Le Procès – Orson Welles (1962)

“Özür dilemenin hiçbir faydası yok, hele bir suç işlemediysen ve yine de kendini suçlu hissediyorsan. Babamın bana baktığını hatırlıyorum: Tam gözlerimin içine bakar ve “Söyle evlat” derdi. “Yine neler karıştırıyordun?” Hiç yaramazlık yapmadığım halde kendimi yine de suçlu hissederdim. O hissi bilir misin? Okulda öğretmen masasından bir şeyin kayıp olduğunu söylerdi. “Pekâlâ, hanginiz suçlu, söyleyin” derdi. Bendim tabii ki. Suçluluktan titrerdim. Neyin kayıp olduğunu bile bilmezdim halbuki. Belki de… evet, öyle olmalı. Tüm düşüncelerim masum değilse eğer yüzde yüz oranda… Bu herkes için söylenebilir mi? Ermişlerin bile günahkâr arzuları vardır”

Ne olduğunu bilmediği bir suçlama ile yargılanan genç bir adamın adalet mekanizması içindeki mücadelesinin hikâyesi.

Kafka’nın “Der Process – Dava” adlı romanından yapılan bir uyarlama. Orson Welles’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği film, bu dâhi sinemacının ABD’de çalışma olanağı bulamadığı için ikinci kez yerleştiği Avrupa’da Fransa, İtalya ve Almanya ortak yapımı olarak çekilmiş. Kapanış jeneriğine eşlik eden konuşması ile belirttiği gibi (“Bu filmi yazdım, yönettim ve oynadım. Benim adım Orson Welles”) Kafka kadar, Welles’in de damgasını vurduğu bir film bu. “Josef K.” karakterini Anthony Perkins’in oynadığı ve oyuncunun Kafka/Welles dünyasının karanlık atmosferinde yolunu bulmaya çalışan karakterini kendisine çok yakışan bir kırılgan tedirginlikle oynadığı film, bu yıl hayatını kaybeden Fransız görüntü yönetmeni Edmond Richard ve Welles’in görsel dünyası ile büyülüyor seyredeni. Bireyi ezen bir adalet bürokrasinin yanısıra suç ve suçluluk kavramlarını da karşımıza getiren film Welles’in de aralarında olduğu zengin oyuncu kadrosu ile de ilgiyi kesinlikle hak eden önemli bir çalışma. Kafka’nın 1914 – 15 arasında yazdığı ve ilk yayımlanma tarihi 1925 olan romanı filmin çekildiği yıllara (1960’lara) taşıyan bu sinema eseri kimi eleştirmenler tarafından biçimsel çalışmanın Kafka’nın içeriğinin önüne geçmesi ile eleştirilse de Welles’in bu çalışması her sinemaseverin en az bir kez görmesi gereken filmlerden biri.

Kafka’nın romanı Welles’ten sonra iki kez daha hayat bulmuş sinema perdesinde. 1993’te David Hugh Jones bir Birleşik Krallık yapımı olarak ve 2018’de de John Williams günümüze taşıyarak bir Japon yapımı olarak sinemaya aktarmış bu ölümsüz edebiyat eserini. Radyo ve tiyatro uyarlamaları da olan romanın çaresizce adaleti bulmaya çalışan baş karakteri günümüzde de güncelliğini taşıyor kuşkusuz, hele de bizimki gibi insanlığın en temel kavramlarından biri olan adaletin her geçen gün daha da yozlaştığı ve güçlü olana göre ve onun tarafından biçimlendirildiği ülkelerde. Film “pin-screen” denen bir yöntemle, Alexander Alexeieff ve eşi de olan Claire Parker tarafından tasarlanan bir animasyonla açılıyor. “Adalet”e giden bir kapıdan geçmesi bir muhafız tarafından engelenen ve yıllarca beklediği kapı önündeki son günlerinde bu muhafız tarafından bu kapının yüzüne kapatıldığına tanık olan bir adamın hikâyesini animasyona eşlik eden Welles’in sesinden dinliyoruz bu bölümde. Animasyonun ardından, K’yi ne olduğunu söylemedikleri bir suç nedeni ile tutuklamaya gelen polislerin odasına girerek onu uyandırması ile devam ediyor film. Hikâyenin tümünde de sık sık tanığı olacağımız üzere bol konuşmalı bu açılış sahnesinin önemli bir bölümünü tek bir çekimle oluşturan Welles, adeta “Acep ne imiş günahım bilmezem” (Pir Sultan Abdal) diyen adamın kara komedisini etkileyici bir görsellikle anlatıyor bize. Bu etkileyiciliği rahatlıkla unutulmaz kelimesi ile ifade edebileceğimiz pek çok ânı var filmin. Örneğin tahta çitlerle çevrili bir koridorda dehşet içinde koşarak, kendisini kovalayan küçük kızlardan kaçan Perkins’in yüzünün çiti oluşturan tahtalar arasından sızan ışıkla bir aydınlanıp bir karardığı bölüm veya Welles’in başrollerden birini oynadığı Carol Reed’in 1949 tarihli “The Third Man – Üçüncü Adam” filmindeki tünel sahnesinin ve oradaki gölgenin tekrarlandığı bölüm bu unutulmaz anların sadece iki örneği.

