O Karanlıkta Biz – Attilâ İlhan

Türk edebiyat ve düşünce dünyasının usta ismi; şair, yazar, gazeteci, senarist, eleştirmen ve deneme yazarı Attilâ İlhan’ın 1988 tarihli romanı. Toplam yedi romandan oluşan ve yazarın İkinci Meşrutiyet Dönemi’nden 27 Mayıs Darbesi’ne kadar uzanan süreçte Türkiye tarihini özel bir kronoloji takip etmeden ele aldığı ve gerçek karakterleri de içine alan olay örgüleri ile bir bakıma kurgu-belgesel ifadesi ile tanımlanabilecek olan “Aynanın İçindekiler” dizisinin beşinci kitabı olan eser, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede yaşananları anlatıyor. Kitabın adındaki “O karanlık” her ne kadar parçası olmasa da (ya da parçası olmamayı başarmış olsa da) savaşın tüm yakıcılığını kıtlık, pahalılık ve baskıcı bir yönetim üzerinden yaşayan genç Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosferi anlatıyor; “biz” ise ülkedeki sol’a bir gönderme olarak kullanılmış. İlhan ülkenin karanlık günlerinde sol’un iç çekişmelerini ve üzerindeki baskıyı romanının ana unsurlarından biri olarak değerlendirirken, gerçekçi bir lirizmi olduğunu söyleyebileceğimiz güçlü bir dil ile bir casusluk, aşk, politika ve tarih öyküsünü çok çekici bir içerik ve biçimle getiriyor okuyucunun karşısına. “Aynanın İçindekiler” serisinin parçası olsa da, diğerlerinden bağımsız olarak da okunabilecek yapıt güçlü bir metinin tadını hissetmek, Türkiye tarihinin ilginç bir dönemini anlamak ve ülke solunun makûs tarihinin izini sürmek için mutlaka okunması gereken yapıtlardan biri.

Sonuncusu yazarın ölümünden sonra yayımlanan toplam yedi romandan oluşuyor “Aynanın İçindekiler” dizisi: “Bıçağın Ucu” (1973), “Sırtlan Payı” (1974), “Yaraya Tuz Basmak” (1978), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), “O Karanlıkta Biz” (1988), “Allah’ın Süngüleri: Reis Paşa” (2002) ve “Gazi Paşa” (2005). Aslında 1963 ve 64’te iki cilt halinde yayımlanan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kuruluş sancılarını ve iktidar çekişmelerini ele alan “Kurtlar Sofrası” da bu dizinin bir parçası olarak değerlendirilebilir kapsadığı dönem nedeni ile.

Türk sinemasının “ulusalcı” ustası ve dünya görüşleri İlhan’ınkine uzak olmadığı söylenebilecek Halit Refiğ, İlhan’ın bu kitabı için “… kuruluşuyla sürükleyici casusluk romanlarına parmak ısırtacak bir roman yapısına sahip. Birbirinden ilgi çekici kişilikleri, merakı gitgide artıran olay örgüsü ile tam bir usta işi. 1940’ların İstanbul’u bir şairin anlatımında çarpıcı görüntülerle canlanıyor” değerlendirmesinde bulunmuş. Bu ifadeler eserin, İlhan’ın başka romanları için de söylenebilecek sinemaya yatkınlığını belirtmesi ile önemli olduğu gibi, romanın bir politik eser olmakla yetinmeyen zengin içeriğini de hayli iyi anlatıyor. Nazım Hikmet’ten Sarı Mustafa’ya (TKP kurucularından Mustafa Börklüce) ve Şevket Süreyya Aydemir’den Suat Derviş’e pek çok gerçek karakteri az ya da çok romanın parçası yapan yazar onları kurgu karakterlerle ustalıklı düşünülmüş bir şekilde bir araya getiriyor ve Refiğ’in saptadığı gibi, merak duygusunu hep diri tutan bir sonuç elde ediyor. Yazarın buradaki en önemli başarılarından biri belki de, tüm bu karakterleri ve irili ufaklı olayları usta bir gerçekçilikle birlikte kullanabilmesi ve tüm o lirik dilin ilginç bir şekilde uyum sağladığı bir gerçekçilik duygusunu yakalaması. “Aynanın İçindekiler” dizisindeki tüm kitaplar gibi aynı epigrafla açılıyor bu eser de: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu”. Akıllıca yazılmış bir metafor bu ve “gerçekle hiçbir ilgisi yoktur” ifadesi romanın kurgu yönüne işaret etse de, aynanın sonuçta olanı aynen gösterdiğini düşününce, bu objenin seçilmesi okuduklarınızın “gerçekliği”ne de işaret ediyor aslında. Elbette, “duman”ın gizlediği ve değiştirdiği şekilde. Her bölümün girişinde ve kapanışında gerçek belgelere (gazete yazıları, konuşmalar, istihbarat belgeleri vs.) yer verilmiş olması da gerçekçiliğin peşine düşülmüş olduğunun göstergesi olarak kabul edilmeli.

