Mr. Klein – Joseph Losey (1976)

“Seninle aynı adı taşıyan bir Yahudi var, öyle mi? Kaçıp gitti, seni de sorunuyla yalnız bıraktı demek”

Nazi işgali altındaki Paris’te zor duruma düşenlerin değerli eşyalarını ucuz fiyata alan ve lüks bir hayat yaşayan bir adamın kendisinin kimliğini kullanan bir Yahudi nedeniyle başının derde girmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Franco Solinas ve Fernando Morandi’nin yazdığı (ve jenerikte adı geçmese de Costa Gavras’ın da senaryoya katkı sağladığı) ve Joseph Losey’in yönettiği bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. Yapımcılığı da üstlenen Alain Delon’un başrolde yer aldığı film Kafkavari bir hikâye anlatan, solcuların ve komünistlerin peşine düşen anti-Amerikan faaliyetleri soruşturma komitesinin yarattığı atmosfer nedeni ile Hollywood’da işsiz kalarak Avrupa’ya sürgüne gitmek zorunda kalan Losey’in yaşadıkları ile de ilişkilendirilebilecek ve o yıllarda Avrupa’da yaşayan bir yahudi olmanın zorluklarından çok daha fazla şey anlatan önemli bir çalışma. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, César ödüllerinde En İyi Film ve Yönetmen ödülerini kazanan film sinemanın ilgiyi hak eden klasiklerinden biri ve etkileyici finali ile de kendisine hayran bırakıyor izleyeni.

Film bir “ırk tespiti” sahnesi ile açılıyor: Soğuk bir ifade ile konuşan bir doktorun çıplak bir kadının önce dişlerini, sonra yüz yapısını, saçını, vücut yapısını ve yürüyüşünü kontrol ederek ırkını saptamaya çalışmasını anlatıyor bu sahne (“Morfolojik ve davranışsal veriye dayanarak, muayene edilen kişinin Sámi ırkına mensup olabileceğini belirtiyorum. Ataları Yahudi de olabilir, Ermeni yahut Arap da… Vaka şimdilik şüpheli olarak görülmeli” cümleleri ile sonlandırıyor raporunu doktor). Kadın endişelidir, sonuç polise iletilecektir ve aynı muayeneden ayrılan kocası ile birlikte korku dolu yüzlerle çıkarlar ırk incelemesinin yapıldığı binadan. Kendilerini aşağılayan bu muayene için para ödemek zorundadır insanlar. 1942 yılının Ocak ayındayız; Paris Nazi işgali altındadır ve sadece 5 ay sonra, Fransa tarihinde “Rafle du Vélodrome d’Hiver” olarak bilinen olayda 13,152 yahudi Almanların emri üzerine Fransız polisi tarafından toplanarak Auschwitz Toplama Kampı’na gönderilecektir. Yahudi olmanın çok tehlikeli olduğu böyle bir dönemde pek de etik ilkeleri olmayan bir adamın (zor duruma düşen yahudilerin satmak zorunda kaldıkları eserleri ucuza kapatarak lüks bir hayat sürmektedir Paris’te) etrafında olan bitene ve çekilen acılara hiç aldırmazken birden kendisini tehlike içinde bulmasını izliyoruz hikâye boyunca. Hiç tanımadığı ve kendisine çok benzeyen birisi bu adamın adını kullanarak yaşamaktadır ve bu nedenle polis kendisinin Yahudi olduğundan kuşkulanmaya başlamıştır. Hikâye Delon’un canlandırdığı kahramanının kendisinin kimliğini kullanan adamın peşine düşmesini ve önce kimliğini temize çıkarma çabası olarak başlayan arayışın zamanla amacının dışına çıkarak başka bir yola, bir saplantıya dönüşmesini anlatıyor.

Filmin başlarında camekânında “Yahudiler Giremez” yazan bir kafeye gönül rahatlığı ile giren ve birden kapısına bırakılmaya başlanan Yahudi gazetesini basanlara giderek abone listesine kimin tarafından eklendiğini sorarak, bu listeden çıkartılmayı talep eden Robert Klein (Alain Delon) kendisini gittikçe daralan bir tehlike çemberinin içine sokan adamın peşine düşüyor hikâyede. Losey bize sahte Klein’ı iki ayrı sahnede ama sadece arkadan gösteriyor; buna karşılık sahte olan ile temas kuran herkes polise ve gerçek Klein’a tıpatıp ona benzediğini söylüyor. Losey çarpıcı bir sahnede kendisini aynaya bakmak zorunda hisseden “gerçek”i gösteriyor bize ve seyircide gerçek ile sahte olanın belki de aynı ve tek kişi olduğu kuşkusunu da yaratıyor. Aslında bu sahne belki filmin temaları açısından en kritik öneme sahip olanlarından biri: Kimliğimizi oluşturanın onun ne olduğundan çok, diğerleri tarafından ne olarak algılandığının olması. Polisin isteği üzerine anne ve baba tarafından iki kuşak öteye uzanan bir belgeleme çabasına giren kahramanımızın finalde kendisini belki de kurtaracak olan belgeyi bir merak duygusunun sonucu olarak ihmal etmesi de kimliğin bireyler için önemini vurguluyor olsa gerek. Bir başka sahnede kahramanımız babası ile atalarının kimliğini konuşurken, karşısındakinin değişen ve bir şeyler gizler gibi görünen yüz ifadeleri ve sahte Klein’e ait olan bir köpeğin gerçek olanı görünce peşine düşmesi de filmin seyirciye bir kesinlik sunmaktan özenle kaçındığını gösteriyor bize.