Hırvatistan, Fransa ve İtalya’da çekilen filmde mekanlar ve setler hayli özenle seçilmiş ve kullanılmış. Çekimler yapıldığı sırada müzeye dönüştürülmek üzere kapatılmış olan tren garı (Gare d’Orsay) bu etkileyici mekanlardan biri. K’nin çalıştığı ofis olarak kullanılan bu istasyon devasa boyutları ile ve örneğin yüzlerce daktilografın çalışırken görüntülendiği bölümlerdeki göz kamaştıran kullanımı ile filmin görsel düzeyini oldukça yükseklere taşıyor. Bu “büyük”lük karşısında bireyin (hikâyemizde K’nin) “küçük”lüğünü görsel olarak sürekli vurgulamış Welles. Örneğin K’nin yaşadığı apartman hem yatay hem dikey boyutu ile insanı ezen bir dev görünümünü taşıyor. Tiyatrodaki sahnenin açılışında da sahneden locaların olduğu yeri görüntüleyen kamera yukarıya, kendisinden hayli büyük bir nesneye bakan insanın gözü gibi konumlandırılmış. Welles ve görüntü yönetmeni Edmond Richard’ın alan derinliğini hemen her zaman geniş (ve hatta sonsuz) tutma tercihleri de bu durumu destekliyor. İkilinin farklı ve şaşırtan kamera açıları da, sergilediği görüntünün içeriği ile uyumlu olması ve onu zenginleştirmesi nedeni ile benzer bir övgüyü hak ediyor. Özellikle ofiste geçen sahnelerde kalabalık figüran kadrosunu da etkileyici bir biçimde kullanmış film ve tüm set tasarımları ile de müthiş bir etkileyicilik yakalamış. Welles’ın canlandırdığı avukatın evinin (yerlere saçılmış binlerce dosya, evrak vs.) bir örneği olduğu tasarımlar merdivenler, konstrüksiyonlar ve koridorları ile göz dolduruyor ve filme olağanüstü bir katkı sağlıyor. Bu siyah-beyaz filmde gölgeler de (duvarlara, bazen de yola yansıyan) benzer bir ustalıkla kullanılmış.

K’yi canlandıran Anthony Perkins’in oyunculuğu zaman zaman bir parça dışavurumcu (ve abartılı) gibi görünse de, oyuncu karakterine kendi kırılganlığını çok iyi geçiriyor ve onun gittikçe çöken ruh halini etkileyici bir biçimde sergiliyor. Hemen her karesinde görünüyor filmin ve düşsel (elbette burada bir karabasandan söz ediyoruz) ve tedirgin bir atmosferi olan hikâyenin kara komedi yapısını ustaca destekliyor. Welles “pek çok davaya girmiş olan ve üstelik bunların birkaçını da kazanmış olan” avukat rolünde çok iyi bir performans sergiliyor ve karakteri üzerinden adaletin ulaşılmazlığını yüzüne çarpıyor K’nin etkileyici bir şekilde. Onun bir başka müvekkili olan Bloch rolündeki Akim Tamiroff’un da başarılı oyunculuğu ile dikkat çektiği (özellikle avukatın elini öpmesi ile sonuçlanan sahnede) filmde Avrupa sinemasının üç kadın yıldızı da rol almış. Jeanne Moreau K’nin komşusu rolünde, Elsa Martinelli mahkeme görevlisinin eşi rolünde, Romy Schneider ise avukatın sekreteri/sevgilisi/hemşerisi rolünde sadece varlıkları ile değil, karakterlerine kattıkları derinlik ile de filme önemli bir katkı sağlıyorlar.

