A Star Is Born – William A. Wellman (1937)

“Yapabilecek misin? Kalbini kırsa bile yapabilecek misin? Unutma, Esther; her gerçekleşen düşünün bedelini kalbinin kırılması ile ödemen gerekecek”

Ünlü bir oyuncu olmak hayali ile Hollywood’a gelen bir genç kadının ve aşık olduğu bu kadına yardım eden ama bu arada kendisi yavaş yavaş şöhreti yitiren alkolik bir erkek oyuncunun hikâyesi.

Hollywood’un çok sevdiği ve birkaç kez perdeye taşıdığı hikâyelerden biri. Senaryosunu William A. Wellman ve Robert Carson’ın hikâyesinden yola çıkarak, Dorothy Parker, Alan Campbell ve Carson’ın yazdığı ve yönetmenliğini Wellman’ın üstlendiği (jenerikte belirtilmese de kimi sahneleri Jack Conway yönetmiş) bu film “Bir Yıldız Doğuyor” filmlerinin ilki olarak yerini almış durumda sinema tarihinde. Hikâyesi hem gerçek birtakım karakterlerden hem de bir başka filmden (George Cukor’un yönettiği, 1932 yapımı “What Price Hollywood?”) esinlenen film daha sonra üç kez daha hayat buldu perdede: 1954’te George Cukor, 1976’da Frank Pierson ve 2018’de de Bradley Cooper tarafından aynı hikâye tekrar getirildi seyircinin karşısına. Bu versiyonların son ikisi diğerlerinin sinema dünyasında geçen hikâyelerini müzik dünyasına taşımıştı. Wellman’ın bu çalışması tam bir klasik Hollywood dramı (ve belki de melodramı) olarak öncelikle bu türden hoşlananların seveceği bir çalışma. Başrolleri paylaşan ve her ikisi de Oscar’a aday gösterilen Fredric March ve Janet Gaynor’ın da performansları ile yine bu klasik sinemayı çağrıştırdığı film Hollywood’a içeriden bakan ama bir eleştiriden çok, onun büyüklüğü ve önemine odaklanmayı tercih eden bir çalışma ve sinemanın “saf” günlerinden bir örnek olarak görülmeyi hak ediyor.

Hollywood ve o dünyanın unsurlarına odaklandığını vurgulayan bir şekilde açılıyor ve kapanıyor hikâye: Senaryonun ilk sayfasını açılışta, son sayfasını ise kapanışta gösteren film hemen tüm ana karakterlerini sinema dünyasından seçerek ve o dünyada olup bitenlerle ilgili bir hikâye anlatarak, Hollywood’un kendisine baktığı örnekler arasındaki yerini alıyor sinema tarihinde. Bu bakış, ne var ki, herhangi bir eleştiri içermiyor; ya da en azından bu parıltılı dünyanın gerçek yüzü ile ilgili önemli bir söylemi bulunmuyor film. Bunun böyle olmasında kuşkusuz o dönemde Hollywood’un görkemli zamanlarını geçiriyor olmasının ve bu dünyanın geniş halk kitlelerinin gözünde ulaşılması zor yıldızların yaşadığı bir ayrı evren olarak görülmesinin payı var asıl olarak. Hikâyedeki tüm dramatik ve melodramatik öğelere ve bir yıldız doğarken bir diğerinin batıyor olmasını anlatmasına rağmen, önemli olanın şov dünyası ve onun sürmesi olduğunun altını çiziyor finali ile film ve bir bakıma Hollywood’un kendisini aynada hayranlıkla seyrettiği örneklerden bir diğeri ve ilklerinden de biri oluyor.

Büyükannesinin dışında tüm yakınlarının, sinema hayranlığını ve büyük bir yıldız olma hayalini eleştirdiği genç bir kadının tek başına giriştiği bir mücadeleyi anlatıyor film bize temel olarak. Bu mücadele sırasında, alkol sorununun da etkisi ile yavaş yavaş ününü yitirmekte olan büyük bir yıldız çıkıyor karşısına ve bu tanışma anından itibaren kadın ve erkeğin şöhret çizgileri birbirine tam zıt bir yönde ilerliyor: Biri süratle büyük bir yıldız olurken, diğeri aynı hızla şov dünyasının dışına atılıyor. Sonuçta pek çok sinemasever “Bir Yıldız Doğuyor” hikâyesinin mevcut dört Amerikan versiyonundan birini izlemiştir büyük ihtimalle ve o nedenle bu hikâyeye de aşinadır. İşte bu hikâyenin William A. Wellman’ın elinden çıkma bu ilk versiyonu klasik döneme (özellikle 1930 ve 40’lı yıllar) ait bir Hollywood filminden ne bekliyorsanız onu bulacağınız bir çalışma. Sessiz sinema günlerinin henüz çok geride kalmadığı bu yıllarda bir yandan bu sinemanın kimi öğeleri hâlâ yaşarken, sesin henüz yeni olması nedeni ile filmler oldukça bol konuşmalı olurdu. Burada da örneğin Janet Gaynor’ın kimi sahnelerdeki oyunu sessiz sinemanın hafif de olsa izlerini taşıyor özellikle dramatikliğin arttığı sahnelerde ve pek çok sahnede konuşmalara hemen hiç ara verilmiyor.