Alain Delon’un bir kurbana dönüşse de çıkarcı ve fırsatçı bir karakteri canladırmaktan çekinmemesi ile takdiri hak ettiği ve César’a aday gösterilmesini sağlayan doğal ve ekonomik performansı ile göz doldurduğu filmde Jeanne Moreau kısa rolünde ne denli büyük bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor bize. Birkaç dakika süren sahnesinde Moreau neden sinemanın muhteşem isimlerinden biri olduğunu hiçbir itiraza yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor. Seyircisinin tıpkı baş karakteri gibi gerçeği merak etmesine ve bu merak duygusunun bir tutkuya dönüşmesine (“Polisin aradığı kişi olmadığımı kanıtlamam lazım”) ortak eden filmde görüntü yönetmeni Gerry Fisher da çok iyi bir iş çıkarmış. Bir zengin evinde canlı icra edilen klasik müziği dinleyenleri bir klasik tablo estetiği ile görüntüleyen kamera Klein’ın artan merakını ve etrafındaki çemberin yavaş yavaş kapanmasını ve bunun Delon’un gözlerine yansımasını etkileyici kamera açıları ile sergiliyor.

Bir kabarede sergilenen ve Alman subayların da seyrettiği oyunda karikatüre dönüştürülen bir Yahudi karakterin aşağılanmasını eğlenerek seyreden Fransızları, onun “Şimdi de onların yapması gerekeni yapacağım; siz kıçıma tekmeyi basmadan kendim gideceğim” sözlerini kahkahalarla karşılarken gösteren film sıradan insanların başkalarının başına gelenleri umursamadığını / umursamayacağını ve faşizmin kolayca güçlenebilmesinin nedenlerinden birinin de bu olduğunu hatırlatıyor bize. Mükemmel mizanseni ve o ana kadar biriken gerilimin patlamasını anlatması ile önemli olan polis baskını sahnesi ve faşizmin dehşetini sessizliği ile anlatan etkileyici finali dışında temposunu özellikle düşük tutan film faşizme boyun eğmenin korkunçluğuna ve şaşırtıcılığına da (“Bizi Nazilere teslim edeceklerini ve Almanya’ya göndereceklerini duydum. Fransız polisi asla böyle bir şey yapmaz, sizce de öyle değil mi?”) değinen içeriği ile de ilgi topluyor. Kahramanının süratle değerini yitirmesi, umarsızca gerçeğe ulaşmaya çalışması, bürokrasi tarafından ezilmesi ve dışlanan bir insana dönüşmesi ile Kafka’yı da akla getiren film kötülüğün egemen olduğu bir dünyada kimsenin onun etki alanının dışında kalamadığını da gösteren çok önemli bir klasik. Mutlaka görülmeli.

(“Kaderi Arayan Adam”)

Beoning – Chang-dong Lee (2018)

“O bir Muhteşem Gatsby, genç ve zengin olan ama ne yaptığını asla bilemediğin gizemli kişiliklerden. Kore’de öyle çok Gatsby var ki”

İşsiz genç bir adam, tesadüfen karşılaştığı çocukluk arkadaşı genç bir kadın ve kadının Afrika yolculuğunda tanıştığı ve tuhaf bir hobisi olan gizemli bir adamın hikâyesi.

Haruki Murakami’nin 1992 tarihli bir kısa hikâyesinden uyarlanan senaryosunu Chang-dong Lee ve Jungmi Oh’un yazdığı, yönetmenliğini Chang-dong Lee’nin üstlendiği film Güney Kore ve Japonya ortak yapımı olarak çekilmiş. Bir kısa öykünün genişletilerek uzun (iki buçuk saatlik bir süresi var filmin) bir muhteşem filme dönüştürülebilmesinin parlak bir örneği olan çalışma, yavaş akmasına rağmen her ânının tadını çıkarabileceğiniz, ilginç karakterleri ile ilgiyi hep üzerinde tutan ve hikâyesinin özgünlüğü ve farklı okumalara açık olması ile önemli bir sinema yapıtı. Sekiz yıl aradan sonra çektiği bu filmi ile Chang-dong Lee Cannes’da yarışmış ve sinema yazarlarının ödülüne (FIPRESCI) sahip olmuştu.

