120 Battements Par Minute – Robin Campillo (2017)

“Bizim buna zamanımız yok. Ölüyoruz, anlamıyor musunuz?”

Hükümeti ve ilaç şirketlerini AIDS’e karşı yeterince hızlı ve etkin çalışmamakla suçlayan ACT UP adındaki aktivist grubun hikâyesi.

Yönetmenliğini Robin Campillo’nun üstlendiği ve senaryosunu da Philippe Mangeot’un katılımı ile yine onun yazdığı bir Fransız yapımı. 1990’lı yılların hemen başlarında geçen hikâye ABD’deki aynı adlı gruptan aldıkları ilhamla Fransa’da AIDS’e karşı mücadelenin hzılandırılması ve gerekli kaynakların ayrılması için mücadele veren bir grubun hikâyesini anlatırken, gruptaki iki aktivist arasında gelişen aşkı da alıyor gündemine ve hem bir meseleyi ve hak arayışını anlatmayı hem de dokunaklı ve sonunun trajik olacağı bilinen bir aşkı dozunda bir duygusallıkla sergilemeyi başarıyor. Özellikle ilk yarısında belgesele yakın duran film yönetmenin ve senaristlerinin kişisel tecrübeleri ile zenginleşiyor ve Campillo’nun tercihi ile eşcinsel karakterleri çoğunlukla yine eşcinsel oyuncuların canlandırdığı bir çalışma olarak dürüst ve samimi dili ile bir hikâyenin içeriden bir bakışla ele alındığında etkileyiciliğinin nasıl artabileceğini gösteriyor.

Cannes’da Jüri Büyük ödülü’nü ve FIPRESCI’yi (sinema yazarlarından oluşan jürinin verdiği ödül) kazanan film yönetmeni için oldukça kişisel bir çalışma; Campillo 1992’de katıldığı ACT UP adlı gruptaki çalışmaları sırasındaki anılarından ve tecrübelerinden yola çıkarak oluşturmaya başlamış filmi. Uyuşturucu bağımlılarını ve seks işçilerini de aynı ölçüde tehdit etse de ana kurbanları olarak eşcinsellerin görüldüğü bir hastalığa karşı hükümetin desteğini ve çabasını yetersiz bulan ve ilaç şirketlerini de öncelikle kâr odaklı düşünmeleri nedeni ile eleştiren grubun mücadelelerini duyurmak ve gerekli aksiyonları hızlandırmak için yaptığı eylemler ve aktivistler arasındaki tartışmalar filmin ilk yarısının temel konusu; ikinci yarıda ise bu konu yine gündemde kalmakla birlikte, hikâye biri HIV + olan iki eşcinsel erkek arasındaki aşkı öne çıkarıyor ve daha kişisel bir havaya bürünüyor. Bu değişim filmin dengesini bir parça bozuyor aslında ama -bugün hâlâ süren- bir mücadelenin belgeseli olmaya soyunmayan bir film için çok da problem değil bu üstelik; iki karakterin aşkını o denli dürüst, içeriden ve çarpıcı bir sadelikle ele alıyor ki film bu gücü ile sizi alıp bambaşka bir yere -derin bir hüznün içine- götürüyor ve karşı konulamaz bir şekilde etkiliyor.

Aktivistlerin mücadelesinde ilaç firmalarının AIDS hastalarına birer müşteri gözü ile bakmaları ana eleştirilerinden biri hikâyenin; ne var ki kapitalist bir sistemde bunun doğal olduğu, faaliyet alanı ne olursa olsun şirketlerin –elbette!- sadece büyüme ve kâr odaklı çalıştığı konusuna hiç girmiyor Campillo. Oysa kendisinin de bir parçası olduğu ve burada hikâyesini anlattığı mücadelenin verilmek zorunda kalınması sağlık gibi temel bir insan hakkının kamunun değil, özel sektörün faaliyet alanı olmasının doğrudan bir sonucu. Bunu bir kenara bırakırsak, film çok önemli bir meseleyi samimi ve gerçekçi bir şekilde anlatması ile her türlü övgüyü hak ediyor. İlk yarısında nerede ise bir belgesel tavrı ile bu gerçekçiliğe ulaşan film, sonrasında ise bir ilişkinin tüm mahremliğine onu asla sömürmeyen, saygısını hep koruyan ve dürüst bir biçimde yakalıyor aynı gerçekçiliği. Tüm trajik yanına ve çetin bir mücadeleyi konusu olarak almasına karşın, film sürekli ayakta tuttuğu dayanışma ruhu ve karakterlerinin yaşam sevinci üzerinden umudu da hep hissettiriyor bize bu gerçekçiliğini hep koruyarak. HIV+ olan baş karakterin her ne kadar dalga geçtim diye bir açıklama yapsa da şu sözleri bu yaşam sevincinin bir göstergesi: “Bazen AIDS’in hayatımı nasıl değiştirdiğini fark ediyorum. Sanki her şeyi daha yoğun yaşıyorum. Dünyayı daha başka görüyorum. Sanki her şey daha renkli, daha gürültülü, daha hayat dolu. Özellikle sabahları”. Korkan ve bunu itiraf eden ama cesur olmaktan da hiç vazgeçmeyen karakterlerin yaşadıkları filmin verdiği umudun en önemli kaynağı.