Hollywood’un henüz bir “beyaz Amerikalı dünyası” olduğu günlerin bir örneği olarak, birisine hakaret anlamında “Indian devil (yerli (kızılderili) şeytan)”ifadesinin kullanıldığı ve bunun bir ırkçılık olduğunun hiç düşünülmediği zamanlardan gelen bir örnek olan film sonuçta bir dram örneği olmasına rağmen hikâyesine küçük mizah anlarının da başarı ile yerleştirildiği bir çalışma. Genç kadının karşısına çıkan ve kendisi de iş peşinde koşan yardımcı yönetmen karakterinin (bu karakterin hikâyeye girip sonra uzun bir süre ortadan kaybolması tuhaf bir seçim olmuş) hemen tüm sahneleri, kadının hizmetçi olarak çalıştığı bir Hollywood partisinde dikkat çekmek için birtakım pozlara bürünüp farklı aksanlar denemesi veya alkolik oyuncunun yine bu partideki kimi esprileri hikâyeyi zenginleştirecek ama dramatik yanına asla zarar vermeyecek şekilde başarı ile oluşturulmuş. Oscar’ı kazanan senaryo Hollywood kalıpları içinde oldukça iyi ve seyircinin ilgisini hep diri tutarken anlattığı parıltılı dünyanının ”sır”larını da seyircinin ilgisini çekecek şekilde sergiliyor. Buna karşılık, Gaynor’ın karakterinin hırslı ama acemi genç kızdan olgun bir kadına geçişi bir parça fazla hızlı gerçekleşiyor ve bir ikna edicilik sorunu hissettiriyor dikkatli bir seyirciye. Balayı sahnesinin hikâyeye hiçbir katkı sağlamadığını ve hatta amaçlanan mizaha sahip olmadığını da eklemek gerekiyor senaryonun kusurları arasına. Yine de hikâyenin seyirciyi içine soktuğu ihtişamlı dünyayı düşünürseniz, pek de dert edilecek problemler değil bunlar hedef kitlesi için.

Alkolik oyuncu karakterinin gerçek Hollywood yıldızları John Barrymore, John Gilbert ve John Bowers’tan, iki baş karakter arasında olan bitenlerin ise yine iki sinema oyuncusu Barbara Stanwyck ve kocası Frank Fay’in yaşadıklarından esinlenerek yaratıldığı söylenen film kimi sahnelerini de yine bu dünyada yaşananlara dayandırmış. Örneğin kadın oyuncunun hayranlarının cenaze törenindeki saygısızlıkları yapımcı Irvin Thalberg’in cenazesinde yaşananların, Oscar törenindeki sarhoşluk skandalı ise Janet Gaynor’ın 1928’deki Oscar töreninde kız kardeşinin neden olduğu skandalın hikâyeye yansıyan karşılıkları olarak değerlendiriliyor. İki baş oyuncusunun da klasik sinemanın oyunculukları açısından bakıldığında yeterli performanslar sergilediği rahatça söylenebilecek filmde Fredric March o döneme göre daha modern görünen ve karakterinin adım adım çöküşünü çok iyi yansıtan bir oyunculukla öne çıkıyor.

Oscar heykeline bakılarak ağlandığı, Hollywood’un ünlüler kaldırımının gururla sergilendiği, yapımcı karakterinin gerçekte olduğundan çok farklı ve adeta bir iyilik abidesi olarak çizildiği film, Hollywood’un -büyükannenin söylediği gibi- bedeli kalp kırıklıkları ile ödenecek bir cazibeli hayat vaat ettiğini dile getirse de aslında yine de bu hayattan yana koyuyor ağırlığını bir Hollywood güzellemesi olarak.

