Zerkalo – Andrei Tarkovsky (1975)

“İnanılmaz bir şekilde aynı rüyayı görüp duruyorum. Beni keder dolu bir sevgi ile sevdiğim eve götürüyor, kırk yıl önce masanın üzerinde doğduğum büyükbabamın evine. İçeri girmek istediğimde bir şey engelliyor beni. Rüyayı çok sık görüyorum. Kütükten yapılmış yüksek duvarları ve karanlık girişi gördüğümde, rüyadayken bile bunun sadece bir rüya olduğunu anlıyorum. Aşırı neşem, uyanacağımı bildiğim için gölgeleniyor. Bazen bir şey oluyor, rüyamda çocukluğumdaki evi ve etrafındaki çam ağaçlarını görmüyorum. Sonra kederlenip, aynı rüyayı görmek için sabırsızlanıyorum; beni her şeyin mümkün olduğuna inandığım çocukluğuma ve mutluluğa götürecek rüyayı”

Çocukluğunu, annesini, savaşı, kişisel anılarını ve ülkesinin yakın tarihinden önemli anları hatırlayan bir adamın hikâyesi.

Sinemanın dâhi isimlerinden Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin yönettiği, senaryosunu Aleksandr Misharin ile birlikte yazdığı bir muhteşem film. Hakkında çokça konuşulmuş ve yazılmış bu film üzerine yeni bir şeyler söylemek zor ve belki gereksiz de. Fransız film eleştirmeni Max Tessier’in, yapıtlarını “şiir/film” olarak adlandırdığı Tarkovsky’nin bu oldukça kişisel filmi bu tanımlamayı doğrularcasına ünlü bir şair olan babası Andrey Tarkovsky’nin şiirlerinin de yer aldığı ve dizelerini şairin kendi sesinden duyduğumuz bir sinema başyapıtı. Bir hikâyenin değil, anıların ve onları hatırlamanın peşine düşen bu olağanüstü film anlaşılmayı değil, tecrübe edilmeyi bekleyen ve bunu yapanları da muhteşem güzelliği ile ödüllendiren bir sinema eseri.

Bizde “Mühürlenmiş Zaman” adı ile yayımlanan kitabında Tarkovsky, filmlerini gören seyircilerin kendisine gönderdiği mektuplara yer vermiş. Nefretten büyük bir hayranlığa kadar çok farklı duygular ve tepkiler içeren mektuplar bunlar ve “Zerkalo – Ayna” için yazılanların içerikleri yönetmenin filmografisinin nasıl farklı şekillerde algılandığını ve yorumlandığını gösterirken, bir sanat yapıtının bu derece farklı uçtaki duyguları uyandırabildiği ve çağrışımlar yaratabildiği ölçüde değerli olduğunu da hatırlatıyor bize. Genç bir mühendis şöyle yazmış yönetmene ve “böyle bir kepazeliğe göz yuman” sorumlulardan hesap sormaya kadar vardırmış tepkisini: “Ne zevksizlik, ne saçmalık! İğrenç bir şey!”. Bir başkası, filmi “anlayamamak”tan yakınarak şöyle demiş: “Şuna inanıyorum ki “Ayna”nızla baş edemeyip, son çare olarak yardımınızı dileyen ne ilk ne de son kişiyim”. Bir diğeri de benzer bir istekte bulunarak şunları yazmış: “Filme nasıl yaklaşacağımı bir türlü bulamadım, ne içerik ne de biçim olarak bana bir şey anlatıyor. Bunun sebebi nedir?”. Filmden çok etkilenenlerin mektupları da ulaşmış Tarkovsky’e; örneğin bir kadın seyirci şöyle diyor: “Ayna için çok teşekkürler. Her şey, aynen çocukluğumdaki gibi. Bunu nasıl öğrenebildiğinizi merak ettim doğrusu. O zaman da tıpkı böyle bir rüzgâr, böyle bir fırtına esmişti… Çocukta bilincin uyanması, filminizde ne güzel anlatılıyor… Biliyor musunuz, o karanlık sinema salonunda, yeteneğinizin ışıklandırdığı bir perde parçasına bakarken, hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı hissettim”. Bir diğer seyirci mektubu: “Hakkında söz söylemeye bile cüret edemediğim, ama içinde yaşadığım bir film bu. Dinleme ve anlama yeteneği çok değerlidir… Tanrım, insanların hiç değilse en temel insani dürtülerini -hem kendilerinin hem de başkalarının- anlayıp duyabilmelerini sağla”.

