Höstsonaten – Ingmar Bergman (1978)

“Bir anne ve kızı: Duyguların, kafa karışıklığının ve yıkımın ne korkunç bir bileşimi! Sevgi ve şefkat adına her şeyi yapmak mübah. Kızlar annelerinin yaralarını miras alır. Annelerin hatalarını kızlar ödemelidir. Annelerin mutsuzluğu kızlarının mutsuzluğudur. Sanki göbek bağı hiç kesilmemiş gibi… Anne, sahiden öyle mi? Kızının mutsuzluğu bir annenin zaferi midir? Anne, benim üzüntüm sana gizli bir zevk mi veriyor?”

Bir rahiple evli olan bir kadının yedi yıldır görmediği ve ünlü bir piyanist olan annesini evine davet etmesi ve ikilinin kaçınılmaz yüzleşmenin hikâyesi.

Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir Almanya, Norveç, İsveç, Fransa ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Yönetmenin, vergileri ile ilgili olarak hakkında yürütülen soruşturma nedeni ile gönüllü sürgüne gittiği Norveç’te çekilen film bir anne ve kızı arasındaki ilişkinin gecikmiş sorgulamasını ve iki kadının ertelenmiş yüzleşmesini yoğun ve acı bir dil ile anlatıyor. Başrollerdeki Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın kusursuz performansları, görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in büyük bir kısmı iki büyük oyuncu arasındaki sahnelerle ve iç mekanlarda geçen hikâyeyi görüntülerken yakın plan yüz çekimleri ile yakaladığı etkileyici anlar ve gerçeği tüm çıplaklığı ile -gecikmeli de olsa- konuşan iki insanın ağzından duyduğumuz çarpıcı diyalogları ile çok önemli bir film bu. Pek çok sorunumuzun kökeninde aile kurumunun yattığına sizi ikna edecek bir gücü olan hikâyesi ve dürüstlüğü ile film bu kurumun insanı sevme ve sevilme yeteneğinden nasıl mahrum bırakabileceğini de gösteren bir sinema eseri olarak mutlaka görülmeyi hak ediyor.

Bir “oda sineması” örneği bu film; çoğunlukla tek bir mekanda geçen ve tıpkı oda müziğinin bir senfoniye göre daha az enstrümanla icra edilmesi gibi daha az karakterle anlatılan ve her bir karakterin kendisine özel sesini daha net duyabileceğiniz, yoğun bir çalışma. Açılış sahnesinde, Liv Ullmann’ın rahip kocasını canlandıran ve tüm sadeliği ile etkileyici bir performans sunan Halvar Björk’ü doğrudan seyirciye konuşturuyor Bergman ve adam arkasındaki masada oturup bir mektup yazmakta olan -gazetecilik yapmış ve kitap yazmış- eşinin, kim olduğuna emin olamaması ve olduğu gibi sevilme ile ilgili beklentilerini paylaşıyor bizimle: “Bu onun ilk kitabı, şöyle yazmış: “İnsan yaşamayı öğrenmeli. Ben her gün buna çalışıyorum. En büyük sorun kim olduğumu bilmemem. Karanlıkta el yordamı ile ilerliyorum. Beni olduğum gibi sevecek biri olsa en azından kim olduğumu bulmaya çalışabilirdim. Ama buna pek ihtimal vermiyorum”. Ona bir kez olsun söyleyebilseydim keşke koşulsuz sevildiğini. Ama bana inananacağı şekilde söylemem imkânsız. Doğru kelimeleri asla bulamıyorum”. Sevmek ve sevilmekle ilgili sorunları olan kadın mektubu yedi yıldır görmediği annesine yazmıştır ve ünlü bir piyanist olan kadını (Ingrid Bergman) sıcak bir dil ile evine davet etmektedir.

