All or Nothing – Mike Leigh (2002)

“Beni yıllardır sevmiyorsun. Benden hoşlanmıyorsun, bana saygı duymuyorsun. Pislik biriymişim gibi konuşuyorsun”

Londra’nın yoksul işçi semtlerinden birinde yaşayan taksi şoförü bir adam ile bir markette kasiyer olarak çalışan kadının yıllar içinde yitip giden aşklarını sorgulamalarının hikâyesi.

Mike Leigh’in yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık ve Fransa ortak yapımı. Londra’nın yoksul bir bölgesindeki büyük bir komplekste yaşayan üç aileyi odağına alan film çizdiği hayli karamsar ve sert resim ile seyircisini “rahatsız eden” çalışmalardan biri. Hikâyenin gerçekçiliğine büyük bir katkı sağlayan başarılı senaryosu, oyuncu kadrosunun bu gerçekçiliğe en ufak bir zarar vermeyip onu daha da üst bir boyuta taşıyan performansları ve Leigh’nin sade, doğal ve samimi yönetmenlik çalışması filmi görülmesi gerekenler arasına sokuyor. Tüm karamsar havasına rağmen, hikâyeye ustalıkla yedirilen küçük mizah anları ve filmin tüm sertliğinin karşısında taze bir umut doğuran finali ile önemli bir film bu.

Andrew Dickson’ın keman ve gitar ağırlıklık çok başarılı müziği ile açılan filmde genç bir kadının bir yaşlılar evinin koridorlarını temizlemesini izliyoruz. Tek çekimle oluşturulan bu sahne filmin genel havasının da bir özeti adeta: Sakin bir hikâye ve tüm karakterlerin üzerine sinen bir umutsuzluk havası olacak karşımızda iki saat boyunca. Gerçekten de sinema tarihindeki en kötümser/karamsar/umutsuz ve sert hikâyelerden biri bu ve böyle olmasına rağmen kendisini ilgi ile seyrettiriyor ve uzun süre kaldığınız karanlık bir mağaradan başınızı dışarı çıkarıp gün ışığını yüzünüzde hissetmeniz gibi bir duygu yaratarak sona eriyor. Tüm karakterler mutsuz bu filmde ve bir şekilde hepsinin dertleri, sıkıntıları ve bezginlikleri var. Bir çıkış yolları da yok ve denedikleri yollar da sadece başlarına yeni dertler açıyor. Çok sayıdaki karakter içinde bir tek şoför ile kasiyerin hayli kilolu kızları, büyük bir sessizlik içinde yaşarken, filmin nerede ise tek olumlu kişisi olarak gösteriyor kendisini. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışan, yalnızlığını sessizliği ile örtmeye çalışan ve diğerlerine sorun yaratmayan tek karakter o sanki. Bu kızın kendisi gibi kilolu erkek kardeşi ise tam zıt bir uçta duruyor: Tüm gününü yemek yiyerek, koltuğa uzanıp televizyon seyrederek, başta annesi ile olmak üzere herkese bağırarak ve küfürler ederek ve kendisinden fiziksel olarak zayıfları hırpalayarak geçiriyor.