“Mühürlenmiş Zaman”da şöyle diyor Tarkovsky: “Sanatçı anlaşılır olma peşinde koşmayı düşünemez. Bu, en az anlaşılmaz olmayı istemek kadar saçmadır”. Yazılanlara göre otuz üçüncü kurgudan sonra filmine son halini verebilmiş Tarkovksy; sadece yönetmenin titizliğinin değil, eserin onun için taşıdığı kişisel yanının da bir göstergesi olsa gerek bu durum. Siyah-beyaz ile renkli görüntüler arasında gidip gelen filmde Tarkovsky yüzünü hiç görmediğimiz, sadece sesini duyduğumuz bir adamın çocukluğundan ve bugününden görüntüler sunuyor bize. Savaş öncesi, savaş zamanı ve savaş sonrası üç farklı zamanda geçen hikâyede anne ve eş adamın gözünden ve onunla olan ilişkileri üzerinden hikâyenin baş karakterleri oluyorlar. Sadece kendi anılarına değil, bir birey ve sanatçı olarak kendisini etkileyen diğer sanatçı ve unsurlara da yer vemiş yönetmen bu hikâyede. Örneğin Hollandalı ressam Pieter Bruegel’i iki tablosunu (“Winterlandschap met Schaatsers en Vogelknip – Patenciler ve Kuş Tuzağı ile Kış Manzarası” ve “Jagers in de Sneeuw – Karda Avcılar”) adeta canlandırarak, Rus yazarlar Çehov ve Dostoyevski’yi ise sırası ile bir hikâyesinin ve yarattığı bir karakterin adını diyaloglarda geçirerek anıyor Tarkovsky. Filmin Eduard Artemev imzalı orijinal müziklerine ek olarak, Bach, Giovanni Battista Pergolesi ve Henry Purcell’in eserlerini de kullanan yönetmen Dante’nin “İlahi Komedya”sının açılış dizelerine de yer veriyor hikâyede: “Yaşam yolumuzun ortasında / buldum kendimi karanlık bir ormanda / çünkü doğru yol yitmiş gitmişti”. Tüm bunlar kompleks ya da entelektüel bir hikâye anlatma arzusu ile ilgili değil kuşkusuz; Tarkovsky’nin bir rüyanın gerçekliğinde ilerleyen hikâyesinde kendisini ve ülkesini onu şekillendiren her şeyi katarak anlatma arzusunun sonucu sadece bu. Açılış jeneriğinin hemen ardındaki sahne, filmin en bilinen karelerinden biri ile başlıyor: Bir çitin üzerinde oturan ve uzaktaki ağaçlara ve önünde uzanan çayırlığa bakan bir kadının (anne) görüntüsü. Kamera ona yavaşça yaklaşırken, önce uzaktan bir trenin sesi duyulur ardından da elinde bavulu ile yaklaşan bir adam görünür. Hayır, gelen koca (ve baba) değildir. Bu andan başlayarak bizi bir rüyanın içine sokuyor yönetmen ve kimi gerçek görüntüleri ülkesinin hikâyesinin bir bölümünü bu rüyaya gerçek bir boyut kazanmak için kullanıyor. Her bir sahnenin yönetmenin hayal etmesi kadar onun kişisel bir tecrübesinden, geçmişteki bir kısa anın bıraktığı izden kaynaklandığını hissediyorsunuz sürekli olarak. Örneğin bir camdaki buharın yavaş yavaş yok olması, görsel gücü ile yüreğe dokunan o rüzgârın salladığı otları seyrettiğimiz sahne, yavaş gösterimle karşımıza gelen ama bunun bir artistik kaygıdan dolayı değil, o an gerçekten de öyle yaşandığı (ve/veya hatırlandığı) için öyle gösterildiğine yürekten inandığınız görüntüler…