Türkiye’nin taraflar arasında bir denge politikası izleyerek, devam etmekte olan savaşa dahil olmamaya çalıştığı ama bunun bedelini de ödemek zorunda kaldığı bir dönem 1940’lı yılların ilk yarısı. Nazilerin cephede bariz bir üstünlük gösterdiği tarihlerde ülke yönetiminin bazı unsurlarının ve bunların medya gibi yerlerdeki karşılıklarının Almanya’ya gittikçe artan bir sempati ile bakmaya başladıkları ve bu bağlamda faşizan bir baskının, adı böyle konmasa da, ülkeye hâkim olduğu ve bunun en büyük bedellerinden birini de komünistlerin ve genel olarak solun ödediği yıllarda yaşanıyor olaylar. Romanın kahramanı Ahmet Ziya Almanya’da mühendislik eğitimi görürken sonradan Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek olan Spartakist harekete ilgi duymuş, Soveyetler Birliği’nde TKP üyesi olarak bulunmuş ama sadece TKP içindeki değil, Sovyet Devrimi içindeki ayrışmaların da etkisi ile faaliyetin aktif bir parçası olmaktan bir süredir uzak durmuştur. Roman onunla birlikte, hevesli solcu ve dayısına hayran akademisyen Doğan Rumeli karakterini ikinci kahraman olarak kullanıyor ve her ikisinin yaşadıklarını ve eylemlerini (ya da eylemsizliklerini) dönemin etkileyici bir resmini çizmenin aracı yapıyor. Attilâ İlhan geçmişin anılarını sık sık bugünün parçasını yaparak, Ahmet Ziya üzerinden Türk solunun ağızda acı bir tat bırakan tarihini de anlatıyor; belki bir romanın hacmi ile sınırlı bu tarih ama kesinlikle ve özellikle de meraklısına çok şeyler anlatıyor.

Attilâ İlhan’ın eski sözcükleri bolca kullanma tercihi, o sözcüklere hâkim olmayanları sık sık sözlüğe başvurmaya zorlayacaktır romanı okurken ve bazı kişi, örgüt ve kurum isimleri da ilgili terminoloji ve ve dönem hakkında yeterince bilgisi olmayanlar için benzer bir araştırmayı gerektirecektir. Sultan Galiyef, Vâlâ Nureddin ve Şefik Hüsnü gibi isimler; KUTV (Nazım Hikmet’in de öğrenim gördüğü Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) ve RABFAK (Sovyetler Birliği’nde emekçileri üniversiteye hazırlayan eğitim kurumu) gibi kurumlarla ilgili herhangi bir dipnota da yer vermemiş İlhan. Buna karşılık, bazı karakterlerin ismi geçtiğinde dipnotlarla o karakterlerin yer aldığı serinin diğer romanlarına eserlerin isimleri ile göndermede bulunulması özellikle yedi kitabı da okuyanlar ya da okumak isteyenler için doğru ve gerekli bir seçim olmuş.

Cinselliğin karakterlerin eylemlerinde ve yaşamlarında belirleyici bir öğe olarak yer aldığı romanda kadın karakterlerin genellikle, özellikle bu öğe üzerinden, olumsuz, pasif ya da suçlu profillerle çizilmesi bir parça rahatsız edici ama İlhan’ın yapıtlarını bilenler için kadınların karakterlerinin cinsellik bağlamında değerlendirilmesi pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Ahmet Ziya’nın eski eşi Doktor Melek’in kötülüğünün dışavurumunun aracı olarak kullanılan “cinsel iştah”ı, yazarın karakterlerin olumlu ve olumsuz özelliklerini fiziksel olanlarla da örtüştürmesinin bir örneği ve kitabın yazıldığı dönem için de eski ve pek doğru olmayan bir tercih aslında. “Sinsi ve hınzır Yahudilikler kımıldayan” gibi ifadeler de benzer şekilde problemli kuşkusuz.