(“Bir Yıldız Doğuyor”)

Holding the Man – Neil Armfield (2015)

“Sen benim hayatımdaki bir boşluksun, bir kara delik. Oraya yerleştirdiğim hiçbir şey geri gelmiyor. Seni korkunç özlüyorum. Ci vedremo lassu, angelo (Yukarıda görüşeceğiz, meleğim)”

Lisede tanışan iki genç adamın on beş yıl süren aşklarının ve bu aşkın karşısına çıkan engellerin hikâyesi.

Avustralyalı yazar, aktivist ve oyuncu Timothy Conigrave’in John Caleo ile olan ilişkisini anlattığı ve filmle aynı adı taşıyan kitaptan yapılan bir uyarlama. Eşcinsel bir aşkın önce toplumun normal kabul ettiği değerler, sonra da AIDS ile sınanmasını anlatan bu trajik hikâye özellikle ikinci yarısında etkileyici olmayı başaran bir çalışma. Hikâyenin gerçekliğini destekleyen ve zaman zaman da bu durumu öne çıkaran tercihlerde bulunan film anlattığı aşkın derinliği ile ilgi toplarken, bu aşkın tarafları arasındaki sevginin oluşumunu ve kaynağını yeterince güçlü dile getirememesi nedeni ile olabileceği kadar başarılı değil ama yine de seyrederken kayıtsız kalınamayacak bir çalışma. Senaryosunu, kaynak kitabı önce çok beğenilen başarılı bir tiyatroya oyununa uyarlayan Tommy Murphy’nin yazdığı bu Avustralya filminin yönetmenliğini üstlenen isim ise Neil Armfield olmuş. Sinemasal gücünden çok anlattığının önemli olması nedeni ile görülmesi gereken bu çalışma tüm trajik sonuna ve bunun yarattığı hüzün duygusuna rağmen, aşkı ve onun beslediği umudu hatırlatarak aslında izleyende bir yaşam sevinci de yaratmayı başarıyor ilginç bir biçimde.

1976 yılında lisede tanışan ve birbirlerine her türlü engele rağen korudukları bir aşk ve tutku ile bağlanan, 1985’te AIDS olduklarını öğrenen, 1990’a kadar sağlıklı bir yaşam süren Timothy Conigrave ve John Caleo ikilisinden ilk hayatını kaybeden Caleo olmuş. 1992’de AIDS’in neden olduğu kanserden ölen Caleo’dan sonra iki yılı aşkın bir süre daha hayatta kalan Conigrave ise ilişkilerini anlatan kitabını tamamladıktan on gün sonra ölmüş. İlki 31, ikincisi 34 yaşında ölen bu iki genç adamı anlatan kitap Tommy Murphy tarafından 2006 yılında tiyatroya uyarlanmış öncelikle ve ardından Murphy oyununu bir film senaryosuna da dönüştürmüş. Filmin gösterime girdiği 2015 yılında, Nickolas Bird ve Eleanor Sharpe’ın yönettiği ve “Remembering the Man” adını taşıyan bir belgesel de çekilmiş yine bu ilişkiyi anlatan. Gerçekten de anlatılmaya değer bir aşk hikâyesi bu ve her ne kadar film sinemasal açıdan bakıldığında bu aşkın hakkını tam anlamı ile verememiş görünse de yine de önemli bir çalışma bu ve özellikle “eşcinsel sinema” tarihinde de yerini alan bir eser olmayı başarıyor.

Film zaman içinde farklı yıllar arasında gidip gelerek anlatıyor hikâyesini. Açılış sahnesinde İtalya’daki otelinden telaş içinde koşarak çıkan bir adamı görüyoruz. Ankesörlü bir telefona gelen adam Avustralya’yı arıyor ve John’un “o akşam yemeği”nde yanında mı oturduğunu soruyor telefonu açan kadına. Telefon kesildiği için alamadığı cevap, daha sonra denizde yüzerken bir otel çalışanının kendisine getirdiği not ile ulaşıyor eline: Evet, John o gece yanında oturmuştur Tim’in. Sonra hikâyenin başlangıcına, 1976 yılına gidiyoruz ve biri okulun tiyatro kulübünde olan, diğeri ise okulun Amerikan futbolu takımında oynayan iki genç erkeğin tanışmalarını ve birbirlerine âşık olmalarını izliyoruz. Film adını bir futbol teriminden alıyor; rakip oyuncuyu cezalandırılmayı gerektirecek bir biçimde tutarak durdurmayı ifade ediyor bu terim. Aşkın bu ilk doğuşunu yeterince güçlü ve ikna edici biçimde anlatamıyor film ve iki baş oyuncunun canlandırdıkları liseli genç karakterinden yaş olarak hayli büyük göstermeleri de ayrıca bir parça zayıflatıyor bu bölümü (film çekilirken, Tim’i canlandıran Ryan Corr 26, John’u oynayan Craig Scott ise 25 yaşındaymış). Aşkın kendisine odaklanan hikâyede bu aşkı besleyen kaynakları ve aşkın tarafları arasındaki sevgiyi besleyen ve büyütenin ne(ler) olduğunu yeterince güçlü bir şekilde anlatılamadığını görüyoruz bu bölümlerde ne yazık ki. Ne var ki anlatılan aşk o denli güçlü ve o denli trajik boyutları var ki bu problemi -özellikle ikinci yarıda- kısmen de olsa unutuyorsunuz. İki genç oyuncunun güçlü ve hikâyeye ve canlandırdıkları karakterlere çok inandıklarını kanıtlayan performansları da problemin etkisinin azalmasını sağlıyor.