Henüz elli dört yaşında kanserden ölen yönetmen geride az sayıda film bırakabildi. Bunun nedenlerinden biri de ülkesi Sovyetler Birliği’nin yönetimi ile arasının pek de iyi olmaması. Oradaki son filminin çekimleri devletin sinema yetkilileri tarafından durdurulunca Tarkovsky öfkelenerek tüm görüntüleri yok etmiş, “Andrei Rublev” uzun bir süre yasaklı kalmış ve gerekli desteği başta ret edilen “Ayna” filminin Cannes’da gösterilmesi de Sovyet yönetimi tarafından uygun bulunmamıştı örneğin. Bugün sinema dergilerinin ve eleştirmenlerin anketlerinde her zaman en iyiler arasında yer alan bu film belli bir mantık çizgisi takip etmeyen, bir hikâye anlatmaktan çok geçmişin, rüyaların ve çocukluğun büyülü atmosferi içinde gezinmeyi yeğleyen, hayatın içindeki o “sıradan” detayların üzerinde duran, bir bireyin (bir sanatçının, Tarkovsky’nin?) kendi hayatını, yakınlarını, duygularını ve kendisine ilham kaynağı olan insan ve nesneleri olağanüstü yeteneğinin şekillendirdiği bir prizma ile bize yansıtan bir çalışma. Görmek -defalarca görmek- gerekiyor bu filmi, diğer tüm filmleri gibi ve Mühürlenmiş Zaman’ı da dönüp dönüp okumak. “Koca bir evreni içinde taşıyan insan: işte benim tek ilgi odağım. Zira hayat, her zaman hayal gücümüzden daha zengindir. Bu yüzden gerçek bir sanatçı, ancak kendisi açısından hayati bir zorunluluksa yaratma hakkına sahiptir. Ben de sinema sanatıyla seyirciye, hayatın gerçek akışını neredeyse hiç bozmadan aktarma yeteneğini taşımak istiyordum. Sinema sanatının gerçek “şiirsel” özü burada yatar” diye yazıyor Tarkovksy bu kitabında ve “Ayna”nın da kanıtı olduğu gibi bu düşüncelerini büyük bir etkileyicilikle yansıtıyor sinema perdesine.

(“The Mirror” – “Ayna”)

Jerry Maguire – Cameron Crowe (1996)

“Bittim ben, mahvoldum. Yirmi dört saat önce kraldım ben, şimdi ise ders çıkarılacak bir masala dönüştüm. Giydiğim bu ceketi görüyor musun, ister misin bunu? Benim artık ihtiyacım yok ona. Üzerime başarısızlığı giydim çünkü. Seçmelerden bir gece önce bir numaralı oyuncu benimdi, kaybettim onu. Neden mi? Çünkü, bir hatırlayalım, bir hokey oyuncusunun çocuğu kendimi ayı gibi hissetmeme neden oldu, iki dilim kötü pizza yedim, yattım ve birdenbire bir vicdanım oldu”

Vicdanına dokunan bir olay üzerine, çalıştığı şirkete daha etik davranmaları gerektiğini belirten bir manifesto yollayınca işini kaybeden bir menajerin kendisi ile çalışmaya devam eden tek sporcu ve şirketten onunla birlikte ayrılan muhasebeci kadınla birlikte ayakta kalma hikâyesi.

Cameron Crowe’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Crowe’un üç yıldan uzun bir sürede yazdığı senaryo başroldeki Tom Cruise’a şov yapma fırsatı sağlayan (onun bu fırsatı nasıl değerlendirdiği ayrı bir konu) ve beş dalda (Film, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Orijinal Senaryo ve Kurgu) aday olduğu Oscar ödülünü Cuba Gooding Jr.’ın şov yaptığı (bu şovun değeri de tartışmaya açık) performansı ile kazanan film hikâyesi, diyalogları ve oyunculukları ile fazlası ile bir Amerikan havası taşıyor. Hollywood’un ustalığının örneklerinden biri olan film tempolu, eğlenceli ve romantik olmayı başarıyor ama baştaki ahlâkın ve adaletin yanında duran tavrını sonradan tamamen unutmasının da bir örneği olduğu gibi tipik bir ticari sinema yapıtı olarak bu sanat dalı açısından pek de bir değer taşımıyor açıkçası.

