Rio Lobo – Howard Hawks (1970)

“Albay; o zaman sen beni kullanmıştın, şimdi de ben seni kullanacağım. Bu sefer sen önden gidip bizi buradan çıkaracaksın. Yankilere denk gelirsek, aramızda duracaksın. İlk vurulan sen olacaksın”

İç Savaş sırasında taşıdıkları altınları ve askerlerini kaybetmesine yol açan iki muhbirin savaştan sonra peşine düşen bir Kuzeyli subayın hikâyesi.

Senaryosunu Burton Wohl’un orijinal hikâyesinden Wohl ve Leigh Brackett’in yazdığı, yönetmenliğini Hollywood’un klasik döneminin usta yönetmenlerinden Howard Hawks’un yaptığı bir ABD ve Meksika ortak yapımı. Hawks’un son kez yönetmen olarak çalıştığı film onun en parlak çalışmalarından biri olmamış ve gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından pek beğenilmediği gibi, gişe geliri de bütçesinin altında kalmıştı. Büyük bir kısmı İç Savaş sonrasında geçen hikâye ülkenin savaş sırasındaki bölünmüşlüğünü unutup, gerçek kötülere odaklanılması gibi bir yaklaşımla seyirciyi çekmeye çalışmış ama Hawks’un eski klasikleri ile karşılaştırıldığında yorgun görünen sinema dili, senaryonun savrukluğu ve oyunculukların bazılarının aksaması ile ikna edici bir başarıya ulaşamamış. Yine de western türünden hoşlananların dikkatini çekebilecek ve kadın karakterlerin benzer hikâyelerde gördüklerimizden daha öne çıkan yapısı ile ilginç olabilecek bir çalışma bu.

Filmin hemen bütün unsurlarında kendisini gösteren dağınıklığın örneklerinden biri olan açılış jeneriği ile başlıyor film. Bir gitarın tellerine, gövdesine ve onu çalan müzisyenin (pek çok filmde müzisyen olarak küçük rollerde yer alan Tommy Tedesco’nun ellerini görüyoruz burada) ellerine odaklanan kamera farklı açılardan (hatta gitarın içinden) karşımıza getiriyor bu görüntüleri ama ne duyduğumuz müzik hikâye ile uyumlu, ne senaryoda gitarın veya bir müzisyen karakterinin yeri var ve ne de modern havalı bu görsel tercih hikâyenin geçtiği yıllara denk düşüyor. Aslında bu zaman çelişkisi senaryoda da öne çıkıyor: Shasta karakterinin eylemleri ve konuşma şekli örneğin, dönemin gerçekleri ile çok da uyumlu değil gibi. Wohl ve Brackett’in senaryosu hikâyeye temel bir (veya birkaç) odak noktası sağlayamadığı gibi, karakterleri ve gelişmeleri de birbirlerine her zaman ikna edici bir şekilde bağlayamıyor. Hawks’un 1959 yapımı “Rio Bravo” (Kahramanlar Şehri) ve 1966 tarihli “El Dorado” adlı ve bu filmde olduğu gibi başrolünde yine John Wayne’in yer aldığı filmleri ile benzer bir teması (Öyle ki “El Dorado”nun “Rio Bravo”nun yeniden çekimi olduğu ve “Rio Libo”nun da her ikisinden esinlendiği söylenir) olan film, bir intikam hikâyesi gibi başlayıp klasik western’in “iyi birkaç adam kötülere karşı” öyküsüne dönüşürken seyirciyi beraberinde sürükleyemiyor doğal olarak.

Jerry Goldsmith’in başarılı müzik çalışması da hikâyenin döneminin ilerisinde bir havaya sahip. Buna neden olan sadece melodilerin -takas sahnesi dışında- klasik westernlerde duyduklarımızdan farklı olması değil, modern zamanlarda geçen bir hikâyeye çok faha fazla yakışacak bir çalışma yapmış Goldsmith. Onun melodilerinin eşlik ettiği hikâyenin başrolünde Amerikan muhafazakârlığının en bilinen isimlerinden John Wayne var. Dolayısı ile hikâyenin de Kuzey ve Güney arasında hiç taraf tutmadan ve bir iç savaşın bugüne de sarkmış olan travmaları hiç yaşanmamış gibi davranarak, bir zamanlar düşman olan karakterlerini ortak bir mücadelenin parçası yapması kolayca, anlaşılır ve beklenen bir tercih. Filme göz dolduran bir giriş yapmamızı sağlayan soygun sahnesi ince düşünülmüş planı ile eğlendirirken, soyan ve soyulanın çok çabuk bir şekilde dost olabilmeleri ve bunu muhbirlerin alçaklığının karşısına koydukları mertlik ile bir içki şişesi üzerinden yapabilmeleri yeterince inandırıcı değil elbette ama yine de onların arasındaki dostluk ve dayanışma hikâyenin de önemli dayanak noktalarından biri.