İki engel çıkyor aşkın karşısına: Ailelerin ve toplumun değerleri ile AIDS. Bunlardan ilki hikâyede anlatıldığı kadarı ile o derecede korkunç değilmiş gibi duruyor. Evet, aileler ciddi tepkiler veriyorlar, âşıkları ayırmak için girişimlerde bulunuyorlar, okulda dalga geçiliyor (bunu görmüyor, duyuyoruz daha çok) ama sonuçta bir korkunç boyuta ulaşmıyor bu durum, özellikle de bizimki gibi toplumlarda bu tepkinin nerelere varabileceğini düşünürseniz. Örneğin Tim’in annesinin tepkisi daha çok “yalnız ve mutsuz bir hayatın olacak” etrafında dönerken, bir tatil sırasında iki âşığı seks yaparken basan arkadaşlarının da pek bir tepkisi olmuyor. Dolayısı ile burada asıl engel AIDS oluyor. Bu hastalığı kapmaları hem etraflarındakilerle ilişkilerini daha da zorlaştırıyor hem de filmin asıl etkileyici sahnelerinin de kaynağı oluyor. Hastalığın keşfinden sonra yaşananlar (hastalığı bulaştırdığı için kendisini neredeyse sevdiği adamı öldürmüş gibi hissetmek, tüm hastane süreci boyunca her bir ânı olağanüstü bir sevgi gösterisine dönüşen bakım ve özen, bir babanın oğluna verebileceği en büyük ödül olarak onu olduğu gibi sevdiğini ve kabul ettiğini gösteren dans, son bir sevişmenin iç burkan hüznü ve güzelliği veya artık yorulan bir insanın sevdiği kişiye ölümün huzurundan söz etmesi vs.) filmin bu etkileyici boyutunun sık sık karşımıza çıkan örnekleri oluyor. Bu etkileyiciliğin zirvelerinden biri de karakterlerin adeta bir klasik tablodaymış gibi yerleştirildikleri ölüm yatağı sahnesi.

Onca sevdiğiniz bir insana sevgilisi olarak değil, sadece arkadaşlarından biri olarak veda etmek zorunda kalmanın hüznü ile dolu olan filmde iki baş oyuncu da işini oldukça iyi yapar ve karakterlerinin gerçekliğini perdeye taşırken, özellikle Ryan Corr dört dörtlük bir performans sunuyor bize. Karakterinin tutkusunu, aşkını, direnişini, yılgınlığını, yalnızlığını, arayışını ve kavgalarını büyük bir oyunculuk gücü ile anlatıyor bize. Anthony LaPaglia, Kerry Fox, Guy Pearce ve Geoffrey Rush gibi ünlü oyuncuların da irili ufaklı rollerde karşımıza çıktığı film dönemin şarkılarından bolca yararlanırken; T-Rex, Bronski Beat, Blondie ve Super Tramp gibi şarkıcı ve gruplar farklı sahnelerde hikâyeye katkı sağlıyorlar eserleri ile. Timothy Congrave’in gerçek annesi ve kız kardeşinin düğün sahnesinde görünmesi, Timothy’nin John ile ilk konuşmalarından birini yaptığı sahnede onun gerçek telefonunun kullanılması gibi seyredene dokunan incelikleri olan film iki başrol oyuncusu arasındaki -klişe ifade ile söylersek- kimya ile de görülmeyi hak eden bir çalışma. Keşke yönetmen Neil Armfield özellikle ilk yarıyı bu kadar düz ve bir televizyon filmi düzeyini aşmayan bir şekilde anlatmasaymış ve keşke kimi diyaloglar zaman zaman bir filmden çok bir tiyatro oyununa uygun düşen bir içeriğe sahip olmasalarmış. Yine de film bittiğinde Tim’in arzusunun yerine gelmiş olduğunu ve John ile tekrar buluştuklarını umut etmenizi sağlıyorsa film, görülmeyi de kesinlikle hak etmiş demektir.