Yahudi olan K’nin sonunu, daha doğrusu bu sonun oluş şeklini Yahudi Soykırımı’nın henüz yeni gerçekleşmiş olmasının hassasiyeti ile değiştirmiş Welles ama açıkçası filmin sertliğini bir parça azaltmış bu tercihi ile ve kara komedisini artırmış. Oysa romandaki son daha uygun olurmuş hikâyenin tümü dikkate alındığında. Jean Ledrut’on orijinal müziklerinin yanısıra Albinoni’nin Sol Minör Adagio’sunun da aralarında olduğu eserlerinin kullanıldığı film görülmesi gerekli bir sinema klasiği. Açılan her kapının aslında -adalete ulaşma çabasının yüzüne- kapatılan bir kapı olduğu film Perkins’in vücut dilinde çok çarpıcı bir karşılığı olan tedirginlik duygusunun müthiş bir resmini çizerek sinema tarihindeki yeri alıyor kuşkusuz.

(“The Trial” – “Dava”)

Zoran, Il Mio Nipote Scemo – Matteo Oleotto (2013)

“Dartı atarken yalnız değilsin, ben yanındayım. Bu sadece senin elin değil, bu benim de elim, zavallı büyükannenin de eli, hepsi köylü olan ailendeki herkesin ve zavallı ebeveynlerinin eli, tanrının eli, Zagor! Anlıyor musun?”

Günlerini içerek ve nefret ettiği bir işte çalışarak geçiren sorumsuz bir İtalyan adamın, varlığından haberinin bile olmadığı Sloven teyzesinin ölümü üzerine sorumluluğu kendisine kalan delikanlı ile ilişkisinin ve bu delikanlının dart yeteneği ile ilgili planlarının hikâyesi.

Daha önce belgesel ve kısa filmler çeken İtalyan sinemacı Matteo Oleotto bu ilk uzun metrajlı filminin senaryosunu Daniela Gambaro, Marco Pettenello ve Pier Paolo Piciarelli ile birlikte yazmış. İtalya, Slovenya ve Fransa ortak yapımı olan bu komedinin en büyük çekicilik kaynağı başroldeki Giuseppe Battiston’un performansı. Gerektiği kadar sıkı kahkahalar attırmayan ve hikâyesi de beklendiği gibi ilerleyen ve sona eren film buna rağmen eğlenceli olmayı başaran bir eser ve seyircisini hiç sıkmadan, rahatlıkla izlettiriyor kendisini. Birkaç sahnesi ile seyircisini yüreğinden yakalamayı da beceren ve bir “kendini iyi hisset” filmi olarak sınıflandırılabilecek çalışma eğlenmek ve ders almak için seyredilebilecek keyifli bir eser.

Her boş vaktini içerek değerlendiren, sorumsuzluğu ve kendi hataları sonucu eşinin boşadığı, pek severek yapıyor görünmediği aşçılıkla uğraşan ve başta iş arkadaşı olmak üzere etrafındaki herkese alaycı ve aşağılayıcı yaklaşan bir adam Paolo. İtalya’nın kuzeyinde, Slovenya sınırına yakın bir yerde yaşayan bu adama bir gün Slovenya’daki teyzesinin ölümü ile bir miras kalır ama oraya gittiğinde öğrendiği, kadının evini sağlık harcamaları için ipotek ettirdiği ve kendisine de sadece büyük boy bir porselen köpek ve bir yetiştirme yurduna yerleştirilene kadar ilgilenmesi gereken on altı yaşındaki bir genci bıraktığı olur. Kızgınlığı, gencin dart yeteneğini keşfetmesi ile zenginlik umuduna bırakır yerini. Film bu sorumsuz, yalancı ve oyunbaz adamın bu gençle ilişkisi ve temel olarak bu sayede keşfettiği hataları ile yüzleşmesini anlatıyor. Belki çok bilinmedik bir hikâye değil bu ve komedisi de olması gerektiği kadar güçlü değil ama Oleotto’nun hikâyesini samimi bir dil ile ve alçak gönüllü bir şekilde anlatması ile film kendisini ilgi ve keyifle seyrettiriyor. Burada belki de asıl başarı Paolo’yu eğlenceli ve yüreğe dokunan bir performans ile canlandıran Giuseppe Battiston’a ait.