Ahmet Ziya’nın yüksek ateşle yattığında geçmişin ve bugünün olaylarının, karakterlerinin ve duygularının iç içe geçmesini anlatan bölümün parlak bir örneği olduğu güçlü bir metin bu. Bir şairin elinden çıktığı açık olan ve romana büyük bir keyif katan lirik gerçekçilik dili eserin en çekici yanlarından biri olmuş. Attilâ İlhan’ın işte bu dil ile İstanbul’un da romanını yazmış bir bakıma. Özellikle “Yüzyıllık Bizans rutubet”ini taşıyan Beyoğlu bölgesini romanın karakterlerinden biri kılan yazar bunun bir başka örneğini de toplumun, şehrin ve tüm ülkenin üzerine çöken karanlığı daha da ağırlaştıran İstanbul’un “rakı dumanı sis”i için yapıyor. Ahmet Ziya’nın İstanbul’un farklı noktalarındaki yürüyüşleri ve buluşmalarını somut ve soyut objeleri fiziksel özelliklerine ve çağrıştırdıkları duygulara göndermede bulunarak çok zengin bir lirizm ile anlattığı satırlar bunun çarpıcı örneklerinden biri. Öyle ki zaman zaman satırların arasına karanlık bir İstanbul şiirinin dizelerinin sızdığını hissediyorsunuz ve okuma keyfini daha da artırıyor bu başarı.

Attilâ İlhan, “Bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküş yıllarından başlayıp, 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların iç diyalektiği vardır, bir de dış diyalektiği: Bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir romanlar dizisi içinde toplamak ilginç olabilir” demiş “Aynanın İçindekiler” serisini yazmaya götüren düşüncesini açıklarken. Gerçekten de ortaya, tıpkı hedeflediği gibi, ilginç bir sonuç çıkmış ve “O Karanlıkta Biz” de bu sonucun önemli bir parçası olmuş. Savaş, yokluk, pahalılık, varlık vergisi, casusluk oyunları, suikast, faşizm ve otoriter yönetimin damgasını vurduğu karanlık yılların anlamını okuyucuya açan ve onu başka okumalara teşvik eden bu kitap solun, 1917 devriminden başlayarak nasıl parçalanmaya ve ideallerinden sapmaya yöneldiğini anlatırken, Türkiye solunu sıkı bir eleştirinin konusu yapıyor. Bu eleştiri önemli çünkü yazarın Sarı Mustafa’nın ağzından kurduğu cümlelerin içerdiği saptama ve uyarılar solun sorumluluğu ve durumu için bugün de aynen geçerli: “… dünya ateşler içinde, Türkiye harbin ve faşizmin karanlığından geçiyor; o karanlıkta biz, istikbalin ateş böcekleri, bir arada durmalıyız; halkın yolunu aydınlatabilmeye, gücümüz ancak yeter; lüzumsuz gayretkeşliklere düşüp, böyle sağa sola savrulursak, korkarım…”.

Kendi yarattığı karakterler ile gerçek olanları ustaca tasarlanmış bir kurgu ile bir araya getiren Attilâ İlhan, gerçekten yaşamış olanların her birinin hayatı hakkında daha derin bilgiler edinme merakı da uyandırıyor okuyucuda. Kuşkusuz geniş bir birikim, güçlü bir hafıza ve 1980’lerin imkânları içinde yoğun bir arşiv araştırması da gerektiren bir başarı bu; bu güçlüğün bir sonucu mudur bilmiyorum ama bu gerçek karakterlerin birinin ismi ile ilgili bir soru işaretini de ilginç bir not olarak anmakta yarar var. Radyoda çalan “Kenan Esengin Dans Orkestrası”ndan bahsediyor bir bölümde yazar ama 1940’lı yıllarda Ankara Radyosu’nda görev yapan ve kadrosunda Celal İnce, Saime Kentmen Şerbetçi ve Orhan Sezener gibi ünlü isimlerin yer aldığı orkestranın adı “Nihat Esengin Orkestrası”ydı ve adını kurucusu olan saksofoncu Nihat Esengin’den alıyordu. Kenan Esengin ise 1940’lı yıllarda ordudaydı ve tuğgeneralliğe kadar yükselip, 27 Mayıs darbesinden sonra Kurucu Meclis’te 4 yıl boyunca milletvekilliği de yapan bir başkasıydı.