İki kadının ilk anları oldukça sıcak geçer ama hikâye kısa bir sürede bizi annenin kendine odaklılığı ve kızının acılı ruhu ile karşı karşıya bırakır. Annenin on sekiz yıllık dostu olan ve on üç yıllık hayat arkadaşlığı yaptığı erkek ölmüştür; bunu paylaşır kadın kızı ile ama hayatına eskisi gibi devam edeceğini de ilan ederek. Birkaç günlük ziyareti daveti ile başlatan genç kadın ise çok küçüklüğünden beri içinde biriken tüm acıyı, korkuları ve nefreti ortaya dökmeye hazırdır ve kısa sürede ikisi arasında tüm bir geçmişin konuşulduğu bir sözlü savaş başlar. Evde bir genç kadın (Helena) daha vardır ve vücut fonksiyonlarını yavaş yavaş kaybeden, sürekli ağrıları olan ve artık anlaşılır bir şekilde konuşamayan bu kadın annenin yine yıllardır görmediği diğer kızıdır. Bergman hikâyenin büyük bir kısmını dört karakter (anne, iki kızı ve kızlardan birinin kocası) ile anlatıyor ama özellikle Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın canlandırdığı anne ve kız ikilisi uzun sahnelerin yegâne kahramanları oluyorlar. İki oyuncu da senaryonun sağladığı olanakları çok iyi değerlendirerek ve her biri acı veren diyalogları tam anlamı ile hissederek ve hissettirerek bu sahnelerde mükemmel etkileyiciliği olan anlar yaratıyorlar ve bazı sahneleri benzersiz bir güzelliğe taşıyorlar. Örneğin önce kızın sonra annenin Chopin’in La Minör 2 numaralı prelüd’ünü çaldığı sahne mükemmel bir sinema örneği kesinlikle. Kızının performansını beğenmeyen annenin piyanonun başına kendisi oturup Chopin’nin bu eserinin nasıl çalınması gerektiğini tam bir profesyonellik içeren analizle anlatması, kız çalarken annenin yüz ifadeleri, anne çalar ve konuşurken kızın içindeki tüm olumsuz birikiminin yavaş yavaş yüzünde belirmesi ve kameranın ikisini birden görüntülediği anlarda doğrudan dile getirilmeyen çatışmayı elle tutulur bir somutluğa kavuşturması Ingmar Bergman’ın mükemmel sinemacılığının örnekleri arasına koyulabilir rahatlıkla. Tüm bir hikâyenin özeti olabilecek bu sahne filmi görmek için tek başına yeterli olabilir kesinlikle.

Tüm hissedilenlerin, içte tutulanların ortaya döküldüğü bir terapi seansı gibi bir film bu ve bu nedenle bazıları için fazla konuşmalı, fazla yoğun ve yorucu gelebilir. Bergman’ın bu filmi her birimizin içinde tuttuğu ve bizi ruhen sakatlayan travmaların bir örneğini koyuyor karşımıza ve iki baş karakterinin acılarının bizim de parçamız olmasını sağlıyor. Yoruculuğu buradan geliyor filmin ve sevme ve sevilme yetenekleri köreltilmiş bireylerin acılarına bunca maruz kalmaktan kaynaklanan tatlı ve sağladığı benzersiz sinema keyfi ile tadılması gereken bir yorgunluk bu aynı zamanda. Bergman geçmişte geçen sahnelerde yalın bir sahneleme yöntemi seçerek ve kamerayı karakterlerden ve olan bitenden hep belli bir uzaklıkta tutarak “günümüz”de geçen bölümlerle doğru bir zıtlık yaratarak bu keyfin yaratıcısı olduğunun sağlam örneklerinden birini veriyor. Yüzleşme içeren bugünün yoğun sıcaklığı ile yüzleşilmeyen ve bugünkü acıların kaynağı olan geçmişin soğukluğunun sembolü denebilecek bir şekilde bugünün yakın planlarının yerini dünün uzak çekimleri alıyor ilgili sahnelerde.

Ingrid Bergman ve Liv Ullmann’ın dört dörtlük performansları kullanılabilecek tüm kelimeleri, tüm övgüleri yetersiz gösterecek bir güce sahip. Bergman kişisel hayatından izler de taşıyan bir karakterde ve son sinema filminde başarısız anneyi o denli gerçek kılıyor ki görmeden inanmak mümkün değil oyununun güzelliğine. Ullmann da tüm yeteneğini yaralı karakterinin emrine vermiş ve seyirciyi sorgulamasının ve yüzleşme (ve yüzleşerek arınma) çabasının ortağı etmeyi başarmış. Fiziksel ve ruhsal problemleri olan bir genç kadını ustaca oynayan Lena Nyman ve rahip rolündeki Halvar Björk de onlara başarı ile eşlik ediyorlar ve bu karakter filmine çok önemli birer katkı sağlıyorlar.

