Coup de Torchon – Bertrand Tavernier (1981)

“Kendi başlarına yapmaya cesareti olmayanların yapmamı istedikleri şeyleri yapıp, suçu üzerime almaktan bıkıp usandım artık”

1938 yılında Afrika’daki bir Fransız kolonisinde polislik yapan ve kimsenin iktidarına saygı göstermediği bir adamın hikâyesi.

ABD’li yazar Jim Thompson’ın “Pop. 1280” adlı romanından uyarlanan bir Fransız filmi. Senaryoyu yazan Bertrand Tavernier ve Jean Aurenche romanda Texas’ta geçen olayları Batı Afrika’da Senagal’deki bir kasabaya taşımışlar ve yaklaşan İkinci Dünya Savaşı öncesinde bu Fransız kolonisinde geçen eğlenceli ve oldukça ilginç bir hikâye anlatmışlar. 1983’te Fransa’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film César ödüllerine de -hiçbirini kazanamasa da- on dalda aday gösterildiği gibi gösterime girdiği yılın gişe geliri en yüksek filmlerinden biri olmuştu ülkesinde. Sağlam oyunculukları, herkes tarafından hırpalanan ve eylemsizliği beceriksizliğinden mi yoksa bezginliğinden mi kaynaklandığı anlaşılmayan ilginç polis şefi karakteri, ironisi ve sömürgeciliği kara mizahı içeren ve sertliği esirgemeyen bir tavırla eleştirmesi ile önemli bir film bu.

1938 yılında geçiyor hikâye ve ilginç bir sahne ile açılıyor. Yapraksız bir ağaç, bulutsuz gökyüzünde uçan kuşlar ve çok parlak bir güneş; toprağı kazıp ağızlarına oradan aldıkları bir şeyleri atan dört Afrikalı çocuk ve onları gözetleyen bir Batılı adam; birdenbire başlayan güneş tutulması; bir ateş yakan adamın uzaklaşmaya başlaması ile üşüyen çocukların ateşe doğru yürümesi. Hiçbir konuşmanın olmadığı ve Philippe Sarde’in gerilimli melodisinin eşlik ettiği bu sahne bize Philippe Noiret’in müthiş bir performansla canlandırdığı adamın karakteri ve eylemsizlikten eylemliliğe geçecek olması hakkında tam olarak ne söylüyor bilmiyorum ama bu düş sahnesini hem onun aslında iyi yürekli bir insan olmasına hem de -çocukları onlarla hiçbir iletişim kurmadan gözetlediğini düşünürsek- pasifliğine yorabiliriz sanırım. Sahnenin sonunda ateşi yakması ise harekete geçeceğinin işareti olarak görülebilir. Karısı erkek kardeşi diye tanıttığı bir erkeği eve getirmiş, tam evinin önüne bir umumi tuvalet inşa ettirmiş olan bir kereste tüccarının her gün aşağılamaları ile karşılaşan ve iki genelev işletmecisinin fiziksel ve sözlü tacizleri günlük hayatının bir parçası olan bir polis var karşımızda. Tek avuntusu kocasından sürekli dayak yiyen genç bir kadınla olan ilişkisi. Rüşvet almayı da alışkanlık haline getirmiş bu adamın yüzünde sık sık beliren yorgunluk, bezginlik, sıkıntı ve karamsarlık senaryonun içerdiği mizaha rağmen aslında hayli sert bir hikâye anlattığını söylüyor bize filmin. Nitekim hikâyenin ikinci yarısında tanık olduklarımız da bu sertliğin açık kanıtı oluyor. Gerek bu baş karakterin gerekse diğer tüm Batılı karakterlerin hikâyenin geçtiği topraklara ait olmaması ve orada kurdukları yaşamın yapaylığı filmi sert kılan bir diğer unsur. Her ne kadar yönetseler de ve üzerindeki tüm canlıları sömürseler de bu toprakların onlara ait olmadığını her anında hissediyorsunuz filmin. Dizanteri salgınında ölen ve cesetleri nehirde yüzen siyah adamlara eğlence olsun diye ateş eden iki Fransız adamın bu eylemleri bile aslında bu yabancı olmanın ve hiçbir zaman gerçekte kabul edilmeyecek olmanın dışavurumu bir bakıma.

