Monty Python and the Holy Grail – Terry Gilliam / Terry Jones (1975)

“Nasıl kral oldun peki? işçileri sömürerek mi, toplumumuzdaki ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri sürekli muhafaza eden modası geçmiş emperyalist dogmaya sadık kalarak mı?”

Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin Kutsal Kâseyi bulmak için çıktıkları yolculuğun Monty Python usulü hikâyesi.

Senaryosunu Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Gilliam, Terry Jones ve Michael Palin’in yazdığı, yönetmenliğini Terry Gilliam ve Terry Jones’un üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryoyu yazan altı sanatçının oluşturduğu ünlü komedi topluluğu Monty Python’un altı sinema filminden ikincisi olan bu çalışma açılış jeneriğinden kapanış jeneriğine kadar hınzır, gerçeküstücü ve kesintisiz bir mizah gösterisi sunuyor ve kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Düşük bir bütçe ile çekilen ve oyuncuların çoğunun birden fazla rolde göründüğü (Rekor 12 ayrı karakteri canlandıran Palin’e ait) film zekice yazılmış diyalogları; kendisi, karakterleri ve hatta seyirciyi de kapsayan alaycılığı ve ustalıklı kurgulanmış hikâyesi ile gerçek bir komedi şöleni.

BBC’de 1969 ile 1974 arasında yayınlanan “Monty Python’s Flying Circus” isimli ve skeçlerden oluşan komedi programı ile üne kavuşan grubun bu filmi daha açılış jeneriğinden başlayarak bağlıyor seyirciyi kendisine. Bozuk bir İngilizce ile İsveç alfabesine özgü karakterler de kullanılarak oluşturulan yazılar, jeneriklerdeki “Also” kelimesi (baş oyunculardan sonraki oyuncuları tanıtırken kullanılan ve “ayrıca” olarak çevirebileceğimiz kelime) ile dalga geçen ve “also also also”ya kadar uzanan ifadeler, bu jenerikteki hatalar için özür dileyen ve hem hataların sorumlusunun hem de onları işten atmaktan sorumlu olanların işten atıldığını belirten cümleler, jeneriğin birkaç kez tarz değiştirmesi ve her birine bu tarza uygun bir müziğin eşlik etmesi ve iki yönetmene (Gilliam ve Jones) ilave olarak, bulundukları ülkelerin isimleri ile anılan lamalar da (Güney Amerika’ya özgü bu hayvanların yaşadıkları ülkelerin isimleri anılırken Londra’nın Brixton semtinin de adı geçiyor çünkü bu semt Karayip kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge) ekleniyor yönetmen olarak. İşte jenerikteki bu yaklaşımını tüm hikâye boyunca sürdürüyor film ve M.S. 932 yılında Kral Arthur’un şövalyeleri ile birlikte Kutsal Kâse’yi bulmak için çıktıkları eğlenceli yolculuğu anlatıyor bize. Seyrettiğimiz ne bir kahramanlık hikâyesi ne de şövalyelerimiz birer cesur kahraman; aksine film her şeye yaptığı gibi onlara da alaycılıkla yaklaşıyor ve karşılarına hayli komik ve saçma engeller çıkan bu karakterleri tüm sersemlikleri ile birlikte gösteriyor bize.

Finansmanına Monty Python’un hayranı olan ünlü İngiliz müzik gruplarının da (Pink Floyd, Led Zeppelin ve Genesis) katkı sağladığı film düşük bütçesinin sonuçlarını da bir komedi unsuru yapmayı başaracak ladar zekîce yazılmış bir senaryoya sahip. Özellikle radyo oyunlarında at nalı sesini efektini yaratmak için başvurulan hindistan cevizi kabuklarını birbirine çarpma oyununu doğrudan ve göstererek kullanıyor film örneğin. At kiralamak için bütçe olmayınca filmin yaratıcıları şövalyelerin uşaklarının eline birer çift hindistan cevizi kabuğu tutuşturmuş ve onlar da at üzerinde gidermiş gibi yapan şövalyelerinin yanında bu kabukları birbirine çarparak at nalı seslerini üretmişler. Bir başka sahnede ise görkemli bir kale görüntüye girerken, uşaklardan biri “Bu sadece bir maket” diye sesleniyor. Bu son örneğin de gösterdiği gibi sinemasal gerçeklikle de ustalıkla ve gerçeküstücü bir yaklaşımla oynuyor ekip; çağdaş polisleri ve karakterleri doğrudan hikâyenin parçası yapmalarının bir örneği olduğu bu yaklaşım da filme epey keyif katıyor. Karakterlerden birinin krala “ama elinizdekiler hindistan cevizi” demesi beraberinde bir fizik, matematik, biyoloji ve coğrafya tartışmasını açıyor ki bu sahnedeki diyalogların parlaklığına hayran olmamak mümkün değil. Senaryo sadece bu bilim alanlarındaki tartışmalarla yetinmiyor ve kral ile onu tanımayan köylüler (kendilerini anarko-komünist olarak tanımlıyorlar) arasındaki sınıf, devlet şiddeti ve demokrasi tartışmasının da bir örneği olduğu gibi çağdaş dünyanın tartışma konularını da hikâyenin eğlenceli bir parçası yapıyorlar.