“Ben pek görmediğiniz kişiyim. Sahne arkasındaki adamım. Spor menajeriyim”. Kendisini tanıtan menajer Jery Maguire’ın sözleri ile başlıyor film ve bu sözlere tanık olduğumuz açılış sahnesinde içerik ve biçimsel olarak ne sunuyorsa Crowe bize, iki buçuk saate yaklaşan süresi boyunca da devam ettiriyor bunu. Crowe’un kaleminden çıkan eğlenceli, vurucu ve şov yapmaya uygun diyaloglar, hemen hiç düşmeyen bir tempo, seyirciyi duygusal açıdan etkileyecek mesajlar, edepli duruşu ile hem yetişkinlere hem aileye hitap etmeyi başaran içeriği ve Cruise, Gooding Jr. ve Renée Zellweger’in performansları ile Hollywood’un ticarî başarıyı garantiye alacak tüm araçlarını ustaca kullanan komik, romantik, bir parça da duygusal bir içerikten hoşlananların ilgisini çekecek bir sinema eseri bu. Başlardaki etik kaygılarını kısa sürede ve arsızca unutması ise bir Hollywood filmi ile karşı karşıya olduğunuzu düşününce pek de şaşırtmıyor elbette.

Başarılı, ağzı çok iyi laf yapan, iş bitirici bir menajer Jerry Maguire; şirketine ve kendisine daha çok müşteri (ve para) kazandırmak için tüm becerisini ortaya koyan hırslı bir adamdır o. Hikâyenin hemen başında içinde bulunduğu düzeni sorgulamasına neden olan bir olay yaşar. Müşterisi olan ve daha önce birkaç beyin sarsıntısı geçirmesine rağmen oynamaya devam etmeye teşvik ettiği bir hokeyci hastanededir ve yine bir tehlikenin eşiğinden dönmüştür. Sporcunun küçük oğlunun yalvaran gözlerle sormasına rağmen, müşterisinin devam etmesinden yanadır. Sonuçta çarklar dönmeli, o ve şirketi kazanmaya devam etmelidir. Senaryo pek de inandırıcı olmayan bir şekilde menajeri bir ahlâki sorgulamaya iter ve hikâyenin kahramanı 27 sayfalık bir manifesto yazarak tüm şirkete yollar. Manifestonun mesajı ahlâk, vicdan ve etik kaygıları ile şirkete “daha az müşteri ve daha az kâr”ı önermektedir. Tüm meslekdaşları bir yandan alkışlar onu bir yandan da işten atılacağından emindirler. Beklenen de olur ve genç menajer kendisini bir müşterisi hariç tüm portföyünü kaybetmiş olarak bulur. Bir Amerikan filmi için beklenmedik ölçüde etik ve çok doğru bir başlangıç bu kuşkusuz. Ne var ki bu andan itibaren Crowe’un senaryosu bu doğru noktayı süratle terk ederek, bir bireysel başarı hikâyesi anlatmaya dönüşüyor ve baştaki tüm o kaygılar da unutulup gidiyor. Oysa işten atılma sahnesinde olduğu gibi bu bir düzen sorunudur yaşanan ve düzen dönen çarkına rahatsızlık verebilecek her unsuru acımasızca çöpe atacaktır. Ne var ki Crowe sistemi değil, şirketi eleştirisinin (ve alayının) odağına almakla ve genç adamın mücadelesini bir bireysel savaş olarak anlatmakla yetiniyor. Özetle, düzene değil, içindeki bir unsura yüklüyor tüm günahı Crowe ve Amerikalıların çok sevdiği türden bir bireysel başarı hikâyesi anlatmaktan ileriye gitmiyor kesinlikle.