Ailenin sevginin kendiliğinden ve doğal olarak doğduğu ve beslendiği bir kurum olduğu bakışına zıt bir yerde duran hikâye tüm sevgiler gibi anne ve çocuk sevgisinin de hak edilmesi, kazanılması ve canlı tutmak için çaba gösterilmesi gerektiğini çok iyi anlatıyor. Sonlarda Helena’nın yerde sürünerek annesine seslenmesi ve “Gel” demesi gibi bir parça kaba bir sembolizm çabası bir yana bırakılırsa, bu güzel ama sert film mutlaka görülmesi gerekli bir sinema yapıtı. Kritik bir sahnenin müziği olan Chopin’in eserinin seçiminin bile tek başına Bergman’ın tercihlerinin doğruluğunu gösterdiği (basit görünen ama gittikçe kompleksleşen yapısı ile bilinen bir eserdir bu) bu filmi de, büyük sinemacının bize bıraktığı diğer eserleri gibi görmekte kesin bir yarar var. Sinemacı bir defasında “Gençliğimizde ailemizden uzaklaşır ve zamanla onlara geri döneriz” demiş; bunun bir örneği olan film yüzleşmenin sonucu (ya da sonuçsuzluğu) ve aile ilişkilerinin hayat vericiliği (ya da öldürücülüğü) üzerine çok önemli bir eser kuşkusuz.

(“Autumn Sonata” – “Güz Sonatı”)

Kongbu Fenzi – Edward Yang (1986)

“Belki o telefon senden kuşkulanmama neden oldu ama bu sadece bir roman. Roman sadece bir romandır, onun gerçek olandan farkını anlamıyor musun?”

Hayatları kesişen üç çiftin (bir doktor ve yazar eşi, genç bir fotoğrafçı ve kız arkadaşı, sıkılan bir genç kız ve birlikte suça karıştıkları erkek arkadaşı) hikâyesi.

Senaryosunu Edward Yang ve Hsiao Yeh’in (gerçek adı Li Yuan olan Tayvanlı yazar ve senarist) yazdığı, yönetmenliğini Yang’ın yaptığı bir Tayvan filmi. Marxist düşünce adamı Fredric Jameson’ın post-modern ifadesi ile tanımladığı film 1980’li yıllarda hızla büyüyen ve değişen Tayvan’da temel olarak altı karakterin hikâyesini gerçek ile hayal edileni karıştırarak anlatıyor bize. Pek çok eleştirmene Michelangelo Antonioni’ninin filmlerini, özellikle de 1966 yapımı “Blow-Up” (Cinayeti Gördüm) adlı başyapıtını hatırlatan film romancı karakterinin yazdığı romanı ve bu roman için hayal ettiklerinden yola çıkarak, dikkatle seyredilmesi gereken ve seyirciden de -düşünsel- bir katkı talep eden bir hikâye sunuyor ve bu hikâyeyi ilerledikçe açılan ve çekiciliği artan bir dil ile anlatıyor. Gösterdikleri kadar ima ettikleri ile ve karakterler arasındaki ilişkilerle zenginleşen film 1982’de yönetmenliğe başlayan ama sadece 8 uzun metrajlı film çektikten sonra yaşamını yitiren Tayvanlı sinemacı Edward Yang’ın önemli çalışmalarından biri.

Edward Yang filmini “eğlencesinin karakterler, uzam ve türler arasındaki çoklu ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde yattığı bir bulmaca”ya benzetmiş bir röportajında. Canı sıkıldığı için açtığı telefonlarla farklı insanların hayatlarını etkileyen bir genç kızın da içinde bulunduğu altı (aslında bu karakterlerden biri çok az yer aldığı için hikâyede, beş demek daha doğru) karakterin hikâyesini gerçekten de bulmacamsı bir havada anlatıyor Yang ve temelde bir dram olsa da filmini suç ve gizeme de açık bir şekilde kuruyor. Karakterlerden biri olan genç fotoğrafçı erkek, filmin Antonioni’nin yukarıda adı geçen yapıtını hatırlatmasının nedenlerinden biri olsa da asıl olarak, gördüklerimizin gerçekten olan bitenler olup olmadığı ve daha genel olarak gerçek ile kurgunun farkı ya da benzerliği bu hatırlamanın temel kaynağı. Yavaş ilerleyen, hiç acelesi olmayan bir tempoda anlatıyor filmini Yang ve suç sahnelerini, hatta aksiyon diyebileceğimiz sahneleri de (polisle suçluların çatışmasını örneğin) bu tempo tercihinden muaf tutmuyor.