Dilin olanaklarını sonuna kadar ve parlak bir şekilde kullanarak ve kelime oyunlarından da yararlanarak kahkaha atmadan durulamayacak diyaloglar da yazmış grubun üyeleri. Örneğin cadı avı sahnesi tüm absürtlüğü ile birlikte çok eğlenceli olurken, bir kalenin surlarındaki Fransızın şövalyelere inanılmaz yaratıcılıktaki hakaretleri ve aşağılamaları dili ustalıkla kullanabilenlerin nasıl etkileyici ifadeler yazabileceğinin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Müzikal sahnelerinden animasyon kullanmaya kadar farklı teknik ve biçimlere de başvuran film kahramanlarının tüm sevimli sersemlikleri (“Truva atı”nın içine girmeyi unutmaları gibi) üzerinden kesinlikle katıksız gülme anları sergilerken, tarihî film ve romanların tüm klişeleri ile de pervasızca dalgasını geçiyor. “İffetli” şövalye Galahad’ın kendisini sadece kadınların yaşadığı bir kalede bulması sonucu yaşadıkları, feminen oğlunu evlendirmeye çalışan Sir Launcelot’un şatosunda geçen bölüm ve yine Launcelot’un oğlunun başına diktiği muhafızlarla yaşadığı talimat kargaşası, oyuncuların zaman zaman seyirci ile doğrudan konuşmaları ve hatta finalde polisin kameraya doğru yürüyerek “Yeter, artık çekme” demesi, “Aaaghh Kalesi” ve “Ni” şövalyeleri gibi her biri sıkı bir mizahın kaynağı olan ögeler ile film eğlenmek için ve bu eğlenceyi kabalıklarla değil inceliklerle ve zekîce buluşlarla elde etmek isteyenler için mutlaka görülmesi gerekli bir sinema eseri. Tek bir mizah denemesi bile aksamayan ve kolayca kaosa dönüşebilecek biçim ve içeriği ustaca kaynaştıran bu filmin finali biraz erken ve ani görünebilir ve bütçenin neden olduğu bu durum filmin genel başarısına pek uymuyor ama bunu bile mizahının bir parçası olarak algılamak mümkün. Sinema tarihinden başka bir film için daha söylenebilir mi bu bilmiyorum ama sadece açılış jeneriği için bile olsa görmeli bu müthiş komediyi.

(“Monty Python ve Kutsal Kâse”)

Jour de Fête – Jacques Tati (1949)

“Ne kadar çalışırsan çalış, asla Amerikalı postacılar gibi olamazsın”