Tom Cruise’un kendi ortalamasını aşan bir performans sunduğunu ama zaman zaman özellikle mimiklerini fazlaca kullanması gereken sahnelerde hayli abartılı oynadığını söylemek gerekiyor. Tıpkı filmin eğlenceli ve dinamik olmak için kendisini çok fazla zorlaması gibi, oyuncu da çok fazla zorluyor kendini ve yapaylığa düştüğü anlar da oluyor. Aslında bu durum onun filmin genel havası ve tarzına uymasından kaynaklanıyor temel olarak. Örneğin elinde kalan tek sporcuyu oynayan Cuba Goodin Jr. da fazlası ile karikatürleştirilmiş karakterinde benzer bir oyunculuk gösteriyor ki bu karikatürleştirme “au-pair” çocuk bakıcısı karakterinde olduğu gibi filmin de genel bir problemi. Oysa gerek Renée Zellweger ve gerekse onun ablasını oynayan Bonnie Hunt senaryonun de yardımı ile karikatürleşmeden eğlenceli olmayı başarıyorlar.

Bir düzen karşıtı mesaj ile başlayıp iyi yazılmış ve çekilmiş bir romantik komediye dönüşen, temposu ve komedisi ile kesinlikle eğlendiren, zaman zaman çok şey anlatmaya soyunmasına rağmen yine de bunları bir şekilde bağlamayı başaran, o tarihte henüz altı yaşında olan ve ilk kez oyunculuk yapan Jonathan Lipnicki’nin -zaman zaman dozu kaçsa da- sevimliliğinden çok iyi yararlanan bu her şeyi ile Amerikalı film eğlencelik arayanlara önerilebilecek bir çalışma. Alışıldık mesajları ve öğütleri ile tam bir Hollywood filmi ve onun tüm zanaatkârlıklarına da sahip ne de olsa.

(“Yeni Bir Başlangıç”)

Casque d’Or – Jacques Becker (1952)

“Seni almaya geldim, Marie”

Bir gangsterin sevgilisi olan çekici ve güçlü bir hayat kadınının onu terk ederek, eski bir suçlu olan bir marangoza âşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Paris’te yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen, Fransa yapımı bu filmin senaryosu Jacques Becker ve Jacques Companéez’e, yönetmenliği ise Becker’e ait. Kendisi ile aynı dönemde çalışan meslekdaşları kadar tanınmasa da Fransız sinemasının önemli isimlerinden biri Becker ve bu filmi de Fransa tarihinde “Belle Époque” olarak bilinen dönemde geçen bir trajediyi anlatan hikâyesi ile kesinlikle çok başarılı bir çalışma. Yönetmenin en sevdiği filmlerinden biri olan çalışma Simone Signoret, Serge Reggiani ve Claude Dauphin’in hikâyenin romantizmine ve dramına çok uygun performansları ile de değer kazanan, “basit”liğini çekici bir unsura dönüştürebilen ve mutluluğun ne kadar yakınsa bir o kadar da uzak olduğunu gösteren hikâyesi ile gerçekçi bir sinema yapıtı.

“Belle Époque” dönemi Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in ilan edildiği 1870’de başlayan ve Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’e kadar süren bir “iyimserlik” çağına verilen bir isim. Barış, bilimsel ilerlemeler ve sanatın başyapıtlarının damgasını vurduğu bu dönem insanın kendisine yaptığı en büyük zulümlerden biri olan dünya savaşı ile sona ererken pek çok sanatçıya da ilham kaynağı olmuştu özgürlük ve mutluluk havası ile. Becker’in filmi bu dönemdeki bir hayat kadınını ve etrafındaki üç erkeği odağına alarak trajik bir hikâye anlatıyor bize. Simone Signoret’nin kendisine En İyi Yabancı Aktris dalında BAFTA ödülü getiren müthiş performansı ile canlandırdığı Marie bir gangsterin ve adamlarından birinin sevgilisi olan, güçlü bir kişiliğe sahip, şımarıklık yapmaktan çekinmeyen, “özgür” bir kadın. Onun tesadüfen karşılaştığı, eskiden suç dünyasının bir parçası olsa da şimdi hayatını marangozlukla kazanan, onurlu ve güçlü Georges Manda ile karşılıklı duyguları hem onları hem de etrafındakileri köklü bir biçimde etkileyecek ve trajedi ile sonuçlanan olayların da nedeni olacaktır.

