Blazing Saddles – Mel Brooks (1974)

“Batıdaki tüm Kızılderilileri öldürmek için onca emek ve zaman harcadık. Peki, sonuç ne? Kızılderililerden daha koyu renkli bir şerifimiz oldu”

Demiryolunun geçeceği kasabalarına el koymak isteyen bir politikacıya karşı direnen ve siyah bir şerifin liderliğinde mücadele eden kasabalıların hikâyesi.

Fars veya parodi türlerindeki filmleri ile tanınan ABD’li yönetmen Mel Brooks’un en çok bilinen ve ticari olarak da en başarılı olan çalışmalarından biri. Filmlerinde farklı tür sinemaları ile dalgasını geçen Brooks bu ikinci sinema filminde kovboy filmlerini tiye almış ve şerifi alışılagelenin dışında siyah yaparak hem Hollywood’un hem de genel olarak beyaz Amerikalılar’ın ırkçılık dolu tarihi ile dalgasını geçmiş. Brooks’un daha sonra sıkça tekrarlanan (örneğin tüm o ZAZ filmleri) tarzının en öne çıkan örneklerinden biri olan film bugün belki bu tekrarlanmışlığın etkisi ile açıkçası bir parça eskimiş de görünüyor.

Siyah şerif rolündeki Cleavon Little’ın sürüklediği filmde usta isim Gene Wilder alkolik bir beyaz silahşörü oynuyor ama rolü senaryodan kaynaklanan nedenlerle oldukça silik ve nerede ise seyredenin aklına siyah ve tanınmamış bir oyuncunun gişede iş yapmayacağı kaygısı ile yaratılmış düşüncesini getirecek kadar hikâyeye hiç katkısı olmayan bir karakter sergilenen. Yan rollerdeki oyuncular, iki farklı rolde karşımıza gelen Brooks’un kendisi dahil olmak üzere hayli abartılı oynamışlar. Bu abartının içinde Alman asıllı revü yıldızını canlandıran Madeline Kahn öne çıkmayı ve başta şarkı söylediği sahne olmak üzere filmin en eğlenceli anlarından bazılarının yaratıcısı olmayı başarıyor. Aslında bir Mel Brooks filminde oyunculuk gösterisi beklemenin ne kadar doğru olduğunu da düşünmek gerek. Sonuçta karakterlerin özellikle klişe olarak ve hayli kalın çizgilerle çizildiği ve hikâyenin kendi başına pek de önemli olmadığı filmler söz konusu. Burada da sözlü veya fiziksel esprileri ardı ardına sıralayan bir senaryo var karşımızda ve Brooks “saçmalığın” sonuna kadar gitmekten kaçınmıyor. Bunu yaparken de hayli komik kimi sahnelere de imza atıyor. Şerifin kendi kendisini rehin aldığı sahne ve yönetmenin daha sonra bir başka filminde benzerini tekrarlayacağı Count Basie orkestrasının çölün ortasında konser vermesi gibi anlar örneğin, özellikle dikkat çeken bölümlerden ikisi.

Brooks’un filmi pek çok gönderme de içeriyor elbette. Gene Wilder’ın canlandırdığı silahşörün “Ben Cecil B. De Mille’den bile daha fazla adam öldürmüşümdür” diyerek sinemanın ilk yıllarının büyük prodüksiyonlu ve yüzlerce insanın öldüğü hikâyelerinin yönetmenine gönderilen selamdan, Madeline Kahn’ın Marlene Dietrich taklidine ve kahramanlarımızın finaldeki Warner Bros setlerinde çekilmekte olan filmlerin içine girmelerine bu göndermelerin önemli bir kısmı sinema ile ilgili. Brooks müzikallerin yönetmenlerinin ve oyuncularının eşcinselliğine yönelik rahatsız edici olabilecek sataşmaların yanısıra kasaba halkının siyahları ve uzak doğuluları benimserken İrlandalılar’a karşı çıkması gibi etnik ayrımcılıkları da komedisinin malzemesi yapıyor. Bu ve benzeri yaklaşımlar Brooks’un filmine amaçladığı komediyi getiriyor ama hikâyenin esprilerin art arda dizilmesi dışında bir biçim ve içeriğe sahip olması hedeflenmediğinden film bugün 70’lerdeki kadar başarılı görünmüyor açıkçası. Ayrıca günümüz Amerikan sinemasında başını alıp gitmiş örneklerin yanında hayli masum görünse de filmin kaba mizahtan fazlası ile yararlandığını ve bu bağlamda rahatsız edici olduğunu da söyleyelim.