Bir Fransız kasabasına yılda bir gelen bir gezici lunaparkın ve kasabadaki herkesin dalga geçtiği postacının burada seyrettiği bir sahte belgeselden etkilenerek Amerikalılar gibi daha verimli çalışma çabasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Jacques Tati’nin yönettiği ve senaryosunu Henri Marquet ve René Wheeler ile birlikte yazdığı bir Fransa yapımı. Tüm yönetmenlik kariyeri biri belgesel türünde olan toplam üç kısa film, bir televizyon filmi ve beş sinema filminden oluşan bu kendine has sinemacının ilk uzun metrajlı eseri olan bu çalışması, kendisinin yönettiği ve oynadığı 1947 yapımı kısa filmi “L’École des Facteurs”den uyarlanmış. Filmlerinde başrolü de üstlenen ve senaryolarını da yazan bu usta sinemacı Fransızların “auteur” ifadesi ile andıkları türden ve eserlerinin tüm artistik kontrolüne sahip olan bir sanatçı. Bu ilk uzun metrajlı filmi, örneğin pek çok eleştirmen tarafından başyapıtı kabul edilen 1967 yapımı “PlayTime”ın gerisinde kalsa da onun kendine has özelliklerini yansıtan ve özellikle “tek adam şovu” yaptığı sahnelerde hayli parlayan bir çalışma. Tati’nin farklı -ve belki de herkese göre olmayan- mizah anlayışının henüz olgunlaşma aşamasında olduğu dönemin eseri olan film tüm Tati filmleri gibi sosyal ve toplumsal bir eleştiri de barındırıyor bünyesinde. Sinemanın dahilerinden biri olan yönetmenin bu ilk uzun metrajlı filmi tüm eserleri gibi mutlaka görülmeli her sinemasever tarafından.

Tati bu filmi iki ayrı kamera ile ve eş zamanlı olarak hem renli hem siyah-beyaz olarak çekmiş ama renkli kopya teknik bir nedenle laboratuvar sürecinden geçemeyince film vizyona siyah-beyaz olarak çıkarılmış. Renkli kopya ancak 1995 yılında tamamlanabilmiş ve gösterime girmiş. 2015 yılı verisine göre Fransa’da sinema salonlarında 7 milyondan fazla kişi tarafından seyredilen ve en çok bilet satılan 40 Fransız filminden biri olan çalışma temel olarak bir Fransız kasabasında postacı olarak çalışan, herkesin arkadaşça davrandığı ama sık sık dalgasını da geçtiği adamın kabaca bir gününü anlatıyor bize. Kasabayı yılda bir kez ziyaret eden küçük bir lunaparkın geldiği bayram gününde postacımız burada ABD’deki posta hizmetlerinin verimliliğini anlatan, eğlenceli bir sahte belgesel seyrediyor ve kendisi de Amerikalı meslektaşları kadar verimli çalışmak için hummalı bir faaliyete girişiyor. Onu bu yolda kışkırtan ise lunaparkın iki sahibi oluyor ve bu uğurda onu sarhoş da ediyorlar.

Film 1949 yapımı; Fransa’yı düşman işgalinden “kurtaran” ABD’nin politik ve beraberinde kültürel olarak da Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da etkisini hayli artırdığı günler bunlar. Tati’nin hikâyesi doğrudan olmasa da bu duruma bir tepki, ya da en azından bu durumla ilgili bir saptama ve Amerikan hegemonyası ile ilgili bir uyarı olarak görülebilir. Sakin ve eğlenceli bir hayatın sürdürüldüğü, en büyük olayın yılda bir gelen küçük bir lunapark olduğu bir Fransız kasabasına ABD’nin hız ve verimlilik odaklı yaklaşımını sokuyor Tati ve kendisinin canlandırdığı postacının bu yeni düzene uymak için gösterdiği çaba sırasında içine düştüğü durumu bir bakıma tüm bir Fransız (ve hatta Avrupa) toplumunun sembolü olarak kullanıyor. Tati’nin yaptığı aslında doğrudan bu “yeni düzen”in kendisini eleştirmekten çok, onun tüm bir toplumu ve kültürünü değiştireceği ve yerel kimlikleri yok edeceği yönünde bir uyarı daha çok.

