri belki de Shane Black’in en özgün buluşu olarak görünüyor hikâyede. Val Kilmer’ın keyifli bir biçimde canlandırdığı karakter türünün ağır basan maço yanına tam zıt bir noktada duruyor. Cep telefonunun melodisi “I will Survive” ama kendisi tam bir aksiyon kahramanı ve cesareti ile ucuz romanların ünlü dedektiflerinden kesinlikle geride kalmıyor. İç çamaşırının içinden ateşlenen tabanca sahnesi hem eğlencesi hem de türün erkeksiliğine eleştirel bir gönderme olması ile dikkat çekiyor kesinlikle. Downey Jr.’ın filmdeki en parlak performans olarak gösterilebilecek bir oyunculukla canlandırdığı Harry karakterini de dedektifin önüne geçirerek baş karakter yapması ve bu “sıradan hırsız”ı bir “kahraman” olarak biçimlendirmesini de Black’in artıları arasına eklemek gerekiyor türün klişelerinin dışına çıkmak açısından.

Pek çok eğlenceli sahnesi olan (bunlardan birinde kahramanımız bir köprüde asılı haldeyken bir tabutun içindeki cesedin koluna tutunarak aşağıya düşmekten kurtuluyor örneğin) filmin zaman zaman “ucuz bir film olmak”la “bir ucuz film parodisi olmak” arasında kararsız kaldığı ve bunun da bir turtarsızlığa yol açtığı görülüyor içerik açısından. Val Kilmer’ın karakterine ve bu karakterle Downey Jr.’ın Harry karakteri arasındaki ilişkiye daha fazla yer vermemesini de filmin, bir eksiklik olarak dile getirmek gerek. Bu iki unsurdan çok daha fazla komedi ve gerilim çıkarılabilirmiş çünkü.

Michelle Monaghan’ın tipik bir “femme fatale” olmaktan uzaklaşıp karakterine farklı boyutlar da katabilen oyunculuğu, zaman zaman kafa karıştırsa da (bunu ve kimi gerçekçilik problemlerini -Downey Jr. ile Monaghan arasındaki yaş farkına rağmen onları aynı yaşta olarak görmemizi beklemesi gibi- hiç dert etmediğini söylemek gerek filmin ve bu da filmi hem olumlu hem olumsuz anlamda etkiliyor) sürprizli hikâyesi, Saul Bass’a selam gönderen jenerik çalışması ve John Ottman’ın türün havasına çok uygun müziği ile de ilgiyi hak eden bir film bu. Shane Black ilk yönetmenlik denemesinde sınavını geçmiş açıkçası ama yukarıda sıralananan nedenlerle de bir eğlencelik olmaktan çok da öteye taşıyamamış filmini.

The Ides of March – George Clooney (2011)

“Başkan olmak istiyorsan savaş başlatabilirsin, yalan söyleyebilirsin, hile yapabilirsin, ülkeyi iflasa götürebilirsin ama stajyerlerle yatamazsın. Bunu yanına bırakmazlar”

Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yarışan bir valinin kampanyasının basın sekreterliğini yapan genç bir adamın yaptığı bir hata sonucu politikanın kirli dünyası ile kaçınamayacağı şekilde yüzleşmesinin hikâyesi.