Leigh’nin senaryosu şoför ve kasiyer çiftini odağına alsa da iki aileyi daha hayli derinlere inen bir inceleme ile anlatıyor bize. Ailelerden biri “sadece beş dakika gördüğü” bir erkekten bir kızı olmuş bir anne ve onun serseri bir erkekle sevgili olan kızından oluşuyor. Diğer ailede ise üç kağıtçı bir taksi şoförü, alkolik karısı ve kendisine tutku ile aşık bir erkeğe yüz vermeyip, bir başka kızın sevgilisine göz diken kızları var. Senaryo sadece tüm bu ailelerin bireylerini değil, hikâyedeki yan karakterleri de sorunlu hayatların bir parçası olarak sergiliyor bize. Örneğin taksi durağının sahibi ve orada çalışan kız tıpkı ana karakterler gibi mutsuz, yoksul, öfkeli ve yorgun hayatlar sürüyorlar. İşte tüm bu karakterleri anlatan hikâyeyi en iyi tanımlayacak kelime sevgisizlik veya saygısızlık. İlişkiler problemli, sevgi ve saygıdan eser yok, öfke ve mutsuzluk her anlarına damga vuruyor bu karakterlerin. Peki tüm bu ögelere rağmen Leigh başarısızlıklar ve boşa harcanmışlıklarla dolu filmini nasıl çekici kılıyor? Bunun sırrı hikâyenin sertliği ile aynı düzeyde olan gerçekçiliği olsa gerek. Örneğin ailesinin tüm bireylerini tek tek dolaşıp arabasına benzin koyabilmek için gerekli parayı toplamaya çalışan adamın yürek burkan sahnesi aynı anda hem trajik hem komik görünebilmesi ve Leigh’nin bu sahne için yazdığı diyalogların da katkısı ile çarpıcı bir gerçekçiliğe sahip. Herkesin geçmişin umutlu günlerinden bugünün karanlığına nasıl geldiğini anlayamaz bir şekilde gezindiği film işçi sınıfının halini nerede ise bu resmi tüm bir sınıfın resminin sembolü olarak görmemize neden olacak kadar özenli ve sağlam çizmiş Leigh ve senaryosu ile sıkı bir takdiri hak etmiş.

Filmin tüm kadın oyuncuları, özellikle de üçü müthiş performanslar sergiliyor filmde. Kasiyer kadını oynayan Lesley Manville, kızını tek başına yetiştirmiş ve şimdi onun önemli bir sorunu ile baş etmeye çalışan (ve hem kasiyer olarak çalışıp hem de ek gelir için komşuların ütü işini yapan) kadın rolündeki Ruth Sheen ve alkolik kadını canlandıran Marion Bailey’nin performansları gerçekten tam anlamı ile dört dörtlük ve adeta kendi hayatlarını oynuyorlarmışcasına içerdikleri sadelik ve gerçekçilik ile filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyorlar. İçinde fırtınalar kopan ve karısının artık kendisini sevmediği ve saygı duymadığını hisseden (karısına “beni seviyor musun?” sorusunu sorduğu ve içindekileri döktüğü sahne filmin doruk noktalarından biri) taksi şoförü rolünde oynayan Timothy Spall karakterine ve filmin genel havasına uygun depresif görünümü ile zor bir rolün altından kalkıyor ama hemen tüm hikâye boyunca aynı yüz ifadesini koruması bir parça zarar veriyor performansına. Oyuncunun, karakterinin “varoluşsal” sorgulamasını tek bir söz söylemeden sadece bakışları ile yaşadığı sahnedeki performansı aslında tek başına yeterli ondan övgü ile söz etmek için.

Yukarıda belirtilenler dışında başka çarpıcı bölümleri de var filmin: Üç kadının birlikte gittiği karaoke eğlencesi ve temizlikçi olarak çalışan genç kızın iş yerindeki -özellikle kendisini çekingen bir şekilde taciz eden yaşlı çalışanla olan- sahneleri örneğin göz kamaştıran bir başarıya sahipler. Bu sahnelerin arasına incelikle yerleştirilmiş bazı mizah anları (bekâr annenin kızına esprili sataşmaları, tuhaf taksi yolcuları vs.) ile Leigh filmin karamsarlığına dozunda bir zıtlık getirip seyirciye nefes alma fırsatı tanıyarak da akıllıca bir iş yapmış kesinlikle. Aynı karakterler bir Ken Loach filminde bir sistem eleştirisinin aracı olacakken, burada Leigh’nin ilişkilerdeki sevgisizliğe ve iletişimsizliğe odaklanması ve mutsuzluğu bununla açıklaması aynı ülkeden iki ayrı sinemacının hayata bakışlarındaki farklılığı göstermesi açısından ilginç bir sonuç çıkarıyor ortaya.

Taksi yolcularından biri olan Fransız kadının hikâye içinde bir parça gereksiz durduğu film modern bir Batı toplumunda bireylerin hüzünlü hallerine çok yakından bakan ve Dick Pope’un melankoliyi ve soğukluğu yakalayan görüntülerinin de katkısı ile görülmeyi hak edenler sınıfına rahatlıkla gören bir çalışma.