Les Vacances de Monsieur Hulot – Jacques Tati (1953)

“Bay Hulot bir haftalık tatil için deniz kenarında. Şimdi kameranın arkasında kendinize bir yer bulun ve bu tatili onunla birlikte yaşayın. Bir hikâye beklemeyin; sonuçta tatilin amacı eğlencedir ve eğer peşine düşerseniz hayatın kendisinde bir kurguda bulacağınızdan daha fazla eğlence bulursunuz”

Tatilini geçirmek için deniz kenarındaki bir otele gelen Bay Hulot’nun, onun neden olduğu kaosun ve diğer tatilcilerin hikâyesi.

Fransız sinemacı Jacques Tati’nin yarattığı Bay Hulot (Monsieur Hulot) karakterinin ilk sinema macerası olan bu filmin senaryosunu Tati; Pierre Aubert, Jacques Lagrange ve Henri Marquet ile birlikte yazarken, yönetmen koltuğunda da kendisi oturmuş. Açılışta seyirciye net bir şekilde söylendiği gibi bir hikâye anlatmayan; bunun yerine, bir hafta süren tatil boyunca yaşananları ve hayatın doğasında yer alan komik ve eğlenceli yanları sergileyen bir film bu. Daha sonra üç Tati filminde daha seyircinin karşısına çıkan; iyi niyetli, biraz sakar ve istemeden irili ufaklı kaoslara neden olan Hulot karakterinin bu ilk macerası kesinlikle bir defadan fazla görülmeyi hak eden ve bunu sadece iyi/eğlenceli bir film olduğu değil, aynı zamanda her defasında yeni keşiflere imkân verdiği ve tatil sonunda yaşanan bir şeyleri geride bırakmak zorunda olmanın neden olduğu hüzün ve nostaljiyi tüm derinliği ile karşımıza getirebilmesi ile de başaran bir film bu.

Jacques Tati’nin bu ilk Hulot filmi 1953 yılında gösterime girmiş ilk kez ama yönetmen yaşamı boyunca filmi yeniden kurgulamış, çeşitli sahneler ekleyip çıkarmış ve müziğini de gözden geçirmiş sürekli olarak. Bunun sonucunda önce 1962’de, sonra da 1978’de iki farklı versiyonunu vizyona sokmuş yönetmen. Filmini ne denli canlı tuttuğuna, son versiyona Spielberg’in 1975 yapımı “Jaws – Denizin Dişleri” filminden esinlenerek çektiği ve hayli eğlenceli bir sahneyi eklemiş olması kanıt olarak gösterilebilir sanırım. Fransa’da sinemalarda büyük ilgi gören film, bu ilginin sonucu olarak Jean-Claude Carrière tarafından ve Pierre Étaix’in çizgileri ile, aynı ismi taşıyan bir roman ile edebiyata da uyarlanmış.

Hulot karakterini askerliğini yaparken tanıştığı Alouette adlı bir arkadaşı üzerinden yarattığını söyleyen Tati’nin filmdeki diyaloglarının basitliği ve sıradanlığı (hatta kimilerine göre sıkıcılığı) sinemacının özellikle başvurduğu bir tercihin sonucu. Bununla iki ayrı şey hedeflemiş Tati: Komedisini ve eğlencesini sözler değil, aksiyon ve görüntüler üzerinden üretmek ve evrensel bir gerçek olan tatilcilerin tüm sorumluklarından ve hayatlarının stresinden uzaklaştıkları banal günlerinin boş konuşmalarını göstermek. Açıkçası bu hedeflerin her ikisi de yakalanmış bu önemli filmde. Alain Romans’ın caz ve pop arasında gidip gelen keyifli müziğinin desteklediği film diyalogların hemen hiçbir öneminin olmadığı bir “hikâye” anlatıyor bize. Örneğin tren istasyonundaki açılış sahnesinde kendilerini sahile götürecek olan trenin kalkacağı peronu keşfetmeye çalışan kalabalık tatilci grubunun koşuşturması tam bir sessiz sinema örneği olarak çıkıyor karşımıza. Sadece istasyondaki sorunlu bir hoparlörden gelen ve trenin kalkacağı peronu duyuran ses ile ortam sesinin eşlik ettiği bu sahne Tati’nin insanoğlunun komik acizliğini sergileyerek sıkı bir giriş sağlıyor filme.