Annesi o küçükken aileyi terk eden, babasının ne olduğunu sonradan öğreneceğimiz problemleri olan, üniversitede yaratıcı yazarlık okumuş, bulabildiği kısa süreli işlerde çalışan genç bir adam (Lee Jong-su) hikâyenin kahramanı. Tesadüfen karşısına çıkan ve çocukluk arkadaşı olduğunu söyleyen (erkek pek hatırlayamaz onu) genç bir kadın (Hae-mi) gezmek için Afrika’ya gideceğini söyler ve o yokken kedisine bakmasını rica eder. Kadın geziden orada tanıştığı zengin ve gizemli bir erkekle (Ben) döner ve hikâye bu üç karakter arasındaki ilişkileri anlatır bize. Yazar olmayı planlayan ama henüz yazmaya başlamayan, William Faulkner hayranı olan Lee Jong-su kendisinde eksik olan ne varsa Ben’de olduğunu görür hikâye ilerledikçe. Ne iş yaptığını “Anlatması zor, oynuyorum” diyerek cevaplayan, zenginlerin oturduğu bir bölgede yaşayan, özgüveni çok yüksek ve dış görünüşü gibi şık bir hayat süren gizemli bir adamdır Ben. Böyle bir adamın neden Hae-mi gibi kendi sınıfından olmayan bir kadını yanında tuttuğunu anlamayaz genç kahramanımız bir türlü. Aslında Lee Jong-su’nun anlayamadığı, tuhaf ve gizemli bulduğu daha pek çok şey olacaktır hikâye boyunca. Örneğin yemek ve suyunu vermek için kadının evine gittiği kediyi tek odadan oluşan evde hiç göremez ve hatta var olmadığını da düşünür. Ben’in, arkadaşları ile tanıştırdığı ve hayatına soktuğu kadının anlattığı hikâyeyi ilgisiz bir şekilde ve hatta esneyerek dinlemesi ve yine onun tuhaf hobisi kahramanımızı meraklandırır ve hatta endişelendirir. Hikâyenin altını çizmeden ve parçaları seyircinin birleştirmesini bekleyerek anlattığı kahramanımızın duyguları ve yavaş yavaş oluşan fikirleri finalin sert içeriği için seyirciyi hazırlıksız yakalıyor ve bu da seyrettiğimiz ile ilgili olarak düşünmeye sevk ediyor bizi.

Los Angeles Times’ın eleştirmeni Justin Chang filmi “bir psikolojik huzursuzluk başyapıtı” olarak tanımlamış ve gerçekten de çok doğru bir ifade bu. Adım adım oluşan ve dozu artan huzursuzluğun atmosferini, neden olduğu sonuca tanık olduğumuz finale kadar müthiş bir şekilde kuruyor ve koruyor yönetmen. Bu başarının temel nedeni böyle bir atmosferin peşinde olduğunu hiç hissettirmemesi, Lee Jong-su’yu canlandıran Ah-In Yoo’nun karakterini ince bir duyarlılıkla canlandırması ve ancak dikkatli bir izleme ile fark edilebilecek değişimini ustalıkla yansıtabilmesi. Mowg’un hazırladığı müzikler de filmin başında şaşırtan ama hikâye ilerledikçe yerine oturan tekinsizliği ile besliyor bu atmosferi.

Doğrudan tek politik unsuru genç adamın Kuzey Kore sınırına çok yakın olan evine sınırın öte yanından gelen propaganda sesleri ve televizyondan yansıyan işsizlik haberleri olan filmin tüm hikâyesi doğrudan olmayan bir politiklik içeriyor aslında. Ben’in sınıfı ile Lee Jong-su’nun sınıfının farklılığı ve ikincisinde olmayan her şeyin birincisinde var olması Güney Kore toplumu için bir resim çiziyor. Yazının girişinde yer alan ve Lee Jong-su’ya ait olan sözler üreten değil, sadece “oynayan” insanların kavuştuğu statülerin bir göstergesi ve Ben’in kendi sınıfından olmayan genç kadınlara ilgisi ve onları adeta usta ve kuklası oyunları için kullanması benzer bir şekilde toplumun yapılanmasının bir göstergesi olarak görülmeli. Ben’in evi ile diğer iki ana karakterin yaşadıkları yerlerin taban tabana zıtlığı ve ilkinin lüks arabası ile kahramanımızın sefil küçük kamyoneti de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir.