Ünlü Fransız sinemacı Marcel Camus’nun yönetmenin asistanlarından biri olduğu film daha açılış sahnesinde güçlü bir kadın karakterle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize. Tıpkı açılış jeneriğinin belki de onun (ve dönemin) bir sembolü olan siyah bir tül üzerinde yazılması gibi, bu ilk sahnede de nehirde erkeklerin arasında kürek çeken tek kadındır o ve diğer hayat kadınlarının aksine yanındaki erkeğe hiçbir zaman boyun eğmemektedir; itiraz etmekten, kendi istediğini yapmaktan, kışkırtmaktan çekinmeyen ve ilk adımı erkeklerin atmasını bekleyen dönemin kadınlarının aksine “cüretkâr” olmaktan çekinmeyen bir kadındır Marie. Film de adını onun saç renginden almaktadır; Altın Başlık (veya daha doğru bir çeviri ile Altın Miğfer) isminin doğruluğunu vurgulamak için özellikle yakın plan yüz çekimlerinde onun başını arkadan aydınlatıyor yönetmen Becker ve bize adeta yakıcı bir güneş parlaklığını gösteriyor. Siyah-beyaz olarak çekilen filmde Robert Lefebvre’nin nerede ise altın rengini yaratabildiği görüntü çalışması filmin adının doğruluğunu desteklemekle kalmıyor, kadının bir cazibe merkezi olmasının da görsel karşılığını yaratmış oluyor. Âşık olduğu Manda ise onurlu ve güçlü bir karakterdir ve aktör Serge Reggiani’nin tartışmasız bir gerçekçilik ve çekicilik kattığı bu adam tüm tehlikelerine karşın onunla birlikte olmaya ve bedelini de ödemeye hazırdır.

Bir suç hikâyesi de içermesine ve karakterlerinin gangsterler, hayat kadınları veya en azından eski suçlular olmasına rağmen, senaryoda baskın olanların aşk, tutku, fedakârlık ve dostluk olması filmi ilginç kılan yanlarından biri. Becker’ın karakterlerinin tek tek psikolojilerine eğilmekten çok, onları içinde bulundukları atmosferin parçası olarak anlatmayı tercih etmesi filmi dönemin diğer örneklerinden ayıran bir yere koyuyor. Hikâye -bir Fransız filmi olarak- sınıf farklılıklarını da gündemine almış ve üst sınıfların (zenginlerin) züppeliğine göndermelerde bulunmaktan çekinmemiş. Bir grup zengin insanın adeta bir sirke gidip hayvanların şovlarını izlemeleri gibi alt sınıftan insanların gittiği ve hayat kadınlarının da etrafta gezindiği bir gece kulübüne eğlenmeye gelmeleri -daha vurucu bir yere bağlanmasa da- bu insanlara bir eleştirinin örneği olarak yer alıyorlar hikâyede ve Becker hikâyenin asıl karakterlerini ne kadar sahici (iyi ya da kötüden öte, yaşayan karakterler bunlar) gösteriyorsa, onları da o kadar yapay karakterlerle sunuyor seyirciye.

Bir yürüyüşte karşılarına çıkan bir kilisedeki düğünü özlem ve imrenme dolu gözlerle izleyen kadının yarattığı hüznün ve finalin doğrudanlığı ile sahip olduğu trajedi duygusunun akıllıca kullanıldığı filmde görüntü yönetmeni Robert Lefebvre ile birlikte Becker izlenimci ressamları çağrıştıran bir sonuç ortaya koymuş. Özellikle baştaki ilk tanışma sahnesi ve daha sonra da iki âşığın kırda yürüyüş bölümü görsel güçleri ile filmin öne çıkan anları olarak gösterilebilir. Signoret ve Reggiani’nin karakterlerini sade ve doğallığı ile güç kazanan oyunculuklarla canlandırdıkları filmde Signoret’nin performansı Amerikalı müzisyen Eunice Kathleen Waymon’ı o denli etkilemiş ki şarkıcı sanat hayatı için kendisine tüm müzikseverlerin onu tanıdığı ad olan Nina Simone’u seçmiş. Dönemine göre “cüretkâr” sahneleri olan film (erkek ile kadını aynı yatakta göstermek veya Reggiani’nin -açıkça gösterilmese de- yatakta çıplak olduğunun seyirci tarafından anlaşılması gibi “cüretkârlık”lar bunlar) 1950’lerin Fransız sinemasının parlak örneklerinden biri ve değeri yeterince takdir edilmemiş Jacques Becker’in de en önemli eserlerinden biri olarak görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