Evet, filmin bir hikâyesi yok, aynı şekilde başlayan ve biten bir olay dizisi de yok filmde. Kalabalık bir karakter grubu üzerinden bize insanın tatil sırasında büründüğü hallere dair bir resim dizisi sunuyor bunun yerine film ve bu dizi içinde de -özellikle sondaki havaî fişek bölümü ile zirvesine çıkan- komik anlar getiriyor karşımıza. Komikliklerin ve eğlenceli anların birbirinden bağımsız gibi görünmesi ve hatta öyle olması günümüz Türkiye komedilerinde zaman zaman karşımıza çıkan “skeçler dizisi”nden çok farklı bir durum ama. Bu skeçler kurguları, karakterleri ve oluş bitiş şekilleri ile hep bir bütünün parçası gibi oluşturulmuşlar ve sonuçta da ortaya kesinlikle bütünlüğü olan bir eser çıkmış. Hulot karakteri dışındaki diğer karakterlerin her birinin de bir “hikâye”si var filmde ve senaryo tüm bu karakterleri ve hikâyelerini ustalıkla bir araya getirmiş; sonuçta ortaya çıkan ise benzeri bir tatil yapan herkese oldukça tanıdık gelecek bir görüntü olmuş. Küçük sersemlikler, çatışmalar, rahatlama ve eğlenme çabasının neden olduğu komiklikler ve işte bu “sersemce geçen” günlerin bitiminde duyulan ve hayatın gerçeklerine dönecek olmanın yarattığı hüzün.

Eski püskü ve her an parçalara ayrılacakmış gibi görünen, egzosundan durmadan gürültülü sesler çıkaran arabası ile Hulot karakteri filmin elbette en çekici kozu. Otele ilk girdiğinde kapıyı açması ile dışarıdaki rüzgârı içeri alması ve bu rüzgârın neden olduklarından sondaki havaî fişek sakarlığına kadar her göründüğü anda etkiliyor seyredeni ve kesinlikle eğlendiriyor. Uzun boyu ve bunun neden olmuş gibi göründüğü dengesizliği, sallanarak ve adeta olduğu yerde zıplayarak yürüyüşü ve bu yürüyüşü sırasında öne doğru hep hafifçe eğilmesi ile bir sessiz film karakteri ve karikatürü gibi duruyor Tati kendisinin canlandırdığı bu karakterde. İki elini birden sık sık eline koyan bu adam bir genç kıza bavullarını taşıması için yardım ederken, Jaws filminden esinlenen bir sahnede denizin ortasında ikiye bölünüp kendi üzerine kapanan bir kanonun içinde kaldığında, bir cenaze töreninde neden olduklarından bir tenis raketini aptalca kullanmasına kadar filmin komedisinin büyük bir kısmını üretiyor. Diğer karakterler ise komedi kaynağı oldukları kadar, belki ondan da çok bir tatilci profilinin eğlenceli bir resmi için poz vermişler sanki yönetmene. Kendisine sürekli şehir ve ülke dışından telefon gelen yoğun iş adamı, savaş anılarını tekrarlayıp duran yaşlı asker, entelektüel genç adam, tatile yalnız gelen genç kadın, radyonun başından ayrılmayan adam ve yaşlı çift gibi karakterler hep bir sessiz sinema filminden fırlamışa benzeyen karikatür havaları ile dikkat çekiyorlar.

Komedisini sözlü esprilerden değili karakterlerin yaptıkları/yapamadıkları ve sersemliklerinden alan ve bir “tatil günlüğü” havasındaki bu film, diyaloglarının bilinçli önemsizliğine rağmen sesin önemli olduğu bir çalışma. Tati ilk filminde (“Jour de Féte – Bayram Günü”) olduğu gibi sesi komedisinin ve çizdiği resmin önemli bir parçası yapmayı başarıyor. Hulot’nun arabasının egzosunun sesinden tatilcilerin karmaşasının sesine, radyonun sesinden Hulot’un çaldığı plağın sesine ve otel kapısının çıkardığı sese aslında epey gürültülü bir film bu tüm sessiz sinema havasına rağmen. Tati’nin ilk filminden kimi öğeleri de (örneğin ilk filmde Tati’nin postacı karakterinin meyhanenin kapısından girmesi ile bir üst katın penceresinde görünmesi arasında imkânsız denecek kadar kısa bir süre vardır; bu filmde ise tatilcilerin istasyondaki alt geçidin bir ucundan girip hemen diğer ucundan dışarı çıkmaları yine çok kısa bir sürede gerçekleşir) taşıdığı filmi aslında sadece bir komedi olarak nitelendirmek haksızlık. Tati komedi üzerinden ve eğlendirmeyi de ihmal etmeyerek, insan doğası üzerine bir inceleme üretiyor kesinlikle. Görülmeyi, birkaç kez görülmeyi ve üzerinde düşünülmeyi hak eden bir inceleme bu. Hiçbir kabalığa başvurmayan, mimikleri komedinin aracı kılma kolaylığına başvurmayan ve tüm karakterlerini olduğu gibi -onları hiçbir abartılı tavır ve aksiyona zorlamadan- kullanan çok önemli bir film bu, özetle söylemek gerekirse.