(“Ya Hep Ya Hiç”)

10 Cloverfield Lane – Dan Trachtenberg (2016)

“Bir saldırı oldu, büyük bir saldırı. Nükleer mi kimyasal mı henüz emin değilim; ama burada sığınakta güvendeyiz”

Geçirdiği bir trafik kazasından sonra kendisini dışarısının güvenli olmadığını söyleyen bir adam tarafından bir sığınağa kapatılmış olarak bulan bir kadının hikâyesi.

Josh Campbell ve Matthew Stuecken’in hikâyesinden Campbell, Stuecken ve Damien Chazelle tarafından senaryolaştırılan filmin yönetmenliğini kısa filmler ve televizyon dizilerinden sonra ilk kez uzun metrajlı bir sinema filmi çeken Dan Trachtenberg üstlenmiş. Başta bağımsız bir hikâye olarak düşünülmüş olsa da sonradan 2008 tarihli “Cloverfield – Canavar” filmi ile ilişkilendirilen bu filmin daha sonra 2018 tarihli bir devamı da (“The Cloverfield Paradox – Cloverfield Paradoksu”) çekildi ama bu film de yine aslında bağımsız bir hikâyeyi anlatıyordu. Bu üç filmi bu şekilde zoraki bir ilişkilendirmenin mimarı yapımcı J. J. Abrams ve açıkçası bu film de onun damgasını taşıyor ağırlıklı olarak. Bir bilim kurgu hikâyesi ama aynı zamanda da bir korku/gerilim hikâyesi olarak konumlandırılan ve finali ile bir devam filmine de göz kırpan bu çalışma çekiciliğini temel olarak gerçeğin ne olduğu ile ilgili gizeminden ve üç ana oyuncusunun (özellikle John Goodman ve Mary Elizabeth Winstead) performansından alan ve bir kapalı mekan geriliminin gerekli unsurlarını karşılayan bir eser. Buna karşılık film hemen hiçbir anında çok güçlü bir etki yaratamıyor ve çok da yeni şeyler anlatmıyor. Vakit geçirmek için tercih edilebilecek ve açıkçası daha ötesini de pek hak etmeyen bir film bu.

Bear McCreary’nin özellikle açılışta 1960 ve 70’li yılların korku/gerilim filmlerinin atmosferini hatırlatan ama zaman zaman fazla sesi çıkan başarılı müziğinin eşlik ettiği hikâye telaş içinde bavulunu toplayan ve yaşadığı evi terk ettiği anlaşılan bir kadının görüntüleri ile başlıyor. Yüzüğünü ve anahtarını geride bırakan kadını arabası ile yolda giderken terk ettiği erkek arıyor; oldukça içten ve iyi konuşan ve her cümlesi “lütfen” ile başlayan bir erkek bu. Kadının sonra başına gelenleri düşünürsek, yaşadıklarını bu terk etme eyleminin cezasının metaforu olarak görebiliriz sanırım. Daha açık bir ifade ile söylersek, yuvasını terk eden bir kadının cezasını bulması anlatılıyor belki de hikâyedeki tüm o bilim kurgu ve korku ögelerinin arkasına bakarsak. Yolda benzincide yaşadığı ilk tedirginlik de (bu tedirginliğin kaynağı yüzünü görmediğimiz bir erkek şoför) bu düşünceyi destekliyor bir bakıma.

