On Golden Pond – Mark Rydell (1981)

“O, yaşlı bir aslan gibi; hâlâ kükreyebildiğini kendisine hatırlatması gerekiyor”

Yazı geçirmek üzere göl kıyısındaki evlerine gelen yaşlı bir çift ve ziyaretlerine gelen kızları, sevgilisi ve sevgilisinin oğlunun hikâyesi.

ABD’li yazar Ernest Thompson’un kendi tiyatro oyunundan senaryolaştırdığı, Mark Rydell’ın yönettiği bir ABD – İngiltere ortak yapımı. Thompson’ın 2001’de televizyona da uyarlanan oyunu ilk kez 1979’da sahnelenmiş ve oldukça da beğenilmiş; sinemadaki bu uyarlaması da aday olduğu on Oscar ödülünden üçünü (uyarlama senaryo, erkek oyuncu ve kadın oyuncu) kazanmıştı. Hem zamanında hem de bugün filmi çekici kılan asıl olarak oyuncuları ve onların performansları olsa gerek; buna ek olarak bir de bu oyunculardan ikisinin kendi aralarındaki gerilimli baba – kız ilişkisinin bir benzerini canlandırmış olmalarıydı seyirciyi filme çeken. Sinemanın iki dev oyuncusu Katharine Hepburn ve Henry Fonda yaşlı çifti canlandırırken, Fonda’nın gerçek hayattaki kızı, bir başka büyük oyuncu Jane Fonda da bu çiftin kızlarını oynuyor filmde. Yaşlı oyuncular Oscar’ı alırken, Jane Fonda adaylıkla yetinmişti o yıl. Dave Grusin’in -yine Oscar’a aday olan- müziğinin dikkat çektiği, Billy Williams’ın başarılı -ama Mark Rydell’ın Hollywoodvari bir tercihle sık sık kartpostal havasında kullandığı- görüntüleri, oyundan gelen sağlam diyalogları, oyunun havasını yitirmeden sinema karşılığını üretmiş olması ve Rydell’ın yalın yönetmenliği ile ilgiyi hak eden film, tüm bunların yanında bir televizyon filmi havasının ötesine pek geçememesi ve daha da önemli olarak hikâyenin hangi formüllere göre ilerleyeceğinin fazlası ile öngörülebilir olması gibi ciddi kusurlara da sahip. Ne hikâyesini ne de karakterlerini zorluyor ve aksine hep garantili sularda ilerliyor film ve bu açıdan aslında güçlü bir sinema tadı da vermiyor. Ne var ki film popüler sinema tercihi ile bunu dert etmiyor zaten ve özellikle de Hepburn ve Fonda(lar) üzerine yapıyor yatırımını ve karşılığını da alıyor.

Güzelliği fazlası ile vurgulanan bir göl evinin salonunda, etrafında ve gölde geçiyor hikâyenin hemen tamamı. Bir parça huysuz, rekabetçi ve 80’nine girmek üzere olan bir emekli profesör ve eşi yazı geçirmek üzere eve yerleşirken, bir yandan da babasının doğum günü için oraya gelecek olan ve onunla arası hep soğuk olmuş boşanmış kızlarını ve yeni erkek arkadaşını bekliyorlar. Yazı orada geçirmek anlaşılan uzun bir süredir tekrarlanan bir rutin ve iyi kötü pek çok anılar yaşanmış orada. Açılış sahnesi ile iki yaşlı karakterini ustaca bize tanıtan film sonrasında Amerikalılar’a özgü bir yüzleşme ve barışma hikâyesi olarak ilerliyor ve bu açıdan da pek orijinal bir içerik sergilemiyor. Film gösterime girdiği tarihte çekiciliğinin büyük bir kısmını ilk ve son kez bir filmde birlikte rol alan Katharine Hepburn ve Henry Fonda ikilisinin varlığından ve Jane Fonda’nın babası ile gerçek hayatta da benzerini yaşadığı sorunlu ilişkisinin sinema karşılığı olmasından almıştı. Thompson’ın su gibi akan diyalogları bu üç usta oyuncunun ağzından duyulduğunda daha da sağlam geliyorlar kulağa ve hayli çekici oluyorlar kesinlikle. Son sinema filminde oynayan ve kısa bir süre sonra ölen Henry Fonda ve sadece varlığı ile bile perdede güçlü bir cazibe merkezi olabilen Hepburn’ü seyretmek sonsuz bir keyif elbette ve sadece bu bile filmi görülmesi gerekli sınıfına sokmak için yeterli. İki oyuncunun yılların birikimini karakterlerine nasıl yedirdiklerine ve sade oyunculuklarla nasıl müthiş bir gerçekçilik yaratabildiklerine tanık olmak tam bir keyif ve yönetmen Rydell da bunun farkında olduğundan tüm çabasını onlar üzerinden gösteriyor bize. Jane Fonda da sağlam bir oyun veriyor ama senaryonun bazı Amerikanvari klişelerinin de kurbanı oluyor zaman zaman.