Yönetmenin 1947 tarihli, on altı dakikalık kısa filminden yola çıkarak çekilen ve o filmin uzatılmış hâli olarak nitelendirilebilecek olan çalışmada kimi mizah anları doğrudan bu kısa filmden taşınmış buraya. Belki tam da bu nedenle film sanki iki ayrı ana bölümden oluşuyor: Tati’nin kendisinin canlandırdığı François karakterinin ana ögesi olduğu sahneler ve diğerleri. Bunların ilki filmin en parlak anlarının da yer aldığı bölümler ve özellikle Tati’nin “şov”larının yer aldıkları sıkı bir eğlencenin de kaynağı oluyor. İkinci ana bölümdeki sahneler ise daha standart bir görünüme sahipler ve asıl olarak ilk bölümdeki anlara ve eğlenceye hazırlıyorlar seyirciyi. Jean Yatove imzalı ve lunapark havasını yansıtan müziğin eşlik ettiği hikâyede bu “standart” anlarda temel olarak başka bir şeyi yakalıyor Tati görüntü yönetmenleri Jacques Mercanton ve Jacques Sauvageot’nun çalışmaları üzerinden. Elinde bir dilim ekmek ile evinden fırlayarak atlıkarıncayı taşıyan traktörün peşine düşen çocuk, yanındaki keçisi ile kasabanın sokaklarını dolaşarak yorum yapan ve zaman zaman da bize hitap eden yaşlı kadın, tarlalarında çalışan çiftçiler, köy meydanı, meyhane sahibi ve müşterileri ile tipik bir Fransız kasabasının resmini çiziyor ve yukarda anılan ABD hegemonyasının bu resmi değiştireceğini hatırlatıyor bize sık sık yönetmen. Filmin en tempolu sahnelerinin postacının Amerikalı meslektaşlarına özendiği sahneler olması, buna karşılık kasabanın halkına ve yaşamlarına odaklanan sahnelerin adeta “Hayat Uzun Sakin Bir Irmaktır” mottosuna uygun anlatılması da bunu doğruluyor.

Tati tarzına uygun olarak “konuşmalı bir sessiz film” olarak çekmiş filmi ve gerek kamera kullanımı gerekse diyalogların hikâye için çok da önemli olmaması ile bir sessiz film havası yakalamış. Gerçekten de diyalogların pek çoğunun çıkartılmasının hikâyeden hiçbir şey eksiltmeyeceğini düşüneceğiniz bir film bu. Buna karşılık kimi sesli bölümler de filmin en parlak esprilerine ev sahipliği yapıyor. Örneğin iki genç aşığın çadırda gösterilen bir filmden gelen konuşmalar eşliğinde sessizce birbirlerine bakarak o filmin diyaloglarını adeta canlandırmaları hayli çarpıcı bir komikliğe sahip. Tek makas hareketi ile saç kesme sahnesi ise tam bir sessiz film mizahı ters yönde bir örnek olarak. Bu sonuncuya benzer bir sahne de sesini duyduğumuz bir karasinek ile önce postacımızın, sonra bir çiftçinin ve daha sonra tekrar postacının boğuştuğu bölüm. Bugün “politik doğrucu” bir bakışla belki de eleştirilebilecek bir mizahı da şaşı adam ile yakalıyor Tati ve açıkçası sıkı bir kahkaha da attırıyor seyircisine yine sessiz sinemaya selam yollayarak.

Tati’nin filmde görünen tüm karakterleri bir şekilde mizahın ve hikâyenin parçası yaptığı filmde postacının ve çalışma arkadaşlarının görüntülerden çok sesin öne çıktığı komik anları ve Amerikan tarzı mektup teslimi sırasında yaşanan tüm komiklikler gibi parlak bölümler dikkat çekerken, yaşlı kadının finalde söylediği “Amerikalılar istedikleri gibi davranabilirler ama dünya daha hızlanmayacak” cümlesini Tati’nin mesajı olarak görmeli kuşkusuz. Yönetmenin “slapstick” yeteneklerinin sergilendiği bu çalışma kendisinin Alman işgali sırasında yaşadığı Sainte-Sévère-sur-Indre kasabasında çekilmiş ve yöre halkı da hikâyede pek çok rolü üstlenmiş. Bu seçimin de sağladığı doğallık ile Tati kasabayı hızla Amerikalaşan bir dünyadan henüz uzak olan bir hayatı bize hatırlatmak için kullanıyor üzerinden geçen yetmiş yıl sonra bile.

(“The Big Day” – “Bayram Günü”)

Loving – Jeff Nichols (2016)

“Yüce Tanrı beyaz, siyah, sarı, malay ve kızıl ırkları yarattı ve onları farklı kıtalara yerleştirdi. Bu tür evlilikler onun bu düzenlemesine karışmak anlamına gelir; ırkları ayırması onun ırkların karışmasını istemediğini gösterir”

Beyaz bir adam ile siyah bir kadının 1958 yılında Virginia’daki evliliklerinin tutuklanmalarına neden olmasının ve aldıkları cezaya karşı giriştikleri yasal mücadelenin hikâyesi.