Lee Jong-su’nun seks ile ilişkisi de onun kendinde hissettiği yetersizlik ile birlikte değerlendirilmeli. Farklı iki sahnede karakterimizi kendini tatmin ederken görüyoruz beklenmedik bir şekilde ve bir başka sahnede ise genç adamın cinsellik içeren bir düş gördüğüne tanık oluyoruz. Onun anlamsız bir şekilde mastürbasyona başlaması hayatındaki boşluğun ve kendi kendisi ile baş başa olmasının bir sembolü olarak kullanılmış gibi görünüyor ve Ben’in bu alandaki -kahramanımızın tahmin ettiği- başarısı hikâyedeki gelişmelerin önemli faktörlerinden biri olsa gerek. Kadına olan aşkını filmin en başarılı bölümlerinden biri olan evin önündeki uzun sohbet saatlerinde Ben’e itiraf etmesi sadece onu bilgilendirmek için değil, bu alanda atılmış bir çığlık anlamına da geliyor kuşkusuz. Bu sahne üç karakter arasında geçen konuşmalar, kadının soyunarak yaptığı dans ve ağlaması, sessizlik anları, kameranın Kuzey Kore’ye doğru uzakları taraması ile yaratılan hüzün ve Ben’in önerip ortaya koyduğu “ot”un içilmesi ie yaşananlar (Lee Jong-su’nun burada sadece aşkını değil, babasını ve çocukluğunu da Ben’e anlatması önemli ve yine aynı sahnede Ben tuhaf hobisini ilk defa açıklıyor ki bu hobi genç adamın dengesini iyice bozacak ve kontrol edemediği şüphelerini artıracaktır) ile filmin zirve anlarından biri. 10 günde çekilmiş bu sahne ve üç oyuncunun (Ah-In Yoo, Ben’i oynayan Steven Yeun ve Hae-mi’yi canlandıran Jong-seo Jun) dört dörtlük performansları ile yönetmenin müthiş bir sinema keyfi yaşattığı bir bölüm bu.

Ben’in hobisini açıklarken, genç kadının ise Afrika’da tanık olduğu gün batımını anlatırken benzer ifadeleri kullanması hikâyeyi anlamak açısından bir önem taşıyor. Ben’in “Yok etmek senin elinde, hiç var olmamış gibi” cümlesi ile ifade ettiği hislerini kadının da muhteşem gün batımı karşısında benzer şekilde yaşaması var olmak ve yok etmek üzerinden hayatın anlamını da sorgulamamızı sağlıyor birkaç farklı sahnede dile getirildiği üzere. Afrika hikâyesinde kadının anlattığı yerli dansının “küçük açlık” (fiziksel şeylere duyulan açlık) ve “büyük açlık” (hayatın anlamına duyulan açlık) temaları üzerine icra edilmesi ve hayatı boşluklarla dolu olan genç adam ile hayatı her anlamı ile dolu ve tatmin edici olan Ben karakterinin hayatları algılayış ve yaşayış biçimlerinin farklılığı da önem taşıyor burada. Gerçeğin ne olduğu ya da algıladığımız gerçeği hayatlarımızın, beklentilerimizin, korkularımızın ve özlemini duyduklarımızın belirlediği de benzer bir öneme sahip hikâyede. Kadının ortak geçmişleri ile ilgili anlattıklarını adamın ve sorduğu başka insanların hatırlayamaması ya da anlatılandan farklı hatırlaması, kadının bir kedisinin olup olmadığı veya seranın gerçekten yakılıp yakılmadığı sadece kahramanımız için değil, bizim için de gerçeğin ne olduğu konusunda kafa karıştırıyor. Buradan yola çıkarak tüm seyrettiklerimizin gerçekliğini de sorguluyoruz hikâyenin sonunda. Hae-mi’nin pandomim oyununu açıklarken belirttiği gibi, “Kendini bir şeyin var olduğuna ikna ettikten sonra, var olmadığına inanmak artık zordur” üzerine anlatılan bir hikâye olduğunu da söyleyebiliriz filmin ve kahramanımız da adım adım kendini bir şeylere inandırarak finaldeki eylemine kadar götürüyor düşüncelerini.