Birkaç gerçek görüntü de kullanan filmde yönetmen Campillo zarafeti hiç elden bırakmıyor. Bir “yatak sohbeti” sırasında hatırlanan bir eski sevişmeyi o ânın bir parçası yapması, Fransa’nın da bir parçası olduğu ve “1848 Devrimleri” olarak bilinen isyan ve özgürlük hareketlerini anlatan bir sesin hikâyedeki karakterlerin eylemlerine eşlik etmesi ve dans sahneleri ile AIDS virüsü ile ilgili görüntülerin hikâyenin organik bir parçası kılınması gibi tercihler yolu ile kattıkları filmin başarısının nedenlerinden biri. Hayatını kaybeden bir eşcinselin vasiyet olarak cenaze töreninin “1848 Devrimleri”nde olduğu gibi bir siyasî gösteriye dönüşmesini istemesi filmin politik alana sıçramasının nedeni olsa da, aktivist grup içindeki hedef ve yöntem tartışmaları da tüm örgüt yapılanmaları ve örgüt içi süreçler üzerinden bir politik boyut katıyor hikâyeye. Bunların dışında, Campillo’nun doğrudan politik olandan uzak durduğunu söylemek gerekiyor. Hikâyedeki olayların -en azından ismi ile- sosyalist olduğunu söyleyen bir partinin iktidarı zamanında (Mitterand başkandır o sırada Fransa’da) geçmesi en azından bir ironi olarak değerlendirilebilirmiş oysa.

Bronski Beat’in dönemin ve eşcinsel hareketinin sembol şarkılarından biri olan “Smalltown Boy”unun yeni bir remix’inin kullanıldığı gece eylemi sahnesi, tüm bir final bölümü, son bir cinselliğin “hüzünlü coşku”su, karakterlerden birinin kendi hikâyesini bir diğerine anlattığı sahnedeki kırılganlık ve aşklarının sonu belli olan iki âşığın gittikleri okyanus kenarında uzak çekimle fiziksel olarak oldukça küçük ve adeta su tarafından yutulacaklarmış gibi gösterilmeleri vb. sembolik anları ile de dikkat çeken filmin tüm oyuncularının doğal performansları da çok önemli. Başroldeki iki isimden, Nathan’ı canlandıran Arnaud Valois ve Sean’ı oynayan Nahuel Pérez Biscayart iki farklı oyun tarzı ile karakterlerine gerçek bir boyut katıyorlar. Her ikisi de karakterlerinin kişiliklerine uygun bir oyunculuk gösterirken ve onların farklı biçimlerde dışa vurdukları tutkularını somutlaştırırken; ilki daha kontrollü, ikincisi ise daha serbest bir biçimde haklarını veriyorlar rollerinin. Yönetmeninin “25 yıldır yapmaya çalışıyordum” cümlesi ile anlattığı bu film insanların en temel hakları için hâlâ mücadele vermek zorunda olduğumuz bir dünyada yaşadığımızı ama aynı zamanda direnmenin, dayanışmanın ve aşkın da güzelliğini hatırlatan önemli bir film kesinlikle.

(“BPM (Beats Per Minute)” – “Kalp Atışı Dakikada 120”)

Charade – Stanley Donen (1963)

“Katilin sen olduğunu düşündüğüm için özür dilerim; ama bu kadar büyük bir yalancı olduğunu nasıl bilebilirdim ki?”