Richard ve Mildred Loving çiftinin gerçek hikâyesini anlatan ve yine onların mücadelesini konu alan, Nancy Buirski’nin yönettiği 2011 tarihli “The Loving Story” adlı belgeselden uyarlanan bir ABD yapımı. Jeff Nichols’ın yazdığı ve yönettiği film iki baş oyuncusunun performansları ile dikkat çektiği ve konusuna gerçek olaylardan hemen hiç sapmadan yaklaşan bir çalışma ve gücünü de büyük ölçüde bundan ve hikâyesini sesini hiç yükseltmeden anlatmasından alıyor. Nichols’ın mizansen anlayışından oyuncuların performansına “sessiz” bir film bu ve birkaç sahne dışında hiçbir duygunun, eylemin altını çizmiyor ve temelde “aşkın ve evliliğin her türlü kısıtlamadan bağımsız ve doğal bir hak” olduğuna odaklanmasına rağmen, mesaj verme tuzağına düşmüyor hiç. Evlilikleri ile ABD anayasasının ırklar arası evlilikleri federal bir hak kılan karar almasını sağlayan çiftin hikâyesi normal koşullar altında Hollywood’un elinde bir mesaj ve zafer çığlığı filmine dönüşürdü ama burada Nichols tam tersi bir tutum izliyor. Onun bu tercihi filme bir farklılık katıyor ve bir güç de sağlıyor ama öte yandan aynı tercih hikâyeyi zaman zaman bir parça soğuk da kılıyor açıkçası.

Gece vakti yoksul bir evin verandasında konuşan bir çift. Siyah kadın beyaz erkeğe hamile olduğunu söylüyor ve erkek bu haberi çok kısa bir şakınlıktan sonra gülerek ve “Güzel, gerçekten çok güzel” diyerek karşılıyor. Kadın da mutluluk dolu bir gülümseme ile karşılık veriyor. 1958 yılında Virginia’dayız. Irklar arası evliliklerin yasak olduğu on beş eyaletten biri burası, polis şefinin ifadesi ile “birlikteliklere bir ölçüde göz yumulabildiği ama evliliğin çok ileri gitmek demek olduğu” bir eyalet. Erkeğin “daha az bürokrasi” var demesi ile çift Washington’a giderek orada evleniyor. Sonrası evlerine polis baskını, yerel mahkemenin erkek ve bir kadını bir yıl hapis cezasına çarptırması ve onlara bu cezadan kurtulmak için iki seçenek bırakması: Boşanmak veya eyaleti terk ederek 25 yıl boyunca asla birlikte oraya girmemek. Sonrası önce yerel, ardından eyalet mahkemesinde süren ve sonuçta federal mahkemeye kadar uzanan ve yıllara yayılan bir mücadele.

Jeff Nichols bu özgürlük mücadelesini bir belgesel ciddiliğinde ve olabilecek en sessiz biçimde anlatıyor. Duygusal patlamaların (aşk, öfke, korku, yılgınlık vs.) dizginlendiği performansları ile oyuncuların da ayak uydurduğu bir anlatım tercihi bu. Böyle bir hikâye için Amerikan sinemasının seyirciyi alıştırdığı tüm klişelerden özenle uzak durmuş Nichols. Örneğin iki sahne dışında yerel beyaz halkın bu birliktelik ve evlilikle ilgili tepkisini hiç göstermiyor ve bu tepkinin tanığı olduğumuz sahnelerin ilkinde öpüşen çifte uzaktan ve onaylamayan bir şekilde bakan beyaz erkekleri görürken sadece, ikincisinde ise adamın arabasına bırakılan ve sahibini bilmediğimiz bir notu görüyoruz. Bunun yerine otoriteyi temsil eden emniyet ve adalet teşkilatlarının tepkisine odaklanıyor hikâye. Bu tercih seyircinin filme -kesinlikle hak ettiği- bir dikkat ve özenle yaklaşmasını gerektiriyor. Adamın annesinin evliliği onaylamayan vücut dili, adamın tüm boş vakitlerini siyahlarla geçirmesi ve oldukça etkileyici bir sahnede bu evliliği yaparak güvenli konumunu terk edip risk aldığı için adamın siyah bir birey tarafından eleştirilmesi gibi ögeler üzerinden anlatıyor derdini. Açıkçası bunca alçak gönüllü ve sade olan bir filmin zaman zaman hiç talep eder gibi görünmediği halde seyirciden duygusal bir karşılık alabilmesinin de en temel kaynağı onun bu samimi ve seyirciyi kışkırtmayan anlatımı. Belki tam da bu nedenle Life dergisinin fotoğrafçısının aşkın resmini çektiği sahne müthiş bir aşk sahnesi olurken, final tüm sadeliğine rağmen seyirciyi bir mutluluktan ağlama hissine sürükleyebiliyor.

