Bir Son Duygusu – Julian Barnes

İngiliz yazar Julian Barnes’ın 2011’de prestijli The Man Booker ödülünü kazanan romanı. Hatırlama, geçmiş, zaman, bellek ve hayatın ne olduğu üzerine hüzün verici ama okuma tecrübesi açısından keyifli bir kitap bu. “… ancak sonunda anımsadığınız şeyler tanık olduklarınızla her zaman aynı olmuyor diyor” romanın baş karakteri ve hikâyeyi ağzından dinlediğimiz Tony Webster. Artık yaşlı ve emekli bir adam olan Webster geçmişi hatırlıyor, yorumluyor ve kendisine bir günce bırakıldığı haberi ile birlikte sorguluyor yaşadıklarını (ya da yaşadığını düşündüklerini). Hem duygusal hem ironik bir anlatımı olan roman sanırım en çok iki öğesi ile dikkat çekiyor: Yalnızlık, kuşkuculuk ve memnuniyetsizlik ile örülü satırları ve bunları destekleyen finali ilki bu öğelerin. İkincisi ise geçmişin “gerçek” hali ve belleğin ona verdiği (ya da verdiğini sandığı) biçiminin çelişkisi üzerinden okunabilecek zamanın akışı.

Kahramanın kolej döneminde bir tarih dersinde tarihin ne olduğu sorusuna verdiği “Tarih, zafer kazananların yalanıdır” cevabını hocası “… tarihin aynı zamanda yenilenlerin öz yanılsamaları olduğunu…” cümlesi ile karşılıyor hocası. Arkadaşı ve romanın da kilit karakterlerinden biri olan Adrian ise “Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen kesinliktir” cevabını veriyor aynı soruya. Tarihin tanımı için verilen bu cevapları kahramanın (anlatıcının) hayatı, bir başka deyişle kişisel tarihi için de düşünmek gerekiyor ve sürprizli finalinin de bir örneği olduğu gibi kitap belleğin hatırladıkları/hatırlamadıkları/hatırlamamayı seçtikleri üzerine okuyucuyu da kendi tarihi için düşünmeye teşvik ediyor. 1960’lardan başlayarak günümüze kadar uzanan hikâye boyunca Webster karakterinin hem anlatıcı olması hem de bu anlatıcılığının çok da güvenilir olmaması kitaba ayrı bir çekicilik katmış açıkçası. Romanın son bölümünde geldiği konum (yalnızlığını, mutsuzluğunu ve çarpıcı bir ifade ile “ne kadar az şeye meydan vermiş olduğunu” farketmesi) bu karakteri edebiyat tarihinin kalıcı karakterlerinden biri yapmaya yeterli olabilir kanımca.

Barnes zaman ve geçmiş üzerine düşünür ve düşündürtürken hayli hüzünlendiriyor da okuyucusunu ve bunu çok da ideal bir iyilikle donanmış olmayan bir karakter üzerinden yapmayı başarıyor. “Gençken, kendimiz için farklı gelecekler yaratırız, yaşlandığımızdaysa başkaları için farklı geçmişler uydururuz” cümlesi bir bakıma romanın özeti olabilir. Gençken hayal ettiği geleceklerin hiçbirini yakalayamamış ve hayatının bu son aşamasında vasatlık, pişmanlık ve hayal kırıklığı ile karşı karşıya kalmış bir adamın bize hikâyeyi anlatırken bir bakıma “uydurması” temel olarak okuduğumuz. Buradaki uydurma ile kastettiğim yalan söyleme vs. gibi bir eylem değil; belleğin yaşananları hatırlamayı tercih ettikleri nedeni ile gerçekten zaman zaman uzaklaşılması sadece söz konusu olan. Kaçırılan fırsatlar, onarılamayacak hatalar ve yaşanan hayatın vasat olduğu ile yüzleşmenin neden olduğu hayal kırıklıkları üzerine dillendirilenler Proust’un “zaman” üzerine yazdıkları kadar derin değil elbette ve Veronica karakterinin “anlamıyorsun ve hiçbir zaman da anlamayacaksın” sözlerinin gereğinden fazla tekrarlanması gibi problemleri de var ama kitabın verdiği zevki azaltacak kusurlar değil bunlar.