Battiston, karakterinin alaycılığını ve etrafındakilere oynadığı oyunları, yalancılığını ve sorumsuzluğunu hayli gerçekçi (kendisine gerçekten kızmanızı sağlıyor bir komedi seyrettiğinizi bildiğiniz halde) bir oyunculuk ile canlandırırken, kim sahnelerde gerçekten avucunun içine alıyor seyirciyi ve kendinizi bir anda onun yanında ve onu anlamaya çalışırken buluyorsunuz. İçki sorunu olan iş arkadaşına arsız bir şekilde “İçkiyi asla bırakamayacaksın, çünkü sen bir alkoliksin. Bu seni özel kılan tek acayipliğin, neden vazgeçesin ki ondan?” diyecek kadar hain olabilen ve hiçbir zaman sevmekten vazgeçmediği eski karısının peşinde dolanan bu adamın temelde iyi yürekli olduğunu anlamanızı sağlayan da Battiston’un doğal ve sıcak performansı oluyor. “Tavşan hikâyesi”ni anlatırken, evde köpek varmış gibi davrandığı sahnede veya genç adamı dart çalıştırırken hayli eğlenceli bir oyunculuk gösteren sanatçı, ret edildiği sahnede yüzünde beliren şaşkınlık ve pişmanlık ile kesinlikle birkaç damla gözyaşı alabilir sizden.

Antonio Gramentieri’nin müzikleri hikâyenin havasındaki değişimi ustaca takip ederken, melodiler eğlenceli, kırılgan, dramatik ve komik olan arasında gidip geliyor ve filme keyif katıyor. Sloven oyuncu Rok Prasnikar ilk sinema filminde kocaman gözlükler takan, çocuksu ve ablak yüzlü karakterini hikâyeye eğlence katacak şekilde canlandırırken (keşke senaryo karakterini biraz daha az acayip çizseymiş), görüntü yönetmeni Ferran Paredes de kahverengi ağırlıklı ve pastel renklerle komedilerde genellikle tercih edilenin dışına çıkıyor ve filmine daha ağır görünen ve farklı bir hava katıyor bu tercihi ile. Sinema tarihindeki “garip çiftler”e en önemlilerinden biri olmasa da eğlenceli bir yenisini armağan eden bu film yönetmenin kendi memleketi olan Friuli’de çekerek oranın halkına, şarabına ve müziğine ithaf etmiş göründüğü bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor. Daha orijinal ve daha derin işlenmiş karakterlerle ve daha fazla kahkaha ile daha farklı bir yere gidebilirmiş ama yine de eğlenceli bir film bu.

(“Zoran, My Nephew the Idiot”)

Fatmagül’ün Suçu Ne – Süreyya Duru (1986)

“Bitir artık şu işi: Ya bas git buradan, elin yetimi sokağa düşsün ya da bas bağrına”

Kendisine tecavüz eden beş adamdan biri ile evlenmek zorunda kalan bir kadının ve suçu tek başına üstlenen yoksul adamın hikâyesi.

Vedat Türkali’nin 1984 tarihli “Umutsuz Şafaklar” adındaki özgün senaryosundan uyarlanan ve Süreyya Duru’nun yönettiği bir Türkiye yapımı. 2010 yılında tekevizyon dizisi olarak da çekilen ve bugün pek çok kişinin bu versiyonu ile bildiği film Süreyya Duru’nun sosyal meselelere el attığı çalışmalardan biri. Toplam seksen bölüm olarak çekilen dizi ne kadar uzatılmış gibi görünüyorsa, bu film de adeta kısaltılmış gibi duran ve bu nedenle gelişmeleri de yeterince ikna edici bir biçimde anlatamayan bir çalışma. Dizi -çok ciddi problemleri bir yana- kadının mücadelesini öne çıkarır ve bir birey olarak kişisel özgürlüğü için giriştiği savaşı vurgularken, bu film daha çok onunla evlenen erkeğin “trajedi”sine ve geçirdiği dönüşüme odaklanıyor ve kadının mücadelesini de “inatçı iyiliği” ile gösteriyor daha çok. Buna karşılık, diziden daha fazla üzerinde durduğu şey toplumun ve devletin paranın ve konumun gücüne itaat etmesi ve adaletin buna göre dağıtılması ki filmi önemli kılan da bu tercihi oluyor. Hülya Avşar’ın iyi bir hikâyenin içinde ve nitelikli sinemacıların elinde olduğu zaman, ama en önemlisi “oynamadığı” zaman başarılı olduğunu gösteren filmde Aytaç Arman da -karakteri için yaşlı görünmesi bir yana- iyi bir performans sunuyor.