Loving çiftinin hikâyesi 1996’da bir televizyon filmi olarak da çekilmiş ve çeşitli kaynaklara göre hikâyeyi daha ticarî bir dil ile anlatan bir çalışma olmuş bu. “Tanrının kuralı bu: Serçeyi serçe, bülbülü bülbül yaratmış. Farklı olmalarının bir nedeni var” anlayışına karşı verilen mücadeleyi anlatan filmin hikâyesi sessizliği üzerinden gerilimini üretmeyi başarıyor. Birkaç sahnede bir parça daha ileri adım atması gerekirken bunu yapmaması filmin gücünü bir parça zayıflatıyor. Örneğin adamın, davalarına dönemin Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin yönlendirmesi ile önemli bir insan hakları örgütünün bakacağını haber aldığı sahnedeki -nerede ise- tepkisizliği bu sahnelerden biri ve seyirciyi ister istemez bir parça uzak tutuyor olan bitenden. Buna karşılık eş zamanlı olarak gösterilen iş kazası ile bir çocuğa araba çarpması kurguları ve anlatımları ile filmin geneline hâkim olan tavra hayli ters düşüyor ve hak etmediği halde zorlama görünüyor. Adamın bir yanlış anlama sonucu paniğe kapıldığı an ise Nichols’ın genel sessizlik havasına ters düşmeden de farklı hareket ederek seyirciyi etkileyebildiğini gösteren bir örnek oluyor.

David Wingo’nun filmin genel havasına uygun ve sesini yükseltmeden insanın içine işlemeyi başaran müziği ile hikâyeye katkı sağladığı filmin cezaevi ve mahkeme sahnelerinin gerçek olayların yaşandığı yerlerde çekilmiş olmasının da desteklediği gerçekçi havası bir diğer artısı. Ne var ki Nichols federal mahkeme sahnesinde bu genel anlatım tercihinden nedense uzaklaşıyor ve mahkeme binasını adeta yüce bir konuma yerleştiren kamera açısı ile açtığı bu sahnede federal yargıçları da adeta “kutsal”laştırarak yüzlerini hep flu gösteriyor. Bu mahkemenin aldığı karar ile bir adaletsizliği yok etmesi ve bir özgürlüğün kalıcı biçimde yolunu açması kuşkusuz çok önemli ama aynı mahkemenin başka yargıçlarla -örneğin şimdi Trump’ın atadığı ve atayacağı yargıçlarla- nasıl ters yönde kararlar alabileceğini düşünürsek, bu yüceltme fazla Hollywoodvari görünüyor.

İşçi sınıfından kahramanları anlatması ve toplumu ayrıştıranın renkler/ırklar olmadığını göstermesi ve kadının ağzından “Küçük çarpışmaları kaybedebiliriz ama büyük savaşı kazanacağız” cümlesini dile getirerek toplumsal mücadelerin benimsemesi gereken bir yolu işaret etmesi ile önemli ve dürüst bir film bu. 2010 yılında ABD’deki evliliklerin yüzde on beşten fazlasının kendilerini aynı ırktan görmeyen çiftler arasında gerçekleştiğini düşünürsek gerçek hayattaki kahramanlarının nasıl önemli bir hikâyenin parçası olduklarını daha iyi anlayacağımız filmde iki başrol oyuncusunun (Joel Edgerton ve Ruth Negga) performansları ciddi bir övgüyü hak ediyor. Bu derece sade ve alçak gönüllü bir performansla bu derece gerçekçi bir hava yakalayabilmeleri ve adeta gerçekten olan bitene tanık olduğumuz havasını yaratmaya katkı sağlamaları her iki oyuncunun da ne denli çarpıcı bir başarı yakaladıklarının en önemli göstergesi. Görüntü yönetmeni Adam Stone’nun özellikle kırsal bölgedeki sahnelerde yakaladığı sakin güzellik ile dikkat çektiği ve çiftin gerçek hayattaki fotoğrafı ile kapanan film kendilerini kahraman olarak değil, aşklarının neden tepki ile karşılandığını anlayamayan sıradan insanlar olarak gören çiftin bu “sıradanlık”larına saygı ile yaklaşan bir sinema eseri olarak yerini alıyor sinema tarihinde. Daha büyük duygular, eylemler, epik bir özgürlük hikâyesi bekleyenler değil, aşkın sade yüceliğine saygı duyanlar için bir film bu.