(“The Sense of an Ending”)

Tiffany’de Kahvaltı – Truman Capote

Truman Capote’nin “novella” türünden bu eseri Amerikan edebiyatının klasiklerinden biri. Edebiyat tarihine “Holly Golightly” karakterini kazandıran kitap sinemaya, televizyona, tiyatroya ve müzikale uyarlanmış ve hatta Deep Blue Something grubunun aynı isimli şarkısına da esin kaynağı olmuştu. Blake Edwards’ın sinemadaki uyarlamasını gördükten sonra kitabı okumak, okuma keyfini hem artıran hem de azaltan bir etkiye sahip aslında. Artırıyor çünkü çılgın, uçarı ve şaşırtıcı karakterine hazırlıklı olduğunuzda daha bir üzerinde durarak ilerliyorsunuz okurken; buna karşılık azaltıyor da çünkü Audrey Hepburn’ün filmdeki performansı o denli kalıcı bir etkiye sahip ki okuma tecrübesi boyunca okuduğunuzun önüne geçebiliyor onun görüntüsü. İşin ilginç yanı, Capote’nin pek çok farklı kadından esinlenerek oluşturduğu bu karakteri kafasında canlandırırken Hepburn’den çok Marilyn Monroe gibi bir ismi hayal etmiş olması. 1940’larda geçen kitabı 1960’lara taşıyan filmin anlatıcı rolündeki yazar adayını kitaptakinden hayli farklı oluşturmuş olduğu da dikkat çekiyor. Capote kendisinden de yola çıkarak yaratmış bu yazar karakterini ve bir bakıma o karakterin de yazar olma macerasını eşlik ettirmiş hikâyeye ama filmde kitabın bu yanı bir parça kaybolmuş görünüyordu.

Capote’nin bir “Amerikalı Geyşa” olarak tarif ettiği Holly Golightly “bir kedisi ve bir de gitarı” olan, her erkeğin sevgilisi ve hayatını erkeklerle “gezip dolaşarak” kazanan ve bir gün onlardan biri ile evlenme hayli ile yaşayan bir genç kadın. Kitap ilerledikçe onun geçmişte yaşadığı trajedileri de öğreniyoruz ama yazar usta kalemi ile kitabının hüzünlü ve uçarı havasını hiç bozmadan aktarmayı başarıyor bunları. Adeta karakterinin olumsuz hiçbir şeyin üzerine yapışıp kalmamasını sağlayan kişilik özelliği gibi o da kitabının havasını bozmasına izin vermiyor bu anlattıklarının. Holly bir yazar için çok ilginç bir karakter kuşkusuz ve kitaptaki yazar adayının aslında bir bakıma Capote’nin kendisi olduğunu düşündüğümüzde sanatçı ve yarattığı karakterin karşılaştığı bir eser olarak da görebiliriz Capote’nin bu klasiğini.

Kitapta Holly’nin söylediği ve “Uyumak istemem / Ölmek istemem / Gezmek isterim yalnızca / Gökyüzünün çayırlarında” sözlerine sahip olan şarkı benzer havası olan ama tamamen farklı sözlerle yer almıştı filmde ve Henry Mancini’nin “Moon River” adlı bu şarkısı Ocar da kazanmıştı. Hem kitaptaki sözler hem de Mancini’nin şarkısının sözleri edebiyat tarihinin bu gizemli (hikâye boyunca gizem yavaş yavaş çözülüyor olsa da, bir yeni gizemi de sürekli üreten bir karakterden söz ediyoruz) karakterine çok uygun düşüyor. Capote’nin kıvrak kaleminden çıkan benzersiz karakteri ile okunmayı hak eden bir kitap bu ve bu karakterin büyüsüne kapılmış bir yazar adayının ağzından anlatıldığı için “bir yazarın ses verdiği bir başka yazarın “hatırladığı” bir kadının hikâyesi” olarak nitelenmeyi ve ilgiyi hak eden bir klasik özet olarak.

(“Breakfast at Tiffany’s”)