Baş karakterin Jim Thompson’ın romanındaki temel bir özelliğini korumuş Tavernier ve Aurenche’in senaryosu: Tıpkı romandaki şerif karakteri gibi burada da polis karakteri içinde yaşadığı toplumun problemlerini (romanda ırkçılık, sınıf ayrımı ve cinsiyetçilik olarak öne çıkıyor bu problemler) özellikle de ironik yaklaşımı ile ortaya koyuyor ve bu toplumun kötücül, acımasız ve dürüstlükten uzak yapısını dillendiriyor sürekli olarak. “Öğretmenlik çok değerli bir meslek: Sayenizde zenci çocuklar babalarının Fransız anıtlarındaki isimlerini okuyabilecekler” cümlesini bir örnek olarak gösterebileceğimiz bu durumun daha da çarpıcı bir benzeri ise öğretmenin sınıftaki kara tahtada Fransızca olarak yazılı olan ve İsa’nın adı ile imzalanan bir itirafı bu yazıları okuyamayan Afrikalı çocuklara Fransız millî marşının sözleri olarak tanıtması ve hep birlikte bu marşı söylemeleri sahnesinde ortaya çıkıyor.

Bir intikam hikâyesi bu öncelikle. Kendisini aşağılayan tüm karakterlerden birer birer bir şekilde intikamını alıyor kahramanımız ve bunu yaparken de kendisini İsa olarak görüyor bir bakıma. Hikâyenin dinî boyutu asıl olarak hür irade kavramı üzerinden gösteriyor kendisini. Kasabadaki katolik papaz başta olmak üzere pek çok insanın dile getirdiği, istediği ama yapmadığı eylemleri onlar adına gerçekleştirirken, bir bakıma bir yüce irade olarak haraket ediyor polisimiz. Eylemsel olarak -ilk yarıda- pasif olsa da tüm hikâye süresince aslında zekî bir adam olduğuna tanık olduğumuz bu polis suçlarından kendisini sıyırmayı başarırken, başkalarını (özellikle de bu eylemlerin aslında gerçekleşmesini isteyenleri) şüpheli konumuna düşürüyor ustalıkla. Yazının girişinde sözü edilen güneş tutulması sahnesi ve daha sonra tanık olacağımız bir kum fırtınası sahnesinde farklı karakterlerin “kıyamet” kelimesini kullanmasını da aynı bağlamda değerlendirebiliriz sanırım.

Öldürülen iki beyaz adamın cesetlerini özellikle suya atan katilin bu eylemi ile onların daha önce siyahların sudaki cesetlerine ateş etmelerine göndermede bulunduğu film cenaze sahnesindeki “altın güvercin”konuşmasından umumî tuvaletteki “eşek şakası”na ironisini ve mizahını hiç eksik etmiyor. Tavernier’in yönetmenliğinin de hem filmin bu eğlenceli ve ilginç yanlarını hem de aslında büyük meselelerin peşinde koştuğunu hiç unutmayan özenli anlatımı ile hayli önemli olduğunu söylemek gerek. Tavernier, örneğin bir Hollywood mükemmeliğinden ve ustaca zanaatkârlığından uzak dururken, samimi ve önemli bir sonuç koyuyor ortaya. Benzer bir biçimde, başta polisi oynayan Philippe Noiret ve onun genç ve evli sevgilisini canlandıran Isabelle Huppert (ki bir kez daha şunu sorduruyor size: Bir oyuncu nasıl her zaman bu kadar usta olabilir ve seviyesini hiç düşürmez?) olmak üzere tüm oyuncuların (polisin karısı rolündeki Stéphane Audran ve onun “erkek kardeşi”ni oynayan ünlü şarkıcı Eddy Mitchell ile polisin amiri rolündeki Guy Marchand ve tüm diğerleri) başarılı performanslar sundukları film kesinlikle ilgiyi hak eden, önemli bir çalışma ve baş karakteri üzerinden “varoluşçu” bir eser.