Fethiye’de bir tekne ile içki alemine çıkan beş genci göstererek başlıyor hikâye. Bu gençlerin üçü İstanbul’da okuyan zengin çocuğu, diğer ikisi ise yoksul. İşlenen tecavüz suçu bu yoksul gençlerden birinin üzerine kalıyor ve hikâyenin sonrası tecavüze uğrayan kadın ile onunla istemeyerek evlenen ve böylelikle hem kendisini hem diğerlerini hapisten kurtaran adamın bir ilişkiyi inşa etmeleri sürecini anlatıyor bize. İçeriği açısından bakıldığında ciddi problemleri var filmin ne yazık ki. Odak noktası olarak kadının değil, erkeğin seçilmiş olması bir tercih ve bunda eleştirilecek bir durum yok; ne var ki tüm bu odaklanma bir noktadan sonra gelip aslında erkeğin “iyi bir insan” olduğunu bize ve kadına pazarlamaya dayanıyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Onun bu iyi yürekliliğinin ortaya çıkmasının temel aracı ise kadının sabrı, fedakârlığı ve kabullenmesi oluyor. Oysa erkeğin işlediği iki ciddi suç var ortada: Tecavüz ve anne karnındaki bir bebeğin ölümüne neden olmak. Hikâye adamın trajedisine, kararsızlığına, toplum baskısı altında yaşadıklarına o denli odaklanmış ki bu suçlar bir süre sonra önemini yitiriyor neredeyse. Bir başka ifade ile söylersek, sanki film şu mesajı veriyor bize: Kadın sabırlı olmalı ve erkeğin içindeki iyiliği ortaya çıkarmak için her şeye boyun eğmeli. Kadının toplumda ancak bir nesne olarak var olabilmesini eleştiren hikâyenin, ona bu rolden çıkması için sabrı ve fedakârlığı önermesi tuhaf sonuçta.

Film toplumsal düzeni ve devlet kurumlarını kadına yanlış bakışları üzerinden sözünü pek sakınmadan eleştiriyor ve “dişi köpek erkek köpek” benzetmelerinden zengin sınıfın düzenin tüm parametrelerini kendilerine göre değiştirebilme güçlerine kadar pek çok hususu gündeme getiriyor. Üstte belirtilen yanlışı burada tekrarlamıyor neyse ki senaryo ve eleştirisinin zayıflamasına engel oluyor. Hikâyenin bir diğer problemi kimi karakterlerin ihmal edilmesi. Bunun örneklerinden biri kadının bir parça “saf” olan ağabeyine hem hikâyede çok kısıtlı bir yer verilmesi hem de bu karakterin hikâyeye neden girip neden çıktığının bir izahının olmaması. Oysa Menderes Samancılar bu kısa rolde filmin en parlak performanslarından birini (belki de en iyisini) sunmuş ama adeta sonradan bir nedenle onun sahneleri filmden çıkartılmış gibi görünüyor. İhsan Yüce de kısa rolünde aydın bir emekli öğretmen olarak dikkat çekerken, onun rolünün kısalığı rahatsız etmiyor çünkü filmin akışına uygun bir şekilde girip çıkıyor hikâyeye.

Cahit Berkay imzalı müziğin başarılı olduğu ama bu müziğin kullanım şeklinin biraz sorunlu olduğu bir film bu. Örneğin müzik aniden -bir melodinin tam ortasında- bitiveriyor çünkü kullanıldığı sahne bitiyor; kısacası müzik ile sahnenin sürelerinin uyumuna dikkat edilmiyor. Türkali’nin 1984’te basılan senaryosunu bilmiyorum ama sanki burada her şey -bir süre telaşı varmışçasına- fazla hızlı gelişiyor, dolayısı ile ikna edici düzeyde bir gerçekçilik yakalamakta sorun yaşıyor hikâye. İkilinin çıplak denize girmeleri, koyun istedikleri bir yerine kafalarına göre bir kulübe inşa etmeleri ve kapısının yerinde bir kilim asılı olan evde sevişme rahatlığında bulunmaları gibi tuhaflıkların yanında sonlardaki “cinayet” sahnesinin de hem kurgu hem mizansen olarak sorunlu olduğu film tüm bu problemlerine rağmen iyi niyeti ve bir meselesi olması ile ilgiyi hak eden bir çalışma yine de. Fethiye’de bir hikâye çekip turistik görüntülerden tamamı ile olmasa bile uzak kalabilmek ve ucuz bir erotizmden kaçınabilmek (erkek karakterlerin çıplaklığı gayet doğal bir biçimde kullanılırken, kadının çıplaklığının -özellikle de soyunma anlarının- vurgulanması gibi bir suçu olsa da filmin) gibi başarıları olan filme her ne kadar bu içeriği ile “Kerim’in Suçu Yok” daha uygun bir isim gibi gözükse de görmekte yarar var bu çalışmayı.