Yaşlılık / Dostluk – Cicero

Romalı devlet adamı, filozof, yazar ve hukukçu Marcus Tullius Cicero’nun MÖ 44 tarihli iki kitabı. Çok üreten ve farklı alanlarda çok faal bir isim olan Cicero bu kitapların ilkinde yaşlılık, ikincisinde ise dostluk üzerine düşüncelerini diyaloglar formatında ve farklı gerçek tarihî kişilikler üzerinden dile getirmiş. Retorik yeteneği ile bilinen yazarın bu iki kitapta üzerinde durduğu konular, sorunlar ve çözümler aradan geçen onca yılda insanların ve meselelerinin hiç değişmediğini ve insanın doğasının aynı kaldığını rahat okunan ve öğüt veren içeriği ile dikkat çeken bir dil kullanarak anlatıyor. Bugün belki çok yeni görünmeyebilir okuduklarınız ama ilki ile yaşlılığın, ikincisi ile dostluğun güzelliğini anlatan ve hatırlatan kitaplar okunmayı hak eden yapıtlar. Feci bir şekilde öldürülerek hayatını kaybeden, başı kesilen ve konuşma yeteneğinden intikam alırcasına dili Romalı politikacı Marcus Antonius’un eşi Fulvia tarafından firkete ile defalarca delinen Cicero’nun işte bu yeteneğinin de kanıtı bu kitaplar!

Hasan Âli Yücel 1938 – 1946 yılları arasındaki Millî Eğitim Bakanlığı döneminde Türkiye’nin süratle dünyadaki uygarlık birikimine erişmesini amaçlamış ve bunun için bir tercüme seferberliği başlatmıştı. 1946’da görevi bıraktığında dünya klasiklerinden 496’sı Türkçeye kazandırılmış durumdaydı. Yücel’in başlattığı “Dünya Klasikleri” dizisinin kapsamında yayımlanan Cicero’nun bu iki kitabından “Yaşlılık”ı dilimize Ayşe Sarıgöllü, “Dostluk”u ise Türkân Tunga çevirmiş. Her iki kitapta da Roma ve antik Yunan tarihindeki kişiler başta olmak üzere, tarihteki önemli olaylar, kültürel olgular ve felsefe ile ilgili bolca not var; bu notlar sık sık okumayı bölebilir meraklısı için ama onlarsız da Cicero’nun metinleri yeterince açık. Yine de bu kısa notlar okuduğunuz kitapları ve anlatılanları, dile getirilen düşünceleri sağlam bir kültürel, tarihî ve edebî bağlama oturtabilmek için oldukça yararlı. Her iki kitap da eserleri açıklayan ve iyi hazırlanmış önsözler var; ilk kitaptaki önsöz çevirmene ait ama ikincisi için herhangi bir bilgi verilmemiş.

“Yaşlılık” (Orijinal adı ile, farklı varyasyonları olsa da, “Cato Maior – De Senectute”) için yazdığı önsözde çevirmen Ayşe Sarıgöllü yazarın bu eseri “yaşlılığın yükünü hafifletmek için” kaleme aldığını dile getirdiğini belirtmiş. Cicero yakın arkadaşı Titus Pomponius Atticus’a (Romalı bir editör, banker ve yazarların hamisi olan Atticus ile Cicero arasında 400’den fazla mektuplaşma olduğu biliniyor) ithaf ettiği kitabı bir soru ve cevap biçiminde oluşturmuş. Soruları soranlar Cornelius Scipio Aemilianaus (Romalı asker ve devlet adamı) ve Aemilianaus’un arkadaşı Laelius (Romalı devlet adamı), yaşlılık üzerine konuşmayı yapan ise Yaşlı Cato olarak da bilinen Marcus Porcius Cato (Romalı senatör, asker ve tarihçi). Yazarın, düşüncelerini Cato’nun ağzından dile getirdiği kitap yaşlılıkla ilgili olumsuz düşünceleri çürütmek ve yaşamın bu devrinin kendi güzelliklerine, hatta onu yaşamın en iyi dönemi olarak nitelenmesini gerektirecek özellikleri üzerine kurulmuş. Yaşlılığa karşı en etkin silahın, “Bilgili ve erdemli olmak” olduğunu söyleyen, daha doğrusu Cato’ya söyleten Cicero, hayatın bu son dönemini kötü gösterenlerin öne sürdüğü dört nedeni (“İnsanı işlerden uzaklaştırması”, “Bedeni Zayıflatması”, İnsanı hemen her zevkten yoksun kılması” ve “Ölüme yakın oluşu”) tek tek ele alıyor ve her birine cevabını veriyor. Cato 84 yaşındayken (Cicero kitabı 62 yaşındayken yazmış ve 1 yıl sonra kaybetmiş hayatını) gerçekleşen sohbette örneğin bu nedenlerin üçüncüsü için şunu söylüyor yazar: “… insan gücünü yönetmesini bilmeli, ancak gücünün yettiği kadarına el atmalı; işte böyle olursa, insan eski gücüm kalmadı diye yazıklanamaz”. Özlü sözlerden hoşlananlar için bolca alıntı potansiyeli taşıyan kitap insanın sorularının da -yeterli ya da yetersiz- cevaplarının da ezeli ve ebedi olduğunu göstermesi ile de önemli bir yapıt.