(“Monsieur Hulot’s Holiday” – “Bay Hulot’nun Tatili”)

La Vendedora de Fósforos – Alejo Moguillansky (2017)

“Çatışan iki duygu uyandı içimde: Korku ve arzu. Tehditkâr ve karanlık mağaradan duyduğum korku ve o mağaranın içinde harika bir şeyler olup olmadığını görme arzusu”

Alman besteci Helmut Lachenmann’ın Kibritçi Kız” adlı masalını konu alan operasının (“Das Mädchen mit den Schwefelhölzern”) Buenos Aires’te sahnelenmesinin hazırlıkları sırasında yaşananların; Robert Bresson’un, bir Alman gerillanın, bir Arjantinli piyanistin ve şehirdeki grevlerin de karıştığı hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Alejo Moguillansky’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Yönetmenlik kariyerinde belgeseller de bulunan Moguillansky’nin bu -şimdilik- son uzun metrajlı konulu filmi belgesel ile kurgunun arasında bir yerde duran, belki de daha doğru bir ifade ile her iki alanda da kendisini gösteren bir çalışma. Helmut Lachenmann’ın yanı sıra, piyanist Margarita Fernández ve operanın sahneleneceği tiyatronun direktörü Martin Bauer’in kendilerini canlandırdığı, daha doğrusu gerçek kimlikleri ile yer aldığı filmde operayı yöneten ve eşini ise iki profesyonel oyuncu canlandırıyor. Moguillansky’nin bu tercihleri filmin yarı-belgesel diyebileceğimiz havasına uygun düşüyor ve seyrettiğimizle ilgili gerçeklik hissini de artırıyor. Referansları ve hikâyesi ile politik bir yanı da olan ve bir “entelektüel deneme” olarak da nitelendirilebilecek film hayli ilginç bir çalışma.

Danimarkalı şair ve yazar Hans Christian Andersen’in “Kibritçi Kız” masalı çok bilinen, çok sevilen ve içerdiği trajedisi ile aslında travmatik yanları da olan bir eser. Sanatın pek çok dalına (sinema, çizgi roman, edebiyat, müzik vs.) uyarlanan bu masal için bir çalışmayı da Alman avangart besteci Helmut Lachenmann yapmış ve eserine radikal sol örgüt Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kurucusu Gudrun Ensslin’in bir metnini de dahil etmişti. Film bu operanın Buenos Aires’te “Teatro Colón”da sahnelenmesi için yapılan provaları ve opera ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olan karakterlerin birkaç gününü anlatıyor bize. Eşi operayı sahneye koyacak olan ama aslında hemen tüm fikirleri kendisinden aldığı kadının girişte bir dış ses olarak bize söyledikleri filmin içeriği ile ilgili hayli açıklayıcı bilgiler veriyor. Buna göre filmde çılgın (veya tuhaf) müzikler çalan bir orkestra, bir eşek (Fransız sinemacı Robert Bresson’un “Au Hasard Balthazar – Rasgele Balthazar” adlı filmindeki eşek bu ve filmden çeşitli görüntüler de karşımıza çıkıyor hikâye boyunca), Cleo adında bir küçük kız (opera yönetmeninin ve eşinin kızları), bir devlet tiyatrosu ve burada çalışanlar, orkestra üyeleri ve orkestranın sendika temsilcileri, şehirdeki ulaşım grevi, piyanolar, 1970’lerden bir Alman gerilla, besteci Lachermann’ın kendisi, piyanist Margarita Fernández’ın kendisi, operanın yönetmeni ve bize hitap ederek bunları anlatan eşi var. Filmin değindikleri bunlarla sınırlı değil aslında: Filmde seslendirilen eserleri aracılığı ile Enrico Morricone, Beethoven, Bach, Mozart ve Schubert; isimleri ile anılan Count Basie, John Cage, Lenin ve Leonardo da Vinci de bu “entelektüel” hikâyede yerlerini alıyorlar.