İlk kaza sahnesinden başlayarak -tüm J. J. Abrams yapımlarında olduğu gibi- ani sürprizleri (kaza, tabanca ile işlenen cinayet gibi) iyi anlatan, teknik ustalığı yerinde ve temposunu hemen hiç düşürmeyen bir çalışma bu. Kadın ve onu bu sığınağa dışarıdaki tehlikelerden korumak için kapattığını söyleyen adam dışında bir kişi daha var içeride. Sonradan, bu sığınağın inşaatında çalıştığını öğrendiğimiz ve tehlike başlayınca gönüllü olarak buraya gelen bir başka adam daha var ve onun sığınağın sahibine olan güveni ile kadının hissettiği güvensizliğin çatışması seyircide gerçeğin ne olduğu konusunda bir belirsizlik yaratıyor. Hikâyenin ortalarında önce dışarıdaki tehlike, sonra da sığınağı inşa ettiren adam ile ilgili gerçeği öğreniyoruz, final ise kadının buradan kurtulma çabası ve dışarıdaki tehlike ile mücadelesini anlatıyor bize. Adeta iki farklı film var karşımızda: Biri “sapık” bir adamın sığınağa zorla kapattığı bir kadının, diğeri ise sığınak dışındaki dünyada ne olup bittiğinin hikâyesi. Goodman’ın ustalıkla canlandırdığı sığınak sahibi eğer sadece komplo teorileri ile kafasını bozmuş görünen bir karakter olarak çizilmiş olsaydı bu sorun yaşanmayacaktı ama ayrıca bir de “sapıklık” ögesinin yüklenmesi hikâyeyi bir parça gereksiz büyütmüş görünüyor ve belki tam da bu nedenle film tam anlamı ile vurucu bir etki yaratamıyor; ilgiyi kendi üzerine çeken birden fazla ana tema var çünkü hikâyede.

Her ne kadar kadın filmin başındaki eyleminin kurbanı gibi gösterilse de daha sonra hikâye boyunca aklı ve fiziksel becerisi ile (ki finalde bu ikincisi hayli abartılıyor) erkeklerin önüne geçiyor sürekli olarak ve bu şekilde hikâye baştaki muhafazakâr bakışını bir parça affettiriyor bir bakıma. “İşler zorlaştığında hep paniğe kapılmak” gibi kötü bir alışkanlığı olan kadının (ki filmin açılışındaki kaçışını da erkek arkadaşı ile yaşanan bir tartışmanın sonunda hissettiği panikle açıklamak gerekiyor herhalde) finaldeki kararı yaşadıkları sonucunda geçirdiği dönüşümü işaret ederken film bu mesajının yanında kimi sahneleri ile de seyirciyi etkilemeyi de başarıyor. Uzaylı yaratığın tasarımı ve onun göründüğü tüm bölüm, sığınağın sahibinin “bir mutlu aile” kurma çabası ve aynı adamın bir türlü kadın kelimesini kullanamayıp kız, çocuk gibi kelimelerin etrafında dönüp durması (bu son sahnede Goodman hayli etkileyici bir performans sunuyor) gibi anlar/unsurlar bunlar ve sığınağın kapalı mekanının aynı anda hem klostrofobik hem bir “yuva” gibi görünmesini sağlayan kamera kullanımı ile birlikte filmi vakit geçirilmeyi hak eden bir çalışma yapıyorlar.

(“Cloverfield Yolu No:10”)

Argo – Ben Affleck (2012)

“Tüm gün boyunca “Amerika’ya ölüm” diye bağıran dört milyonluk bir şehirde saklanan altı kişi var. Bir haftada bir filmin altyapısını kurmak istiyorsun. Hollywood’a yalan söylemek istiyorsun, yalanın meslek olduğu bir şehire. Sonra kahvaltıda CIA kanı isteyenlerin ülkesine 007’yi sızdıracaksın ve dünyanın en çok gözetlenen şehrinden “Mutlu Aile”yi dışarı çıkaracaksın”

CIA’nın İran’daki devrimden sonra halkın kuşattığı elçilikten kaçarak Kanada elçiliğine sığınan altı Amerikalıyı ülkeden kaçırmasının hikâyesi.

En İyi Film dalında Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerini kazanan, ayrıca aday olduğu altı daldan ikisinde de (Uyarlama Senaryo ve Kurgu) Oscar’a layık görülen bir ABD yapımı. Gerçek bir olaya dayanan filmin anlattığı kurtarma operasyonuna Hollywood’un bulaşmış olmasına ve tüm operasyonun sahte bir film çekimi üzerine kurulmuş olmasına uygun bir şekilde bu bol ödüllü yapım da tam bir Hollywood filmi. Teknik ustalığı yerli yerinde, heyecanı ve gerilimi akıllıca kurulmuş ve seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başaran bir film bu ve tüm bu “başarılı” Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı olan bunların üzerine elbette Hollywood’un kötü alışkanlıkları da bolca boca edilmiş. Gerçek hikâyeden epey sapan ve bu sapmayı sadece “sinemanın” gereği olarak açıklayamayacak olan bir senaryo ve açılıştaki birkaç cümle dışında bol bol CIA övgüsü. Dolayısı ile içeriği açısından epey sakat, teknik ögeleri açısındansa hayli çekici bir film. Herhalde içeriğine itirazı hep diri tutarak seyredilmesi gereken ve zaten ancak da bu problemleri bir kenara koyularak seyredilebilecek bir çalışma.