İlk çiftimiz genç bir fotoğrafçı ve onun okumaya düşkün kız arkadaşından oluşuyor. Genç adamın ailesi zengindir ve sokak fotoğrafçılığı merakının sonucu olan pek çok kamerası hayattaki en önemli varlıklarıdır. Tesadüfen fotoğraflarını çektiği kadınla ilgili saplantısı sabaha kadar gözünü kırpmadan okuyacak kadar roman düşkünü olan kız arkadaşının tepkisini çekmektedir. Diğer çiftimiz ise işinde terfi etmeyi bekleyen, kariyerinde başarılı olma hırsı olan ve rutin bir hayat süren doktorla onun evliliğin engel olduğunu düşündüğü yazma çabası ile bir roman üzerinde çalışan ve “yazar tıkanıklığı” yaşayan eşidir. Bir de duygusal problemleri ile olan annesi ile yaşayan ve çok sıkılan bir genç kız ve onun birlikte suçlar işledikleri erkek arkadaşı var hikâyedeki son çift olarak. Tüm bu karakterleri farklı zamanlarda ve mekânlarda gerçek (veya bazen de kurgusal olarak) bir araya getiriyor Yang ve tümünü adeta varoluşsal sorunları ile birlikte gösteriyor. Neyin gerçek neyin hayal olduğu, hayallerin ne kadarının romancı karakterin romanından veya hayalinden kaynaklandığını bu bulmacamsı hikâyede anlamak kolay değil ve açıkçası Yang’ın da bunu olanaklı kılmak gibi bir amacı yok. Genç kadının telefonları ve bu telefonların doğrudan veya dolaylı olarak neden oldukları arasındaki ilişkiler ve bunların gerçeklikleri zaman zaman seyirciye bırakılıyor hikâyede ve bir büyük şehrin insanlarının yaşamlarındaki boşluklarının, mutsuzluklarının ve adına belki de duygusal çürüme diyebileceğimiz hâllerinin tanığı olmamız bekleniyor.

Yang filminde karakterlerin hiçbirini mutlu göstermiyor ve örneğin fotoğraf çekme meraklısı genç adam bile bu sevdiği hobisini gerçekleştirirken bir kez bile gülümsemiyor. Beklemediği bir ödülü kazanan bir karakterin mutluluğunu bile doğalmış gibi göstermiyor Yang ve bunun da bir hayal olup olmadığı sorusunu da yaratan bir yapaylık içinde gösteriyor karakterinin konuşmasını. Tüm bu mutsuzluk resimleri hızla değişen bir şehirde kaybolan bireyleri anlatmak için kullanılıyor filmde. Bunu yaparken de Yang kamera, televizyon ve fotoğraf makinesi gibi teknoloji ürünlerinin, bir başka ifade ile söylersek iletişim (ya da iletme) araçlarının, kaybolan bu bireyleri bir araya getirmek yerine onları aslında birbirine yabancılaştırdığını da söylüyor. Filmin çekici (ve kompleks tarafı) Yang’ın hikâyesinin hiçbir anında bir meseleyi, bir fikri altını çizerek anlatmaması; örneğin hikâyedeki büyük şehrin kendisini özellikle göstermiyor ve şehir sadece karakterlerin onun içinde kapladığı yerle var oluyor hikâyede çoğunlukla. Görüntü yönetmeni Chan Chang’ın kamerası ile klostrofobik bir hava verdiği film hızla küreselleşen bir ülkenin başkentinin (“komünist” Çin’in hemen yanı başında kapitalizmin, küreselleşmenin sembolü olan bir ülkenin) zengin olma, kariyerinde hızla ilerleme ve ünlü olmanın mutluluğun ve başarının ön koşulu olarak görüldüğü dünyasında insanların içine düştükleri anlamsızlığı tam bir sadelik ve anlattığı ile arasına bir mesafe koyarak gösteriyor bu sayede.

Kadronun tümünün rollerinin hakkını verdiği ama özellikle romancı rolündeki Cora Miao ve eşini oynayan Lee Li-chun’un hayli başarılı olduğu film başarılı finali ve bu finaldeki sürprizi ile de ilgi çeken, az film çeken ve 2007’de hayatını kaybeden Yang’ın kendisine özgü dilinin özelliklerini taşıyan ve seyirciden katılım isteyen çalışmalardan biri. Dikkatle izlemek ve gördüklerimizin (sadece filmde değil, gerçek yaşamlarımızda da) gerçekliğini sorgulamamız gerektiğini hep hatırlayarak değerlendirmek gerekiyor bu ilginç çalışmayı.