Öldürülerek trenden atılan kocasının çaldığı düşünülen para nedeni ile peşine düşenlerden kaçan ve kime güveneceğini bilemeyen bir kadının ve ona yardım eden bir yabancı adamın hikâyesi.

Peter Stone ve Marc Behm’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Stone’un yazdığı, yönetmenliğini Stanley Donen’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Bugün artık herkesin kabul ettiği bir ifade ile “Hitchcock’un çekmediği en iyi Hitchcock filmi” olarak kabul edilen çalışma Hollywood’un 1960’lı yıllardaki en parlak örneklerinden biri kuşkusuz. Komediyi ve romantizmi gerilimli bir hikâyeye ustalıkla katan film klasik Amerikan sinemasının usta oyuncuları ile ayrıca değer kazanan ve bu sinemanın bugün artık bir klasik kabul edilen örneklerinden biri. Eğlenceli ve temposu hiç düşmeyen bir hikâye, zekîce yazılmış hınzır diyaloglar, Henry Manci’nin müziği, hikâyenin geçtiği Paris’in ve karakterlerin şıklığı, eğlenceli oyunculuklar ve Donen’ın tüm bu unsurları çekici bir şekilde araya getiren yönetmenlik çalışması filmi görülmesi gerekli sinema eserleri arasına sokuyor. Risk almayan sinemanın da etkileyici olabileceğinin eğlenceli bir örneği.

2002’de Jonathan Demme’in “The Truth About Charlie” adı ile başarısız bir yeniden yapımını çektiği filmin senaryosunu Peter Stone’un yedi ayrı stüdyoya başta kabul ettirememiş olması bugün hayli tuhaf gelse de, senarist eserini bir romana dönüştürüp Redbook adlı dergide tefrika roman olarak yayımlayınca çekebilmiş Hollywood’un ilgisini ancak. Oysa kesinlikle çok eğlenceli, heyecanlı ve romantik bir hikâye bu tam da Hollywood’un aradığı türden. Issız kırlık bir alanda birden beliren bir trenden aşağı atılan bir adam ve onun ölü yüzüne odaklanan açılış bölümünün daha bu ilk anından itibaren bir Hitchcock filmi havasını verdiği çalışma bu kısa başlangıcın hemen ardından bizi bugün bir klasik olan jenerikle baş başa bırakıyor: Maurice Binder imzalı, animasyonla hazırlanmış grafikleri içeren ve Mancini’nin çekici ve keyifli müziğinin eşlik ettiği bir jenerik. Hikâyenin renkliliği ve şıklığının, gizemlerinin ve karmaşasının çok iyi bir sembolü olan bu jenerik helezonları, halkaları, okları, çarkları ve labirentleri ile daha baştan hazırlıyor sizi seyredeceğiniz hikâyeye. Jeneriğin hemen sonrasında ilk gördüğümüz ise bir kayak merkezinde, kürkünün içinde tüm şıklığı ve zarafeti ile oturan Audrey Hepburn oluyor. Sinemanın en zarif, en kırılgan ve en güzel isimlerinden biri olduğunu o ilk görüntüden itibaren gösteriyor oyuncu ve film boyunca giydiği ve Givenchy’nin imzasını taşıyan kıyafetler ile en şıklardan biri olduğunu da hatırlatıyor.