Dillendirilmeyen duyguların hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film, gelişmiş ülkelerdeki alt sınıfların sahip olamadıklarından, daha doğru bir ifade ile söylersek adaletsizlik ve eşitsizliklerin onları yoksun bıraktıklarından dolayı hissettiklerinin çarpıcı bir anlatımı kesinlikle. Adını koymadan inşa ettiği gerilimi ile seyirciyi yavaş yavaş büyüleyen ve ele geçiren, yönetmeni tarafından “Murakami dünyasında yaşayan genç bir Faulkner’ın hikâyesi” olarak tanımlanan (Murakami’nin yazdığı hikâyenin de Faulkner’ın 1939 tarihli “Barn Burning” adlı hikâyesinden ilham aldığını belirtelim bu arada) filmde Steven Yeun’un sade bir oyunculukla karakterinin tuhaf yabancılığını derin bir şekilde hissettirdiğini ve sadece genç adamın değil, bizim de ürpermemizi sağladığını belirtelim son bir not olarak.

(“Burning” – “Şüphe”)

Calibre – Matt Palmer (2018)

“Bizi bu beladan kurtaracağım, dostum. Bunu ikimiz için yapıyorum, bana güvenmelisin”

İçlerinden biri baba olmak üzere olan, çocukluk arkadaşı iki adamın üç günlük av tatillerinin korkunç bir kâbusa dönüşmesinin hikâyesi.

Matt Palmer’ın yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık yapımı. Bir son tatil -içlerinden biri çok yakında baba olacağı için belki çok uzun bir süre bir daha tekrarlanamayacağı için son tatil olabilir bu- için birlikte İskoçyanın Highlands bölgesine giden ve on beş yıllık bir arkadaşlıkları olan iki genç adamın bir kaza ile başlayan kâbuslarının gittikçe daha korkunç bir hâl almasını anlatan film psikolojik boyutu ihmal etmeyen, hatta hep önde tutan bir gerilim filmi. Tekinsiz bir yerde yapılan tatilin korku ve dehşet dolu bir maceraya dönüşmesini anlatan pek çok film var sinema tarihinde ama Palmer’ın filmi kendi mütevazı yerini almayı başaran, çarpıcı bir kurguya sahip olan, iki baş oyuncusunun rollerinin hakkını verdiği, ilk karesinde başlayan gerilimi son karesine kadar sürdürebilen ve gerçekçi kılabilen bir çalışma ve korkuyu / dehşeti abartının sınırlarından uzak tutabilmesi ile pek çok ticarî yapıtı aşan bir düzeye yükseliyor.

Yönetmenliğe kısa filmlerle başlayan Matt Palmer bu ilk uzun metrajlı yapıtını Highlands bölgesindeki ormanları havadan çekimle gösteren bir görüntü ile açıyor. Anne Nikitin imzalı ve ilk notasından itibaren, bu harika doğa görüntüsünün bir gerilimi ve tehlikeyi barındırdığını vurgulayan müziğin eşlik ettiği bu açılış bir çifte götürüyor bizi. Yatakta konuşmaktadır çift ve kadın erkeğe tatile gideceği için hafif sitem etse de mutlu bir şekilde ayrılırlar. Erkek kendisini almaya gelen çocukluk arkadaşı ile birlikte bir ciple yola çıkarlar ve iyi başlasa da korkunç olaylar birbirini izler tatil boyunca. Yatılı okulda birlikte okumuştur iki arkadaş ve Marcus (Martin McCann) Vaughn’ın (Jack Lowden) koruyucusu olmuştur bu okul yıllarında. Vaughn’ın Marcus’a bu dönemden kalan minnettarlığı karakterleri çok da benzer görünmeyen iki adamın arkadaşlıklarının sürebilmesini sağlamış görünmektedir (burada yine de iki adamın birlikte tatile gitmesinin ve Vaughn’ın geçerli bir mazereti varken bile onu ret etmemesinin gerçekçilik adına bir parça sıkıntılı olduğunu kabul etmek gerekiyor); tüm hikâye boyunca aralarındaki farklılıklar karşımıza çıkıp duracak ve Marcus’un dengesizliği ve tepkiselliği olayların çığrından çıkmasına neden olacaktır.

Matt Palmer hikâyesini Highlands bölgesinin müthiş doğasının güzelliği fonunda anlatırken hikâyenin içeriğinin bu güzelliklerle çelişmesini de bir koz olarak kullanmış. Doğanın el değmemişliği bu “medeniyetten uzak” yöreye doğal bir tekinsizliği olan bir atmosfer sağlarken, film bu atmosferi seyirciyi hem etkilemek hem de bir parça yanıltmak için kullanıyor. Bölgedeki kasabalar insanların büyük şehirlere gitmesi nedeni ile yavaş yavaş hayalet mekânlara dönüşmektedir ve Marcus’un finans sektöründeki işi bölgenin fiilî liderine göre bu kötüye gidişi durdurmak için bir fırsattır. Senaryo İtalya’da da benzerleri oluşmaya başlayan bu hayalet kasabalarla ilgili sosyolojik olguyu doğrudan ana meselesi yapmıyor ama akıllıca yerleştiriyor olay örgüsünün içine ve doğal bir parçası kılıyor. Yüzeysel bir yaklaşım bu olgunun farklı yönlerde kaba mesajlar vermek için kullanılmasına yol açacakken, burada karakterleri ve davranışlarını daha iyi anlamamızı sağlayan bir unsur olarak değerlendiriliyor başarılı bir şekilde. Senaryonun aceleciliği, paniği ve sinirli yapısı yüzünden olayların çığrından çıkmasının temel sorumlusu olan Marcus’u finans sektöründe çalışıyor göstermesinin bu sosyolojik olgunun nedenlerinden biri olan “daha fazla büyüme, daha fazla kâr etme” ile ilgisi olduğunu düşünmek de mümkün.