Gravity – Alfonso Cuarón (2013)

“Burası ısınmaya başladı. Pekâlâ, görebildiğim kadarı ile iki olası sonuç var: Ya tek parça halinde aşağıya inerim ve anlatacak müthiş bir hikâyem olur ya da on dakika içinde yanıp kül olurum. Her iki durumda da kimsenin kabahati yok”

Bir kaza sonucu uzayın boşluğunda mahsur kalan iki astronotun hayatta kalma ve dünyaya dönme mücadelelerinin hikâyesi.

İki Meksikalı sinemacı, Alfonso Cuarón ve oğlu Jonás Cuarón’un senaryosunu birlikte yazdıkları, yönetmenliğini ise baba Cuarón’un üstlendiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Aralarında yönetmen, görüntü yönetmeni ve kurgunun da olduğu yedi dalda Oscar kazanan, film ve kadın oyuncunun da aralarında olduğu üç dalda da bu ödüle aday gösterilen film seyircinin de beğenisini kazanan ve 91 dakikalık süresi boyunca “basit” bir hikâye anlatmasına rağmen izleyicinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başaran bir çalışma. Özellikle teknik ustalığı konusunda eleştirilecek bir yönü bulunmayan film bu tür sinema eserlerinde genellikle olduğunun aksine kadın karakteri hikâyesinin asıl kahramanı yapıyor ve Sandra Bullock’un önemli bir kısmını astronot kıyafeti ve başında bir kaskla oynadığı karakterini George Clooney’in oynadığı erkek astronot karakterinin önüne geçiriyor. Seyrettiğimiz temelde bir zamana karşı ve birbirinden tehlikeli koşullar altında verilen bir hayatta kalma mücadelesinin hikâyesi ve bu bakımdan çok yeni şeyler anlatmıyor ama baba oğul Cuarónlar bu hikâyeyi ustaca anlatıyorlar ve süreyi dozunda tutmalarının da yardımı ile iyi bir gerilim yaratmayı başarıyorlar.

“Dünyadan 600 km yükseklikte ısı +258 °F (+126 °C) ile -148 °F (-100 °C) arasında değişir. Sesi iletecek hiçbir şey yoktur, hava basıncı yoktur, oksijen yoktur. Uzayda yaşam imkânsızdır” yazısı ile açılıyor film. Sonra bu imkânsızlığı alt edip yaşama tutunmaya çalaışan ve dünyaya geri dönmeye çalışan astronotların hikâyesini izliyoruz. Bilimde “Kessler sendromu” adı ile bilinen bir olay gerçekleşiyor ve Rusya’nın eskiyen bir casus uydusunu uzayda yok etmesi ile oluşan enkaz ve bu enkazdan çıkan binlerce parça bir keşif gezisinde olan astronotların içinde bulunduğu uyduya ve daha sonra da sığınmaya çalıştıkları uzay istasyonuna çarparak onları yok etme tehlikesi yaratıyor. Astronotların üçü hayatını hemen kaybederken, ikisi zorlu bir mücadeleye girişiyorlar. Clooney’nin canlandırdığı ve gereksiz bir “zor durumda bile espri yapabilen kahraman”klişesi ile çizilmiş karakter daha tecrübeli ve bilgili olsa da hikâyenin asıl kahramanı geçmişinde trajik bir kayıp olan (ve küçük çocuğunu kaybetmiş olan bir annenin yaşayacağı travmayı düşününce pahalı ve tehlikeli bir görev için uzay gönderilmesi açıkçası biraz tuhaf olan) kadını öne çıkarıyor senaryo. Uzayda boşlukta süzülen, zaman zaman büyük bir hızla üzerine gelen enkaz parçalarının (uzay çöpünün, bir başka ifade ile söylersek) tehdidi altında olan ve oksijeni gittikçe tükenen bu kadının hikâyesini teknik ustalığına diyecek bir şey olmayan bir başarı ile anlatıyor film.