Filmin oyuncularla ilgili de sıkıntıları var: Çekimler sırasında 63 yaşında olan John Wayne fiziksel açıdan pek uygun değilmiş role ve hem o sıralarda rahatsız olması hem de bir önceki yıl “Undefeated” (Batının Devleri – Andrew V. McLaglen) filmin çekimleri sırasında omzundan sakatlanması da eklenince bu duruma, oldukça yorgun bir performans sunabilmiş filmde. Hawks, Christopher Mitchum ve Jennifer O’Neill’in oyunculuklarından memnun kalmadığını da dile getirmiş daha sonraları ve hatta O’Neill ile arasında çekimler sırasında epey anlaşmazlık da yaşanmış. O tarihlerde Meksika sinemasının yıldızlarından biri olan Jorge Rivero’dan (1969’da oynadığı Miguel Zacaras filmi “El Pecado de Adán y Eva”da ile Meksika sinemasının seks sembolü olmuştu Rivero) beklediği çekiciliği de alamadığını söylemiş Hawks. Ne var ki filmde hızla ortaya çıkan romantizmin seyirciyi ikna edememesinde Ribero’nun performansından çok senaryonun bu yan öyküyü iyi işleyememesinin rolü var.

Kendisini dokunarak taciz eden erkeğe tacizden neden rahatsız olduğunu geçmişte yaşadıkları ile anlatan kadının aynı erkekle hemen sarmaş dolaş olması gibi problemleri de olan senaryonun kadın karakterlere bir klasik western’e göre çok daha fazla yer vermesi ve üstelik onları eylemlerin tam ortasına yerleştirmesi gibi olumlu yönleri de var. Hawks gibi usta bir yönetmenin son filminin bu “eski çalışmalarının bir parça silik gölgesi” olarak tanımlanabilecek yapıt olması bir talihsizlik; ne var ki tüm bu sıralanan kusurlarına rağmen western meraklılarının -favorileri arasına girmesi pek olası olmasa da- yine de keyif alarak seyredebileceği bir çalışma bu. Şerifin ofisinde kıstırılmış durumda kalan kahramanlarımızın (tanıdık gelecektir bu tema) yaşadıkları, birbirlerinden keskin hatlarla ayrılmış iyi ile kötünün çatışmaları ve açılıştaki soygun bölümü ile bu yorgun görünümlü film ilgiyi hak ediyor yine de.

(“Son Darbe”)

Snatch – Guy Ritchie (2000)

“Gömleklerinden daha ucuz bir arabada oturan silahlı iki siyah adama kim saldırır!”

Değerli bir çalıntı elmasın peşine düşen ve bu arada birbirleri ile de mücadele eden suçluların hikâyesi.

Guy Ritchie’nin yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. 1998’de çektiği ilk uzun metrajlı filmi “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” (Ateşden Kalbe, Akıldan Dumana) ile aksiyon, suç ve komediyi geniş kitlelerin ilgisini çekecek şekilde bir araya getirerek önemli bir başarı kazanan Ritchie bu ikinci filminde benzer bir formülle hareket etmiş yine ve tarzından hoşlananları kesinlikle tatmin edecek bir yapıt koymuş ortaya. Hikâye oldukça sert ve kanlı olsa da, bu tür görüntülerin -bir sahne dışında- genellikle kameranın kapsama alanının dışında bırakıldığı filmi, anlaşılan Guy Ritchie her bir sahnesini nasıl eğlenceli kılabilirim düşüncesi ile çekmiş. Çok karakterli olmasına rağmen her birini hikâyenin çerçevesinin içinde kalmayı başararak birbirlerine bağlayabilen Ritchie’nin bu yapıtı komedisi olan sert aksiyonları sevenler için çekici, bu tür filmlere çok da meraklı olmayanlar için ise en azından eğlencelik olarak seyredilip unutulacak bir çalışma.