Genç karakterlerin her zaman öne çıktığı bir sinema dünyasında iki yaşlı insanın ön planda olduğu bir hikâye -ticarî sinemanın tüm gereklerine uyarak da olsa- anlatması şüphesiz filme bir değer katıyor; yaşlanıp ölüme yaklaşıyor olmanın neden olduğu duyguların ve özellikle de öfkenin hikâyede öne çıkıyor olması da önemli. Keşke tüm bunlar “büyükler için çekilmiş bir aile filmi” havasından daha uzak bir film ile karşımıza gelseydi ve hikâyedeki karakterler ve çatışmaları bizi bir parça “kışkırtabilseydi”; aksine finaline doğru giden gelişmelerin en iyi örneği olduğu biçimde hiç şaşırtmadan ve kolay çözümlerden hiç şaşmadan ilerliyor film. Zaman zaman seyircinin gözlerini yaşartmayı hedefleyen ve bunu başaran, finaldeki rahatsızlanma sahnesinin örneği olduğu gibi oyuncuların şovu için özel tasarlanmış bölümlerle dolu olan bir film bu ve sanatsal kaygılardan ziyade biraz üzülmek, biraz gülmek ve biraz da mutlu olmak için tasarlandığı açık. Henry ve Jane Fonda’nın ilk ve son kez birlikte yer aldığı filmin, bu son çalışmasından sonra erken bir yaşta ölen kurgucu Robert L. Wolfe’un anısına ithaf edildiğini de hatırlatalım ve kusurlarına rağmen ilgiyi hak ettiğini ekleyelim son olarak.

(“Altın Göl”)

Made in France – Nicolas Boukhrief (2015)

“Şu andan itibaren, takiye kurallarını uyguluyoruz: Sakalınızı kesin, kalabalığa karışın, görünmez olun, izlenmediğinizden her zaman emin olun. Gizli camilere bile gitmeyin, orada her zaman muhbirler olur. En önemlisi, acil durumlar dışında telefon kullanmayın. İşte ve ailenizin yanında aşırı içerikli konuşmalar yapmayın. Sigara ve alkol kullanın. Gerekirse ABD ve İsrail’i savunun ki sizden şüphelenmesinler. Şüphelenip size yaklaşanlardan uzak durun, karınız bile olsa uzaklaşın”

Kimliğini gizleyerek, Fransa’da eylem yapmayı planlayan radikal islâmcı bir grubun içine giren müslüman bir gazetecinin hikâyesi.