Film belgesel görüntüler ile çizgi roman havalı çizimlerin kaynaştırıldığı bir bölümle başlıyor ve bir ses bize kısa bir İran tarihi anlatırken, CIA’nın 1953 yılında İran’ın seçimle işbaşına gelmiş lideri Musaddık’ı devirdiğini ve Şah Rıza Pehlevi’yi iktidarın tek hâkimi yapan yolu açtığını söylüyor. Bu giriş bize hikâyenin kötü adamının CIA olacağını haber verse de -elbette- hikâye böyle ilerlemiyor. Şah dönemindeki işkencelerden daha sonra bir cümle ile söz edilse de, filmin asıl odağı “kötü İranlıların eline düşmeden” altı elçilik çalışanını ülkeden dışarı çıkarmayı hedefleyen operasyonu yürüten kahraman CIA ajanı. İran’da islam Devrimi gerçekleşmiş ve halk Amerikan elçiliğinin önünde Amerikalıların ülkeden kaçmasını sağladığı şahın iadesi için hayli kalabalık gösteriler yapıyor. Derken -polis ve askerin de göz yumması ile- bu kalabalık elçiliğe saldırıyor ve içeridekileri rehin alıyor. 444 gün süren bu rehin almanın gerçekleştiği anda elçilikteki altı kişi binadan kaçmayı başararak Kanada elçiliğine sığınıyor. Bundan sonrası zamana karşı bir yarış: Elçilikteki yok edilen (kağıt kırpma makinelerinde kırpılan) belgeleri bir araya getirmek için hummalı bir çalışma içine giren İranlıların altı kişinin kaçak olduğunu fark etmesinden önce bu çalışanları ülke dışına çıkarma operasyonu düzenleyen CIA’nın zaman karşı yarışı bu anlatılan.

Bu operasyonu -kuşkusuz anlatmaya değer bir operasyon bu- anlatırken de, film bir Hollywood yapımından beklenmesi gerektiği gibi her yola başvuruyor ve öncelikle hikâyeyi çarpıtıyor. Hiç yaşanmamış bir “İranlı askerlerin araçları ile uçağın peşine düşmeleri” hikâyesi uydurmak, sorunsuz ve nerede ise stressiz geçmiş havaalanındaki kontrol anlarını uydurulmuş gerilim ögeleri ile süslemek, tam tersi gerçekleşmişken Birleşik Krallık ve Yeni Zelanda elçiliklerinin bu altı kişiyi almayı ret ettiklerini iddia etmek, yaşananların asıl “kahraman”ı Kanada olduğu halde başarının aslan payını CIA’ya vermek vs… Bir gerçek olay bir hikâye ile sinemaya aktarılırken, olan biten bire bir yanısıtıl(a)maz perdeye; sonuçta bir belgesel değil bir kurgudur aracınız. Ne var ki film bu kabul edilebilirliğin çok ötesine geçiyor ve yakın tarihte yaşanmış bir olayı arsızca değiştiriyor ve bir Hollywood eseri olarak kendisine yakışanı yapıyor! Operasyonun başındaki Antonio J. Mendez’in “The Master of Disguise” adlı kitabından ve Joshuah Bearman’ın “Ther Great Escape” adlı makalesinden Chris Terrio tarafından sinemaya uyarlanan ve Ben Affleck’in yönettiği film bu özelliği ile de tipik bir Hollywood anlayışının temsilcisi oluyor. Kapanış jeneriğinde aksi belirtilmiş olsa da CIA’ın yapımına epey katkı sağladığı 2016’da ortaya çıkan filmin sonunda sarf edilen “Barışçı bir şekilde ülkemizin onurunu koruduk” sözü herhalde filmin niyeti için tek başına yeterli bir gösterge olarak kabul edilebilir.