(“Golden Marie” – “Altın Başlık”)

Mang Shan – Yang Li (2007)

“Hiçbirimiz kaçmayı başaramadık. Kaderini kabullenmek en iyisi. Artık kaçmayı istemiyorum bile. İki çocuğum var. Kaçarsam çocuklara ne olacak? Hangi erkek beni ister ki?”

İş vaadi ile kandırılarak getirildiği dağda bir köylü adama satılan bir genç kadının hikâyesi.

1990’lı yılların başlarında Çin’de geçen filmin senaryosunu yazan Yang Li yönetmenliği de üstlenmiş. 2008’de İstanbul Film Festivali’nin İnsan Hakları bölümünde birincilik ödülünü kazanan film gerçekçi ve belgesele yakın dili ile dikkat çeken ama asıl değeri hikâyesinin ele aldığı insan (ve kadın) hakları konusu olan bir çalışma. Çin’e ve topluma eleştiri getirmekten çekinmeyen film yönetmenin önceki çalışması (2003 yapımı “Mang Jing”) gibi ülkesinde bir süre yasaklanmış. Paranın her diyalogda ve hikâyenin her gelişim noktasında kendisini göstermesi ile Çin’in yönetsel, toplumsal ve sosyal bir problemini konu edinen çalışma sorumlu bir sinemacının elinden çıktığını her hali ile belli eden önemli bir sinema eseri.

Üniversiteden yeni mezun olan bir genç kadın ailesinin onu okutabilmek için aldığı borçları ödeyebilmek için umarsız bir şekilde iş ararken tanıştığı bir kadın aracılığı ile Kuzey Çin’in dağ köylerinde tıbbî değerleri olan otları toplayacağı bir iş bulduğunu düşünmektedir. Yanıltıldığını ve tuzağa düşürüldüğünü fark ettiğinde ise çok geçtir. Kendisine iş vereceğine inandığı adam tarafından bir dağ köyünde yaşayan bir aileye evin oğlu ile evlenmek üzere satılmıştır. Bundan sonrası sürekli bir kaçış çabası, özgürlüğünü tekrar elde edebilmek için aklına gelen her yolu deneyen genç kadının mücadelesi ve bu mücadelenin önünü kesen toplumsal gerçeklerle ilerliyor. Tüm bunları anlatırken film, Çin’in “devlet kapitalizmi” veya “kapitalist sosyalizm” gibi ifadelerle adlandırılan ekonomik modelinin uzantılarını da bir insan hakları filminin konusu içine ustaca yerleştirmeyi başarıyor.