Devrimci İslâm – R. İhsan Eliaçık

“Gezi” için, “Haziran İsyanı” için pek çok tanım yapıldı ve yapılacak. Ve muhtemelen zaman ilerledikçe, o günlerde olanlara özellikle de içinde olanlar daha objektif bakabilecekler. Yine de sanırım hiç değişmeyecek tanımlamalardan biri “kendimiz gibi olmayanı keşfettiğimiz ve tanıdığımız” bir sürecin adının olması Gezi’nin. Bir küçük parkın içinde farklılıkların coşku dolu bir kaos içinde nasıl yan yana yaşayabildiklerini görmek, bizim gibi düşünmeyenlerin “öteki” değil, sadece bizim farklı bir yanımız olduğunu keşfetmek ve ön yargılardan sıyrılabilmek (ya da en azından o yolda bir adım atabilmek) unutulmayacak yanlarıydı bu isyanın. Dillerine yerleşmiş cinsiyetçi ve homofobik küfürleri bağırırken önlerinden yürüyen kadın grupları ve LGBT’li gruplar karşısında mahcubiyet duyup söyledikleri sözleri belki de ilk kez sorgulayanlar, özerkliğe en zıt kutuplardan yaklaşan ama birbirini rahatsız etmemeyi de başaran gruplar veya “din” olgusuna en zıt bakışları taşıyanların nasıl bir arada olabileceğini gösteren ve Cuma namazı kılanların rahatsız edilmemesi için etraflarında “nöbet” bekleyen ateistler… Daha önce daha dar bir çerçevede tanınan Antikapitalist Müslümanlar grubu da işte bu son örneğin elemanlarından biriydi ve Gezi ile birlikte İhsan Eliaçık da Antikapitalist Müslümanlar gibi pek çok kişi tarafından ilk kez ismi duyulan, oysa özellikle 90’lı yıllardan beri yazdığı yazılarla Gezi’nin kimi öğelerini İslâmî referanslarla anlatmakta olan bir yazar. Onun “Devrimci islâm” kitabı ilk yazı olarak eklenen 2011 tarihli bir makale dışında 90’lı yıllarda yazdıklarından oluşturulmuş bir derleme havasında. 1990’lardan gelen yazıların bazılarındaki dipnotlar aracılığı ile Eliaçık, açık bir yüreklilikle düşüncelerindeki değişimleri de açıklıyor ve Gezi’nin tadını ve kokusunu 2013’ten önce hissettiriyor bu kişisel değişimlerde.

Eliaçık hemen tüm yazılarında iki devrime (1789 Fransız devrimi ve 1979 İran devrimi) referanslarla anlatıyor derdini ve İslâmın içindeki devrimci özü vurguluyor. Kürt sorunundan ülkenin içinde bulunduğu adaletsizliğe kadar her konuda İslâmın çözüm olduğunu söylüyor. Burada vurgulanan ne “katı laiklerin” ne de “İslâmcılar”ın anladığı İslâm. İslâm’ın “ahkâmlar”ını değil “değerler”ini öne sürüyor İhsan Eliaçık ve Kur’an’ın “adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat” başlıkları altında grupladığı söylemlerinin gösterdiği yolu işaret ediyor. Kelime-i Şahadet’in asıl olarak “Lehü’l Mülk – Mülk Allah’ındır” demek olduğunu ama İslamcılar’ın bu kısmı hâkimi oldukları düzeni sarsacağı için göz ardı ettiklerini söyleyen Eliaçık’ın bunun gibi başka “radikal” söylemleri de var yazılarında. Kapitalizm’in bireyi yücelttiğini, Marksizm’in ise bireyi yok ettiğini söyleyen yazarın 90’larda “İslâm Devleti” olarak ifade ettiği ideal toplumun adını 2000’li yıllarda “Adalet Devleti” olarak değiştirmesi gibi fikir değişiklikleri yazıların en ilginç yerleri arasında. Ülkenin temel çelişkisini “tarihsel ve kültürel değerlerinden meşruiyet alamayan, kökü dışarıda, dayatmacı bir resmi ideoloji ile kendi mecraında akmak isteyen toplum arasındaki bitmeyen gerilim” olarak tarif eden Eliaçık’ın fikirlerindeki değişimi en çarpıcı şu dipnot ifade ediyor sanırım: “Bugün geldiğim noktada devlet, yurt, sınır, sınıf kavramlarının kökten eleştiriye tabi tutulmasından yanayım. Doğal olmayan hiçbir şey dinî de değildir. Nihai idealimiz sınırsız, sınıfsız, devletin ve paranın ortadan kalktığı, eşit ve özgür dünya (cennet) olmalıdır.” Bir başka dipnotta, daha önce “devletin resmî referans kaynağı olarak İslâm’ı esas alması” olarak ifade ettiği düşüncesini “Devletin dini adalettir. Başkaca herhangi kurumsal bir dinin isminin geçmesine gerek yoktur. İslâm zaten devletin adaleti esas alması gerektiğini söylemektedir” ile değiştiren Eliaçık’ın kitabında bir yazıyı bitiren “Değişim rüzgâr ister, ruh ister, birikim ister, dayanışma ister, el ele, omuz omuza micadele ister, sabır ister” cümleleri değiştirmek, dönüştürmek isteyen herkese hitap ediyor kuşkusuz, değişim isteği hangi yönde olursa olsun.