Beau Willimon’ın “Farragut North” adlı oyunundan yazarın kendisi, George Clooney ve Grant Heslov tarafından sinemaya uyarlanan ve yönetmenliğini Clooney’nin üstlendiği bir A.B.D yapımı. Demokrat Parti’ye açık desteği ile bilinen Clooney’nin, politika dünyasının pisliklerini anlatmak için cumhuriyetçi değil de demokrat adayların kampanyası üzerinden ilerleyen bir hikâyeyi kullanmayı seçmiş olmasını tipik bir Hollywood liberali tavrı olarak görmek gerekiyor herhalde. Hikâyenin sonuçta söylediği de bu Amerikan liberali bakışını destekliyor çünkü: Sistemin tüm aktörlerini, hırsları, kirli çamaşırları ve “başarı için her yol mübahtır” anlayışlarını sergilemek ve eleştirmekten kaçınmamak ama sistemin kendisini asla doğrudan hedef almamak. Aralarında temel de çok da fark olmayan iki partinin egemen olduğu bir sistemin dokunulmazlığını gündeme getirmeyen bir eleştiriyi gerçek anlamda ciddiye almak mümkün değil kuşkusuz. Clooney’nin bu filmi de o klasik liberal anlayışın izinden giderken, sağlam kadrosu, vaat ettiklerini (politik sistem eleştirisi, gerilim vs.) tam anlamı ile karşılayamasa da ilgi çekmeyi başaran hikâyesi ve eli yüzü düzgün anlatımı ile kendisini izletmeyi başarıyor.

Filmin orijinal adı (“The Ides of March”), Mart ayının on beşi anlamına geliyor. Roma imparatorluğu döneminde çeşitli dinsel törenlerle kutlanan bugünün tarihteki asıl önemi ise daha sonra oluşmuş: Sezar bu tarihte uğradığı suikast sonucu ölmüş çünkü. Shakespeare’in “Julius Caesar” adlı oyununda kâhin, Sezar’ı “ayın on beşinden sakın” diye uyarır ve o gün geldiğinde Sezar kâhine: “Martın on beşi geldi işte” dediğinde şu cevabı alır: “Evet Sezar, geldi, ama daha geçmedi”. Tarihteki önemli bir olaya, Roma İmparatorluğu için bir dönüm noktası olan bir politik suikaste göndermede bulunmak akıllıca bir fikir elbette ama filmimizin hikâyesi ne o kadar önemli büyük bir trajediyi anlatıyor bize ve -daha da önemlisi- ne de ortada bir suikast var. Aksine film politik düzeni eleştiriyor kuşkusuz ama bir farklı alternatifi savunmayı bırakın, bunun ihtimalini bile gündeme getirmiyor. Yeni bir şey söylemiyor aslında hikâye bize: Ne kadar dürüst ve idealist olursa olsun bir politikacının bu düzen içinde temiz kalabilmesinin zorluğunu hatırlatıyor bize bir kez daha ama bunun zaten düzenin doğası gereği imkânsız olduğunu söylemeye pek yanaşmıyor. Yaptığı hatanın sonuçları ile peş peşe karşılaşmaya başlayan basın sekreterine, bağlı olduğu baş danışmanın söylediği gibi “zaman varken kaçılması gereken” bir dünya burası ama kendisi zevkle ve “başarı” ile yapıyor işini örneğin. Hikâyenin finali de düzeni değiştirmeye çalışmayı değil, ya düzenden çıkmayı ya da onunla uzlaşmayı ve kurallarına uymayı iki olası seçenek olarak görüyor ve gösteriyor sonuçta.

Zekî ve başarılı bir danışmanın yaptığı “küçük” bir hatanın kendisi için çok önemli olumsuzluklara yol açmasının şaşkınlığını iyi anlatıyor bize hikâye. Hollywood’un hikâye anlatmaktaki ustalığının izlerini taşıyan film, zaman zaman politik dramı bir gerilim ögesini de katarak bünyesine, çekici biçimde anlatmayı başarıyor seyircisine. Gerilimin sonradan soluğu kesiliyor çünkü filmin asıl derdi o değil; ne var ki bir yarım kalmışlık havası da veriyor bu açıkçası. Sonuçta politik açıdan da gerilim açısından da gitmesi gerektiği kadar gitmediğine tanık oluyoruz filmin ve bu da değerini azaltıyor şüphesiz. Howard Dean’in 2004 yılında Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yaptığı kampanyadan esinlendiği söylenen hikâyede, bu partinin adayının “Dünyayı önceden olduğu gibi tekrar biz (A.B.D.) yöneteceğiz” vaadinin bugünkü cumhuriyetçi başkan Trump’ın söylemleri ile ne kadar örtüştüğünü düşünürsek, iki parti arasındaki benzerlik üzerine söyleyeyecek çok şeyi olduğunu bildiğiniz bir hikâyenin bu potansiyeli de atladığını fark edip, rahatsız oluyorsunuz sonuçta.