Zor zamanlarda bile esprilerin yapılabildiği, süslü sözlerin (“Kurtarma operasyonları kürtaj gibidir: İhtiyacınız olsun istemezsiniz, olduğunda da kendi başınıza halledemezsiniz”) sarf edildiği, fikir ayrılıkları ve çatışmalar yaşansa da sonuçta dayanışmanın hâkim olduğu ve Amerikalıların “kötü adamlar”ı bir güzel oyuna getirdiği film sonuçta bir Amerikan övgüsü elbette. Bu övgüyü yaparken, baş “kahraman”ı olan CIA ajanının aile hayatını hikâyede hiçbir önemi ve yeri olmadığı halde ve kuşkusuz aile kurumunun “kutsal”lığı ile ABD’nin “kutsal”lığını örtüştürmek üzere gündemde tutması filmin rahatsız edici bir diğer boyutu. Makyaj ve efekt uzmanı John Chambers’ın CIA’ya bu operasyonda sağladığı katkıyı daha önce de kurumun farklı işlerinde de tekrarladığını bilmek, Hollywood’un Amerikan propagandasını, geçmişi döktüğü kanlar, devirdiği hükümetler, işkence ettiği insanlarla dolu bir örgütle işbirliği yapmaya kadar taşıdığını da hatırlamamızı sağlıyor. Mutlaka bir kahramanlık hikâyesi anlatmak derdindeyse bir sinemacı, bunu yirminci yüz yılın bu en kirli örgütlerinden birini överek değil, örneğin binlerce kağıt şeridini ve parçasını tek tek bir araya getirmeye çalışarak Amerikan elçiliğinin sırlarını ortaya çıkarmaya uğraşan çocukları gündemine alarak yapabilirmiş.

Yönetmenliğin yanında başrolü de üstlenen Ben Affleck’in her zamanki gibi oynamayıp sadece fiziksel varlığını ortaya koymakla yetinen bir peformans gösterdiği filmde finale doğru olan bir sahnede, rüzgarda hafifçe sallanan ABD bayrağının asılı olduğu evin kapısı önünde “ailenin bir araya gelmesi”nin (sonuçta kahraman erkek sadece ülkesini değil, en az o kadar kutsal olan ailesini de korumak için girişmiştir bu operasyona ve bu sonu da hak etmiştir!) tüm niyetini ortaya koyduğu filmin içeriği ile ilgili tüm bu önemli problemlerine karşılık Hollywood zanaatkârlığının oldukça yüksek noktadaki örneklerinden biri olduğunu da söylemek gerekiyor. 1970’lerin havasını yansıtan görüntüleri, Alexandre Desplat’ın başarılı müzik çalışması, kurgunun etkileyici içeriği ve bir filmi oluşturan tüm teknik unsurların ustalıklı kullanımı ile film heyecan ve gerilim arayan ama gerçekleri pek de umursamayanlar için ideal bir seyirlik olarak bile nitelendirilebilir. Sonuçta parlatılmış ve iyi pazarlanmış bir film bu ve tıpkı Affleck’in Kanada elçiliğine sığınan altı kişiyi canlandıran oyuncuların 1979’un tarzında dekore edilmiş bir evde bir hafta birlikte yaşayarak filme hazırlanmalarını istemesindeki şov gibi (şov çünkü film hiçbir anında bu altı karakteri ve hissettiklerini ana konusu yapmıyor ve Affleck’in isteği de bir pazarlama aracı olarak düşünüldüğünü çok açıkça belli ediyor o nedenle) hedefine de ulaşıyor. Pazarda geçen sahneden tüm havaalanı bölümüne zamana karşı yarıştan kameranın gerilimi hep canlı tutan görüntüler sergilemesine kadar ustaca çekilmiş ve pazarlanmış bir film (daha doğrusu bir ürün) bu.

(“Operasyon: Argo”)

The Fallen Idol – Carol Reed (1948)

“Sır tutmak çok mu önemli? Sevmediğin kişilerinkini bile mi?”

Londra’daki Fransız elçiliğinde çalışan ve elçilikteki bir kadınla ilişkisi olan evli bir adam, karısı ve adam ile kadın arasındaki bir tartışmanın trajik sonucuna “tanık olan” elçinin küçük oğlunun hikâyesi.