Cicero’nun diğer kitabı olan “Dostluk” da (Orijinal adı ile “Laelius de Amicitia”) bir diyalog formatında yazılmış ve yine Atticus’a ithaf edilmiş. MÖ 129 yılında geçtiği varsayılan konuşmanın tarafları Gaius Laelius Sapiens (Romalı devlet adamı olan Laelius, Cicero’nun dostu olan Scipio’nun çok yakın arkadaşıydı) ve damatları Scaevola ve Fannius. Her ne kadar damatlarının dostluk üzerine sorularını cevaplayan Laelius olsa da, kendisi sık sık Scipio’nun düşüncelerini referans alarak adeta onu konuşturuyor diyaloglarında. Dostluğu, “İnsanların insanlarla ve tanrılarla ilgili her şeyde yakınlık ve sevecenlik duygularıyla anlaşması” olarak tanımlayan Cicero, önsözde belirtildiğine göre, Aristo (Yunan filozof), Theofrastos (Yunan bilim adamı ve düşünür) ve Panaios’un (Yunan filozof) eserlerinden de yararlanmış kendi kitabını yazarken. Dostluğun temelinin erdeme duyulan saygıya dayandığını öne süren Cicero, insanın erdemden ayrılması durumunda dostluğun sürmeyeceğini söylüyor. Dostluğun güzelliğini, sürmesi için gereken koşulları (dosta yardım etmek için, “(dostun) pek doğru olmayan isteklerine yardım etmek zorunda kalınırsa, doğru yoldan biraz sapılabilir; yeter ki büyük bir onursuzluğa düşülmesin” diye yazacak kadar değerli buluyor dostluğu Cicero!) ve gerekliliğini (“Doğa yalnızlığı sevmez”, “…insan sanki iki ruhtan bir tek ruh yaratmak üzere ruhunu onunkiyle (dostunki ile) birleştirir”) anlatıyor temel olarak bu eserde.

(“Cato Maior – De Senectute” – “Laelius de Amicitia”)

Mai ve Siyah – Halit Ziya Uşaklıgil

Edebiyat tarihimizin en uzun soluklu dergilerinden biri olan Servet-i Fünûn etrafında toplanan şair ve yazarların dahil olduğu Edebiyat-ı Cedîde grubunun önde gelen isimlerinden Halit Ziya Uşaklıgil’in 1897 tarihli romanı. Önce Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilen kitap genellikle yazarın ustalık döneminin ilk eseri olarak kabul edilirken, aynı zamanda romanımızın Batılı anlamdaki ilk örneklerinden de biri olmuştu. Ahmet Cemil adlı gazeteci gencin hikâyesi üzerinden, hayallerin gerçeklerle çatışarak tuzla buz olmasını ve başta Bâb-ı Âli çevresi olmak üzere, dönemin sosyal ve toplumsal gerçeklerinin belirlediği dünyanın acımasızlığını anlatıyor okuyucuya bu kitap. Cumhuriyet döneminde yeni alfabeye geçilmesinden sonra, yazarın kendisi tarafından dili sadeleştirilen romanın İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanan baskısında Ali Faruk Ersöz günümüz Türkçesini gözeterek tekrarlamış bu işlemi. Kitabın girişinde yazarın kendi yaptığı sadeleştirme ile ilgili kısa yazısı (“Birkaç Söz”) ve Ersöz’ün hem roman hem de kendi sadeleştirmesi için hazırladığı bir metin (“Mai ve Siyah Üzerine”) yer alıyor. Servet-i Fünûn yazar ve şairlerinin ortak özellikleri olarak gösterilen karamsarlık, çekingenlik ve yaşadıkları baskıcı yönetimden kaçıp uzaklaşma isteklerini Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Cemil’in yaşadıkları aracılığı ile somut ve güçlü bir şekilde anlatıyor kitabında ve edebiyatımızın en trajik kahramanlarından birini yaratıyor.