Zengin kadrosu ve bu kadronun her bir üyesinin eğlenceli performansı ile dikkat çekiyor film öncelikle. Yıldızlardan biri olan Brad Pitt’in de kolayca karikatüre dönüşebilecek bir karakteri, örneğin “Burn After Reading” (Aramızda Casus Var – 2008) filmindekinin aksine dozunda bir eğlence ile canlandırdığı filmde tüm karakterlere neredeyse eşit şans veren senaryonun sağladığı olanakları çok iyi değerlendirmiş tüm oyuncular. Her bir karakterin kendi hikâyesi ve eğlenceli yanını çekici bir şekilde yaratmış Guy Ritchie ve oldukça fazla sayıda ana karakterin varlığına karşın, seyircinin olan bitene ilgisini hep canlı tutacak bir biçimde anlatmayı başarmış hikâyesini. Ritchie öyküsünü zaman zaman anlatıcı bir rolde olan “Türk” karakteri ile başlatıyor ve sonra tüm diğerlerini birer birer katıyor hikâyeye. Karakterlerin tümü suç dünyasının irili ufaklı üyeleri ve Ritchie her birini hırsları, kendi planları ve acizlikleri içinde getiriyor karşımıza. Tüm o sertliğin içine mizahı da eklemeyi hiç atlamıyor yönetmen ve en sert sahnelerde bile güldürüyor bir şekilde. Haham kılığına girmiş adamların Antwerp’teki bir elmas tüccarını soymaları ile başlayan film, bu sahne ile filmin biçimsel yanının da bir özetini yapıyor adeta: Hareketli bir kamera, hızlı bir kurgu, görsel oyunlar (bu sahne örneğin, uzun bir süre farklı güvenlik kamerası görüntüleri üzerinden anlatılıyor), sıkı bir müzik ve eğlenceli diyaloglar. Zaman zaman görüntüyü donduran ve sinemada bir zamanlar moda olan bir şekilde görüntüyü ikiye bölmek gibi oyunlara da başvuran yönetmen sonuçta hınzır denebilecek bir sinema dili oluşturmuş.

86 karatlık bir elmasın (Topkapı Saray’ındaki Kaşıkçı Elması da aynı değerde) peşinde dönen hikâyesinde oldukça zengin bir soundtrack kullanmış Ritchie. Madonna’dan Massive Attack’a Oasis’ten The Johnston Brothers’a müziğin farklı isimlerinin çalışmaları filmin başından sonra hikâyeye renk katacak şekilde kullanılmış. Bir boks maçında bütçe kısıtının sonucu olan figüran azlığı yüzünden kamera çalışması ile bu açığı kapattığı söylenen Ritchie’nin -kısa bir süre sonra evleneceği- Madonna’nın “Lucky Star” adlı şarkısının kullanım hakkı için epey yüklü bir ödeme yaptığını da ilginç bir nokta olarak belirtelim bu arada. Tavşanın peşindeki tazılar ile küçük bir suçluyu kovalayan daha büyük suçluların sahnelerini paralel olarak anlattığı sahnede olduğu gibi, dinamik bir eğlence yaratmayı hiç unutmayan Guy Ritchie diyaloglara da yansıtıyor mizahını (“Ben cesedi yaratmam, ortadan kaldırırım”) ve bu mizahı karakterlerin beceriksizliklerinin neden olduğu aksaklıklarla da zenginleştiriyor. Örneğin arabadan dışarı fırlatılan bir süt kutusunun neden olduğu zincirleme olaylara tanık olduğumuz sahne üzerinden epey kahkaha alıyor film seyircisinden.

Hikâye boyunca karakterlerin farklı kombinasyonlar hâlinde sürekli olarak birbirleri ile karşılaştığı ve mücadele ettiği film Ritchie’nin bir önceki yapıtının tekrarı gibi görünebilir ve ilki kadar orijinal durmayabilir. Ayrıca her ne kadar şiddeti çoğunlukla hiç göstermese de çekiciliğini bunun üzerine kurduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor filmin. Richard Attenborough’un yönetmeni “şiddet pornografisi” ile suçlaması bir parça abartılı bir eleştiri olsa da (bu nitelemeyi çok daha fazlası ile hak eden sinemacılar var), Ritchie’nin şiddetten beslendiğini ve onu kullandığını inkâr etmek mümkün değil. Tüm o enerjik sinema dili ile zaman zaman bir çizgi romanı “hızlı okuma” teknikleri ile okur gibi hissetmenize neden olduğunu da söylemek gerekiyor filmin. Karakterler kadar, karakterlerin karşılaşması ile ortaya çıkan sonuçların da önem taşıdığı yapıt, Türkçe adının da vurguladığı gibi bir “kapışmalar” filmi ve türünün meraklılarını kesinlikle eğlendirecektir.