Fransız sinemacı Nicolas Boukhrief’in yönettiği ve senaryosunu Éric Besnard ile birlikte yazdığı bir Fransız yapımı. 2015 başlarında Fransa’da gösterime sokulması planlanırken önce Paris’teki, ardından da Kasım 2015’teki terör saldırıları nedeni ile vizyona çıkamayan film ancak 2016’nın Nisan ayında yer bulabilmişti kendisine Fransız sinemalarında. Tam da hikâyesinin anlattığı türden saldırılar nedeni ile gösterime bir türlü girememesi tuhaf bir tesadüf olduğu kadar, aynı zamanda tüm dünyada bugün hâlâ tüm sıcaklığı ile süren bir terör türünün sanat üzerindeki doğal yanasımasının da sonucu olsa gerek. Boukhreif’in filmi çok gündemde olan bir konuyu aksamadan anlatan ama bunu yaparken konusu ve karakterleri (İslâm adına eylemde bulunduğunu iddia eden teröristler) açısından hemen herkesin bildiği, okuduğu veya düşündüğü üzerine çok da yeni bir şey eklemeyen bir çalışma mahiyetinde kalıyor çoğunlukla. Gazeteci karakterinin içine düştüğü tehlikeli durumların neden olduğu heyecan zaman zaman konunun büyüklüğünün önüne geçiyor ve senaryonun “politik doğruculuk”tan hiç ayrılmaması da bir parça rahatsız ediyor ama yine de tehlikenin ne kadar yakınımızda ve hatta içimizde olduğunu hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Babası Cezayirli, annesi Fransız olan (yönetmenin kendisinin de kökenleri böyle) ve dininin inandığı gereklerini de yerine getiren bir müslüman gazetecinin mesleği nedeni ile giriştiği ama olayların büyümesi nedeni ile kendisini kurtaramadığı gelişmeleri anlatıyor bize film. Kendisi dahil beş kişiden oluşan ve içlerindeki liderleri aracılığı ile kendilerine iletilen görevleri yerine getirmeye hazırlanan bir grubun içine giriyor gazeteci. Senaryo bu “içeriden” karakteri kullanarak üyelerin davranış kalıplarını ve düşünme (ya da kör inanç) biçimlerini bize çok yakından gösteriyor ki bu hikâye adına doğru bir tercih olmuş. Ne var ki gördüklerimiz/duyduklarımız pek yeni şeyler değil ve konuya ortalama bir ilgi gösterenlerin üç aşağı beş yukarı tahmin edeceklerini geçemiyor. Bu bir eksiklik film adına elbette ve hayli de önemli. Yine de filmin “bilinmeyen gerçekleri” ortaya dökme ve bu tür terörist örgütlerin içyüzünü gösterme gibi iddialı bir hedefi olmadığını da dikkate almakta yarar var. Boukhrief’in filmi daha çok Batı toplumlarını dehşete düşüren (ama kendilerinin bu konudaki payını pek de düşünmeden) bir konuyu polisiye ve gerilim kalıpları içinde anlatmayı hedeflemiş ve çok da güçlü bir biçimde olmasa da bu konuda hedefini yakalamış görünen bir çalışma.

Kör inançları sergileyen (adına öldürdüklerine inandıkları dinle ilgili aslında pek de bir şey bilmeyen; kiminle ne zaman, nasıl seks yapmalarının dinleri açısından kabul edilebilir olduğunu önemli bir konu olarak tartışanlar var karşımızda) film, karakterlerinin nedenlerini pek deşmiyor ve daha çok hikâye geliştikçe ortaya çıkan tereddütler, korkular ve itirazlarına ağırlık veriyor. Bu da bir problem kuşkusuz; çünkü film bize işte bunlar var ve tam da içimizdeler demekten öteye geçemiyor bu seçimi yüzünden. “Gerçek müslümanlar”ı incitmemeye özen gösteren, hatta finali ile onlara tam da inandıkları türden bir mucize armağan eden film belki politik açıdan doğru bir hassasiyet gösteriyor ama bu doğrunun sanatsal bir karşılığı olduğu tartışmalı bir parça. Başta gazeteciyi canlandıran Malik Zidi olmak üzere oyuncuların karakterlerine oturmuş göründüğü ve gerilimi destekleyen performanslar verdikleri filmin senaryosu, hemen tüm karakterlerini biraz kolaya kaçarak (bir takım şeylerin temsilcisi olarak belirleyerek) seçmiş görünüyor ve böyle olunca da oyuncuların kendilerini daha çok “aksiyon” sahnelerinde gösterebilmesine fırsat tanıyor. Film, kusurlarına ve zayıflıklarına karşın, tehlikenin ne kadar içimizde olduğunu göstermesi (daha doğrusu hatırlatması) nedeni ile ilgi çekebilir yine de. Teröristlerin yerleştikleri evin ve bulunduğu sokağın sıradanlığının farkına varan bir seyirci için tehlikenin ne kadar yakınında olduğu da çok net bir şekilde kendisini gösterecektir. Yönetmenin zaman zaman karanlık bir atmosfer yaratmayı başarması, hareketli sahnelerin genellikle heyecan verici bir biçimde oluşturulması, senaryonun karakterleri şeytanî varlıklar olarak göstermekten kaçınması ve Robin Coudert’in müziği filmi çekici kılabilecek diğer unsurlar olarak öne çıkıyorlar. Konusu nedeni ile dış sahneler için yerel yönetimlerden izin almakta zorlanan yönetmenin “sahte” bir senaryo hazırlayarak İslâmcı teröristlerin yerine Rus mafyasını koyması da Batı’nın, özellikle de Fransa’nın oluşumuna katkı sağladıkları İslâmcı terör gerçeği ile başının dertte olduğunun göstergelerinden biri olsa gerek.