Hayallerin hâkim olduğu bir mai (mavi) gece ile başlayıp, gerçeklerin egemenliği ele geçirdiği bir siyah gece ile kapanıyor roman. Bu arada olanlarda ise hep Ahmet Cemil var; başına gelenler, hayaller, trajediler ve arzuları ile. Basın dünyasında isim sahibi olmayı ve edebiyat dünyasını kendisine hayran bırakacak bir eser yaratmayı hayal eden Ahmet Cemil’in, karşısına çıkanlarla baş edemeyişini (ya da etmeyişini) ve sonunda Servet-i Fünûn sanatçılarının hayal ettikleri gibi Yeni Zelanda’ya olmasa da, Osmanlı’nın uzaktaki topraklarına, çöle gitmeyi seçmesi Uşaklıgil’in içinde olduğu sanat anlayışı ile hayli uyumlu ve bu bağlamda değerlendirince, yazarın bir bakıma kendisini anlattığını da söylemek mümkün.

Halit Ziya Uşaklıgil 1928’deki bir röportajında “romanın tesadüfen eline geçen bir nüshasını karıştırırken bazı sahifelerin kendisini ağlattığını” söylemiş. “Şöhret bulmak, yazar olmak, herkesçe tanınmak, … edebiyat dünyasının bir gün yüksek zirvelerine çıkmak ve ismini o kadar yükseltmek ki…” hayalleri içinde yaşayan ve geleceğini onlar üzerine kuran ama peş peşe malî ve manevî yıkımlarla karşılaşan genç adamın hayatı gerçekten de göz yaşartacak trajedilerle dolu ve klasik romanlara özgü uzun cümleler ve yoğun / detaylı tasvirlerle anlatılan bu “maiden siyaha dönüş” hikâyesi karakterinin karamsarlığını ve yılgınlığını okuyucuya da geçirecek bir güç taşıyor. Mai ve siyah sözcüklerini sembol olarak sık sık kullanan yazar (Ahmet Cemil’in, ailesinin hâli vakti yerinde arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin yaşadığı köşkün rengi de gök mavisi örneğin) tamamen genç adamın üzerine kurmuş anlatımını ve her olguyu onun algılaması üzerinden aktarıyor okuyucuya; bu da romanın çekici olabilmesi için ana karakterle ilgili psikolojik çözümlemenin sağlam inşa edilmiş olmasını gerektiriyor ki Uşaklıgil’in önemli başarılarından biri de işte bu alanda. Ahmet Cemil’in ruhuna ve zihnine egemen olan her duygu ve düşünce ve diğer insanlarla olan ilişkilerini bizim de çok yakından hissedebileceğimiz bir etkileyicilikle kaleme almış yazar.

Yazarın bir sonraki romanı olan “Aşk-ı Memnu” ile de bir ortaklığı var bu eserin: Erkek kahramanın kendisinden yaşça küçük bir genç kıza duyduğu ilgi. Oradaki amca yakınlığı, burada arkadaş ile kurulmuş, iki genç kız da hayatı yeni yeni tanıyor, piyano çalıyor ve elbette mürebbiyeleri var ve her iki “aşk” da kötü bir sonla bitiyor. Bu ortaklıkların önemli bir gerekçesi kuşkusuz dönemin toplumsal gerçeklerinin sonucu ama yine de iki eser arasında bir iz sürme imkânı da sağlıyor okuyucuya. Baş karakterinin edebî fikirleri aracılığı ile dönemin edebiyat tartışmalarına da (eski ile yeninin çatışması başta olmak üzere) değinen yazarın, kitapta kurgu açısından tartışmaya açık bir yaklaşımı da olmuş: Hüseyin Nazmi karakterinin hikâyeye giriş ve çıkışları. Sanki Uşaklıgil bu karaktere, Ahmet Cemil’in yaşadıklarını kurgulayabilmek ve hayal kırıklıklarını daha güçlü kılmak için ve sadece buna ihtiyaç duyduğunda başvuruyor ve bu da özellikle iki genç adamın ilişkilerinde bir tutarsızlık yaratıyor. Ne var ki önemli bir sorun değil bu; çünkü romanda Ahmet Cemil o kadar güçlü ve baskın bir unsur ki onun etrafında dönmesi eserin bu sıkıntıyı siliyor çoğunlukla.