Hepburn’e doğrultulan bir silah ve silahın arkasındaki gerçek filme hemen açılışta bir gerilim ve komedi unsuru ekliyor ve hikâyenin son noktasına kadar da sürüyor bu hava. Evet, eğlendiriyor ve heyecanlandırıyor bizi Peter Stone’un hikâyesi ve bunu hiç aksatmadan sürekli de kılıyor üstelik; ilk sözlerden itibaren diyalogların eğlencesini de hissettiriyor Stone. Söz oyunları, yalanlar (kesinlikle yalanlar üzerine kurulu bir film bu), imalar ve esprileri ile hikâyenin sadece diyalogları bile görmeye değer kılabilir bu filmi. Karakterlerin her biri ile ilk kez tanıştığımız sahnelerde de bu diyaloglar veya tam tersi bir yönde diyalogsuzluk filme eğlence katıyor. “Slapstick” komediden de bolca nasiplenmiş film: “Portakalı düşürmemek” üzerine kurulu dans yarışmasından tüm kovalamaca sahnelerine (özellikle Paris metrosu içinde geçen bölüm çok başarılı) ve terastaki eğlenceli kavgaya, kibritle işkence sahnesinden pul pazarında geçen tüm bölüme film eğlencesini, üstelik de gerilimi olumsuz anlamda hiç yumuşatmadan, sunuyor seyirciye. Ve yalanlar: Söylenen, söylenmek zorunda olan, ortaya çıkan ve çıkmayan, inanılan ve inanılmayan yalanlar. Senaryo hem seyirciyi hem de tüm (ya da hemen hemen tüm) karakterleri bu yalanların faili ve kurbanı yaparken sürprizden sürprize atlıyor ve başlangıçtan finale kadar devam ettirdiği bu anlayışı ile açılış jeneriğindeki labirentlerin anlamını da söylüyor bize.

Cary Grant ve Audrey Hepburn ikilisi ve onlara eşlik eden Walter Matthau, George Kennedy, James Coburn, Ned Glass ve Jacques Marin hikâyenin gerilimine ve komedisine eş katkılar sağlıyorlar. Ellili yaşlarının sonundaki Grant ile henüz otuz dört yaşındaki Hepburn arasındaki romantizmi gerçekçi kılabilmek kolay bir iş değil ama her iki oyuncu da üstlerine düşeni fazlası ile yerine getiriyorlar ve filme bir aşk hikâyesi havasını rahatlıkla veriyorlar. Filmin Paris’i turistler için bir kartpostal olarak kullanma tuzağına düşmemesi de çok değerli: Örneğin Seine kıyısında öpüşen âşıklar gibi fazlası ile tekrarlanmış ve kolaylıkla “klişe” olarak nitelendirilebilecek görüntüleri iki baş karakter arasındaki romantik bir sahneye ustalıkla yedirmiş film; bir başka sahnede de Notre Dame tüm görkemi ile bir diyalogun uzantısı olarak almış yerini. Böylelikle Paris şehri hemen tüm çağrışımları ile hikâyede yer bulurken, filmi bir turistik propagandaya dönüştürmemeyi başarmış Stanley Donen.

Sarı Givenchy paltosu ile Paris gecelerinde koşuşturan ve âşık olmayı arzulayan Hepburn’ü seyretmekten elbiseleri üzerindeyken duş alan ve hem fiziksel becerilerini hem zekâsını ustaca kullanan Cary Grant’i görmeye pek çok keyif sunan bu film Hollywood’un iyi bir hikâyeyi parlak bir şekilde anlattığında ulaştığı düzeyi göstermesi ile de ilgiyi hak ediyor. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ve ikinci (ve daha sonraki seyirlerde) kesinlikle farklı bir gözle izlemenize imkân veren bu “hafif” film sinemanın geniş kitlelere ulaşırken taviz (daha doğrusu, önemli bir taviz) vermek zorunda olmadığını da kanıtlıyor. Sinemanın yıldız oyuncuları ile seyirci üzerinde yarattığı ve artık tekrarlanması zor görünen, Hollywood’un o kendine özgü büyüsünün parlak örneklerinden biri kısaca bu film. Hepburn’ün canlandırdığı kadının Cray Grant’in oynadığı adama söylediği, “Bu geçtiğimiz iki gün boyunca üç farklı adın oldu. Artık kiminle konuştuğumu bile bilmiyorum” sözlerinin uyardığı gibi karışık ama aynı zamanda basit de bir hikâye bu ve kesinlikle görmeli.

(“Öldüren Şüphe”)

La Telenovela Errante – Raul Rúiz / Valeria Sarmiento (2017)

“Hızlı hareket eden bir bulut görüyorum. Hayır, bu bir bulut değil, parçalanan bir duvak. Binlerce duvak rüzgâr tarafından şehre doğru sürükleniyor. Her bir duvak öfkeli ve acil bir diyalog, bitmemiş bir pembe dizi. Şimdi binlerce duvak ana meydana doğru kanat çırpıyor. Tekrar uçmaya başlamadan önce yere şöyle bir değiyorlar. Popüler bir uçuş. Şehri ele geçiriyorlar. Artık her evde bir duvak var. Her ev kadınının, her genç kızın bir duvağı var artık. Bundan sonra tüm Şilili kadınlar yüzünü bu duvakla örtecek. Tutkuların en kötüsü olan namus saf bir coşkuyla yakacak onları”

Şili’nin gerçeğinin farklı pembe dizilerden oluştuğunu, Şili gerçekliği diye bir şey olmadığını öne süren bir hikâye.