(“Kapışma”)

Munyurangabo – Lee Isaac Chung (2007)

“Yanındaki şu oğlan, onun bir Tutsi olduğunu biliyor musun? Tutsiler kötüdür, bilmiyor musun? Şimdi onların baskısı altındayız. Şu anda onların yüzünden acı çekiyorum. Yaşıma rağmen beni hapse atmaya kalktılar ve sen onlarla birlikte mi yürüyorsun? Hutular ver Tutsiler düşmandır, bilmiyor musun?”

1994’te Ruanda’da yaşanan soykırımdan yaklaşık on beş yıl sonra iki genç arkadaşın geçmişle yüzlemek ve travmaları yaratanlarlardan biri ile hesaplaşmak için çıktıkları yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Lee Isaac Cheung ve Samuel Gray Anderson’ın birlikte yazdıkları ve yönetmenliğini “Minari” filmi ile bu yıl Oscar’a aday gösterilen Cheung’un üstlendiği bir Ruanda ve ABD yapımı. Ruanda’nın resmî dilinde (Kinyarwanda) ve sadece 40 Bin Dolar tutarındaki bir bütçe ile on bir günde çekilen film bu dildeki ilk sinema filmi aynı zamanda. Tamamı amatör olan oyuncuları ile yüzleşme ve geleceği inşa edebilme umudunu sorgulayan film aynı zamanda da soykırımın karşıt taraflarındaki iki genç karakter üzerinden bir dostluk ve büyüme hikâyesi de anlatan dokunaklı ve alçak gönüllü bir yapıt. Çekimleri Ruanda’da gerçekleştirilen film insanlık tarihindeki en trajik olaylardan birinin neden olduğu korkunç bir travma ile yaşamanın ne demek olduğunu hissettiren, sakin dili ve belgesele yakın sahneleri ile dramatik aksiyonların peşinde olanları mutlu etmeyebilecek bir çalışma; ama taraf tutmamanın imkânsız olduğu bir durumda bile, insan(lığ)ı güzelliklerin ve sevginin kurtarabileceğini hatırlatan, dürüstlüğü ile insanı kendisine çeken bu yapıt kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Nisan – Temmuz 1994 arasında yaşanan ve toplam 1 Milyon’u aşkın insanın öldürüldüğü tahmin edilen bir soykırımdı Ruanda’da yaşananlar. Ölenlerin 800 Bin’ine yakınının Tutsi kabilesinden olduğu tahmin ediliyor bugün ve temel hedef de azınlıktaki Tutsiler olmuştu bu yaşanan katliamlarda. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde birinin Hutu (Sangwa adındaki bu genci Eric Ndorunkundiye oynuyor), diğerinin ise Tutsi (Munyurangabo’yu Jeff Rutagengwa canlandırmış) olduğunu öğreneceğimiz iki genç çıkacakları yolculuk öncesi içlerinden birinin ailesine uğrarlar ve hikâyenin final hariç hemen tamamı da bu ailenin evinde ve yaşadıkları bölgede geçer. Aileye söyledikleri iş aramak için büyük şehre gidecekleridir ama yolculuğun asıl amacı bir intikam planını gerçekleştirmektir. Açılış sahnesinde bir pazar yerinde kavga eden iki adamı görüyoruz ve onları izleyenlerden biri olan genç bir adam, filme adını veren Munyurangabo, gördüğü bir palayı alarak kaçar olay yerinden. İnsanların palalarla doğrandığı bir soykırımda yaşanan bir olayın intikamını almak için oldukça sembolik bir silahtır bu ve Munyurangabo birlikte çıkacakları yolculuk öncesinde arkadaşı Sangwa’nın ailesinin yanına uğramayı kabul eder. Burada geçirecekleri birkaç gün her ikisi için de belirleyici olacak ve korkunç bir toplumsal travmanın tek tek bireyler ve ülkenin geleceğini nasıl kökten etkileyebileceğinizi görmemizi sağlayacaktır.