(“Sil Baştan”)

Pyaasa – Guru Dutt (1957)

“Hiç kimseden şikâyetçi değilim, hiçbir insandan. İnsanın merhamet duygusunu yok eden toplumdan şikâyetçiyim ben. Çıkarları için bir kardeşi yabancıya, bir dostu düşmana dönüştüren toplumdan şikâyetçiyim. Ölüye tapan ama yaşayanı ayaklar altına alan bir kültürden ve dünyadan şikâyetçiyim. Başkalarının acısı için ağlamanın korkaklık, başkalarına saygı göstermenin zayıflık olarak görüldüğü toplumdan şikâyetçiyim”

Şiirlerini bastırmak için umutsuzca çabalayan yetenekli bir şairin bencilliğin, hırsın ve acımasızlığın egemen olduğu bir toplumda yaşadıklarının hikâyesi.

Senaryosunu Abrar Alvi’nin yazdığı, Guru Dutt’un yönettiği bir Hindistan yapımı. Müzikalden çok, müzikli dram tanımını daha çok hak eden film 1950’li yılların sadece Hindistan sineması için değil, dünya sineması için de en parlak örneklerinden biri. Time dergisinin 2005’te tüm zamanların en iyi 100 filminden biri olarak seçtiği çalışma Fransız sinemacı Olivier Assayas tarafından “şiirin sinemadaki muhtemelen en kayda değer karşılıklarından biri” olarak tanımlanmış. Bollywood tarzından uzak duran ama müzikleri ve hatta bir parça dansı da ihmal etmeyen film, içerik olaraksa çok farklı yerlerde duruyor. Bir şairin ve hatta genel olarak bir sanatçının içinde yaşadığı toplumda nasıl korkunç bir yalnızlığa mahkum olabileceğini anlatan film şiirleri, şarkıları, hayli etkileyici görsel çalışması, başrolü de üstlenen Guru Dutt’un siyah-beyaz ile daha da çarpıcı görünen mizansen çalışması ve duyarlı hikâyesi ile kesinlikle görülmesi gereken bir klasik.

39 yaşında hayatını kaybeden (yatağında ölü bulunduğunda alkol ve uyku ilacını birlikte aldığı anlaşılmış ama ölümün yanlışlıkla alınan aşırı dozdan mı yoksa daha önce iki kez denediği intiharı bu kez “başarması”ndan mı kaynaklandığı konusunda kesin bir karara varılamamış) Guru Dutt sadece sekiz film yönetebilmiş tüm sinema kariyerinde. Genellikle yönetmenin başyapıtı olarak kabul edilen bu film iyi yürekli bir sanatçının kötülüklerin hâkim olduğu bir toplumda yaşadığı acıları anlatıyor bize. Şiirlerini gösterdiği bir yayıncının “Sen bunlara şiir mi diyorsun? Bunlar açlığa ve işsizliğe karşı bir haçlı seferi. Beyefendi, şiir sadece zarafetle ilgilenir! Çiçekler hakkında yaz, şarap ve karaf hakkında” tepkisini alan şair evinde de sadece annesinin desteğini alırken, iki ağabeyi ona “kendileri çalışırken onun yatması” ile oldukça kötü davranıyorlar. Film adamın hikâyesini tıpkı acımasız yayıncının ifade ettiği gibi şiirsel bir dil ile anlatıyor ama yoğun, kırılgan, kara ve acı bir şiir bu. “Şiir/şarkı”ları dinlediğimiz/seyrettiğimiz her sahne insanı yüreğinden vuran bir yoğunluğa sahip. Sözler o denli etkileyici ve Guru Dutt hüzünlü karakterini o denli kırılgan bir şekilde oynuyor ki şiirin -bir edebiyat türü ve bir duygu olarak- güzelliğini olabilecek en derin şekilde hissediyorsunuz. Gerçekten de Assayas’ın vurguladığı gibi, şiirin sinemada hayat bulduğu en güzel anların örneklerini getiriyor karşımıza Dutt bu filmde.