Raúl Ruiz ve Pia Rey’in yazdığı, Ruiz ve Valeria Sarmiento’nun yönettiği bir Şili filmi. Faşist diktatör Pinochet’nin 1973’teki askerî darbesinden sonra Fransa’ya kaçan Raúl Ruiz’in 1990’da döndüğü ülkesinde çekmeye başladığı ama yarım kalan bu filmi eşi olan ve senarist ve kurgucu olarak kendisi ile çalışan Valeria Sarmiento tamamlamış 2017 ‘de. Absürt ve fantastik tanımlamalarını hak eden bir içeriği olan filmde farklı pembe dizi karakterleri yedi ayrı bölümde çıkıyor karşımıza ve birbirlerinin dizilerine giriyorlar, konuşuyorlar, bir dizinin karakterleri olduklarının farkında olarak seyirciden bahsediyorlar ve tüm bunları yaparken de en temel özellikleri “sonsuz”a kadar sürmek olan pembe dizilerin klişelerini de birer birer sergiliyorlar. Ortalama bir sinema seyircisi için değil bu film kuşkusuz ama 2011’de hayatını kaybeden Ruiz’in sinemasını bilenlerin ve pembe dizilerin karakteristik özelliklerine hâkim olanların içine daha rahat girebilecekleri, kesinlikle eğlenecekleri ve bol bol da düşünecekleri bir sinema eseri.

Çok farklı bir sinemacı olan Raúl Ruiz genç yaşlarında Meksika ve Şili televizyonları için pembe dizi senaryoları yazmış bir sanatçı ve dolayısı ile burada Şili’yi anlatmak için yarattığı dünyayı içeriden tanıyan birisi. Filmlerine girmek kolay değil bu sinemacının ve burada da -herhalde pembe dizilerin her gün yayınlanmasına gönderme olarak- 1. gün, 2. Gün olarak yedi bölüme ayrılan filmde belli bir hikâye anlatmayarak seyircinin işini “zorlaştırıyor”. Oyuncuların birden fazla rolü (daha doğrusu pembe dizi karakterini) canlandırdığı bu “parçalı” filmde bizi pembe dizilerin dünyasına sokuyor Ruiz ama bunu elbette kendine özgü bir şekilde gerçekleştiriyor.

Filmin başında ve sonunda Ruiz’in çekimler sırasındaki siyah beyaz görüntülerini izliyoruz. Bu kısa sahnelerin ilkinde “action”, ikincisinde ise “Çekimler bitti” diyor Ruiz ve film ekibinin alkışları ile, seyrettiğimiz film de sona eriyor. Tüm Ruiz filmleri gibi bu da kendine özgü bir hava taşıyor: Mizahı; fantastik diyalogları, karakterleri ve atmosferi; absürt hikâyeleri ile kesinlikle sinemanın ilginç çalışmalarından biri çıkmış ortaya. Seyredildiklerinin farkında olan ve bir dizinin parçası olduklarını bilen karakterler bir pembe diziden diğerine geçiş yaparken, bu tür dizilerde karşımıza çıkan her türlü olayın da parçası oluyorlar: Aşk, tutku, ihanet, sonsuz ve boş konuşmalar, sadece o dünyada bir gerçekliği olan gerçeküstü olaylar, bir gerçekçilikten çok bir sürekli ilginçliğin peşinde olan senaryolar, tutarlılıktan çok özdeşleşmeyi umursayan yaklaşımlar, o kadar saçma ki gerçek olabilir dedirten hikayeler… Ruiz burada işte tüm bu öğeleri Şili toplumunun (buna bu tür dizilere düşkün tüm toplumları da ekleyebiliriz rahatlıkla ama “solculuk”, “komünizm” gibi kavramların da birer örneği olduğu gibi Şili’ye özgü yanlarının da epey yer aldığı bir film bu) bir panoramasını oluşturmak için kullanıyor.