Delege pazarlıkları, basınla karşılıklı çıkarlara dayalı “ahlâksız ilişkiler, önemli olanın her ne pahasına olursa olsun kazanmak olması, tüm bu kirli işlerin seçmene sunulan temiz yönetim vaadini pazarlamak için kullanılması ve daha da önemlisi seçmenin de tüm bunları aslında biliyor olması… Bu politik düzenin ikiyüzlülüğünü, daha doğrusu bu ikiyüzlülüğün seçmen tarafını gündemine almayan hikâye, en düzgün görüneninin bile “çamur at, izi kalsın” anlayışını benimsediği bir düzenin en azından net bir resmini göstermesi nedeni ile ilgiyi hak ediyor kuşkusuz. Buna Ryan Gosling, George Clooney, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood ve Jeffrey Wright gibi oyunculardan oluşan sağlam bir kadroyu ve Alexandre Desplat’ın hikâyenin dramatik değişimlerini özenli bir şekilde takip eden müzik çalışmasını da eklerseniz, görülmeyi hak eden bir film bu. Politik gerilim olmaya nefesi yetmeyen, sistem eleştirisinde de hayli çekingen olan film, Clooney’in klasik ama hikâyesine uygun yönetmenlik anlayışının da katkısı ile rahatlıkla ve ara sıra da merakla izlenebilir.

(“Zirveye Giden Yol”)

Ma Loute – Bruno Dumont (2016)

“Onlar bizim gibi insanlar değiller”

1910 yılında Fransa’da deniz kıyısındaki bir kasabadaki tuhaf bir yerel aile, zengin bir burjuva aile, gizemli bir biçimde kaybolan tatilciler, gizemi çözmeye çalışan bir polis ikilisi ve beklenmeyen bir aşkın hikâyesi.

Fransız sinemacı Bruno Dumont’un yazdığı ve yönettiği bir Fransa, Almanya ve Belçika ortak yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve hiçbirini kazanamasa da César ödüllerine aralarında film ve yönetmenin de olduğu yedi dalda aday gösterilen film, Dumont’un önceki filmlerinden farklı bir noktada duran ve mizahından burjuva eleştirisine, yamyam karakterlerinden sessiz film dönemi komedileri havasına ve zaman zaman karikatüre varan oyunculuklarından sınıf çatışmasına pek çok farklı unsuru barındıran biçim ve içeriği ile yoğun ama aynı zamanda hafif de olmayı başaran ilginç bir çalışma. Luis Buñuel ve Wes Anderson’ın filmlerini hatırlatan yapısı ile görülmesi gerekli bir çalışma bu. Zaman zaman tekrar hissi verse de ve bazı anlarında, saçmalıklar üzerine kurulu sağlam bir komedi yapmanın oldukça zor olduğunu hatırlatan problemleri olsa da ilgiye kesinlikle değer bir çalışma ortaya koymuş Dumont.