Hindistan’da gösterime girdiği tarihlerde başta seyircinin pek ilgi göstermediği ama sonradan yılın en fazla gişe geliri getiren filmi olmayı başaran bu çalışma açılış sahnesinden başlayarak seyircinin gönlünü almayı başarıyor ve bu sahne hikâyenin de bir özeti oluyor bir bakıma. Bir ağacın altına uzanmış yatan, gökyüzündeki bulutları ve kuşları seyreden adamın ağzından gördüklerinden etkilenerek yazdığı bir şiiri dinliyoruz; arılardan ve çiçeklerden söz eden bu şiirdeki lirizm çimendeki bir böceği ezen bir ayakkabının görüntüsü ile sert bir şekilde kesiliyor. Hikâye boyunca da bu çatışmayı, kahramanımızın sanatçı yüreği ile toplumda hâkim olan değerlerin benzer sert çatışmaları izliyoruz ve hepsi de şairimizin aleyhine sonuçlanıyor. Üniversitede kendisini parasızlığı nedeni ile terk eden ve şimdi zengin bir yayıncı ile evli olan sevgilisinden üniversitedeki en yakın arkadaşına ve evdeki abilerine kadar uzanan farklı kesimden insanlar tarafından hep hırpalanıyor şair ve Dutt tüm bu çatışmaları bugün belki bir parça eskimiş görünen bir içerik ve biçim ile de olsa etkileyici bir şekilde anlatıyor. Pek çok sahnede tanık olduğunuzun bir Yeşilçam filminde gördüklerinizden farklı olmadığını düşünebilirsiniz ama bu filmin temel bir farkı var onlardan: Anlattığına yürekten inanıyor ve samimiyetini her anında hisettiriyor size. Komşularının “şiir onu zehirledi” dediği adamın inceliklere yer olmayan, servet ve mevkinin en önemli değerler olduğu bir toplumda merhamet, aşk ve dayanışma gibi kavramların arkasında ısrarla durmasını içinizde bir sızı duyarak izliyorsunuz bu samimiyetin sonucu olarak.

Yönetmen Guru Dutt hayli çekici ve etkileyici bir sinema dili yakalamış filmde. Sık başvurduğu zumlar ve yakın planlar eski bir görüntü veriyor filme belki ama klasik Hint sineması ile Batı (özellikle de klasik Fransız) sinemasının ikisinden de esintiler taşıyan bir “orta yol” yakalamış ve hem yerel hem evrensel olmayı başaran bir sonuç çıkarmış ortaya. Örneğin şarkı sahnelerinin biri kurgusu ile bir Hint müzikalindeki gibi çekilmiş ama o anlayışın tüm öğeleri dizginlenmiş adeta ve ortaya yerel ruhunu yitirmeyen ama evrensel de olabilen bir sonuç çıkmış. Kimi klişelerden uzak dur(a)mamış film ama: Örneğin “sınıfın şişman kızı” üzerinden üretilen mizah veya Yeşilçam filmlerinde örneğin Sami Hazinses’in sıkça canlandırdığı türden bir “seyyar masör” karakterinin fazlaca kullanılması filmin genel başarı seviyesinin altında kalan parçaları filmin. Şiir/şarkı sahnelerinde duman efektleri (gökyüzünden sarkan tül perdeler ve balonlar da var) gibi olmazsa olmazlar da yerini almış filmde elbette ama neyse ki bu sahnelerin düşselliğini akıllıca ve samimi bir şekilde inşa etmiş Dutt ve bugün 61 yıllık olan bu filmi seyrederken herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorsunuz. Oyunculukların da -doğal olarak- eski tarzda olduğunu ve özellikle yan karakterleri canlandıran oyuncuların biraz vurgulu oynadığını da ekleyelim klişeleri sıralarken.