(“The Terrorizers” – “Teröristler”)

Ecce Bombo – Nanni Moretti (1978)

“Bana göre, o gece deniz kenarında doğmasını beklediğimiz güneşin birdenbire arkamızda belirivermesi bir işaretti, anlamaya bir davet. Bana göre, biz hemen her konuda hata yapıyoruz. Hepimiz sıkılmış ve hayal kırıklığına uğramış durumdayız, biraz da yorgunuz. Politika ile aktif olarak ilgilenmeyi bıraktık; bu yükten kurtulduğumuz için mutluyuz. Eğlenmeye çalışıyoruz; ama bıkmış durumdayım çünkü eğlenmiyorum. Bir şeyler yapmayı başarmamız gerekiyor. Bugünlerde insanlar kendi işlerini yapmıyorlar ama başkalarına da yardım etmiyorlar. Her konuda başarısız; kadınlarla, ailelerimizle ve kendi aramızdaki ilişkilerimizde, okul hayatımızda, işte. Kendimizi değiştirmek ve büyükbabalarımıza benzememek için yapmamız gerekenleri konuşmak istiyorum, günlük her şeyde dürüst ve devrimci olmayı… Bir açılış konuşması için bunun uygun olacağını düşünüyorum”

1960’ların ikinci yarısında politik eylemlere katılmış, şimdi hayal kırıklığı ve belirsizlik içinde kendileri ile ve hayatla ne yapacaklarını bilemeyen genç arkadaşların hikâyesi.

Nanni Moretti’nin yazdığı ve yönettiği bir İtalyan yapımı. Yönetmenin 1976 yapımı “Io Sono Un Autarchico” ve 1981 tarihli “Sogni Doro” (Altın Düşler) ile birlikte, kendisinin Michele adındaki kahramanını canlandırdığı üçlemeyi oluşturan film İtalyan solu, gençliği ve toplumu üzerine ironik bir hikâye anlatıyor bize. Moretti’nin dramatik unsurları da olan bu komedisi çok konuşan, sorgulayan ama eylemsellikleri -hayal kırıklığı ile birlikte- sıfırlanmış İtalyan gençlerinin resmini çiziyor. Michele karakteri üzerinden bir yandan bencil öte yandan kendinden pek de hoşlanmayan gençlerin amaçsızlığı ve çıkışsızlığını ironik bir havada sergileyen film genel olarak özellikle 1968 sonrasındaki hayal kırıklığı ve sadece dünyayı değil, kendilerini de değiştiremeyen bir kuşağın hikâyesi olarak ilgi çekiyor. Politik ve eleştirel içeriği, ironiyi tüm süresine yayabilmesi ve tüm karakterlerinin “zavallı” hâli ile eğlendirmeyi de başaran film Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış ve ayrıca Moretti’nin hınzır senaryosu İtalyan sinema yazarlarının En İyi Orijinal Hikâye ödülüne sahip olmuştu.

Moretti filmin adını İncil’de geçen “Ecce Homo” (İşte İnsan) adlı ifadeden esinlenerek koymuş. İsa’yı yargılayan mahkemeye başkanlık eden Pontius Pilatus’un, onu çarmıha gerilmeden hemen önce öfkeli kalabalığa göstererek söylediğine inanılan bir cümledir bu ve İsa’yı başında dikenli taçla gösteren sanat eserlerine verilen isim olarak da kullanılmaktadır. Moretti “Homo” yerine “Bombo” (Yaban arısı) kelimesini koymuş ve 1968’i yaşayan gençleri bu hareketin sonrasında göstermiş bize filminde. İsa’nın isyanı ile 1968 isyanını ve her ikisinin sonunu örtüştürmek istemiş olabilir Moretti bu seçimi ile. Bizim kahramanlarımız belki fiziksel olarak çarmıha gerilmiyorlar ama onun o anda hissetmiş olması gereken yalnızlığı ve acıyı hissediyorlar ve tuhaf yollarla kurtulmaya çalışıyorlar (ya da öyle görünüyorlar) bu duygularından. Moretti açılış jeneriğinde “Ecce Bombo” diye bağıran bir erkek sesini dinletiyor bize birkaç kez. Deniz kenarında geçen bir sahnede genç arkadaşlar güneşin doğuşunu beklerken, arkalarındaki yoldan geçen bisikletli bir yaşlı eskici adamdan da duyuyoruz bu ifadeyi daha sonra. Son olarak da genç arkadaşlardan biri belki de deniz kenarındaki adamı hatırlayarak bağırıyor “Ecce Bombo” diye, bitmek bilmeyen boş sohbetlerinin birinde. Yaban arısının özel bir anlamı var mı bilmiyorum ama özellikle de Ecce Homo’ya aşina olmayan bir seyirci için anlamsız gelebilecek bu isimlendirme başta Michele olmak üzere tüm karakterlerin absürt yaşam şekillerine ve anlamsızlıklarına bir gönderme olarak önem taşıyor.