Kıyıdaki kayalıklara vuran midyeleri toplayan yoksul bir aile, onların yanından neşeli bir gürültü ile geçen (“Bakın midye toplayıcıları da orada; ne kadar pitoresk bir görüntü”) burjuvalar ve ardından görüntüye gelen, tatilcilerin gizemli bir şekilde kaybolmasının sırrını çözmeye çalışan ve Laurel – Hardy ikilisini hatırlatan hayli komik iki polis. Dumont tüm bu karakterleri komik, gizemli ve romantik ama bunların tümünün de üzerinde absürt bir hikâye ile getiriyor karşımıza. Filme adını veren Ma Loute karakteri yoksul ailenin en büyük çocuğu ve midye toplamanın yanısıra babası ile birlikte nehirin sığ bir yerinden insanları karşıdan karşıya (kucaklarında taşıyarak) geçirerek para kazanıyor. Onunla burjuva ailenin çocuğu (erkek kılığına giren kız rolü yapıyor ama gerçeğin bundan da farklı olduğunu öğreniyoruz filmin bir parça fazla sert bir sahnesinin hemen öncesinde) arasındaki aşk (veya bu aşkın imkânsızlığı), Dumont’un filminin tüm o gösterişli ve kalabalık biçimsel tercihleri ve içeriğindeki unsurlarının yanında bir toplumsal çatışmanın komik bir resmini çizmeye çalıştığını da gösteriyor öncelikle. Evet, bu iki sınıfın kaynaşması imkânsız ve yoksulun öfkesi de hikâyedeki yamyamlık ögesinin sembolü olduğu gibi hayli sert. Dumont burjuva aileyi genellikle komedinin parçası yaparken, yoksul aile hikâyenin dramatik yanının parçası oluyor çoğunlukla ve bu bağlamda, polisin de (devletin temsilcisi olarak görebiliriz onları) mizahın kaynaklarından biri olduğunu düşününce devletin tüm beceriksziliği ve bürokrasisi ile bu iki sınıf (burjuva ve emekçiler) arasındaki çatışmada ilkinin yanında durduğunu gösterdiğini söyleyebiliriz sanırım.

Tecrübeli ve ünlü oyuncuların yanında ilk kez sinema oyunculuğu yapan isimleri de kullanmış Dumont. Gerçek hayatta da baba oğul olan Thierry Lavieville ve Brandon Lavieville ile anne rolündeki Caroline Carbonnier yoksul aileyi oldukça başarılı performanslarla oynarken, genç Brandon tehlikeli ve utangaç karakterini çarpıcı bir doğallıkla getiriyor önümüze. Filmdeki rolü ile yeni oyuncu dalında César’a aday gösterildiği gibi başka ödüller de alan Raph da yine ilk filminde hayli duyarlı bir portre çiziyor. Yine ilk oyunculuk tecrübelerinde, Didier Després ve Cyril Rigaux iki polisi hayli keyifli bir biçimde canlandırırken, her ikisi de ciddiyetlerini hiç bozmadan filmin komik anlarının çoğuna imza atıyorlar ve özellikle ikili sahnelerinde filmi “konuşmalı bir sessiz film” havasına sokan oyunculukları ve özellikle de ilkinin sakarlıkları ile kesinlikle eğlendiriyorlar. Didier Després’in açılışta kumsaldan aşağı yuvarlanması veya finalde bir ipin ucunda balon gibi havada süzülmesi gibi sahneler -hikâyede anlamlı bir yerini her zaman bulamasanız bile- kesinlikle eğlenceli. Filmin fiziksel komedisi sadece onlardan da kaynaklanmıyor. Avizenin tozunu alırken üzerine çıktığı sandalye ile birlikte yere yuvarlanan zengin kadın veya silkelediği halı ile birlikte balkondan düşen hizmetçi gibi daha başka pek çok fiziksel komediye uygun ânı var filmin. Komik şekillerde yürüyen karakterler, üzerine yatılan şezlongun çökmesi, polislerin ve borazancının beceriksizliklerini de ekleyebiliriz filmin komedi anlarına.

Günleri aylaklıkla geçen ve servetlerinin ve saflıklarının kaybolmaması -“tüm saygın ailelerde olduğu gibi”- için hayli karmaşık akraba evlilikleri ile ailelerini sürdüren (“Hem abiniz hem kuzeniniz mi oluyor?”) zengin burjuva ailenin üç bireyini canlandıran Fabrice Luchini, Juliette Binoche ve Valeria Bruni Tedeschi filmin oyunculuk açısından ağır topları kuşkusuz. Tedeschi ve özellikle Luchini filmin komedisine güç katan hayli sağlam oyunculuklar sergilerken, Binoche nerede ise denetimsiz denecek bir histeri ile canlandırıyor karakterini. Evet, senaryo da karakterini karikatüre yakın çizmiş anlaşılan ama Binoche’un da bu karikatürü bir adım daha ileri taşıması belki ilgi çekici ama öte yandan bir parça ayrıksı ve abartılı duruyor.