Tüm ana karakterlerin psikolojisini gerilimin bir parçası kılmayı başarıyor film ve sıradan bir korku / gerilim filminin ötesine geçiyor bu tercihi ile. Şiddeti ve sertliği sömürmeden ve dozunda kullanarak ve doğru sınırların içinde kalarak takdiri hak ediyor. Bu başarıda oyuncuların, yönetmenin ve kurguyu üstlenen Chris Wyatt’ın önemli payları var. Başta kasabanın erkeklerini canlandıran oyuncular olmak üzere tüm yardımcı karakterlerde sağlam oyunculuklar sergilenirken, iki başrol oyuncusu da üzerlerine düşeni fazlası ile yapıyorlar. Marcus’u canlandıran Martin McCann karakterinin tüm iddialı görünümünün aksine yavaş yavaş çökmesini çok iyi sergilerken, Vaughn rolündeki Jack Lowden karakterinin bütün ruh hallerini, dehşetten korkuya panikten gerilime uzanan geniş bir yelpazede, hakkı ile sergiliyor hikâye boyunca. Matt Palmer’ın yönetmen olarak en önemli başarısı filmin mizanseninde abartıya kaçmayan, teknik oyunlara başvurmayarak karakterleri ve hikâyedeki gerilimi öne çıkaran ve hikâyesinin “küçük”lüğüne uygun hareket eden bir yaklaşımı tercih etmesi. Chris Wyatt ise sadece sahneler arasındaki geçişlerde değil, sahne içindeki görüntülerin kurgusunda da hikâyenin ruhunun hep diri kalmasını sağlayan çalışması ile parlak bir örnek oluşturuyor ve kurgunun bir filme sağlayabileceği önemli katkıyı kanıtlıyor.

Kasabanın geleneği olan festivali ve şenlik ateşini vaat eder göründüğü şekilde kullan(a)mayan film ava giden ama hikâyenin sonlarına doğru kendileri birer ava dönüşen karakterlerin 3 günlük hikâyesini sıkı bir gerilime yakışır şekilde anlatıyor. Vaughn’ın finalde yapmak zorunda bırakıldığı tercih ve bu tercihin etkilerinin kalıcılığı üzerinden de dikkati çeken film, büyük bütçelere ve hikâyelere, şiddet sömürüsüne ve abartılı oyunlara başvurmadan da çekici olunabileceğinin parlak bir örneği. Çok yeni şeyler anlatmasa da, Ben Baird’in çarpıcı ses tasarımı ile de zenginleşen mütevazı ama önemli bir film bu ve gerçekçiliği ile de ayrıca ilgi çekiyor.

Accident – Joseph Losey (1967)

“Ne yapacağımı bilmiyorum, ona doyamıyorum. Ne yapmalı, bilmiyorum”

Oxford Üniversitesi’nden iki akademisyen, ikisinin de ilgi duyduğu Avusturyalı bir kadın öğrenci ve ona ilgi duyan bir İngiliz öğrencinin bir kazanın kaderlerini belirlediği aşklarının ve ihtiraslarının hikâyesi.

Nicholas Mosley’in aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Harold Pinter’ın yazdığı ve yönetmenliğini Joseph Losey’in üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Pinter ile Losey’in üç iş birliğinden ikincisi (diğerleri iki diğer parlak sinema örneği olan 1963 tarihli “The Servant – Genç Hizmetçiler” ve 1967 yapımı “The Go-Between – Arabulucu”) olan çalışma 1960’ların sinemasından özgün ve sağlam bir klasik. Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan film gişede ise hayli başarısız olmuştu. Görünürdeki basit ve sıradanlıkların arkasındakileri yavaş yavaş artan bir gerilimle ve ilginç bir büyü inşa ederek anlatan film gösterime girdiği tarihte New York Times’ın ünlü eleştirmeni Bosley Crowther tarafından pek beğenilmemiş ve “ne güçlü bir dram ne de yeterince iğneleyici bir yergi” olmakla eleştirilmişti. Güçlü oyuncu kadrosu ile de önemli olan çalışma, derdini ve elini fazla belli etmeyen, kolay yollara sapmayan ve seyirciden de -düşünsel- katkı bekleyen bir klasik.