“1. Gün – İnsanlar Bizi Seyrediyor” başlıklı bölüm sıkı bir giriş sağlıyor filme: Pembe dizinin pek çok klişesinin birlikte kullanıldığı bu bölüm en eğlenceli anların bir kısmını da içeriyor. Kendisine dokunmak isteyen adamı “İnsanlar Bizi Seyrediyor” diyerek uyaran kadının yine aynı adama sürekli olarak “Solcu musun?” diye sorduğu, kadının erkek kardeşi ile evli olduğu ve kendisi de evli olan adama “Seninle evlenmek istiyorum” demesi ve bu konuşmanın adamın üyesi olduğu sol partinin halkı katolik olan Şili’deki boşanma tartışmasına uzanması, dizilerin kaslı ve yakışıklı olmak dışında bir özellikleri olmayan ve buna gerek de duyulmayan erkek karakterleri ile alay edilmesi, zehirlemeler ve komploların gündeme gelmesi ve bir cinayetin işlenmesi bu bölümü yıllarca sürecek bir pembe dizinin mikro boyuttaki bir karşılığı yapıyor adeta.

Birden fazla bölümdeki “solculuk” konuşmalarının yanında politik açıdan öne çıkan 3. bölüm (“Risk Altındaki Bölgelerde İngilizce” gibi absürt bir isim taşıyor bu bölüm) tüm içeriği ile ülkenin politik kaosuna ve geçmişine eğlenceli referanslar içermesi ile ayrıca ilgi çekebilir. Birbirini temizleyen silahlı örgütler ve her birinin kendi eylemi ile ilgili bir bildiri yayınlama telaşı ile seyirciye hayli “eğlenceli bir saçmalık” sunan bu bölümde -diğer tümünde olduğu gibi- televizyon da bir obje olarak çıkıyor karşımıza. Bir başka bölümde, eskiden işkence yaptığı ortaya çıkan bir adamın “işkencenin etik prensipleri” açıklaması da bir politik karamizah örneği olarak filmin siyasî yanına katkı sağlıyor. Dizi karakterlerini başka dizileri seyrederken de görüyoruz televizyonda ekonomik ve politik konuşmalar yayınlanırken de; ya da bir dizinin karakterleri televizyonda yayınlanmakta olan bir programın parçası oluyorlar. Bu “iletişim” aracının toplumdaki yerini bu şekilde sık sık vurguluyor bize Ruiz.

Yedinci bölümün adının (“Bu hayatta kötü bir insan olursan, öteki hayatta Şilili olursun” – RR. kısaltmasından bu sözün yönetmenin kendisine ait olduğunu anlıyoruz) bir bakıma seyrettiğimizin Şili üzerine olduğunu hatırlattığı filmi yarıda kaldıktan yirmi yedi yıl sonra canlandıran Valeria Sarmiento’nun bir kurgucu olması da filmin ilginç yanlarından biri; çünkü burada yaptığı, eşi olan Ruiz’in yıllar önce çektiği kısa parçaları artık o hayatta yokken kelimenin tüm anlamları ile kurgulamak ve filmin doğumunu sağlamak olmuş. “Mantıklı” açıklamalar bulmaya çalışmayı değil, kendini bırakarak seyretmeyi ve eğlenmeyi gerektiren ve Jorge Arriagada’nın eğlenceli bir gerilim filmi havasını taşıyan -ve bir pembe diziye de oldukça yakışacak- müziğinin katkı sağladığı film ilginç bir çalışma kesinlikle ve sinema meraklılarının da görmesi gereken bir çalışma. Eşinin yarım kalan bir başka filmini de (“El Tango del Viudo”) tamamlayarak 2020’de gösterime sokmayı planlayan Sarmiento’nun ifadesi ile “Nerede olduğunuzu bilmediğiniz, sonra kendinizi bir pembe dizinin içinde veya dışında bulduğunuz ya da bir pembe diziyi seyretmekte olduğunuzu fark ettiğiniz bir film bu.

(“The Wandering Soap Opera” – “Pembe Dizi”)

Phantom Thread – Paul Thomas Anderson (2017)

“Sırtüstü yatmanı istiyorum; çaresiz, narin, sadece benim yardımıma açık. Sonra tekrar güçlenmeni istiyorum. Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyebilirsin ama ölmeyeceksin”

1950’lerde Londra’da ünlü bir modacı ve onun modeli, esin kaynağı ve sevgilisi olan bir genç kadının hikâyesi.