15 Minutes – John Herzfeld (2001)

“Sen televizyon seyretmiyor olabilirsin ama tüm dünya seyrediyor”

İşledikleri cinayetleri kayıt altına alarak ünlü olmayı planlayan iki suçlunun peşine düşen bir dedektif ve bir “itfaiye polisi”nin (fire marshall) hikâyesi.

John Herzfeld’in yazıp yönettiği bir ABD – Almanya ortak yapımı. Adını Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünden alan film işte bu ünün peşine düşen iki suçluyu ve peşine düşenleri anlatıyor bize. Hikâyedeki suçlulardan biri elinden düşürmediği amatör kamerası ile üne giden yollarının “belgesel”ini çeken bir sinema düşkünü, diğeri ise kazanacağını düşündüğü ünü paraya çevirmeyi planlayan bir sadist. Herzfeld 15 dakikalık ünü bize 120 dakika içinde anlatıyor ama ortaya çıkan sonuç teknik alanda aksamayan, ne var ki hikâye olarak hayli problemleri olan bir çalışma oluyor. Eleştirdiğinden kendisini muaf tut(a)mayan bir içeriği olan senaryo hem senaryo tekniği açısından başarısız hem de içerik olarak çok sorunlu. Robert De Niro ve Edward Burns’ün başrollerdeki performansları idare eder bir havadan öteye geçemezken, yine de varlıkları ile ana çekicilik kaynağı olmaları filmin zayıflığını ortaya koyan iyi bir gösterge olsa gerek.

Geçirdikleri birkaç günden sonra ABD’yi “Burayı seviyorum. Hiç kimse yaptığından sorumlu değil” ifadesi ile tanımlayan iki suçludan biri Çek, diğeri Rus. Karel Roden ve Oleg Taktarov’un canlandırdığı (ve açıkçası Herzfeld’in filmine verdiği abartılı –ve yanlış- havaya uygun performansları ile De Niro ve Burns’ü gölgde bıraktıkları) karakterlerin zalimliği ve planları o kadar ileri bir noktaya gidiyor ve uyguladıkları şiddeti film o denli açık bir biçimde gösteriyor ki hikâyenin iyi niyetinden kuşkuya kapılıyor insan. Hani nerede ise karakterlerinin peşinde olduğu ünün kendisi de peşine düşmüş görünüyor Herzfeld bu tercihi ile. Amerikan medyasını (özellikle de televizyon kanallarını) -haklı olarak- çok sert bir biçimde eleştiriyor hikâye ama bu eleştirisini (ve aslında genel olarak hikâyesini) zaman zaman o derece gereksiz bir mizah ve abartıya başvurarak yapıyor ki ciddiyetini de yitiriyor; bu da kendinizi şunu düşünürken bulmanıza neden oluyor: Acaba gerçekten de derdi eleştirmek mi filmin? Tüm o şiddet görüntüleri ve bu sahnelerin sorumlusu olan “iki manyak” bir noktadan sonra hem rahatsız etmeye başlıyor hem de filmin aslında sanki bunlar üzerinden ilgi çekmeye çalıştığını düşünmenize neden oluyor. Böyle olunca da hem eleştirinin ciddiyetini sorguluyor hem de hikâyeden uzaklaşıyorsunuz.

Anthony Marinelli ve J. Peter Robinson imzalı müziklerin “başarı”sı da yukarıda bahsedilen problemlerin bir başka göstergesi. Müzik, hikâyenin gerilim, şiddet, heyecan, mizah anlarına uygun olarak sürekli biçim değiştirirken bir yandan da yoruyor aslında ama filme uygun bir çalışma kesinlikle. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, hikâyenin sorunlarını aynen yansıtıyor ikilinin müzik çalışması. Peki, yukarıdakiler dışında başka ne sorunları var filmin? İki suçlunun (ve escort servisi işleten kadının) altı sürekli olarak çizilen bir şekilde Doğu Avrupalı olarak seçilmesinden mizahın kara mizah türünden olmaması ve bu nedenle hikâyenin sertliği ile örtüşmemesine, De Niro’nun karakterinin romantik hikâyesinin filmde sırıtmasından Burns’ün karakterinin bir kaçak göçmenle hemen oluşuveren yakınlaşmasına pek çok sorunu var senaryonun. “Mesaj” ile aksiyonu öne çıkaran mizansenin uyuşmamasını, hatta çelişmesini de eklemek gerekiyor bu sorunların arasına. Eleştirdiği hatta yerden yere vurduğu medyanın bu halinin nedenleri üzerinde de hiç durmuyor elbette hikâye ve tipik bir ABD filmi olarak sistemin doğasına dokunmadan yapıyor eleştirisini; böyle olunca bir çıkış noktası da göster(e)miyor, hatta kimi diyalogları ile bir çıkış noktası olmadığını da ima ediyor. Finale doğru hikâyenin iyice yoldan çıkıp, sürekli olarak bir abartıdan diğerine geçmesini de atlamayalım.