(“Gümüş Eyerler”)

Arthur – Steve Gordon (1981)

“Kızlar neden kötü evlilik yapıyor biliyor musun? Çok fazla kız ve çok az prens var”

Çok zengin bir ailenin tek oğlu ve mirasçısı olan bir playboy’un babasının kendisini zengin bir kız ile evlenmeye zorlaması ile yaşananların hikâyesi.

Amerikalı yönetmen Steve Gordon’un ilk ve tek sinema filmi. Bu filmin gösterime girmesinden 1 yıl sonra henüz 43 yaşındayken ölen Steve Gordon’un çalışması bugün 1980’lerin komedi klasiklerinden biri olarak hatırlanan ve daha çok iki oyuncusunun (kahramanımızı canlandıran Dudley Moore ve uşağını oynayan John Gielgud) performansları ile ayakta kalan bir film. Liza Minelli ise senaryonun kendisine fırsat tanımaması nedeni ile pek kendisini gösteremiyor bu 1930’ların screwball diye adlandırılan komedilerini hatırlatan filmde.

2011 yılında başarısız bir tekrar çevrimi yapılan film zenginlik içinde yetişmiş ve hayatını tam bir playboy olarak geçiren kahramanımızın sevmediği zengin bir kızla evlenmeye zorlanırken yoksul bir kıza aşık olmasını ve bu arada ilk kez çalışmak, başkasının sorumluluğunu üstlenmek ve kendisinden başkasını düşünmek gibi kavramlarla tanışmasını anlatıyor. Elbette tüm bunlar Hollywood kalıpları içinde geliyor karşımıza. Finalde kahramanımızın yaptığı seçim son bir komedi öğesi olarak sunuluyor ama asıl olarak Amerikan sinemasının asla “servet düşmanlığı” yapmayacağının da bir başka örneği oluyor. Tam bir çocuk ruhlu olan kahramanımızın Liza Minelli tarafından canlandırılan karaktere neden veya daha doğrusu hangi özelliklerinden dolayı aşık olduğunu seyirciye ikna edici biçimde anlatamayan senaryo, elle tutulur bir hikâyeden çok Moore ve Gielgud’ın oyunlarına ve özellikle filmin de en ele gelir yanı olan onlar arasındaki ilişkiye ağırlık vermeyi tercih etmiş. Bu ikili arasındaki ilişki (baba-oğul, sahip-uşak veya iki yakın arkadaş) özellikle Gielgud’ın oyunu ile filmin en eğlenceli anlarına kaynaklık ediyor. Yine de uşak karakteri ve özellikle de kahramanımızın büyük annesi oldukça klişe bir şekilde çizilmiş hikâyede. Filmin bu kusuru aslında hemen tüm yan karakterlerde kendisini gösteriyor. Öyle ki bu karakterleri canlandıran oyuncuların tamamı oldukça vasat ve abartılı bir performans sergilemiş görünüyorlar senaryonun bu probleminden dolayı.

Kilisede geçen ve kahramanımızın evlenmek üzere olduğu kızın babasının öfke ile bir bıçağı ele geçirdiği sahne filmin genel komedi havasının dışına çıkan ama öte yandan da keşke film vasat sularda seyretmeyi bırakıp bu tür anlara daha çok ağırlık verseymiş dedirten bir bölüm. Film bunun yerine hemen tamamı Moore’un veya Gielgud’ın ağzından çıkan sözlere ve bu ikili arasındaki sözlü esprilere dayanmayı tercih ediyor. Filmin eleştirilecek bir diğer yanı ise “politik” tutumu; hikâye zenginlik ve yoksulluğa gayet Amerikalı bir yaklaşım içinde sürekli olarak. Kahramanımızın özellikle filmin ilk yarısındaki patavatasızlıklarına insanların katlanmasını onun zenginliğine veren film bunu bir eleştiri hatta komedi konusu bile yapmayıp nerede ise doğal gösteriyor bu durumu. Kaldı ki finaldeki seçim de bu doğal bulunan yaklaşımın sonucu. Amerikan ana akım sinemasının hikâyelerini anlatırken yoksul kesimden ısrarla kaçınması ve onları sadece zenginlerle ilişkileri üzerinden ve zenginlerin dertlerine odaklanarak gündeme getirmesinin tipik örneklerinden biri olan film oyunculukları ve kimi eprileri ile ilgi toplayabilir yine de.

Kurteist Fólk – Olaf de Fleur Johannesson (2011)

“Başkentteki domuzların mezbahayı elimizden almayacağına söz ver”

Hayatındaki her şey kötü giden bir adamın küçük bir kasabaki terkedilmiş bir mezbahayı yeniden çalışır hale getirmeye çabalamasının hikâyesi.