Karşılıksız aşkın ve sevdiğine dokunamamanın sinemada en somut bir biçimde karşılığını bulduğu çatıdaki sahnenin de aralarında olduğu pek çok etkileyici, hatta büyüleyici an yakalamış Dutt. Örneğin “şairi anmak” için toplanan yüzlerce insanın olduğu sahnede müthiş bir gerilim üretmiş Dutt ve onca figüranı ustaca bir koreografi ile getirmiş karşımıza. Filmin bu biçimsel başarısında görüntü yönetmeni V.K. Murthy’nin payı çok büyük: Gölgeleri ustaca kullanan ve yaratan, kamerayı ne aşırı dinamik ne de statik görünen ve tam da filmin ruhuna uygun bir yumuşaklık ve hareketlilik ile kullanan Murthy’nin çalışması filmi değerli kılan en önemli unsurlardan biri kuşkusuz.

Toplumun öne çıkardığı değerlerle çatışan bir tarafta duran film, kahramanımız gibi, bu toplumun değersiz gördüklerini öne çıkarıyor hikâyesi boyunca ve hatta en alta itilenlerden birini, bir fahişeyi hikâyenin en dürüst ve samimi karakterlerinden biri yapıyor. Dinlediğimiz şiirlerin biri eşlik eden hayat kadınlarının görüntüsü eşliğinde “Hindistan’la gurur duyduğunu söyleyenler nerede?” sorusunu düzenli olarak sorarken, yoksulluk ve işsizlik gibi somut gerçekleri de düzenli olarak gündeminde tutuyor film. Sachin Dev Burman imzalı müzikler ve bu müziklere Sahir Ludhianvi’nin yazdığı sözlerin özellikle hüzünlü ve isyankâr içerikleri ile ilgi topladığı film melankolik, karanlık, derin bir sinema eseri ve naif bir bakışın derin sonuçlar yakalayabileceğinin de çarpıcı bir örneği.

(“Thirsty”)

Borsalino – Jacques Deray (1970)

“Çok basit: Önce Poli gitti, sonra “Dansçı”, ardından da Marello. Bunun devam etmemesi için bir neden de yok. Bugün ya da yarın, geriye sadece birimiz kalacağız. O yüzden şimdi gitmem en iyisi. İkimizi de ortadan kaldırarak bitecek bu iş. Belki de ben başlatacağım bunu. Bu işler böyle ve yapacak bir şey yok… ve bunu sen de biliyorsun”

1930’lu yıllarda Marsilya’da mafya patronlarının küçük işlerini yapmaktan mafya patronluğuna yükselen iki adamın hikâyesi.

Fransız yazar Eugène Saccomano’nun Marsilya’daki mafya örgütlerini anlatan “Bandits à Marseille” adlı ve 1959 tarihli kitabından uyarlanan bir Fransa ve ABD ortak yapımı. Senaryosunu Jean-Claude Carrière, Jean Cau, Jacques Deray ve Claude Sautet’in yazdığı filmin yönetmenliğini Deray üstlenmiş. O tarihlerde Fransa’da çekilmiş en yüksek bütçeli filmlerden biri olan çalışmanın başrollerinde Fransa sinemasının iki büyük yıldızı var: Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo. 1974’te bu kez sadece Delon’un oynadığı ve yine Deray’ın yönettiği “Borsalino and Co. – Borsalino ve Çetesi” adını taşıyan bir devamı da çekilen film temel olarak iki yıldızının varlığının temel cazibe kaynağını oluşturduğu bir eser. Bugün sinema dili bir parça eski görünen filmin ilk yarısında mizah, ikinci yarısında ise aksiyon öne çıkıyor ve bir bakıma Fransız sinemasının Amerikan sinemasına öykünmesinin örneklerinden birini seyrediyoruz. Bir parça nostalji için, elbette iki büyük yıldızı için ve vakit geçirmek için keyifle izlenebilir bir film bu.