Beach Rats – Eliza Hittman (2017)

“İki kız sevişirse bu çok seksidir, iki erkek sevişirse bu gay işidir”

Kanser hastalığının son aşamalarındaki babası, annesi ve kız kardeşi ile birlikte yaşayan, günlerini arkadaşları ile takılmak ve uyuşturucu kullanmakla geçiren on dokuz yaşında eşcinsel bir gencin hikâyesi.

Eliza Hittman’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Senaryosunu yine kendisinin yazdığı ilk uzun metrajlı filminde (2013 tarihli “It Felt Like Love”) olduğu gibi Hittman burada da baş karakterinin cinsel kimliği ile ilgili bir hikâye anlatmış. Cinsel kimliğini ailesinden ve arkadaşlarından gizleyen ve internette kendisinden büyük erkeklerle seks sohbetleri yapan genç adamın bu hikâyesi cinsel kimlikler veya kimlik arayışı konusunda pek daha önce anlatılmamış bir şeyler söylemese de hikâyesine uygun kurulan atmosferi, görüntü çalışmasının karakterinin tedirginliğini yansıtan içeriği, baş oyuncusu Harris Dickinson’ın yalın ve incelikli performansı ve Hittman’ın Sundance’te ödül kazanan yönetmenlik çalışması ile ilgiyi hak ediyor. Eşcinsel bir aşktan ziyade, gizlenmeye ama bir yandan da tatmin edilmeye çalışılan fiziksel bir arzunun eşcinsel olanına odaklanan ilginç bir çalışma bu.

Vücudunun üst kısmı çıplak olarak ayna karşısında selfie çeken bir gencin görüntüsü ile açılıyor film. Ardından aynı gencin bir eşcinsel görüntülü chat sayfasında farklı erkekleri seyrettiğini ve kendisinden yaşlı birini görünce durup sohbet ettiğini görüyoruz. Henüz çekingen, kendi yüzünü göstermeyi pek istemeyen ve buluşma önerilerini ret eden bir genç bu. Günlerini kendisi gibi genellikle plaja takılan, hikâyenin büyük bölümünde belden yukarıları çıplak olarak gezen ve birlikte uyuşturucularını paylaştıkları üç arkadaşı ile geçiren genç adam bir kızın kendisine ilgi göstermesi ile ciddi bir sınavın içinde buluyor kendisini: Bir yandan bu arkadaşlığın sürmesini istiyor ama öte yandan bedeni bu kızın değil erkeklerin sağlayabileceği bir duygunun peşinde koşmaya devam ediyor çünkü.

Babasına verilen uyuşturucu nitelikli ilaçları arkadaşları ile paylaşan, uyuşturucu satın alabilmek için küçük hırsızlıklara da bulaşan genç adamın internetteki chat sayfasındaki çekingen tavrını bir kenara koyup kendisinden büyük erkeklerle buluşmaya başlaması babanın ölümünden hemen sonra oluyor. Hikâyenin böyle bir bağ kurmasına nasıl yaklaşmalı emin değilim açıkçası. Bir travmanın (babanın kaybı) sonucu mu bu tavır değişikliği, bir teselli arayışının sonucu mu yoksa babanın varlığının doğurduğu manevi bir engelden kurtulmanın yolunu açtığı bir eylem mi? Buna bir cevap vermiyor film ama arada bu bağın kurulmuş olması ve genç adamın ilk buluşmasında nerede ise hiç konuşmadan karşısındaki kişinin arzusunu tatmin etmesi dizginlenmiş bir arzunun dışavurumu olarak görünüyor. Hittman’ın senaryosunun bu genç adamın cinsel kimliği konusunda yaşadıklarını aşka veya romantizme hiç yer vermeden sadece fiziksel boyuta indirgeyerek anlatması farklı bir tercih ve tartışmaya da açık bir parça. Gencin aşkın romantizmini bir şekilde kız arkadaşı ile fiziksel boyutunu ise erkeklerle tatması eşcinsel bir bakış açısı ile bakıldığında bir parça sert görünebilir; görünebilir, çünkü eşcinsel ya da değil aşkın her aşkta olduğu gibi insanı güzelleştiren, zenginleştiren, dönüştüren yanını hiç görmüyor bu hikâye.