Edebiyatımızın usta ismi Ahmet Hamdi Tanpınar, Halit Ziya Uşaklıgil için “Bizde asıl romancılık Halit Ziya ile başlar. Bu geleneğin memlekette kazanacağı her zaferde onun payı olacaktır” derken, bu kitabı için de “Mai ve Siyah, bir hayal kırıklığı romanıdır. Bu kitap için Türkiye’de nesli namına konuşan ilk eserdir, denebilir.” İfadesini kullanmış. Gerçekten de Ahmet Cemil hem kendi neslinin hem de Servet-i Fünûn sanatçılarının sesi ve sembolü oluyor ve yazarın gerçekçi ve karamsar tavrının somut karşılığı olarak okuyucuyu kendisine bağlıyor; her ne kadar çekingenliği ve iradesizliği ile aslında kendisi de bir hayal kırıklığı olsa da. Güçlü bir dil ile kaleme alınmış; günümüzün popüler eserlerinin aksine, okuyucunun konsantrasyonunu talep eden ve gerçekçiliğin melankolik bir romantizmle bir araya getirildiği bu klasik eser Halit Ziya Uşaklıgil’i sadece “Aşk-ı Memnu”dan ve onun da dizi ve film uyarlamalarından tanıyanlara yazarın gücünün tek bir eser ile kısıtlı olmadığını kesinlikle kanıtlayacak önemde bir yapıt.

Bütün İnsanlar Yalancıdır – Alberto Manguel

1988’de Kanada vatandaşı da olan Arjantinli yazar Alberto Manguel’in ilk kez 2008’de yayımlanan, beşinci romanı. Pek çok ulusal ve uluslararası ödülün sahibi olan ve kurgu yanında; eleştirileri ve kurgu-dışı eserleri ile de tanınan Manguel’in bu romanı, otuz yıl kadar önce ve intihar ederek gerçekleştiği söylenen ölümünün ardından gizemli bir yazarla ilgili gerçekleri araştıran bir gazetecinin, bu yazarı tanıyan dört kişi ile görüşmeleri üzerine kurulu. Aynı kişinin dört ayrı hikâyesi okuduğumuz ve gazetecinin kendi görüşlerini dile getirdiği bir beşinci bölüm de içeriyor ve adının dile getirdiği gibi, herkesin aynı gerçeği farklı şekillerde anlattığını (yalan söylediğini bir diğer deyişle) öne sürüyor yaşamda. Yalan söylemek üzerine kurulu bir roman bu ve Manguel her bir bölümün başına yerleştirdiği bir alıntı ile okurun, yalanın ya da gerçeğin belirsizliğinin üzerine düşünmesini bekliyor. Belki çevirinin de artırdığı ve ilk dört bölümünde özellikle kendisini belli eden “soğuk” ve mesafeli bir dili var yazarın ki bu tercih romanın temasına ve yazarın arzularına uygun olarak, okurun gerçeği keşfettiğini düşününce sahip olacağı “sıcak”lığı engelliyor. Roman aynı olayı herkesin farklı ve birbiri ile mutlak çelişen bir şekilde anlattığı türden bir eser değil; Manguel -romandaki gazetecinin tangram oyunu benzetmesi ile dile getirdiği gibi- farklı ve her biri belki de gerçek olan parçaların her farklı şekilde bir araya getirildiğinde ortaya yeni (ve belki de öncekilerle çelişen) bir gerçek çıkacağını hatırlatıyor. Dört anlatıcıdan birine kendi adını vererek ve ölen adamın yaşamına kendisininkinden bazı öğeleri de taşıyarak, Manguel’in kendisini ve yaşamını da bir parçası yaptığı ilginç bir kitap bu.