Moretti’nin üçlemenin diğer iki filminde olduğu gibi kendisinin canlandırdığı Michele karakteri filmin en eğlenceli ve önemli kozlarından biri. İsyankâr, oldukça bencil, başta ailesi olmak üzere herkes ile çatışan, kadınlarla ilişkileri çoğunlukla bencilliğinden kaynaklanan nedenlerle sorunlu ve yaşadığı çağ ve toplumla uzlaşamayan ama 1968’den sonra bunların yerine ne koyulması gerektiği konusunda da kafası karışık bir genç Michele. Bir yandan bencil olup bir yandan da kendisinden nefret eden bir nesil bu ve bu tutarsızlığı sonucu olan komedi ile birlikte eğlenceli bir biçimde önümüze getiriyor Moretti. Apolitikleşmiş karakterleri anlatan ama politikayı bu karakterlerin günlük hayatlarında bir şekilde hep gösteren filmlerden biri bu. Bir filmin çekimini izlediğimiz açılış sahnesinde İtalyan sinemasının ırkçılığından söz edilmesi, sürekli olarak bir radyo programını arayıp Etiyopyalı arkadaşının görüşleri üzerinden İtalya ile ilgili yorumlar yapan adam, okulda oturma eylemi planlayan öğrencilerin tartışmaları, Şilili solcu müzik grubu Inti-Illimani’nin konserine giden çift, çeşitli toplantılarda burjuvanın parçalanması ve buradan sınıf mücadelesinin çıkarılması konuşmaları, bir aile ziyaretinde plağı çalınan Gino Paoli’nin İtalyan Komünist Parti üyeliği ile tanınan bir sanatçı olması, eğlenceli bir sahnede Michele’nin “Kızıllar, faşistler… hepsi aynı” diyen adama saldırması vs. pek çok örneği var filmdeki politikanın ama bunlar karakterlerin hayatında saman alevi gibi parlayıp sönüyor çoğunlukla ve hiçbir zaman da doğrudan bir politik eyleme dönüşmüyor.

Dört arkadaşın (ve sonra aralarına katılan bir beşincisinin) havalı cümlelerle konuşmaları; Fellini’den dadaistlere ve Marx’a uzanan göndermelerinin kanıtı olduğu birikimlerinin bir yere varmaması; etraflarını küçümsemeleri ama kendilerinin de kayda değer bir üretimleri olmaması; kadınlar ve cinsellik konularındaki bencil, çocuksu ve şımarık tavırları; -telefonda Tosca’dan bir aryayı dinletme sahnesinde olduğu gibi- aptalca oyunları ve -deniz kenarındaki sahnede olduğu gibi- konuşmaları ama birbirlerini dinlememeleri temsilcisi oldukları genç kuşağın sonuçsuz, belirsiz, zayıf arayışlarını ve en çok da hayal kırıklıklarını gösteriyor bize film boyunca. Onların bu durumunu Moretti, komedisinin kaynağı olarak kullanıyor ve bunu yaparken de karakterlerini tüm ciddiyetleri ile birlikte gösteriyor çoğunlukla. Böylece onların acınası ciddiyetinden karşımıza ironi dolu bir eğlence çıkıyor. Michele’nin filmin başlarında danslı partiye gitmeyi ama orada dans etmeyerek ve belli bir poz takınarak nasıl “cool” görüneceğini planladığı sahne bu eğlencenin önemli örneklerinden biri.

Oldukça bol konuşmalı bir hikâye bu ama konuşmalar hemen hep iletişimsizliğin de göstergesi oluyor. Michele’nin ailesi içindeki konuş(ama)maları örneğin, Moretti bu amaçla kullanıyor çoğunlukla; onun çalışma masasında kitap okuyan babasının ilgisini çekmek için yaptıkları, ilgi çekmeye çalışan babaya atılan tokat veya Michele’nin kız kardeşlerine beceremediği ağabeylik gösterileri yönetmenin bu çabasının eğlenceli örnekleri olarak gösterilebilir. Film dil olarak bugün biraz eski görünebilir ve ironisinin gücü her zaman yeterli olmayabilir ama mutsuz olduğu dünyayı / dünyasını değiştirmek için gereken çabayı harcamaktan uzak, kaybettikleri politik mücadele ile hiç örtüşmeyen bir şekilde kendisine odaklı yaşayan neslin bu hikâyesi politik arka plandan, ironiden ve meselesi olan komediden hoşlananlar için ilginç bir çalışma kesinlikle.