Film gösterime girdiği tarihte Fransa’da seyircinin oldukça ilgisini toplamış ve hatta o denli popüler olmuş ki ünlü İtalyan porno film oyuncusu Rocco Siffredi soyadını Delon’un filmde canlandırdığı karakterden almış! Filmde hikâyesini seyrettiğimiz iki karakter Marsilyalı iki gerçek gansgter olan Paul Carbone ve François Spirito’dan esinlenerek yaratılmış. Carbone ve Spirito 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yapmaları karşılığında “meslek”lerini serbestçe icra edebilmişler ama film bundan hiç söz etmiyor.

İki büyük yıldızın varlığı filme hem olumlu hem olumsuz anlamda etki eden en önemli unsur olmuş. İki oyuncunun canlandırdığı karakterlerin ilk kez karşılaştığı sahne bu durumu en iyi açıklayan örnek belki de. Gereğinden çok uzun tutulmuş bu sahne nerede ise tüm çekiciliğini Delon ve Belmondo’nun üzerinden üretmeye çalışıyor ve bunu bir ölçüde başarıyor da üstelik; ne var ki sahne amacın tam da bu olduğunu o kadar çok belli ediyor ki bir süre sonra, içerdiği mizaha rağmen üstelik, tekrara da düşmeye başlıyor. Benzer bir numaraya iki genç ve yakışıklı yıldızın yüzme kıyafetleri ile sudan birlikte çıktıkları sahnede de başvurmuş film: Onca kadın oyuncusunu bu alanda hemen hiç kullanmayıp, cinsel çekiciliği de yine Belmondo ve Delon ile üretmiş yönetmen Deray burada. Ne var ki tüm bu çaba sinemasal anlamda bir tam başarı getirmemiş filme. İki kahraman arasındaki dostluk ve dayanışma (ve zaman zaman da çatışma) örneğin Paul Newman ile Robert Redford’un “Butch Cassidy and the Sundance Kid” veya “The Sting” adlı filmlerde ulaştığı güçlü düzeyin gerisinde kalmış görünüyor ki bunda senaryonun yeterli desteği sağlamamasının da rolü var. Oysa bu iki yıldız daha iyi bir senaryo ile çok daha kalıcı ve güçlü bir eser yaratmanın aracı olarak kullanılabilecek potansiyele sahipler kesinlikle. Hikâyenin başta kadınlar olmak üzere diğer karakterleri bu ikilinin gereğinden fazla gerisinde kalmışlar ve açıkçası filmin kadınları -dönemin koşullarına uygun olsa da- hayli gölgede bırakarak pasif bir konuma oturtmasında da yine aynı neden yatıyor gibi görünüyor.

Adını özellikle 1920, 30 ve 40’lı yıllarda oldukça popüler olan ve kahramanlarımızın da hikâyenin geçtiği dönemin gereği olarak sıklıkla kullandıkları şapkaların markasından alan filmin Claude Bolling imzalı müzikleri ve özellikle tema müziği hayli şık ve çekici ve hikâyenin özellikle ilk yarısını çok iyi desteklerken sevimli melodisi ile kendi başına da önemli bir çalışma. Belmondo’nun oyunculuk performansı açısından bakıldığında Delon’un önüne geçtiğini, Delon’un ise aradaki farkı yakışıklılığı ile kapatmış göründüğü filmde yönetmen Deray birden fazla sahnede heyecanlı ve eğlenceli anlar sunmuş seyirciye. Uzunluğuna rağmen baştaki kavga sahnesi, et deposundaki çatışma ve ikilinin balık pazarındaki oyunu kesinlikle heyecanlı ve eğlenceli anların kaynağı oluyorlar.