Kesintisiz bir çekimde Munyurangabo’nun elindeki satırı önce kanlı sonra kansız hâli ile görüyoruz. Bu basit oyun ile genç adamın kanlı bir eylemi hayal ettiğini ya da geçmişte yaşanmış böyle bir eylemi hatırladığını anlıyoruz. İki genci birlikte gördüğümüz ilk sahnede yönetmen Lee Isaac Chung onları yavaşlatılmış bir çekimle gösterirken Ruanda için yazılmış bir şarkıyı dinliyoruz: Şarkının sözleri Ruanda’ya ve insanlarına duyulan sevgiyi anlatıyor ve korkunç bir travmanın izlerini süreceğimiz filme yumuşak bir giriş sağlıyor. Hikâyenin açılışı Yeşaya adındaki peygamberin yazdığına inanılan kitaptan bir alıntı ile yapılıyor: “Başına çifte bela geldi, kim avutabilir seni? / Yıkım ve kırım, kıtlık ve kılıç, kim teselli edebilir seni? / Oğulların bayılmış, ağa yakalanmış / Ceylanlar gibi her köşe başında yatıyorlar”. Finale doğru bir sahnede Munyurangabo, ailesinin yıkılmış evini ziyarete gittiğinde onun anlatımı ile tasvir edilen katliam günleri de Yeşaya’nın kitabında çizilen resim ile örtüşüyor: “… gördüğümüz bir sürü ölüm ve dehşetti. Cesetlerin tıkadığı nehirler görmüştüm. Öldürülmüş çocuklar, annelerinin ölü göğüslerini emen bebekler vardı. Toprak kanla kaplıydı… Her yerde çığlık ve ağlama sesleri vardı”. Sadece bir karakteri dolaşırken arada bir gördüğümüz ve onun anlatıcı sesini duyduğumuz bu sahne (Ravel’in “Gaspard de la Nuit” adlı piyano eseri kullanılmış bu bölümde) her türlü süsten arındırılmış hâli ile oldukça etkileyici; aynı zamanda sinemada bir monolog ile çekilmiş en güzel sahnelerden de biri.

Hedefine doğru giden Munyurangabo’nun karşılaştığı bir şairin (Uwayo b. Edouard kendisini oynuyor bu sahnede) tek çekimle karşımıza getirilen şiir okuma sahnesinin de benzer bir sade güce sahip olduğu filmde birkaç yavaş gösterim dışında teknik hiçbir oyuna girişmemiş yönetmen Chung; bu tercih bir yandan alçak gönüllü bir yapım olmasının da sonucu elbette ama filmin oyuncuların amatörlüğünün de sağladığı katkı ile oldukça güçlü olan belgeselci yanına çok uygun olmuş bu seçim. Filmin aile illişkilerini (babanın 3 yıldır evine gelmeyen oğluna sitem ettiği sahne örneğin) ve katliamdan geçen on yıldan uzun bir süre boyunca hâlâ devam eden ön yargı ve korkuları da aynı gerçekçilikle karşımıza getirdiğini ekleyebiliriz rahatlıkla.

Lee Isaac Chung’un kurguyu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği çalışmada Sangwa’nın ailesinin yanında geçen birkaç gün onun “intikam yolculuğu”nu yeniden düşünmesini sağlarken, buradaki günlük hayat ve aktiviteleri film, ülkenin geleceği için odaklanılması gereken asıl alan olarak görüyor ve gösteriyor. Final ile dokunaklı bir kapanış yapan çalışma hikâyesini bir orta metrajlı film olarak da anlatabilirmiş aslında ama sağlanan otantik hava bunu bir problem olmaktan çıkarmış görünüyor. İki genç adamın aralarındaki ilişki üzerinden bir dostluk hikâyesi de anlatan yapıt, bu iki karakterin dönüşümleri üzerinden de doğru ve dürüst bir mesaj veriyor seyircisine. Yönetmen Chung ABD doğumlu bir sanatçı ve Afrika ile herhangi bir bağlantısı da yok ama bir sanat terapisti olan eşi ile birlikte soykırımdan etkilenenlerle ilgili gönüllü bir çalışma için 2006’da Ruanda’da bulunmuş ve orada bir kampta kurulan sınıfta sinema dersleri vermiş. Hikâyesini bir Batılının gözü ile dışarıdan bir bakışla değil, oldukça içeriden bir yaklaşımla anlatabilen film ile ilgili fikir de o sırada çıkmış. Munyurangabo’nun, gerçekliğinden emin olamayacağımız bir sahnede gösterilen kararı üzerinde arkadaşı ile olan dostluğu, onun ailesi ile geçirdikleri kısa süre ve okunan şiirin etkisini hissettiren filmde genç adamın adının Ruanda tarihindeki bir kahramandan gelmesi de önemli; çünkü Sangwa’nın bu kahramanın hikâyesini anlatan babasının sorduğu soru bizim de kendimize sormamızı gerektiren türden: “Senin savaşın nedir?”.