İki katlı, bahçe içindeki bir evi karanlıkta göstererek açılıyor film ve jenerikten hemen sonra kamera eve doğru yaklaşırken gecenin kendine özel seslerinden oluşan sessizliğini yırtan ve hızla ilerlediği anlaşılan bir arabanın yaptığı kazanın sesi ile seyirciyi hazırlıksız yakalıyor. Bir süre sonra bir adam evden dışarı çıkıyor ne olduğunu anlamak için, kaza yapan arabanın yanına koşuyor. Arabanın içindeki ik kişiden biri ölmüştür ve adam her ikisini de tanımaktadır. Buradan uzun bir geçmişe dönüş başlıyor ve o kaza gecesine kadar olanları izliyoruz, finalde kaza sonrasına dönmek üzere. Bu sahnede gökyüzündeki aya iki kez dönüyor kamera ve bir at kısa süreliğine karşımıza çıkıyor. Kameranın ayı göstermesi ve özellikle de at ile ne demek istiyor Losey anlaşılmıyor ama hikâye bunun dışında özellikle yorumlanması zor sembollere başvurmuyor. Yaralının ters dönen arabadan kendisini dışarı atarken ayakkabısı ile ölenin yüzüne basması (Losey iki kez gösteriyor bu sahneyi, yaralıyı yaptığından dolayı uyaran sesle birlikte) örneğin, yorumu ve anlamı daha kolay öngörülebilecek bir sembol. Filmin başrol oyuncularından biri olan Stanley Baker da filmin ne anlattığının anlaşılmadığı eleştirisini “Losey ne gösteriyorsa onu anlatıyor” şeklinde cevaplamış .

İngiliz öğrencinin aristokrat kimliği ve Avusturyalı öğrencinin prensesliğinin konuşulması hikâyenin aristokrasi ile ilgili bir meselesinin olduğunu söylüyor bize. Dirk Bogarde’ın oynadığı akademisyenin “Bütün aristokratlar öldürülmeliydi” cümlesi -içerdiği espriye rağmen- önemli örneğin ve yine onun Michael York’un canlandırdığı İngiliz öğrencinin evinde oynamak zorunda kaldığı tuhaf oyun da anlamsız sertliği ve içeriği ile aristokrasinin kendini özel ve farklı kılmak için uydurduğu ritüelleri çağrıştırıyor. Hikâye bir sınıf farklılığı ve mücadelesi anlatmıyor ama akademisyenler ve aristokratlar üzerinden bir “üst sınıf” eleştirisi yaptığını söylemek mümkün. Örneğin Oxford’un dört akademisyenin tüm ciddi sessizlikleri içinde gazetelerini okuduğu bölümde içlerinden biri bir haberden sinsi bir gülümseme ile haberdar ediyor diğerlerini ve onlar da aynı müstehzi ifadelerle tepki veriyorlar: “ Colenso Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre öğrencilerin %70’i akşamları cinsel ilişki kuruyormuş; %29,9’u öğleden sonra saat 2 ile 4 arasında, %0,1’i ise Aristo üzerine verilen bir ders sırasında”. Hikâyenin bu sınıfların ikiyüzlülüğüne de odaklandığını söyleyebiliriz. Tüm o derin sözler, felsefe konuşmalarının arkasında başta cinsellik olmak üzere tüm “ilkel” içgüdüler kendilerini gösteriyor sürekli olarak. Burada asıl hedef de hikâyenin iki ana karakteri olan profesör üzerinden akademisyenler oluyor; evliliklerinde biri açık, diğeri üzeri örtülü bir mutsuzluk yaşayan iki erkeğin genç kadınla birlikte olmak arzusu yalın bir alaycılıkla dile getiriliyor ve zavallılıkları hikâyenin ana unsurlarından biri oluyor.