Graham Greene’in “The Basement Room” adlı kısa hikâyesinden uyarlanan, senaryosunu yine Greene’in yazdığı (ek diyaloglarda Lesley Storm ve William Templeton’un imzası var) ve yönetmenliğini Carol Reed’in üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Klasik sinemanın başyapıtlarından biri olan çalışma, küçük oyuncusu Bobby Henrey’in performansı ile de hatırlanan ve senaryosu, yönetmenliği ve görüntü çalışması ile dört dörtlük bir sinema eseri. Sinemanın nasıl etkili bir hikâye anlatma aracı olduğunun en güçlü kanıtlarından biri olan film adım adım inşa ettiği gerilimini o denli canlı tutuyor ve öyle üst bir noktaya taşıyor ki kendisini hikâyeye kaptıran seyirciye karakterlerin başına gelenlere müdahale etme ihtiyacını hissettiriyor nerede ise.

Filmin çekimleri sırasında sekiz, dokuz yaşlarında olan Bobby Henrey’den yönetmenin almayı başardığı performans filmin en önemli kozlarından biri. Buradaki başarısı üzerine yapımcının ailesi ile dört filmlik bir anlaşma imzaladığı Henrey sadece bir filmde daha (1951 yapımı “The Wonder Boy”) rol almış ama bu filmin ticarî açıdan başarısız olması üzerine ailesinin kararı ile iki filmden oluşan sinema kariyeri sona ermişti. Küçük oyuncunun filme sağladığı büyük katkıda kuşkusuz en büyük pay yönetmen Carol Reed’e ait. Çocuğun kısa sürede dağılan dikkati nedeni ile çeşitli küçük oyunlara başvurmuş yönetmen: Örneğin açılış sahnesinde, aralarında sıkı bir dostluk olan elçilik görevlisi Baines karakterine tırabzanın üzerinden bakarken yüzünde gördüğümüz ifadeyi yakalamak için çocuğun baktığı yöne yerleştirdiği bir sihirbaza gösteri yaptırtmış. Final sahnesindeki bakışın sırrı ise anne rolünde gerçek annesinin oynaması olmuş ve bundan haberi olmayan Henrey’in yüzündeki o etkileyici ifade yakalanmış. Çocuğun ağırlıklı olarak “reaksiyon gösterdiği” sahnelerde kullanılması ve elbette kurgunun başarısı da eklenince ortaya, filmin hemen tüm karelerinde görünen Henrey’in başarısı elde edilmiş. Elbette Henrey’in -yönetmenin yardımı ile yakaladığı- kendi performansını da eklemeli bunlara.

Filmin rahatlıkla unutulmazlar arasına sokulabilecek pek çok bölümü var. Elçilik içinde adam, sevgilisi ve çocuğun saklambaç oynadığı sahne Reed ile görüntü yönetmeni Georges Périnal’ın nasıl muhteşem bir çalışma çıkardıklarının örneklerinden sadece biri. Bir yandan çocuksu bir coşkuyu öte yandan da gerilimi aynı anda barındıran bu sahne seyircinin her an “şimdi kötü bir şey olacak” duygusunu hissetmesine neden olacak tüyler ürpertici bir etkileyiciliğe sahip. Çocuğun elçilik binasından kaçarak, gece yarısı Londra sokaklarında koştuğu sahne ise her bir karesi özenle oluşturulmuş görüntüleri, siyah beyazın inanılmaz bir çekicilikle kullanılması ve sahnenin ruhuna çok uygun kamera açıları ile o denli başarılı ki sahnenin sonunda çocuk bir polisle karşı karşıya geldiğinde siz de nefes nefese kalabilir ve tıpkı çocuğun kendisi gibi ne yapacağınız konusunda kafanız karışabilir.