Üç Arkadaş – Memduh Ün (1958)

“Hayatımda ilk defa neşelendirdiniz beni. Karanlık, korkunç yalnızlığımdan kurtardınız. Bunu yaparken de bana acıdığınızı, merhamet ettiğinizi belli etmediniz. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Allah razı olsun hepinizden. Size sevgimden başka verebileceğim bir şey yok, kör bir kızın sevgisinden başka hiçbir şey”

Birlikte harap bir konakta yaşayan ve biri niyetçilik, biri ayakkabı boyacılığı ve bir diğeri de seyyar fotoğrafçılık yapan üç arkadaşın bir gece bankta uyurken buldukları, seyyar satıcılık yapan yoksul ve âmâ bir genç kıza bir masal dünyası yaratmalarının hikâyesi.

Senaryosunu Aydın Arakon, Ertem Göreç, Metin Erksan, Muammer Çubukçu, Memduh Ün ve Atıf Yılmaz’ın yazdığı (bazı kaynaklarda Turgut Ören’in hikâyesinden uyarlandığı da belirtiliyor), yönetmenliğini Memduh Ün’ün yaptığı bir Türkiye yapımı. Esin kaynağı Charlie Chaplin’in 1931 tarihli sessiz filmi “City Lights” (Şehir Işıkları) olmuş görünen film Yeşilçam’da benzer hikâyelere sahip olanları daha sonra defalarca çekilecek melodramlardan biri olan bir klasik. Yine Ün’ün 1972’de farklı bir kadro ile renkli olarak tekrar çektiği bu siyah-beyaz film 2014 yılında da bir televizyon dizisi olarak çıkmıştı karşımıza. Muhterem Nur, Fikret Hakan, Salih Tozan ve Semih Sezerlİ’den oluşan ana kadrosunun parlak performanslar sunduğu film içerdiği “yoksulluk isyanı” ve dayanışma ruhu ile önemli, Yeşilçam’ın daha sonra en ucuzundan benzerlerini üreteceği melodram türünün düzeyli örneklerinden biri ve Turgut Ören’in özenli görüntülerinin de ilgi çekeceği bir çalışma. İsyanını -elbette- bir yere bağlamasa da ve sonuçta düzeyli bir melodramdan öteye geçmese de verdiği sıcaklık duygusu ile bile ilgiyi hak eden bir yapıt bu.

Yedinci Sanat adındaki sinema dergisi 1974 yılında o tarihe kadar çekilen en iyi yerli filmi belirlemek için bir anket düzenlemiş ve tümü bir şekilde sinema ile ilişkili 128 aydının (Vedat Türkali ve Aziz Nesin de var bu isimler arasında) katıldığı bu soruşturmada “Üç Arkadaş” ikinci sırayı almıştı. Birinci sırada Yılmaz Güney’in “Umut” adlı yapıtının yer aldığı bu ankette “Üç Arkadaş”ın; Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” (3.), Lütfi Akad’ın “Hudutların Kanunu” (4.) ve yine Erksan’ın “Yılanların Öcü” (5.) adlı yapıtlarının önüne geçmesi filmin sadece halk için değil, sanatçılar için de -en azından o tarihlerde- önem taşıdığının çok önemli bir kanıtı şüphesiz. Konusu aslında tipik bir Yeşilçam hikâyesi olsa da, bu filmin onların arasından sıyrılıp bu beğeni düzeyine ulaşabilmesinin arkasında birkaç farklı neden var: Üç arkadaş arasındaki dostluğun ve onların bir genç kıza hiçbir art niyet olmadan yardım etme çabalarının sağladığı sıcaklık, filmin özenli anlatımı ve 1950’lerin Türkiyesi’nde Demokrat Parti’nin “her mahallede bir milyoner” yaratma iddiasının da sonucu olan ve zenginler ile yoksullar arasında giderek artan uçurumun uzantısı olan bir isyanı içermesi. Metin Erksan’ın 1960 tarihli “Gecelerin Ötesi” adlı filmi “Her mahallede bir milyonerin türediği devirde, aynı mahallelerde bu gençler de türedi” yazısı ile açılır ve o gençlerden yedisinin suçla dolu hikâyesini anlatır. Erksan’ın yapıtının, 27 Mayıs darbesinin sonrasında çekilen bir film olmasının avantajı ile daha sert ve net bir biçimde yaptığı eleştirinin üzeri burada örtülü ve zaten bir yere de taşınmıyor ama Ün’ün filmin Erksan’ın da yazılmasında görev aldığı senaryosu yoksulluğu bir melodram kalıbı içinde kalsa da dile getirerek ana temalarından biri yapıyor.