İlk yarısında eğlenceli bir gangster filmi olarak devam eden filmin ikinci yarısında zaman zaman dozu hayli artan bir sertliğe başvurmasının bir tutarsızlık olduğunu belirtmemiz gereken film 1930’lu yılların setlerini ve kostümlerini başarı ile yeniden yaratır ve kullanırken, görüntü yönetmeni Jean-Jacques Tarbès’in başarılı kamera çalışması ile de ilgi toplayabilir. Özetle söylemek gerekirse, kusurları olan ve eskimiş görünen film yine de eğlenceli olmayı ve kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başaran bir çalışma ve Delon ile Belmondo üzerinden, eski oyuncuların bugün tekrar ulaşılması pek mümkün görünmeyen yıldız havalarını karşımıza getirmesi ile de ayrıca önemli.

This Must Be the Place – Paolo Sorrentino (2011)

“Babamla neden 30 yıl boyunca konuşmadığımı izah edemem. Aramızda karşılıklı bir aşağılama olduğunu düşünmüş olmalıyım. On beş yaşımdayken, babamın beni şimdi de yaptığım göz makyajım yüzünden sevmediğine karar verdim. Çocukların kararlarından geri adım atması zordur. Ama ben gereğinden çok uzun bir süre çocuk gibi davrandım. Ve ancak şimdi bir babanın çocuğuna yardım edebileceğini ve sevebileceğini anlıyorum ve hiç çocuğumun olmaması beni gerçekten kahrediyor ”

Emekli bir rock yıldızının ölüm döşeğinde olduğu haberini aldığı babasını görmek için çıktığı yolculukta yaşadıklarının ve kendisi ile yüzleşmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Paolo Sorrentino ve Umberto Contarello’nun birlikte yazdığı, Sorrentino’nun yönetmenliğini üstlendiği bir İtalya, İrlanda ve Fransa ortak yapımı. Cure grubunun solisti Robert Smith’den esinlenen rock yıldızını canlandıran Sean Penn’in kariyerindeki en ayrıksı rollerinin birinde karşımıza geldiği ve oyun tarzı olarak da hayli farklı bir oyunculuk sergilediği film adını Talking Heads grubunun 1983 tarihli şarkısından alınmış ve bu gruptan David Bryne filmde kendisini canlandırırken aynı zamanda Will Odham ile birlikte şarkıları da yazmış. Hem Sorrentino hem Penn’in yoğun ve vurgulu sanatçılıklarından bir parça uzaklaştığı film hüzün ile komediyi çekici bir biçimde birleştiren ve yaşlı bir rock yıldızını anlattığı hikâyesine onun kendisi ve babası ile yüzleşmesinin aracına dönüşen Nazi soykırımını da ustaca yerleştirmiş olan önemli bir çalışma. “Çılgın” rock yıldızları yaşlanınca ne olur ve tüm o marijinal görünüş ve duruşları neye dönüşür sorusuna kendisine göre bir cevap üreten Sorrentino biçimci tarzını yumuşatarak da olsa koruyor ve eğlenceli mizanseni ile filme keyif katıyor.

Açılış sahnesinde ayak parmaklarına oje süren, yüz makyajını yapan ve orta yaşını çoktan geride bırakmış bir erkeği göstererek başlıyor film ve Cure’un solisti Robert Smith’e esinlenmenin çok ötesinde bir benzerlik taşıyan Sean Penn ile yüz yüze geliyoruz. Penn sinema kariyerinde birbirinden çok farklı karakterleri karşımıza getiren usta bir oyuncu ama bu filmde üstlendiği rol belki de en farklı olanı getiriyor önümüze. “Farkına bile varmadan, hayat böyle olacak dediği bir yaştan “hayat böyle” dediği bir yaşa gelmiş”, siyatikleri ile başı belada, gençliğinde çok tutuluyor diye “depresyondakiler için depresif şarkılar yazıp bol para kazanmış”, otuz beş yıldır evli olan ve karısı itfaiyecilik yapan bir adam olan karakterini tüm bu tanımlamaları kapsayan, bezginlik, yorgunluk ve mutsuzluk dolu yüzü ile ve bir parça mekanik bir sesle oynuyor Penn. Karakterinin iyi yürekliliğini ve pişmanlıklarını (şarkılarını dinleyen iki gencin intiharı en büyük nedeni bu pişmanlığın; Sorrentino burada 1985 yılında Judas Priest’in, Spooky Tooth grubuna ait olan “Better by You, Better than Me” şarkısına yaptığı cover’dan etkilenerek intihar ettikleri ileri sürülen iki gencin hikâyesinden esinlenmiş) komedi ile dram arasındaki çizgiyi iyice incelterek ve çziginin iki yakasında da dolaşarak ustalıkla sergilemiş oyuncu. Ustaca oynanmasa abartılı ve hatta ucube olmaya eğilimli bir karakteri böylesine çekici ve gerçek kılabilmek Penn’in başarısının en iyi kanıtı olsak gerek. Tuhaf saç modeli (burada hem saç hem makyaj çalışmasının övgüyü hak ettiğini söyleyelim) nedeni ile sürekli olarak gözünün önüne düşen saç tellerini üfleyerek dağıtan karakterin bu sembolik hareketini inandırıcı bir biçimde yapabilmek hiç de kolay olmasa gerek.