Şiddeti göstermekten hiç sakınmaması, tıpkı iki suçlu karakteri gibi filmin kendisinin de ilgi/ün manyağı olduğunu düşündürtmüyor değil açıkçası. Tüm bu problemlerin yanında filmin temposunun yerinde olduğunu ve mesajı bir kenara bırakılıp bir suç hikâyesi olarak ele alındığında işini fena yapmadığını söylemek mümkün. Bir yangından kurtulmaya çalışan iki karakterin çabalarına tanık olduğumuz sahne örneğin, sıkı bir aksiyon filminde göreceğimiz türden bir başarıyı getiriyor karşımıza. De Niro’nun karizması, Burns’ün de yakışıklılığı ile en büyük katkılarını sağlamış göründüğü filmde De Niro’nun ayna karşısında bir prova sahnesi var ki elbette akla oyuncunun Scorsese’nin “Taxi Driver – Taksi Şoförü” filmindeki ünlü sahnesini getiriyor ama sadece getiriyor, o kadar; çünkü Scorsese’nin filmi ile bu film arasındaki kadar fark var etkileyicilik açısından bu iki sahne arasında.

(“Fifteen Minutes” – “15 Dakika”)

Thunderball – Terence Young (1965)

“Egonuzu unutmuşum, Bay Bond. Bond bir kadınla sevişince, o kadın cennetten sesler duyar; tövbe eder, iyiliğin ve erdemin tarafına geçer, değil mi?… Ama bu kadın değil! ”

İki nükleer başlığı ele geçirerek, istedikleri yüklü tutar ödenmezse ABD ve İngiltere’nin birer büyük şehrini havaya uçurmakla tehdit eden Spectre örgütüne karşı mücadele eden James Bond’un hikâyesi.

James Bond serisinin dördüncü resmî filmi. Öncelikle bir senaryo olarak yazılan, bu senaryo filme dönüşmeyince Ian Fleming tarafından romana dönüştürülen eserden çekilen bir film bu ve bu yazılış süreci sonucunda senaryonun sahipleri olarak Richard Maibaum ve John Hopkins gösterilse de resmî olarak, ortaya çıkan eserde Kevin McClory ve Jack Whittingham’ın da katkısı olmuş. İngiliz Terence Young’un yönettiği üçüncü ve son Bond eseri olan çalışma, gişe geliri açısından serinin en başarılı filmlerinden biri ve enflasyon göz önüne alındığında 2012 yapımı “Skyfall”dan sonra ikinci sırada yer alıyor bu alanda. Serinin Görsel Efektler dalında Oscar kazanan tek filmi olan çalışma hikâyesinin aksiyonun altında kalmadığı, Bond’u Bond yapan pek çok özelliğin kendisine yer bulduğu ve yönetmen Young’un hikâyeye yakışan mizanseni ile ilgiyle seyredilecek bir sinema eseri. Bond’un ilk filmden bu yana gittikçe büyüyen bir markaya dönüştüğünün göstergesi olarak bütçesinin kendinden önceki üç Bond filminin bütçelerinin toplamından fazla olduğu film hem Bond hayranları hem de bu tür filmleri sevenler için ideal bir seyirlik. Bir Bond filmi ve bu tanım ne ifade ediyorsa, ne azına ne de fazlasına, ona sahip olan bir çalışma özet olarak.