Sanırım kitabı okurken, tıpkı Eliaçık’ın yaptığı gibi kendi düşüncelerinizi de sorgulamaya hazır olmak gerekiyor. Aksi bir tutum, herhalde “Gezi ruhu”na da aykırı olur. Kitabın gerek yazıların gruplanmasında, gerekse yazıların biçim ve ifadeleri açısından sıkı bir editör dokunuşuna ihtiyacı olsa da önemli bir kitap bu.

Yalnız Kadınlar Arasında – Cesare Pavese

Cesare Pavese’nin “Tepelerdeki Şeytan” ve “Güzel Yaz” kitapları ile birlikte ve “Güzel Yaz” başlığı altında yayınlanan ve 1947 yılından bu yana verilmekte olan prestijli “Strega” ödülünü kazanan kitabı. Bu ödülü aldıktan sonra bir otel odasında intihar eden Pavese’nin bu romanı da bir intihar demesi ile açılıp bir intihar denemesi ile kapanıyor. Kadınlarla sorunlu bir ilişkisi olan ve “Yaşama Uğraşı” başlıklı günlüğünde “Gerçeğin mutlak mantığına inanan filozoflar bunu hiç bir kadınla tartışmak zorunda kalmamışlardır” gibi sözleri olan yazarın, kitabı bir kadın karakterin ağzından anlatması ilginç öncelikle. Bir giyim mağazasını açmak ve yönetmek üzere, on yedi yıl önce terk ettiği Torino’ya geri dönen bir kadının burada karşılaştığı ve ağırlıklı kadın olan karakterlerle geçen günlerini anlatan bu kısa roman İkinci Dünya savaşı sonrası İtalya’sında hayatlarındaki boşluk ve anlamsızlığın üstesinden farklı yöntemlerle gelmeye çalışan bireyleri getiriyor karşımıza. “Yaşamak öyle bir saçma bir şey ki, insan dünyaya gelişin saçmalığına bile tutunmaya çalışıyor…” veya “… yaşamaktan, her şeyden, ama her şeyden, hem süratle geçen, hem geçmek bilmeyen zamandan duyulan bezginlikti” gibi cümlelerin sıklıkla yer aldığı roman bir olay örgüsünü anlatmaktan çok karakterlerinin bezgin ve huzursuz günlerini sergilemeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de kimi zaman ön plana çıkararak, kimi zaman biraz gerilere iterek, ama varlığını hep hissettirerek bir melankoli ile sarıyor karakterlerini ve dolayısı ile okuyucusunu. “İnsanın istediğini hep elde ettiği, ama artık işin işten geçmiş olduğu” düsturunu benimseyen karakterlerden, boşluklarını hedonizme göz kırpan hayatlar yaşayanlarla kapatmaya çalışanlara, anlamsız konuşmalar ve gezilerden kimsenin mutlu olmuş gibi görünmediği partilere kadar bu melankoli her an varlığını gösteriyor kitap boyunca.

Tıpkı baş karakteri Cleila gibi bir parça soğuk bir dil ile yazılmış olan ve bu seçimi ile Pavese’nin derdini çok daha etkileyici anlatmasını sağladığı roman sık sık “çalışmak” kavramı ve “çalışmaya ihtiyacı olmayan ama sahip oldukları boş zamanı ile ne ile dolduracaklarını bilmeyen karakterlerin huzursuz hayatlarının boşluğu üzerine de düşünmeye davet ediyor okurunu. Kitabın tüm o kadın karakterleri içinde tek çalışanın yoksul bir hayattan gelen baş karakter Cleila olması ve diğer tüm karakterlerin maddi değil ama manevi olarak yoksul olan hayatlarının onun gözlemleri ve sözleri ile bize aktarılması, Pavese’nin hayat anlayışı ile oldukça tutarlı elbette. Kitapta ikinci planda kalan erkek karakterler içinde Cleila’nın ve yazarın olumlu yaklaştığı tek karakterin “işini iyi yapmaya çalışan” ve davet edilmesine rağmen sıkıntılı karakterlerin hayatlarına “yaramaz bana” diyerek karışmayı ret edenin komünist Becuccio olması da aynı bağlamda değerlendirilebilir sanırım. Bir ressamın evindeki bir partinin anlatıldığı bölümünde çarpıcı anlatımı ile aslında kitabın derdinin ne olduğunun özetini bulabileceğimiz roman, tüm Pavese kitapları gibi hüzün ve yalnızlık duygusunu eksik etmeyecek üzerinizden okuma süreci boyunca. Hazırlıklı olmak gerek! “Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitabında izini sürdüklerinden biri olan Pavese’nin bu romanındaki Cleila karakterinde belki de kendisini de bulmuştu Tezer Özlü, kim bilir?

(“Tra Donne Sole”)