Senaryosunu Paul Thomas Anderson’ın -başroldeki Daniel Day-Lewis’in de katkıları ile- yazdığı ve yönettiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Yönetmenin sekizinci ve şimdilik son uzun metrajlı konulu filmi olan çalışma onun önceki çalışmalarından daha farklı bir yerde duran, yavaş yavaş inşa ettiği geriliminin zenginleştirdiği ve dram ile romantizmi eş derecede keyifli bir yapıt. Artık sinema oyunculuğu yapmayacağını açıklayan Day-Lewis ve ona eşlik eden Vicky Krieps ve Lesley Manville’in oyunculukları ile devleştikleri film iki saati aşan süresinin büyük bir kısmını bir evin içinde geçirmesine ve bol diyaloglu olmasına rağmen ilginçliğini her anında koruyan, klasik görünen sinema dili ile çekici bir tazelik yakalamayı başarmış ve zarafetle oluşturulmuş görüntüleri, kostümleri ve mizanseni ile kesinlikle çekici bir bir sinema yapıtı.

“O benim tüm hayallerimi gerçek kıldı. Ben de ona karşılığında en çok istediği şeyi verdim: Her bir parçamı”. Kim olduklarını sonradan öğreneceğimiz bir kadının bir adama anlattıkları ile başlıyor film. Temel olarak bir ilişkinin, ama oldukça farklı bir ilişkinin başlaması, gelişmesi, önemli bir sorunla karşılaşması ve bit(me)mesinin hikâyesini anlatan bir film bu. Adam (Daniel Day-Lewis) Londra’nın en ünlü modacısıdır; çok başarılıdır ve kız kardeşinin (Lesley Manville) yönettiği tüm dünyası sadece onun yeteneği, beklentileri, talepleri ve arzuları üzerine kuruludur. Başlardaki bir sahnede anlayacağımız üzere bu dünyaya zaman zaman bir genç kadın girmekte, bu kadın onun modeli, ilham perisi ve sevgilisi olmakta ama sonra o dünyanın gerçekleri ile beklentileri uyuşmayınca kadın kibarca kapı dışarı edilmektedir. Hikâye yeni bir kadının, bir kır lokantasında garson olarak çalışan Alma’nın (Vicky Krieps) bu hep aynı rutini izleyen ilişki sürecine girmesini ama sürecin dışına çıkmamak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Bunu özellikle ikinci yarısında ortaya çıkan gerilimi ve zaman zaman hafif bir mizahı da katarak yapıyor bu hikâye ve ilginç bir şekilde seyircisini avucunun içine alıyor.

Psikolojik boyutları da olan hikâyenin adamın ölü annesi, kız kardeşi ve genç kadın ile olan ilişkisini yavaş yavaş açarken ilgiyi hep üzerinde tutabilmesinde oyuncuların da çok büyük bir rolü var. Sinemaya döner mi bilinmez ama Daniel Day Lewis, yine Paul Thomas Anderson’ın 2007 tarihli “There will Be Blood – Kan Dökülecek” filminde gösterişli ve nerede ise dışavurumcu bir oyunculukla yakaladığı zireveyi burada daha kontrollü bir şekilde tekrar ele geçiriyor ve sinemaya bir oyuncu olarak sağladığı katkılar nedeni ile övülmeyi ne kadar hak ettiğini bir kez daha kanıtlıyor. Genç kadını canlandıran Vicky Krieps bu güçlü oyuncunun karşısında hiç ezilmeden oldukça olgun ve çekici bir oyunculuk sunarken, Lesley Manville İngiliz ekolünün o zengin karakter oyunculuklarının bir örneğini verirken, bir yardımcı oyuncunun nasıl ve nerede ise bir ana karakter kadar ilgiyi üzerine toplayabileceğini ve göründüğü her kareye damgasını vurabileceğini kanıtlıyor bize. Kuşkusuz bu üst düzey oyunculuğa senaryo da önemli bir destek sağlamış; her bir diyalog özenle yazılmış ve karakterlerin her birine nefes alacak ve gelişecek bir alan yaratmış Anderson’ın metni.