Scarlet Street – Fritz Lang (1945)

“Bir insan nasıl bu kadar aptal olabilir! Seni ilk gördüğüm günden beri yüzüne gülmek için bekliyorum. Çirkinsin, yaşlısın ve senden iğreniyorum. İğrençsin, iğrenç, iğrenç!”

Orta yaşlı mutsuz bir adamın, âşık olduğu genç kadın ve kadının nişanlısı tarafından zengin olduğu düşünülerek oyuna getirilmesinin hikâyesi.

Fransız yazar Georges de La Fouchardière’in “La Chienne” adlı romanından ve André Mouëzy-Éon’un bu romandan yola çıkarak yazdığı tiyatro oyunundan yapılan bir uyarlama. Aslında 1931’de Fransız yönetmen Jean Renoir aynı romandan kitapla aynı adı taşıyan ve hayli başarılı bir film çekmişti; dolayısı ile Fritz Lang’ın yönettiği ve senaryosunu Dudley Nichols’ın yazdığı bu film bir bakıma -Lang’ın bu filminden hiç hoşlanmadığını söyleyen- Renoir’ın eserinin bir yeniden çekimi olarak da görülebilir. Sinemada daha çok sert adam ve gangster rolleri ile tanınan Edward G. Robinson’ın çok farklı bir karakteri başarı ile canlandırdığı film öncelikle hikâyesinin çekiciliği ve onca farklı yalan ve oyunu içermesine rağmen aksamayan senaryosu ile önemli bir Hollywood klasiği. “Şehvet kurbanı” olan bir adamın hikâyesini karanlık bir gerilim atmosferinde anlatırken ilginç bir biçimde eğlenceli de olmayı başaran film Lang’in usta hikâye anlatıcılığından bolca nasiplenen ve ilgiyi hep diri tutmayı bilen bir çalışma. Finalinde dönemin Amerikan değerlerine ve sansürüne boyun eğmek gibi önemli bir kusuru olan film (buna rağmen birkaç şehirde yerel yetkililer tarafından yeterince ahlâki bulunmadığı için yasaklanmış bir süre) başarılı Hollywood yapıtlarından biri olarak ilgiyi hak ediyor.

Film Edward G. Robinson’ın canlandırdığı Christopher Cross karakterini tanıtarak başlıyor. Bir şirkette kasadan sorumlu olarak çalışan, işine ve patronuna büyük bir sadakati olan, evli ve mutsuz, amatör olarak resim yapan, yalnız ve ezik bir adamdır Chris. İlk sahnede onun doğum günü için patronu tarafından düzenlenen ve kendisine köstekli bir saatin hediye edildiği partiyi görüyoruz. Kendi mutsuzluğu ile genç bir metresi olan patronunun mutluluğunu karşılaştıran ve kendisine acıyan adam evine dönerken bir erkeğin genç bir kadını hırpaladığını görür ve olaya müdahale eder. Genç kadın Kitty (Joan Bennett), onu döven ise nişanlısı Johnny’dir (Dan Duryea) ve bu ikisi kahramanımızın kadına karşı olan ilgisini kullanarak ve bir yanlış anlamanın (ve bir yalanın) sonucu olarak adamı zengin zannederek ondan para sızdırmak için oyun düzenlerler. Özetle söylemek gerekirse karşılıklı yalanların söylendiği, orta yaşlı bir mutsuz adamın bir genç kadının şehvetine kapılarak düştüğü tuzağı ve bunun sonuçlarını izlediğimiz bir hikâye bu. Sadece bir yıl önce Fritz Lang yine Robinson, Bennett ve Duryea üçlüsü ile “The Woman in the Window” adında benzer bir hikâye anlatmış ilginç bir şekilde.

Edward G. Robinson’ın başarılı performansının yardımı ile film bizi gerçekçi bir şekilde hikâyenin kahramanının yaşayacaklarına hazırlıyor öncelikle. Adamın derin mutsuzluğu ve berbat evliliğini (“Hiç çıplak kadın görmedim!”), genç metresi nedeni ile zengin patronunu kıskanmasını ve yalnız hayatını çok iyi anlatıyor bize Fritz Lang ve sonradan olacakları normal ve hatta olması gereken olarak görmemizi sağlıyor. Filmin en önemli başarılarından biri söylenen onca yalana, hemen her karakterin türlü oyunlarına ve tesadüflere karşın hikâyenin zorlama görünmemesini sağlaması. Her biri yeni gerilim, yeni bir heyecan yaratan bu oyunlar üç ana karakterin tüm hırslarını, arzularını ve zayıflıklarını ortaya koyarken seyirciyi eğlendiriyor da üstelik. Buradaki eğlence bir güldürmeyi değil, ilgi çekmeyi ve tanık olunan aptallıklara şaşırtmayı içeriyor ve filmin de önemli kozlarından biri. Robinson’ın sinemadaki onca sert adam rollerinin yanında çok farklı bir karakter burada çizdiği ve bu karakterin bir yandan kurban bir yandan da söylediği yalanla oyunların başlatıcılarından biri olmasını ilgi ile izletiyor tüm hikâyesi boyunca.