Falezlerden havalanma gibi mucizelere de tanık olduğumuz hikâyenin sınıfsal uzlaşmanın ne kadar iyi niyetli olunursa olsun sınıfların doğası gereği imkânsız olduğu gibi bir mesajı da var. Mesajın bu sertliği daha fazlası ile “yamyamlık” bölümlerinde kendisini gösteriyor bu imkânsızlığı vurgulamak için belki de. Komedisi her zaman güçlü olmayan ve zaman zaman de tekrar havası veren filmin Guillaume Deffontaines imzalı görüntülerini de anmalı: Işığın çok iyi kullanıldığı ve çekim yapılan yerin doğal güzelliğini çok iyi yakalayan kareler üretmiş Deffontaines ve genel olarak bir toplum düzeninin mikro ölçekteki bir karşılığı olarak kurulmuş hâli gibi görünen yöreyi izole edilmiş bir şekilde yaratmayı başarmış yönetmen Dumont ile ile birlikte. Sonuç olarak kesinlikle ilgi çekici ve görülmeyi hak eden bir çalışma bu ve eğlenceli kaosu ve absürtlüğü ile ilginç bir film.

(“Slack Bay”)

Piramit – William Golding

İngiliz yazar William Golding’in otobiyografik ögeler de taşıyan, 1967 tarihli romanı. Nobel ödüllü yazar bugün en çok “Lord of the Flies – Sineklerin Tanrısı” ve Man Booker ödülünü alan “Rites of the Passage – Geçiş Ayinleri” ile hatırlanıyor olsa da aralarında “Piramit”in de olduğu toplan on üç romanı yayımlanmış, diğer türlerdeki eserlerine ek olarak. Bu kitap Stillbourne (Stillborn: Ölü Doğan’a bir gönderme) adındaki bir kasabada 1920’li yıllarda geçiyor ve Oliver adındaki bir gencin hikâyesini anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitap Oliver’ın çocukluğundan ve gençliğinden hatırladığı üç farklı hikâyeyi ortak karakterlerle ve onun ağzından getiriyor karşımıza. Bir büyüme hikâyesi olduğu kadar, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemini sınıfsal ayrımların net olduğu, herkesin herkesi tanıdığı ve gözlediği küçük bir kasabada yaşıyor olmaya da odaklanan bir kitap bu.

Yazarın oğlu David’e ithaf ettiği roman antik dönem Mısırı’nın bilge veziri Ptah-Hotep’in bir sözü ile açılıyor: “Eğer insan içindeysen kendin için aşk yarat, kalbinin bir ucundan diğerine dek”. Amatörce ama tutkulu bir şekilde piyano çalan Oliver’ın müziği kadar aşkın da ağır bastığı bir kitap için doğru bir seçim bu söz ve her üç bölümde de bu iki öge, müzik ve aşk (arayışı), öne çıkıyor. İlk bölümde, on sekiz yaşında olan ve sonbaharda Oxford’a gitmeye hazırlanan Oliver’ın “kasabanın gülü” Evie’nin peşinde koşması anlatılıyor; genç adamın peşine düştüğü aşkın duygusal yanı değil, aşkın fiziksel karşılığının peşinde o asıl olarak ve bunu gizlemiyor da hiç. Bu bölümde aşkı ve onunla birlikte ya da onun aracılığı ile kasaba hayatından kaçışı arayan Evie karakteri temel olarak. Kızdan “yararlanma”sını düşündüğümüzde Golding’in Oliver karakterini mutlak bir “iyi genç” olarak çizmeye çalışmamış olması dikkat çekiyor. “On sekiz yaş acı çekmek için iyi bir yaştır” diyor bu bölümde Oliver ama çektiği acı daha çok Evie’ye “sahip olmak” ve herkesin herkesin ne yaptığını bildiği kasabada bu işi gizli tutabilmek uğruna çektiği ile kısıtlı asıl olarak.