Baş karakterin üç arkadaşından birinin de eşcinselliğinin ima edildiği filmde kahramanımızın kız arkadaşı ile gece kulübündeki üzerinde “electric closet” yazan bir kutunun/dolabın önünde sevişememesini sembolik bir öge olarak kullanmış Hittman (“coming out of the closet” ifadesinin eşcinselliğini kabul eden ve duyuranlar için, eşcinselliğini gizleyenler için ise “closeted” sözcüğünün kullanıldığını hatırlayalım) ve belki bir parça fazla açık bir sembolle kahramanının içinde bulunduğu durumu anlatmış. Kız arkadaşı ile tartışmasından sonra girdiği chat odasında bu kez genç bir eşcinsel ile sohbeti ve buluşmayı tercih etmesi ve bu buluşmaya arkadaşlarını da (“Hepinize bir şey soracağım: Gay biri ile kafa bulmaya ne dersiniz?”) gay rolü yaparak uyuşturucu bulma vaadi ile davet etmesi yoruma açık bir konu açıkçası. Senaryonun baş karakterinin kimi davranışlarının izahını seyirciye bırakmasının örneklerinden biri bu da. Benzer şekilde finaldeki pişmanlık (buluştukları eşcinsel genci arkadaşlarının hırpalamasından da doğan bir pişmanlık), bilgisayardan selfie temizliği vefilmin hikâye boyunca birkaç kez karşımıza çıkan havai fişeklerin aniden kararması ile sona ermesi de anlamları açısından seyircinin yorumuna bırakılmış diğer bölümleri filmin.

Eliza Hittman’ın yönetmen olarak tercihleri filmin önemli artılarından biri. Görüntü yönetmeni Hélène Louvart ile birlikte hikâyenin ve baş karakterinin tedirgin ve kararsız haline çok uygun, ille de “güzel” bir görüntünün peşine düşmeyen ve gerçekçilik duygusunu artıran kamera açılarını tercih etmiş yönetmen ve ortaya bir bireyin başına gelebilecek en büyük trajedilerden birini -kimliğini saklama ve dolayısı ile kendini ret etmeyi- yaşayan bir gencin hüzünden çok öfkenin ağır bastığı bir hikâye çıkarmış. Hittman’ın özellikle erkek vücutlarına odaklandığını ve filme bu bağlamda homoerotik bir hava kattığını da söylemek gerek; yönetmen bu tercihini dozunda tutuyor ve bir sömürünün peşine düşmekten çok filmin genel havasına (cinselliğe) uygun bir tutum takınıyor. Genç adamı canlandıran İngiliz oyuncu Harris Dickinson hikâye ve mizansen ile uyumlu bir şekilde karakterinin öfkeli, tutkulu, tedirgin, telaşlı ve sevimli hallerinin her birini doğal bir oyunculukla getiriyor karşımıza ve bu kafası karışık (“Neden hoşlandığımı gerçekten bilmiyorum”) karakteri gerçek kılıyor.

Kendini keşfetmek ve keşfinin sonucunda ortaya çıkanı kabul etmek, ettirmek ve bununla baş edebilmek üzerine bir film bu ve Hittman’ın karakterinin serüvenine saygı duyan anlatımı ile görülmeyi hak eden bir çalışma. Hittman hikâyesini yazmaya internette gördüğü ve erkeklerin ayna karşısında çektiği üzerleri çıplak selfie’lerden aldığı ilhamla başlamış ve bu esin kaynaklarının hakkını da vermiş açıkçası ve bu fotoğrafların iki temel vurgusunu ortaya koymuş: Erkeklerin maço bir şekilde varlıklarını göstermeleri ve öte yandan tam zıt bir uçta (belki de o kadar zıt değil aslında!) bu fotoğrafların barındırdığı homoerotizm. Annesinin “arkadaşlarını evden çıkar”masını söylemesi üzerine “onlar benim arkadaşım değil” diyen genç adamın yalnızlığının vurgulandığı (gerçek kimliğinizle iletişim kuramadığınız insanlar nasıl gerçek arkadaşlarınız olabilir ki?) sahne gibi vurucu anları olan bir çalışma bu.