Bir sevginin, tutkunun kurbanı olan tek kişi değil Christopher; Kitty de nişanlısına olan ve hırpalandığında, azarlanıldığında ve kullanıldığında bile azalmayan tutkusu ile hikâyedeki bir diğer şehvet kurbanı. Bir iki kısa öpüşme dışında hiçbir görüntüsünün yer almamasına rağmen cinselliği de odağı yapan hikâye cinselliğe erişme arzusu ve eksikliğinin sonuçlarını çok iyi sergiliyor ve gösterime girdiğinde karşılaştığı bazı sansür uygulamalarını da “anlaşılır” kılıyor. Hikâyeye zarar veren ahlâki finale yol açan bir diğer sansür ise dolaylı ve dönemin gereği olarak ortaya çıkan bir oto-sansür aslında ve buna rağmen yeterli bulunmamış filmin finali muhafazakârlarca. Bunun arkasında yatan ise suçun ve suçlunun cezasını verenin devlet (ve polis) olmaması! Bir filmden ahlâk mesajı vermesi beklentisinin sonucu bu anlayış kuşkusuz ve burada da bu beklentinin kısmen de olsa karşılanması bile yetmezken kimilerine, filme de finali nedeni ile pek de önemsiz olmayan bir zarar veriyor. Sanki hikâye bittikten sonra, bir mesaj kaygısı ile yazılmış gibi duruyor son bölümler ve yadırgatıyor o zamana kadar ilgi ile izlenen hikâye.

Filmde biri bir birey diğeri devlet eli ile işlenen iki cinayet var ve birincisinin faili değil ama kurbanı üzerinden de -yine eğlenceli olduğunu söylememizi gerektirecek bir şekilde- şaşırtıyor hikâye bizi. “Femme fatale”ın aynı zamanda kurban da olduğu hikâyede pedikür sahnesi ve buradaki kelime oyunu kara film türünün klasiklerinden biri ve taraflardan birinin acınası hâli nedeni ile hayli trajik de aynı zamanda. İhaneti öğrenen eşin tepkisi, eski kocanın ortaya çıkmasından sonra yaşananlar, takılan plaktan aralıksız gelen “Love… love… love… love…” sesi ve sanat eleştirmeni ile kadının sahneleri gibi hayli başarılı ve keyif veren bölümleri ile bu iyi kurgulanmış hikâye herkesin hem kurban hem suçlu olması ile kesinlikle başarılı. Fritz Lang usta bir yönetmen olarak, hikâyenin kendisine sunduğu potansiyeli çok iyi değerlendiriyor ve tanıkların tek tek konuştuğu sahnede olduğu gibi klasik anlatımdan uzaklaştığı sahneler de dahil olmak üzere filmin -deyim yerindeyse- su gibi akmasını sağlıyor. Keşke tüm o ahlâk derslerinden kurtulabilseymiş film ve sondaki vicdan azabı da o derece uzatılmasaymış!

Amatör ressam Chris’in resimleri hikâyenin akışında önemli bir yer tutarken, onun bir ressam olarak -kendisinin de kabul ettiği- perspektif eksikliği de bir metafor olarak dikkat çekiyor. Sonradan derin bir tutku ile bağlanacağı genç kadını ilk gördüğü sahnede olan biteni iyi değerlendirememesi ve daha sonra da onca emareye rağmen gerçeği anlayamaması da aynı perspektif yokluğunun sonucu olsa gerek. Joan Bennett’ın bilinen anlamda “femme fatale” olmaktan uzak kaldığı ama yine de karakterini ilgi çekici kılabildiği filmde Dan Duryea oldukça güçlü bir performans sunuyor ve görülmesi gerekli bir suçlu / kurban profili çiziyor. İronik anlatımı, yeni olmasa da farklı olmayı başaran ilginç hikâyesi, Fritz Lang’ın klasik sinemanın ustalarından biri olarak hiç aksamayan dili ve Milton Krasner’ın siyah-beyaz görüntü çalışması ile ilgiyi hak eden bir film bu özet olarak.

(“Kırmızı Fener”)