Kapanış jeneriğinde filmi yaratan ekip üyelerinin isimlerinin nota portresi üzerinde gösterilmesinin de işaret ettiği gibi öncelikle müziğe ve onunla ilgili unsurlara odaklanan bir film bu ama hikâye sadece bununla sınırlı değil; Bresson, Sergio Leone ve Brigitte Bardot üzerinden sinema; grevler ve Kızıl Ordu Fraksiyonu üzerinden politika ve bununla bağlantılı olarak 1968 olayları, müziğin burjuvaziye hizmet etmesi gibi başlıklar da hikâye boyunca karşımıza çıkıyorlar. Karakterlerden birinin ifade ettiği üzere “hikâyesi olan ama karakterleri olmayan” operanın sahnelenme macerasını anlatan film tüm bunları üç bölümde sergiliyor: Sırası ile, “Müziğin Direnişi”, “Kibritçi Kız” ve “Direnişin Müziği”.

Alejo Moguillansky’nin başarısı bu “fazla sanatsal” görünebilecek filmi kurgu ile belgesel havalarını aynı anda içeren bir atmosferde anlatabilmesi. Tüm karakterlere bir çekicilik kazandırmayı başarmış yönetmen ve her birini seyretmeye değer kılmış; bunu yaparken de mizah ve ironiyi de unutmamış. Örneğin operayı sahneye koyan adamın tüm fikirlerini aslında karısından alıyor olması ve kadının sahneleme ile ilgili fikirlerinin karşısına çıkan tüm engellere anında bir çözüm üretebilme becerisi ya da iki tiyatro görevlisinin bir yandan avangart müziği bir yandan da sahnelenen operanın hikâyesini ve içerdiği göndermeleri anlamaya/yorumlamaya çalışması filme hoş bir mizah katıyor. Yönetmenin bir diğer başarısı da çok fazla temaya el atar gibi görünen hikâyesini kolaylıkla düşebileceği kaostan korumuş olması. Tüm konular ve başlıkları akıllıca birbiri ile ilişkilendirmiş Moguillansky.

Kurgusunu yönetmenin ve filmde opera yönetmenini canlandıran Walter Jakob’un üstlendiği filmde görüntü yönetmeni Inés Duacastella’nın da dikkat çekici bir başarısı var. Küçük kızın kendisini Bresson’un filminin içinde hayal ettiği sahne veya küçük kızların “Kibritçi Kız” masalından bölümleri okuduğu sahnede olduğu gibi o ânın ruhuna çok uygun görüntüler yakalamış Duacastella ve el kamerası kullanımı ile de gerçekçiliği hiç aksamayan bir görüntü çalışmasına imza atmış.

Evet, herkese göre bir film değil belki de bu. Sonuçta ne aksiyon, ne seks ne de bir şov vaat ediyor seyirciye. Buna karşılık sunduğu ise çok daha değerli kuşkusuz: Maria Villar ve Walter Jakob’un doğal oyunculuklarının kendilerini oynayan isimlerle çok iyi uyuştuğu film, belgesel ile kurgudan oluşan bir melez sinema örneği olarak pek çok önemli konuyu herhangi bir ön yargıya kapılmadan sergiliyor ve meraklısı için geniş bir düşünme alanı açıyor. Yukarıda anılan sahnede küçük kızlardan dinlediğimiz “Güzel şeyleri görmek için bir kibrit daha yakacağım” cümlesi sanat eserlerinin yaşamdaki “güzellikler”i görmemiz yakılan birer kibrit olduğunu hatırlatıyor bize ve bu kibritin ne kadar uzun bir süre yanacağını ve sönmek üzereyken yerini bir yenisinin alıp almayacağının da bize bağlı olduğunu söylüyor sanki. Yukarıda sıralanan tüm unsurlara Lenin’i ve karakterlerden birinin ona atfettiği “Beethoven’in Apassionata’sı beni kaldırabileceğimden daha fazla iyi bir insan yaptı” sözünü de ekleyen filmde küçük kızı canlandıran ve yönetmenin kendi kızı olan Cleo Moguillansky de rolünün tüm gereklerini başarı ile yerine getiriyor. Özetle, küçük ama kesinlikle kayda değer bir başarı yakalayan bir çalışma bu.

(“The Little Match Girl” – “Kibritçi Kız”)