İkinci bölümde Oliver’ın üniversitede okurken yaz tatili için geldiği kasabada annesinin zorlaması ile, kasaba halkının sergilediği bir müzikalde rol almasını anlatıyor. İlk ve son bölümün aksine mizahın da kendisine yer bulduğu bu bölümde müzikalin yönetmenliğini üstlenen ve kasaba dışından biri olan Evelyn karakteri, Oliver ile birlikte öne çıkıyor. Bir eşcinsel Evelyn ve kendi sonuçsuz aşk arayışı ve içine kısıldığı hayatın neden olduğu alaycı ve melankolik karakteri ile dikkat çekiyor. Bu bölümde müzikal hazırlıkları sırasında öne çıkan tartışmalar ile ve ilk bölümün genelinde, William Golding kasabadaki sınıf farklarını vurguluyor sık sık. En “üstte” kasabanın doktoru üzerinden anlatılanlar var, onların altında ise Oliver’ın ailesinin (babası eczacıdır Oliver’ın ve eczacı doktor kadar “önemli” değildir) yer aldığı grup. En altta ise bu iki sınıfa pek katılamayan ve yoksulların oluşturduğu grup yer alıyor. Özellikle ilk iki bölümde karakterlerin sınıfları hikâyenin gelişiminde önemli bir belirleyici faktör oluyor (“Anlaşılmıştı. Doktor Ewan’ın oğlu Çavuş Babbacombe’un kızını babasının arabasına bindiremezdi elbette”, “… onun toplumsal sınıfının çok üstünde olan birine hafifçe eğilip selam vererek…”, “bu selamlar gelgelim pek ender karşılık görürdü…” vs.). Doktor, ezcacı ve çavuşun sembolleri olarak görebileceğimiz sınıflı ve pek kaynaşmamış bir toplumu anlatıyor kısaca Golding.

Üçüncü bölümde, artık orta yaşlı biri olan Oliver’ın kasabaya yaptığı bir ziyarette çocukluğunda keman dersi aldığı Bayan Dawlish (yürüme şekli nedeni ile kendisine “Yo Yo” deniyor, aynı isimli oyuncağa gönderme yapılarak) karakteri ön planda ve onun da aşksız bir şekilde harcanan hayatını anlatıyor bize Oliver. Romanın ilk bölümünde piyano, ikinci ve üçüncü bölümlerinde kemanın ana karakterin yaşadıklarının aracı olduğu romanda sınıfsal ayrımla ilgili değişimi Henry karakterinin başlattığı söylenebilir. Galli yoksul bir genç olan adamın kasabaya yerleştikten sonra kurduğu işi büyütüp zenginleşmesi sınıfsal kalıplara bir darbe indirmiş (ya da indirecek) görünüyor, en azından görünüş olarak. Sonuçta sınıf ayrımları kolay kolay yok olmuyor kararlı ve sürekli bir direniş olmadıkça!

William Golding’in bu romanı olay örgüsü açısından yeterince güçlü görünmüyor açıkçası ama zaten yazarın derdi de bu değil. Roman 20. yy başlarında bir İngiliz kasabasında bir gencin büyüme hikâyesini toplumsal sınıf ayrımlarının belirleyiciliği ile aktarırken bize, toplumun kısıtlamaları nedeni ile kaybolan hayatları da sergiliyor. İlk ve son bölümde karanlık, ikinci bölümde ise eğlenceli bir yaklaşımı tercih ediyor bunu yaparken ve okunmayı hak eden bir eser yaratıyor sonuç olarak.

(“The Pyramid”)