Çalışması ile Oscar kazanan görüntü efektleri sanatçısı Tim Webber filmde %80 oranında CGI teknolojisi kullanıldığını söylemiş ve açıkçası hakkı da verilmiş bu efektlerin. Uzay çöplerinin “saldırı”sından astronotların kablolara bağlı olarak uzayda sürüklendikleri anlara, uzay kapsülünün arkasındaki paraşütün uzay aracına takılarak kapsülün hareketini engellemesine ve uzay istasyonu içindeki yangına kadar pek çok -teknik açıdan- etkileyici bölümü var filmin ve bunların her birinde karşınıza çıkan teknik ustalığa hayran olmamak mümkün değil. Buna tasarımın (özellikle uzay istasyonunun içi) başarısını, Emmanuel Lubezki’nin Oscar kazanan görüntülerini ve Alfonso Cuarón ile Mark Sanger’ın ortak kurgu çalışmasının tempoyu nadiren düşüren, hemen hiç aksamayan içeriğini de ekleyince ortaya biçimsel olarak takdiri kesinlikle hak eden bir sonuç çıkıyor.

Kadın astronotoun hareket halindeki uzay kapsülü üzerindeki hareketleri ile bir James Bond’a dönüştürülmesi ve yine aynı karakterin pes etmek üzere olduğu bir anda bir hayalin etkisi ile mücadeleyi sürdürmesi (bu sahne sanki Clooney’i filme geri döndürmek üzere yazılmış gibi bir zorlama duygusu yaratıyor) gibi tuhaflıkları olan hikâyenin sembolik öğeleri de var: Sığındığı uzay istasyonunda oksijene kavuşunca rahatlayan kadının cenin pozisyonu alması ve o sırada bağlı olduğu kabloların bir göbek bağını hatırlatması, sondaki denizden çıkma sahnesinin belki de dünya üzerindeki hayatın denizde başladığı teorisine göndermede bulunması ve kadının bu sahnede adeta bir bebeğin adımları ile yürümeye başlaması hikâyenin bir “doğum” teması etrafında döndüğünü gösteriyor bize. Bu temanın odakta olması hikâyenin hayata düzülen bir övgü olduğunu gösteriyor ve o hayatı -en azından şimdilik- bulabildiğimiz tek yer olan dünyaya. Diyaloglara da yansıyan ve dünyayı “kutsallaştıran” bir bakış bu ve çok çekici “dünyaya iniş” sahnesinin de desteklediği gibi tüm hikâye boyunca bu gezegenin varlığı için minnettar olmayı ve hayatın her anı için şükran duymamızı söylüyor bize film. Aslında uzayın “boşluğu ve korkunçluğu” ile dünyanın “kutsallığı”nı bir arada düşününce tüm o uzay araştırmalarının ne kadar güç ve maliyetli olduğunu bir kez daha fark ediyor ve bu çalışmaların gerekliliğini de sorguluyorsunuz elinizde olmadan. Bir başka ifade ile söylersek, dünyayı talan edip uzaydan medet ummak yerine dünyaya daha iyi davranmak daha akıllıca bir çözüm olabilirmiş diye düşünmeye yönlendiriyor sizi bu ve benzeri hikâyeler.

Alfonso Cuarón’un usta yönetmenlik çalışması sizi hep hikâyenin içinde tutarken, yönetmenin uzun sahnelerden çekinmemesi ve kurgunun (ve teknik unsurların elbette!) yardımı ile gerilimi hep ayakta tutmasının dikkat çektiği filmde Steven Price’ın Oscar kazanan müziği de başarılı ama zaman zaman fazla Hollywood koktuğunu da söylemek gerekiyor bu çalışmanın. Basit hikâyenin güçlü bir sinema dili ile başarıya nasıl ulaşabileceğini gösteren filmde Sandra Bullock kariyerinin en iyi performanslarından birini verirken, filmde gördüklerimiz kadar duyduklarımızın da oldukça başarılı bir şekilde tasarlanmış olduğunu belirtelim son olarak.

(“Yer çekimi”)