Olaf de Fleur Johannesson’dan İzlanda yapımı bir küçük komedi. Esprilerden çok kahramanının içine düştüğü trajikomik durumun üzerinden ilerleyen film sürekli küçük bir gülümseme ile kendisini izleten ama karakterlerinin yeterince derinlikli işlenememesi ve sürprizlerinin azlığı nedeni ile zaman zaman vasata da kayan bir çalışma.

İzlandalı yönetmen Olaf de Fleur Johannesson’un senaryosunu Hrafnkell Stefansson ile birlikte yazdığı hikâyede kahramanımız önce karısının kendisini üstelik kendi iş arkadaşı ile aldattığını öğreniyor, arkasından da işini kaybediyor. Ölüm döşeğindeki babasının son isteği olan eski mezbahanın yeniden çalışır hale getirilmesini bir fırsat olarak görse de burada da başına gelmeyen kalmıyor. Küçük kasabanın biraz tek boyutlu olarak çizilmiş karakterleri hem özel hem iş hayatlarında sürekli oyun peşinde olan ve kasabadaki herkesin birbirini tanıması nedeni ile tüm çatışmaların oldukça eğlenceli ve girift bir hal aldığı hayatlar yaşayan insanlar. Sürekli aşk peşinde olan ve o anda kimi güçlü görüyorsa ona aşık olan kadın, yozlaşmanın her türüne bulaşmış olan politikacılar veya her fırsatta eşini aldatan adam gibi karakterler filme eğlence katıyor kuşkusuz ama sonuçta filmin bir bütün olarak yeterince eğlendirici olmasını sağlayamıyorlar. Yine de kasaba meclisinin toplantısı gibi, benzer toplantılara giren herkesin hayli keyif alacağı sahnelerin veya aslında mühendis olan kahramanımızın yaptıkları iş hakkında hiçbir fikrinin olmadığı yerel çiftçilere derdini anlatmayı ve mezbaha için para toplamayı denediği anların seyirciyi eğlendireceği rahatça söylenebilir.

Kahramanımızı canlandıran Stefán Karl Stefánsson karakterinin yıkılmışlığını ve hikaye boyunca yaşadığı şaşkınlığı başarılı bir oyunculukla getiriyor karşımıza ve filmin alçak gönüllü havasına gayet uygun bir biçimde ekonomik bir oyunculukla hem acı ve korkularını hem de keyifli anlarını akıllıca hissettiriyor seyircisine. Evet Stefánsson bunu hissettiriyor ama filmin atmosferi de bu kadar ekonomik olunca ve komikliği seyircinin hikâyenin içinden kendisinin alıp çıkarmasını bekleyince, film yeteri kadar çarpıcı olamıyor ve kısa süresine rağmen havasını da yitiriyor. Yine de sonlardaki politikacının peşinden koşma sahnesindeki gibi keyifli anları ve küçük bir kasabadaki insanların tüm bir insanlığın adeta mikrokozmosu gibi her türlü küçük oyunların peşinde düştüğü halleri göstermesi ile ilgiyi hak ediyor.

(“Polite People” – “Kibar İnsanlar”)

Tepedeki Ev – Cesare Pavese

Tezer Özlü olağanüstü karanlık ve güzel “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı kitabında üç yazarın ayak izlerini takip eder. Bu yazarlardan biri de kırk iki yaşında intihar eden İtalyan Cesare Pavese. Onun 1949 tarihli bu kitabı İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Mussoli’nin devrildiği ama Almanlar’ın kısa bir süre için de olsa Kuzey İtalya’da hâkimiyeti ele geçirdiği ve iç savaşın yaşandığı günlerde Torino’da geçiyor. Pavese’nin en karanlık örneklerinden biri olmasa da roman, kahramanı olan öğretmenin bir taraftan etrafındaki savaştan kaçmaya çalışmasını, öte yandan da tüm yaşananları insanlığı sorgulamak için referans olarak kullanmasını anlatıyor. Onun günümüzde sık sık tekrarlanan şu sözleri de kitabın son cümleleri : “…Biliyorum ki, savaş günün birinde biterse herkes şöyle soracak: “Peki, ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?…”

Pavese ilk kez 1942 tarihli “Aile” adlı hikâyesinde yer verdiği kahramanlarını tekrar kullandığı bu kitabında, diğer eserlerinde de sıkça görüldüğü gibi bir yandan insanlarla ilişki kurmak isterken diğer yandan onları bir şekilde kendisinden uzaklaştırmayı tercih eden bir karakterin ağzından anlatıyor hikâyesini ve umutsuzluğun kol gezdiği günleri hiçbir süslemeye başvurmadan çarpıcı olmayı başararak sergiliyor. Yalnızlığın, karanlığın ve insana dair umutsuzluğun bu basit ama etkileyici hikâyesi kesinlikle okunmalı.

(“La Casa in Collina”)