Sadece doğrudan gösterdikleri ile değil, ondan da çok dile getirdikleri ve ima ettikleri ile bir “seks hikâyesi” bu. Örneğin tüm bir Pazar günü süren ve gece de devam eden yemek ve piknik bölümünde bakışlar, imalar, beklentiler ve girişimler hep zaman zaman dile de getirilen bir cinsellik duygusu etrafında dönüyor. Oyuncularının da başarısı ile hayli uzun bu bölüm filmin has sinema tadını yaşattığı en parlak anlara sahip ve filmin bugün bir klasik olabilmesinin de nedenlerinden biri. Ağırdan alan, hiç acele etmeyen ve mizansenin üstün başarısı ile bizi hep karakterlerin yanında tutabilmesi ile tüm bu Pazar günü bölümü olağanüstü bir başarının örneği oluyor kesinlikle. Gerry Fisher’ın görüntü yönetmenliğini üstlendiği filmde kameranın birkaç kez bakışları ve bu bakışların hedefi olan objeleri yakalaması, yine farklı zamanlarda kameranın bir karakterin bacaklarının arasından diğerlerini göstermesi, kırklı yaşlarındaki akademisyenlerin vücutlarının fitliliğini konuşmaları veya bir Londra gezisinin planlanlamamış bir cinsel macera ile sonuçlanması da hep cinselliğin dışavurumu kuşkusuz. Filmin en çarpıcı bölümlerinden bir diğeri olan üniversite içindeki nehirde kayıkla yapılan gezi de yine tam bir cinsellik atmosferi içinde geçiyor. Bu sahnede genç erkek öğrencinin (Michael York) elindeki küreğin fallik bir obje gibi algılanacak şekilde kullanılması, profesörün (Dirk Bogarde) genç kadın öğrenciye (Jacqueline Sassard) huzursuz bir ilgi ile bakması ve John Darkwoth’un gitar, saksafon ve arp ile icra edilen ve atmosferi özenle vurgulayan melodileri dışında hâkim olan sessizliğin yarattığı gerilim ile bu bölüm değme erotik filmlere taş çıkartacak bir içeriğe sahip. Sahnenin sonunda karakterlerden birinin suya düşmesi ise düşenin kimliği açısından sembolik bir öneme sahip.

Filmin sade ve imalı anlatımı düşündüldüğünde Dirk Bogarde’ın hikâyenin etrafında döndüğü ana karakter olarak işi zor rolünü gerçek ve ilginç kılabilmek için; ama usta oyuncu nüanslarla dolu performansı ile müthiş bir iş çıkarıyor. Profesörün içindeki arzu, korku, merak ve mutsuzluğu bazen tek bir bakışı ile bazen de vücut dili ile etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor oyuncu ve heyecan / korku etkisi ile ortaya çıkan kekemelik sahnesinde (veya karısına yanlışlıkla başka bir kadının adı ile hitap ettiğinde çektiği acı ve telaşı sergilediği sahnede) olduğu gibi güçlü performansı ile göz dolduruyor. Diğer profesörü canlandıran Stanley Baker karakterinin daha dışadönüklüğüne uygun peformansı ile dikkat çekerken; ilk sinema tecrübesini yaşayan Michael York, Bogarde’ın eşini oynayan ve o tarihte Harold Pinter ile evli olan Vivien Merchant ve Bogarde’ın eski eşini canlandıran Delphine Seyrig de filme önemli katkı sağlıyorlar. Üç erkeğin arzularının hedefi olan karakterinde ise Jacqueline Sassard senaryonun yeterince derinleştirmediği karakterinde onların bir parça gerisinde kalıyor.

Seyrig ile Bogarde arasında geçen sahne sinema dili açısından filmin genelinden çok farklı bir yerde duruyor ve Losey’nin o sahnenin ruhuna uygun ayrıksı tercihi yönetmenin ustalığının da bir göstergesi oluyor. Karakterlerin adeta iç sesleri aracılığı ile konuştuğunu görüyoruz bu sahne boyunca. Her iki oyuncunun yüzlerindeki ifadeleri ille de o sırada duyduğumuz diyaloglara uydurma gayretinde olmak yerine, karakterlerinin duygularını yansıtmaları ama bunu da çarpıcı bir ekonomik oyunla sergilemeleri çok doğru bir tercih olmuş ve 1960’ların yenilik peşinde koşan sinemasının örneklerinden biri yaratılmış Godard’ı hatırlatan bu bölümde.

Alçak gönüllü ve Hitchcock’u da çağrıştıran gerilimini adeta ilmek ilmek ören, Antonioni’yi çağrıştıran, sessiz anları çekici bir başarı ile kullanan, kadınlara bir parça ayrımcı bir gözle bakmak (iyiler ve kötüler, anneler ve fahişeler) gibi bir sıkıntısı olan ve hayatlarındaki monotonluğu ve boşluğu ikiyüzlülük dolu arayışlarla kapatmaya çalışan karakterleri çarpıcı bir kurgu ile bir araya getiren senaryosu ile dikkat çeken film kesinlikle görülmesi gereken bir klasik. Kapanışta açılıştaki ev görüntüsüne ve kaza sesine geri dönen film bu ince buluşla hoş bir belirsizlik de yaratıyor ve hikâyeye hak ettiği bir soru işareti daha kazandırıyor.

(“Kaza Gecesi”)