Dublin, Michigan, New Mexico ve Utah’ta geçen film aslında iki ana hikâyeden oluşuyor; ilkinde hep çocuk kalmış rock yıldızının sorgulamalarını ve itiraflarını, diğerinde ise aynı yıldızın babasının intikamını alma ve onunla barışma/uzlaşma çabasını izliyoruz. İkincisinin Yahudi soykırımı gibi büyük bir konuyu işlemesi zaman zaman iki hikâyenin toplamının fazla büyük olduğu gibi bir hisse neden olsa da senaryo bağlantıları ustalıkla kurması ve finali bu bağlantılar üzerinden oluşturması ile bu hissin bir sıkıntı yaratmasına engel oluyor. Sorrentino’nun üslubu da hayli katkı sağlıyor bu konuda: Örneğin David Bryne’ın bir konserde filme adını veren şarkıyı seslendirdiği sahneyi o denli çarpıcı bir yumuşaklığı olan mizansenle çekmiş ki yönetmen, sahnenin sonunda yıldızımız Cheyenne’in gözyaşına siz de eşlik edebilirsiniz. Şarkı “ev, olmak istediğim yerdir” diyen bir adamın ev özlemini anlatırken, kahramanımız da hep içinde hissettiği baba evi ve baba özlemini en derin bir şekilde yaşıyor o anda. Aslında filmde hemen tüm karakterlerin bir ilişki problemi (özellikle de ebeveynler ve ailelerle) var ve film bu problemlere belki bir parça naif ama sıcak bir final ile cevap veriyor.

İtalyan bir yönetmenin ABD’yi çok iyi anlatabilmesini de filmin takdiri hak eden yönlerinin arasına eklememiz gerekiyor. Kahramanımızın Dublin, Michigan, New Mexico ve Utah arasında yolculuk ederken karşılaştığı karakterler ve onlarla ilişkileri, girip çıktığı mekanlar benzersiz bir ABD resmi çiziyor bize. “Tekerlekli bavulun mucidi”nden ev kadını dergilerindeki evlere benzeyen bir yerde yaşayan kadına yol üstü otellerinden finansçıya ve silah kültürüne kadar film o dünyaya hem eleştirel hem mizahî bir şekilde bakmayı başarıyor.

Fiziksel boyutu olmasa da hayli şiddetli bir intikam ile yahudi soykırımı kurbanlarına önemli bir saygı gösterisinde bulunan filmde görüntü yönetmeni Luca Bigazzi’nin çalışması da ciddi bir katkı sağlamış sonuca. Hep yumuşak ama kontrast da oluşturan renklerle filmin genel havasını ve komedi/dram karışımını hüzünlü bir atmosfer de sağlayarak desteklemiş Bigazzi. Pek çok örneğini seyrettiğimiz yolculuk ve bu yolculuktan değişerek/dönüşerek dönme temasına uçarı bir tazelik katan film kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Olmak İstediğim Yer”)