Niyetçi Murat (Fikret Hakan), ayakkabı boyacısı Mıstık (Semih Sezerli) ve seyyar fotoğrafçı Artin (Salih Tozan) bir virane konağa yerleşmiş ve aralarında büyük bir bağlılık ve dayanışma olan üç arkadaştır. Bir komün hayatı yaşadıkları evde, çoğunlukla sadece bir çorbaya yeten çok kısıtlı kazançlarını da birlikte harcamaktadırlar. Dürüst ve iyi insanlardır (bir sahnede bedava esans için kendileri gibi bir seyyar satıcıyı kandırmaları tuhaflığını bir kenara koyarsak). Bir gece bir bankın üzerinde uyuyakalmış olarak gördükleri âmâ ve yoksul genç kızı evlerine alırlar ve onu mutlu etmek için bir masal dünyası yaratırlar. Sonrası aşk, gözlerin açılması için bir ameliyat ve bu dört karakterden birinin (kim olduğu kolayca tahmin edilebilir) ünlü bir şarkıcı olması vs. ile bekleneceği gibi ilerleyen bir hikâyedir. Filmin başarısının sırrı bu bilinen hikâyeyi tam bir samimiyet ve sıcaklık ile anlatması öncelikle. Hikâye rahatsız edici klişelere (para düşkünü Yahudi Solomon gibi) sahip olmasına ve bir sürpriz içermemesine rağmen bu içtenliğe altyapı sağlıyor.

Yabancı müziklerin telif derdi olmadan bolca kullanıldığı bir film bu. King Vidor’un “Ruby Gentry” (Kaza Kurşunu, 1952) filminin “Ruby” isimli şarkısından Beethoven’ın “Ay Işığı” adlı piyano sonatına, Eric Coates’un “By the Sleepy Lagoon” adlı eserinden Frank Sinatra’nın sesinden duyduğumuz versiyonu (“Autumn Leaves”) ile bildiğimiz şarkıya (orijinali: Joseph Kosma’nın bestesi ve Jacques Prévert’in sözleri ile “Les Feuilles Mortes”) ve Nikolai Rimsky-Korsakov’dan Aram Khachaturian’a farklı bestecilerin eserlerine bolca yer vermiş film. Bunun yanında Abdullah Yüce’nin Aynur Akın’ın sesinden dinlediğimiz “Geceleri Yıldızlar” şarkısı da filme önemli bir renk katıyor ve sözlerinin hikâye ile uyumu ve melodisinin filmin dram ve melodramına uygunluğu ile dikkat çekiyor.

Turgut Ören’in arada sanatsal olmaya soyunan ve bu tercih uygun sahnelerde (yüksek ağaçların dallarının arasından sızan ışığın çevrelediği dua eden kadın) kullanıldığı için başarılı olan görüntülerinin özenle planlandığı çok açık. 1950’lerden karşımıza gelen İstanbul görüntüleri (yeşili evler tarafından henüz yutulmamış Boğaz kıyıları, Dolmabahçe, Rumeli Hisarı, Taksim Gezi Parkı ve Ortaköy) bugünün seyircisinde hayli çekici ve nostaljik duygulara neden olacaktır kesinlikle. Örneğin pek çok sahnenin geçtiği Ortaköy meydanı değişen ve değişmeyen halleri ile pek çok seyirci için duygusal anlar yaratmaya aday. Ün ve Ören’in kamera çalışması sonraki melodramlarda rast gelinmeyecek bir incelikle oluşturulmuş ve filme önemli bir çekicilik kazandırmış.

“Artık yalvarmak, rica etmek yok. Düpedüz istemek, zorla almak var artık” sözleri ile başlayan “isyan” ve bu isyanın sonucu olan eylem hikâyedeki gelişmeler açısından önemli bir yer tutsa da bu isyanın arkası bırakılıyor hemen ve karakterler açısından bir bilinçlenme / sorgulama vs.’ye bağlanmıyor. Bunun yerine bir melodramın kolayca tahmin eden kalıpları içinde ilerliyor ve sona eriyor öykü. Sonuçta bir politik film değil bu ve 1950’lerin koşullarında daha fazlasını ummak gereksiz bir beklenti olurdu fakat film en azından bir dayanışma ruhunu (adını koymasa da bir sınıf dayanışması üstelik bu) baştan sona hep koruyarak kendi sınırları içinde çok doğru bir tutum takınmayı başarıyor. Genç kadının kişisel hikâyesi hakkında bir şeyler öğrenme şansı verse de, senaryonun üç adam için bunu yapmaması bir eksiklik ama bu durum onların bir sınıfın temsilcileri olarak görülmesi olarak da değerlendirilebilir ve bu kusur görmezden gelinebilir. Kadının daha önce görmediği ve üstelik muhteşem bir yer olduğunu sandığı virane konağı daha sonra nasıl bulabildiği ve zengin sandığı ve kendisine onca yardım eden üç adamın yırtık kıyafetlerini geçen onca güne rağmen neden yenilemediklerini sorgulamaması gibi sinemamızın -kaçınılmaz- inandırıcılık problemlerine sahip olan senaryo sinemamızın en düzeyli melodramlarından birine kaynaklık etmesi ile yine de hayli başarılı.