Annesi uzun süredir hastanede olan çocuğun elçilik görevlisi (Ralph Richardson) ile olan dostluğu filmin gerilimini yaratan ve canlı tutan en önemli unsurlardan biri. Sır tutma sözü, yalanlarla gerçeklerin birbirine karışması ve arkadaşı koruma içgüdüsü kolayca etki altında kalabilen çocuğun kafasını allak bullak ederken, attığı her adım ve söylediği (ya da söylemediği) her söz seyirciyi diken üzerinde tutan bir gerilim yaratıyor. Sinema tarihinde bir karakterin eylem ve sözlerinin seyirciyi bu denli merakta tuttuğu çok az örnek vardır muhtemelen ve Greene’in senaryosunun (ve kaynak olan hikâyesinin) bu konuda sağladığı potansiyeli ustaca kullanıyor Reed. Öyle ki tek bir ânı aksamıyor filmin ve tüm karakterler hikâye boyunca tam da olması gerektiği ölçüde yerlerini alırlarken, bu hikâye onlarsız anlatılamazmış gibi hissediyorsunuz. Söylenen her bir sözün, atılan her bir adımın gerilimi daha da artırdığı hikâye ustalıkla yazılmış ve her türlü övgüyü hak ediyor. Senaryonun tüm unsurlarının ve hikâyedeki tüm karakterlerin birbirlerine ustalıkla bağlanmış olmasını da bu başarıların arasına eklemek gerekiyor.

Reed’in usta yönetmenliği her ânına damgasını vurmuş filmin; en “sıradan” sahnede bile yönetmenin özeninin izleri var. Örneğin tartışmaya başlayan iki insanın konuşmanın sonuna doğru birbirlerinden uzaklaşmaya başlamaları çarpıcı bir doğallıkla yaratılmış ve akıllıca uygulanmış bir numara. Tedirginlik içeren görüntülerde kameranın zaman zaman eğik açılarla kullanılması, elçilik görevlisinin karısının çocuğu sert bir biçimde uyandırdığı sahnedeki yakın plan tercihi ve hep dinamik görünen ama bunu abartıya başvurmadan yakalayan mizanseni ile Reed’in en parlak işlerinden biri bu kesinlikle.

Tüm gerilimine ve dramına rağmen mizaha da -dozunda bir tonda- göz kırpan bir film bu. Karakoldaki sahnede Rose karakteri (Dora Bryan kısa rolünde hayli eğlenceli bir oyunculuk sunuyor) bu mizahın ana kaynağı olurken, finalde “gerçeği söylemeye çalışan” çocuğu kimsenin dikkate almaması da filmin benzer eğlenceli anlarından biri. Bu küçük mizah bölümleri ustaca yerleştirilmiş hikâyeye ve seyircinin de nefes almasını sağlıyorlar. Çocuğun elçiliğe gelen polisler tarafından sorgulandığı sahne gibi başka benzersiz anları da olan filmde rol alan usta oyuncuların gösterisi de görülmeye değer kesinlikle. Başı derde giren elçilik görevlisini oynayan Ralph Richardson’un sade ve adeta “kısık sesli” performansı yalınlığın bir karakteri ne denli güçlü bir biçimde anlatabileceğinin örneği olurken, sevgilisi rolündeki Fransız oyuncu Michèle Morgan ve karısını canlandıran Sonia Dresdel karakterlerinin ruhlarını çok iyi yansıtan bir tarz benimseyerek rollerinin hakkını veriyorlar.

Graham Greene ve Carol Reed iş birliğinin bu ilk örneğinin başarısı daha sonraki örneklerde de (“The Third Man – Üçüncü Adam” (1949) ve “Our Man in Havana – Havana Casusu” (1959) tekrarlanmış ve ortaya her iki sanatçı için de parlak sonuçlar çıkmıştı. Evet, gerçekten de parlak bir film bu: Greene’in orijinal hikâyesindeki suçun filmde nitelik değiştirmesi kimilerince eleştiri konusu olsa da aksine filme ek bir boyut katmış görünüyor bu ve bugünün gözü ile bakıldığında bir parça fazla “büyük” görünen (ama o dönem için bu durumu normal olan) William Alwyn imzalı müzik çalışması bazen fazla öne çıksa da hikâyeye yine de katkı sağlıyor ve tüm bunlar yukarıda anlatılan tüm diğer unsurlar ile birlikte filmi “mutlaka görülmeli” sınıfına yerleştiriyor rahatlıkla.

(“Meşum Kadın”)