Radiohead üyesi Jonny Greenwood’un müziği oldukça geniş bir yelpazeye uzanan içeriği ile hikâyeye önemli bir katkı sağlıyor ama özellikle caza kaydığı anlarda (filmin başlarında bu anlar çoğunlukla) sanki hikâye ile zaman zaman az da olsa bir uyumsuzluk içindeymiş gibi görünüyor ve bazen de diğer müziklerle birlikte gereğinden fazla kullanılıyor. Tüm başarısının yanında, senaryonun belki bir parça daha gizeme ihtiyaç duyduğunu da ekleyebiliriz bir eleştiri olarak ama bunların filmin genel başarısı içinde pek de bir önemi yok kesinlikle. Adamın annesine düşkünlüğü veya onun etrafındaki tüm dünyanın kendisine göre biçimlendirilmesini beklemesi ve bu dünyanın “hükümdar”ı olduğunu her davranış ve sözü ile sürekli dile getirmesi veya ima etmesini (ruju silme sahnesindeki gibi) örneğin, hem diyaloglar hem de sahnelerin içerikleri ile başarılı bir şekilde anlatıyor bu senaryo. İdeal kadını ideal model üzerinden tanımlayan, kadınlığın modelliğin önüne geçtiği durumda rahatsız olan adamın sinemanın en ilginç karakterlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hikâye boyunca tasarımına, üretimine, sergilenmesine ve giyilmesine tanık olduğumuz kostümler kadar zarif ve narin bir film bu. Modanın bir sanat olduğunu, modacıların da hayal ederken ve tasarlarken bir sanatçı kadar acı çektiğine inanan bir hikâye aynı zamanda. “Elbiseyi hak etmiyor! O elbise senin eserin” gibi sözler veya o elbisenin hak etmeyenden geri alınması sahnesi gibi anlar filme bu “sanat” dalına bir saygı gösterisi niteliği de veriyor. Tüm o kostümlerin bile tek başına önemli bir cazibe kattığı eserde adam ile kadın arasındaki -ikinci yarının ana konusu olan- mücadele hikâyeyi güçlü kadın karakteri aracılığı ile bir kadın filmi de yapıyor. Kendisi için şu sözleri söyleyen bir adamla onun zayıf yanını keşfederek yapılan mücadele keyifli ve ilginç bir hak arama ve istediğini elde etme hikâyesi sunuyor bize: “Çalışamıyorum, odaklanamıyorum, güvenimi yitirdim. O kız bu eve yakışmıyor. Bu evi sen ve ben inşa ettik. O kızsa bu evin altını üstüne getiriyor, dengemi bozuyor. Bizi birbirimize düşürüyor. Bu eve adım atmasıyla birlikte üstümüze büyük bir gölge çöktü”

Paul Thomas Anderson’ın filmin görüntü yönetmenliğini de yapmasını (daha önce sadece bir kısa filminde bu rolü üstlenmiş yönetmen) onun, hayal ettiği görsel dünyanın incelik ve zarafetinin karşılığı olan görsel atmosferi de kendisinin kurmak istemesi ile açıklamak mümkün ve açıkçası sonuç oldukça başarılı. Filme farklı bir hava katan “araba ile seyahat sahnelerindeki farklı açılar ve görsel içerik dışında, Anderson klasik sinemanın havasını korumuş görsel olarak ve hikâyeye çok yakışan bir sonuç elde etmiş. Özellikle ikinci yarısındaki “gerilim” ile Hitchcok filmlerini de çağrıştıran hikâyede bu büyük İngiliz sinemacıya çeşitli göndermeler de var gibi: Örneğin modacının soyadı “Woodcock”, genç kadının adı ise Hithcock’un eşinin adı (Alma) ile aynı. Hatta genç kadının Hitchcock’un başyapıtlarından biri olan 1940 yapımı “Rebecca”nın aynı isimli karakterini çağrıştırdığını söylemek de mümkün. Özetlemek gerekirse, -modacının nefret ettiği kelime ile söylersek- “şık”, zarif, çekici, eğlenceli ve özenle yaratılmış bir film bu ve Paul Thomas Anderson’ın şimdilik son başarısı olarak görülmeyi kesinlikle hak eden bir sinema eseri.