Sinemamızda Yeşilçam’da pek görülmeyen bir biçimde dış çekimlerin “kameraya / oyunculara bakan halk” probleminden kaçınılabildiği (elbette tamamen değil) film, mekânların doğru seçimi ile önem taşıyor ve bu alandaki başarı filme önemli bir sahicilik duygusu kazandırıyor. Karakterlerin, biri finalde olmak üzere iki kez seslendirdikleri Akdeniz Marşı’nın (ya da asıl adı ile Gelibolu Marşı) -herhalde bir dayanışma ve ortak mücadele ruhunu simgelediği için kullanılmış olsa da- bir parça tuhaf durduğu bu yapıt “yoksul ama mutlu” kolaycılığı ile saman alevi gibi yanıp sönen isyan ateşini söndürmese, kuşkusuz çok daha farklı bir düzeye ulaşabilirmiş ama yine de Memduh Ün’ün kamerayı ve onun gösterdiklerini takip eden seyirciyi sokağa çıkarıp halkın arasına karıştırması çok büyük bir önem taşıyor sinemamız açısından. Mekânların otantikliğini de ekleyince buna, Ün’ün İtalyan Yeni Gerçekçi akımının izlerini bu filme taşıdığını da söyleyebiliriz rahatlıkla. İlginç ya da o dönem için anlaşılabilir bir şekilde ilgili makamlar tarafından yurt dışındaki festivallere katılmasına (ayaktakımından gelen insanları göstermesi ve ülkedeki yoksulluğu anlatması nedeni ile olduğu düşünülür bunun) izin verilmeyen filmin, dönemin melodramı ucuz bulan ve aşağılayan sinema eleştirmenlerinin ve aydınların beğenisini toplamış olması da filme bir cazibe katıyor kuşkusuz.

Memduh Ün “Filmlerini Anlatıyor” başlıklı ve 2009’da yayımlanan kitabında bu filmi için şu ifadeleri kullanmış: “Etkileyici bir masal”, “Gerçekte öyle bir dünyanın var olma olasılığı yok”, “Duygusal bir kurmaca”. Filmin hem gişede hem eleştirmenler nezdindeki başarısı ise hayli şaşırtmıştır yönetmeni: “Filmin o kadar başarılı olacağını, bu kadar iyi eleştiri alacağını, o güne kadar yapılan en iyi film seçileceğini, sinema tarihimizde bu kadar büyük bir etki yapacağını elbette düşünmemiştim”. Eleştirmen Ali Gevgilili ise film için şu cümleleri kurmuş: ““Melodrama, aşırı duyarlığa çok uygun olan konu, bazı diyaloglara rağmen, kendini bundan da dikkatle sıyırıyor. ‘ÜçArkadaş’ dürüst bir çalışmanın kirlenmemiş ürünü, batılı anlamda bir insanlık fantezisi olarak kalıyor”. İlginç bir not olarak şunu da ekleyelim: Jenerikte senaryosunu kim(ler)in yazdığı belirtilmez bu filmin. Bunun nedeni olarak da senaryonun ilk hâlini yazan Metin Erksan, Muammer Çubukçu ve Aydın Arakon’un filmi -önceki çalışmaları nedeni ile- melodram yönetmeni olarak tanınan Memduh Ün’ün yöneteceğini öğrenmiş olmaları gösterilir. Senaryoda daha sonra Atıf Yılmaz, Ertem Göreç ve Ün’ün kendisi tarafından değişiklikler yapılır.

Özetlemek gerekirse; melodram, dram ve bir parça da mizahı buluşturan, düzeyini hiç düşürmeyen, derin konuları (yoksulluk, sınıf farkı, eleştirisi ima edilmekle yetinilen 1950’lerin zenginleri” vs.) kıyısında dolaşsa da hikâyesine yerleştirebilen bir çalışma bu ve sinemamızın da kesinlikle görülmesi gerekli eserlerinden biri. Türkiye sinemasının tarihinde, dile getirilen ve daha sonra tekrarlanmasa da eyleme geçirilen bir isyan duygusunu anlatan kaç film var ki sonuçta?