Bond’un fiziksel becerisini ve zekâsını gösteren ve asıl hikâye ile ilgisi olmayan bir sahne ile açılıyor film. Ardından da Bond bize klasik açılış jeneriğinin gereği olarak bir objektifin içinden ateş ediyor ve sonra da bu kez Tom Jones’un seslendirdiği Thunderball adlı şarkı eşliğinde Maurice Binder’ın tasarladığı açılış jeneriğini izliyoruz. Binder -günümüz için- oldukça sade görünen ama klasik Bond’u karşımıza getiren bir tasarımla yine keyifli bir çalışma yapmış ve hikâyenin bu kez su altında geçeceğini özetleyen çalışması ile üzerine düşeni çekici bir biçimde yerine getirmiş. Bundan sonrası da tam bir klasik Bond hikâyesi olarak ilerliyor: Tüm dünyayı tehdit eden gizemli bir örgüt, kötülüğün somut haline dönüşmüş bir adam, Bond’un yanında veya karşısında yer alan ve çoğu bir şekilde yatağından geçen kadınlar ve dünyayı bir kez daha kurtaran kahramanımız. Seri ne vaat ediyorsa, hemen tümünü veriyor bize film; dozunda bir heyecan ve gerilim, yeterince aksiyon, edepli bir cinsellik ve bu kez Bahama üzerinden bir parça egzotizm. John Barry’nin orijinal Bond temasını da kullanan müziği hikâyeyi çok iyi desteklemesinin yanısıra kendi başına ayrı bir çekiciliğe de sahip ve Bond filmlerinin gedikli görüntü yönetmeni Ted Moore’un kamerası da filme çekicilik katıyor ve özellikle aksiyon sahnelerinde karşımıza getirdiği görüntülerle takdiri hak ediyor.

Bond “yedi” numara ise diğer “00”lar kimdir, nerededir diye merak ediyorsanız ilk ve sanırım son kez bu filmde diğer ajanlar da karşımıza çıkıyorlar ama yüzleri gösterilmiyor seyirciye. Sonuçta herhalde hiçbiri Bond’un ayarında olmasa gerek! Evet, kahramanımız bu kez ağırlıklı olarak Bahamalar’da yaşıyor ve yaşatıyor macerasını ve kısa sürelerle de olsa Fransa ve İngiltere’ye de uğruyor (su altı çekimleri ABD’de gerçekleştirilmiş, hikâye oraya uğramasa da). Bu uğrak noktalarında da kadınları hiç “ihmal etmiyor” ve kadınlar da onun cazibesine pek direnemiyorlar anlaşılan. Öyle ki bir zorla öpme bile sonradan ateşli bir birlikteliğe dönüşebiliyor! Sadece kadınlarla değil “mücadele”si Bond’un elbette; bu hikâyede nükleer başlıkları ele geçirmenin peşinde koştururken bıçaklı saldırılardan, zıpkınlardan, el bombasından, ateşli silahlardan ve köpek balıklarından da korunması gerekiyor sürekli olarak. Bu aksiyon sahnelerini birbiri ardına sergileyen film neyse ki hikâyeyi ve karakterleri ihmal etmiyor ve mekanik bir aksiyona tanık olmaktan kurtarıyor bizi Terence Young.

Abartılı olmayan ve karakterinin “cool” yanına zarar getirmeyen esprileri, beden ve beyin gücünü kanıtlayan başarıları ve sık sık şortla görüntülenerek altı çizilen fiziksel çekiciliği ile Bond karakterinde Sean Connery yine çok rahat hareket ediyor ve hikâyeyi sürüklüyor. Acımasız kötü adam rolünde İtalyan oyuncu Adolfo Celi’nin işini iyi yaparken (ama bir kült karaktere de dönüşemezken), Fransız aktris Claudine Auger ve İtalyan aktris Luciana Paluzzi hikâyenin ana kadın karakterleri olarak öne çıkıyorlar. Su altında zıpkınlarla başlayıp göğüs göğüse dövüşle devam eden çarpışma gibi -bir parça gereğinden uzun- başarılı sahneleri ve Bond için özel tasarlanan ve hikâyede zamana yayılarak akıllıca kullanılan alet edevatları (“gadget”lar) ile de dikkat çeken film on sekiz yıl sonra “Never Say Never Again – İnsan Gibi Yaşa” adı ile yeniden çekilmiş ve başrolde bu role bir kereliğine dönüş yapan Connery yer almıştı yine. Adını atom bombası denemelerinde oluşan “mantar bulutu” için ABD askerlerinin kullandığı “Thunderball” ifadesinden alan film Bond serisinin iyilerinden biri ama öyle olmasa bile sadece bir Bond filmi olarak zaten belli bir ilgiyi hak ediyor. Elbette, -bazıları ciddi- gerçekçilik problemleri var hikâyede ve zaman zaman biraz tempo düşüyor ama çok da önemli olmasa gerek bunlar.

(“Yıldırım Harekatı”)