Köyde kendisi ile aynı akıbeti yaşayan kadınların sürekli söylediği üzere bir kaçış yoktur bu hayattan. Sadece köyün en yakın kasabadan hayli uzak olması ve bir dağ başında yer alması değildir bu kaçışı imkânsız kılan. Tüm köy halkı ve yerel görevliler kadının orada olma şeklini doğal bulmakta ve onun ödenen paranın karşılığı olarak gelinlik yapmasını beklemektedir; hatta kadının evlilik vaadi ile para alıp şimdi de kaçmaya kalkıştığını düşünenler de vardır. Yang Li işte bu hikâyeyi gelenekler, yerel ilişkilerin ve kör bir dayanışmanın devlet otoritesine karşı koyabilme cüreti ve paranın insan ilişkilerini -olumsuz yönde- değiştirebilme gücünü odağa koyarak anlatıyor bize. Kadının görevinin iyi bir eş olmak ve çocuk doğurmak ile sınırlandığı bir yerel dünyada kurban olan kadının üniversite mezunu olması yaşanan trajediyi daha da acı kılıyor. Yang Li hikâyenin farklı bölümlerinde sık sık kendini gösteren esaret duygusunu ve bu esareti sürekli kılan atmosferi gerçekçi bir dil ile anlatmayı tercih etmiş ve önemli bir kısmı da amatör olan oyunculardan aldığı doğal performanslarla bu gerçekçiliği desteklemiş. Örneğin “anne ve babanın yardımı ile tecavüz” sahnesini süslemeden, el kamerası kullanımının güçlendirdiği bir gerçekçilik ile anlatıyor yönetmen ve insanı çarpan bir şiddetin tanığı yapıyor bizi. Kayınvalidenin sözlerinin (“Üzgünüm ama gerçekten başka seçeneğim yoktu. Senin de bir çocuğun olduğunda, ne demek istediğimi anlayacaksın. Ailemiz senin için çok para verdi. Umarım bir eş olarak vazifelerini yerine getirebilirsin”) iyi bir örneği olduğu gibi, yerleşik bir düzene karşı mücadele etmenin güçlüğünü etkileyici bir şekilde anlatıyor film bize.

Hikâye boyunca para, gerekliliği ve yokluğu ile hep kendisini gösteriyor: Kadının isteği dışında satılmasından vergi toplamaya gelenlerin köylülere davranışına, intihara teşebbüs eden bir kişiye müdahale edecek olan doktorun önce paranın yatırılması konusundaki ısrarından zor durumdaki kadını aracına parası olmadığı gerekçesi ile almayan adama, genç kadının okul borcunu ödeyebilmek için yollara düşmek zorunda kalmasından maaşının azılığından ve hep geç yatırılmasından şikâyet eden öğretmene, para karşılığında erkeklerle yatmaktan ailesi okul parasını ödeyemediği için okula gidemeyen küçük çocuklara ve rüşvet alan memurdan alacağından vazgeçmesi karşılığında suçu affedilen bir adama hikâye hep paranın karakterlerin hayatında sahip olduğu önemi gösteriyor seyirciye. Filmin eleştirileri bununla sınırlı değil; bazen diyaloglara bazen görüntülere yansıyan şekilde, devlet kurumundaki yozlaşmadan parti görevlilerinin ziyareti öncesi muhtarın yaptığı hazırlıklara ve köylülere yaptığı duyuruya ve yeni doğan bir bebeğin kız olduğu için bir gölete atılmasına (Köyün duvarında “Daha çok ağaç ve daha az bebek refaha giden yoldur” sloganı yazılı) farklı unsurlarla düzen eleştirisi yapmaktan da çekinmiyor. Yoksulluk ve toplumsal düzenin ahlâki bir yozlaşmanın yolunu nasıl kolayca açabildiğini gösteriyor Yang Li ve kadınların yaşadığı şiddete “aile meselesi” denerek müdahale edilmemesinin (devlet ve halk tarafından) sonuçlarını da hatırlatıyor.

Gerçekçi yaklaşımının uzantısı olarak yönetmen köyü ve bulunduğu dağlık bölgeyi yapay bir görselliğin aracı yapmaktan özenle kaçınırken, kolaylıkla etnik bir cazibenin aracı olarak kullanılabilecek geleneksel bir gösteriyi de dozunda kullanıyor. Cahilliğin egemen olduğu bir toplumda bir kadının trajedisini -bir parça ani bir bitiş ile de olsa- etkileyici bir sona bağlayan film “Ölmenin kolay, yaşamanın zor olduğu” bir dünyayı anlatırken özel bir sinema dili kullanmıyor ve bazen daha sadeleşebilirmiş gibi görünüyor ama yine de etkleyici olmayı başarıyor kesinlikle. Başroldeki Lu Huang’ın sade ve etkileyici performansının da katkı sağladığı bu filmi görmekte yarar var.

(“Blind Mountain” – “Kör Dağ”)