Öğrenciliği sırasında Jorge Luis Borges’e dört yıl boyunca haftada birkaç kez kitap okumak gibi olayların da olduğu ilginç bir yaşamı olmuş Manguel’in. Bizde “Tanpınar’ın İzinde: Beş Şehir” adı ile yayımlanan eserinde bu yazarımızın “Beş Şehir” adını taşıyan kitabının izinden giderek, Türkiye’nin beş şehri ile ilgili izlenimlerini kitaplaştırmak gibi ilginç edebî çalışmaları da olan Manguel burada gerçek ve gerçeğin anlatılabilirliği / anlaşılabilirliği (ya da bunun imkânsızlığı) üzerine bir yapıt ortaya koymuş. Eşinden boşandıktan sonra birlikte yaşamaya başladığı erkek partneri Craig Stephenson’a “Asla yalan söylememiş olan” gibi sonsuz bir güvenin işareti olan bir niteleme ile ithaf ettiği kitaba, bu ifadenin aksine herkesin yalancı olduğunu belirten bir isim vermiş Manguel ve bu ismi Yahudilerin kutsal kitabındaki bir bölümden almış: “Şaşkınlığımda dedim: Bütün insanlar yalancıdır” (Mezmurlar 116:11). Kitabın girişindeki bu alıntının benzerlerine her bir bölümün başında da yer vermiş yazar ve Montaigne, Shakespeare, Carlo Collodi, Francisco Quevedo ve Gothold Ephraim Lessing’den aktardığı sözlerle yalan ve yalancılığın kitabının teması olduğunu hatırlatmış okuyucuya. Alman yazar ve filozof Lessing’den yapılan alıntı (“Şayet Tanrı bana sağ eli ile tüm hakikati ve sol eli ile hakikatin arayışını -bu arayışta daima yanılacağımı garanti ederek- bahşetmiş ve seç demiş olsaydı, tevazuyla sol elini seçer ve şöyle derdim: “Efendimiz, bunu verin bana. Mutlak hakikat sadece ve sadece Sana aittir””) özellikle önemli; çünkü romandaki gazeteci karakterinin son bölümde söylediği gibi (“Dürüst bir gazeteci tam anlamıyla gerçeği anlatamayacağını bilir: En fazla yapabileceği, inandırıcı görünen bir tarzda hikâye edilmiş bir gerçeğin bir tezahürünü anlatmaktır”) hakikatin tamamına erişmek mümün değil ve bu nedenle her iyi niyetli anlatım bile -gerçeğin sadece bir kısmını dile getirebileceği için- bir şekilde yalandır.

İntihar ederek öldüğü söylenen yazar Alejandro Bevilacqua’nın yaşamında yeri olan dört karakterin gazeteciye anlattıkları üzerine kurulmuş roman. Bu yazarın sırdaşı, sevgilisi, cezaevi arkadaşı ve yayıncısı olan bu dört karakterin anlattıkları, gerçek ve tamamen doğru bir biyografi yazmanın imkânsızlığını gösteriyor. “İşte budur hayatta kalan kişinin vazifesi: Anlatmak, yeniden yaratmak ve -neden olmasın- yabancı bir hikâyeyi icat etmek…” diyor bu anlatıcılardan biri gazeteciye ve diğerleri gibi o da bir hikâye icat ediyor: Kendisininkini. Alberto Manguel, yazarın ölümü ile ilgili “gerçekler”, onun adı ile yayımlanan “Yalana Methiye” adlı kitap ve karakterlerle ilgili sırlar ve bunların yarattığı gizem üzerinden bir çekicilik de katmış romanına. Yazarın da bir parçası olduğu, İspanya’daki Arjantinli sürgünler arasında geçen roman, Arjantin’deki askerî rejimin ve Buenos Aires özleminin izlerini de taşıyor ve bu açıdan bizimki gibi ülkeler için ayrı bir boyuta da ulaşıyor doğal olarak.

“Alejandro tanıştığımız o süre boyunca ben ne hissettiysem ve nasıl hayal ettiysem öyleydi” diyor anlatıcılardan biri ve anlaşılan Manguel bu cümleyi iki farklı anlamda kullanıyor: Kitabın üzerine kurulu olduğu düşünceye uygun olarak, gerçeği belirleyenin insanın hisleri ve algıları olduğu, dolayısı ile de gerçeğin değişkenliği ve bunun da sonucu olarak, biyografilerin gerçek olmasının imkânsızlığı. Bu bağlamda yalan ile gerçek birbirine karışan olgular olarak ortaya çıkıyor ve kitabın çekiciliklerinden birini oluşturuyor. Manguel’in, dördüncü bölümdeki üslup farklılığının neden olduğu aykırı durum dışında, bir parça soğuk duran bir dil kullanmış olması bu tür çekicilikleri de gerekli kılıyor açıkçası. Birinci anlatıcıyı kendisi yaparak romanda zaman zaman kendisini gösteren alaycılığın ilk örneğini veren Manguel’in bu yapıtı özgünlüğü ile okunmayı hak eden bir roman kesinlikle.

(“Todos los Hombres son Mentirosos”)